12 Aralık 2013

Göğerçin

Dün gece korkunç bir gürültüyle uyandım. Dışarıdan gelen ses öyle ürküttü ki beni, neyin ne olduğunu anlayamadım. Gürültü kesildikten sonra hava birden bire soğudu. Bir şeyler oluyordu ya, ne olduğunu çıkaramıyordum. Ortalık kapkaranlıktı çünkü. Çok korktum. Hiçbir şey yapmadan öylece pusup kaldım. Nasıl uykuya daldığımı bile hatırlamıyorum. Sabah olup da gözümü açtığımda ne göreyim, kaç zamandır altında barındığım çatının yerinde yeller esiyordu. Gökyüzü bütün enginliğiyle çatının yerini almıştı. Olanca şaşkınlığım bir yana, bu manzara içime gizemli bir güven duygusu doldurdu. Gökyüzünün sahibiyim ben çünkü. Çokluk insanlar bilmez bunu. Hava oldukça soğuk olmasına karşın üstümde gökyüzünü görmek içimi ısıtmıştı. Güneş uzaktaki dağların ardından çıkıp yavaş yavaş yükselmeye başlayınca da içim dışım birden ısındı. Öylece kalmak istedim orada. Kaldım da. Çok ilginç şeyler hissediyordum. Çatının gitmesiyle sanki birden dünyam değişmişti. Benim için yepyeni bir yaşam başlıyor gibiydi. Öbür yandan, onlarca garip düşünce kafamın içinde gidip geliyordu. Ne kadar zaman öylece kaldım bilmiyorum. Sıyrıldım. Doğruldum. Ama oradan ayrılmak istemedim. Bir ara çocuk sesleri duydum. Ne kadar severim çocukları, bir bilseniz! Arka sokaktan geliyordu sesleri, birazdan gelip önümden geçeceklerdi, o yol buradan devam ediyordu çünkü. Az sonra ilk çocuk göründü. Ardından birer birer öbürleri. Birden onu görmekle yüzümde bir gülümseme belirdi. Demek o da okula başlamıştı. Önlüğünü giymiş, küçük çantasını sırtına takmış, ablasının elinden tutmuş okula gidiyordu İbrahim. Bu semtin çocuklarından en çok onu severim, çünkü onunla neredeyse aynı zamanda doğmuşuz, annem söylerdi. Evlerinin çatısına konmuşluğum da çoktur hani. Ama ne yazık ki İbrahim’in ne benden, ne de onu bu denli sevdiğimden haberi var. Biz güvercinler böyleyizdir, hep uzaktan severiz insanları.

24 Ekim 2013

Güvercin

I
Çatısı uçmuş bir evin
damına konmuş bir güvercin.

Çatıyı kimin, nasıl uçurduğunu bilmiyoruz. Çeşitli söylentiler var. En sağlam olanına göre, gece rüzgâr uçurmuş. 

Rüzgâr neden yalnızca çatıları uçurur? Ne alıp veremediği var onlarla? Filozofların bu konulara eğileceği günler yakındır.

Hayır, rüzgâr yalnızca çatıları uçurmaz, ağaçları yerinden söktüğü de olur. Evet, öyle de olur. Gelgelelim biz çatıların uçmasıyla ilgileniyoruz, kimin neyi söktüğüne, neyi nereye diktiğine karışmıyoruz.

En çok da çocuklar haklıdır bu konularda. Uçurtma mevsimlerinde bir avuç rüzgâra muhtaç olanlar onlar çünkü.

Nedense hep okullar açıldıktan sonra ortaya çıkar rüzgâr. Çocuklarla bir alıp veremediği mi var, ne? Uçurtmalar kömürlüğe kaldırılır, kitaplar-defterler çıkarılır, ve işte sayın rüzgâr ancak o zaman zuhur eder. 

Kimi çocuklar vardır, uçurtmalarını kömürlüğe kaldırır, kimi çocuklar da vardır, uçurtmalarını balkona kaldırır. Gardırobun üstüne koyanlar da yok değildir hani. 

Rüzgârın yararları da çoktur ya, pek çoklarınca bilinmez ama. 
Rüzgâr uçurmasa bir evin çatısını örneğin, 
halini hatrını sormak aklımıza gelir mi bir güvercinin.

II
Çocuklar okula gidiyorlar. Ya da en azından gidiyor gibi yapıyorlar. Bazı çocuklar okulu sevmez çünkü, bu bilinen bir şey. Bazı güvercinler de çatı aralarını sevmez.

Birinci sınıflar, üst sınıftaki abilerinin, ablalarının elinden tutup da gidiyorlar. Böyle bir karar alınmış çünkü Birleşmiş Milletler genel kurulunda. UNICEF artık bunun için çalışacakmış. Sloganları bile hazırmış: El ele tutuşmayan çocuklara dilediğiniz kadar süt içirin, neye yarar. Abisi, ablası olmayan çocuklar da komşu çocukların elinden tutup okula gideceklermiş. “Peki, ya okula gidemeyenler?” diye sormuş delegelerden biri. Genel Sekreter yanıtlamış hemen: “Nasıl ki okula giden çocuklar el ele tutuşarak okula gidip gelecekler, okula gidemeyen çocuklar da yine el ele tutuşarak gidemeyecekler.” Karar verilmiş, kanun oy çokluğuyla kabul edilmiş. Genel Sekreter, teşekkür konuşması yapmak için kürsüye çıktığında sitemkârmış: “Ben,” demiş, “bu kanunun oy çokluğuyla değil, oy birliğiyle kabul edilmesini beklerdim.” O öyle deyince, Mozambik, Afganistan, Bangladeş, Ruanda ve Haiti temsilcileri kalkıp, hep bir ağızdan koro halinde, “Ama ölü çocuklar ne okula gidebilirler, ne de gidemezler,” deyip yerlerine oturmuşlar. 

III
Rüzgârın bir yararı daha var, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerde pek bilinmez. Rüzgâr her akşam ölü çocukların mezarına gidip onlara ninni söyler. Kimilerine şarkı söylediği bile olur.

Devamı var. Bakalım ne zaman.

28 Eylül 2013

Yunus

Şimdi size, yunus hangi hayvanın adıdır diye sorsam, hatta sordum bile, aklınıza hemen denizde ya da havuzda yüzen sevimli bir yunus balığı gelir, değil mi? Başka ne gelecek?

Dil dediğin öyle ilginç, öyle tuhaf bir konu ki... Bir kelimenin izini sürdüğünüzde bazen sizi hayretler içinde bırakıyor. 

© Copyright
Bugün, Arapça ve Türkçe başta olmak üzere pek çok Müslüman ülkede erkek adı olarak kullanılan Yunus, aslında kumru, güvercin demek. Kelimenin kökeni İbrahice yonah (יוֹנָה). 

Yunus'un kişi adı olarak bu denli yaygınlaşmış olmasının nedeni Kuran'da bir peygamber adı olarak geçmesi. Arapçası Yunus (يونس), zaten Türkçeye oradan geçmiş. Yalnızca Müslüman dünyasında değil tabii, Hristiyan dünyasında da oldukça yaygın bir ad bu, çünkü Kutsal Kitap'ta da aynı peygamberin adı geçiyor. Hatta Hristiyanlarda daha da yaygın, birçok versiyonu varGrekçe İncil’de Ionas, Latince İncil’de Iona, Ionas, İngilizcede Jonah, Jonas, Almanca, Hollandaca, Danca, İsveççe ve Norveççede Jonas, Rusça ve Gürcücede Iona, Çekçe ve Slovakçada Jonáš, Fincede Joona, Joonas, İzlandacada Jónas vb. Bu arada, Yunus hem Tevrat'ta, hem de Kuran'da bir sureye de adını vermiş.

Peki, nasıl olmuş da kumru, güvercin anlamlarına gelen kelime bugünkü haliyle yunus balığına ad olmuş? Bir başka deyişle, kuş nasıl balık olmuş? Efendim, Tevrat'ın Yunus adlı 33. suresinde Yunus Peygamberin öyküsü anlatılır. Öyküyü kısaca özetleyecek olursak, Yunus Peygamber Tanrı'nın sözünü dinlemez, Tanrı da onu cezalandırmaya karar verir, denizi kudurtur, Yunus denize düşer, büyükçe bir balık onu yutar. Yunus ölecektir, aklı başına gelir, Tanrı'ya yalvarır, Tanrı onu affeder, balık sahile çıkar, Yunus'u karnından çıkarıp atar. Peygamberin başından geçenler Tevrat'ta bu şekilde anlatılınca, onu yutmuş olan balığa da onun adını vermişler. O balığa o adın verilmesi Musa'nın Tevrat'ı getirmesinden hemen sonra mı oldu, onlarca ya da yüzlerce yıl sonra mı oldu, detaylarını araştırmadım. İşin özü şu: Peygamber, adını güvercinden almış, balık da peygamberden.


Tevrat ve Kuran'ın ilgili bölümleri de şöyle: 
Tevrat, Yunus Suresi
Bölüm 1 (Yunus’un Rab’den Kaçışı)
1-2: Rab bir gün Amittay oğlu Yunus'a, "Kalk, Ninova'ya, o büyük kente git ve halkı uyar" diye seslendi, "Çünkü kötülükleri önüme kadar yükseldi."
3: Ne var ki, Yunus Rab'bin huzurundan Tarşiş'e kaçmaya kalkıştı. Yafa'ya inip Tarşiş'e giden bir gemi buldu. Ücretini ödeyip gemiye bindi, Rab'den uzaklaşmak için Tarşiş'e doğru yola çıktı.
4: Yolda Rab şiddetli bir rüzgar gönderdi denize. Öyle bir fırtına koptu ki, gemi neredeyse parçalanacaktı.
 5: Gemiciler korkuya kapıldı, her biri kendi ilahına yalvarmaya başladı. Gemiyi hafifletmek için yükleri denize attılar. Yunus ise teknenin ambarına inmiş, yatıp derin bir uykuya dalmıştı.
 6: Gemi kaptanı Yunus'un yanına gidip, "Hey! Nasıl uyursun sen?" dedi, "Kalk, tanrına yalvar, belki halimizi görür de yok olmayız."
 7: Sonra denizciler birbirlerine, "Gelin, kura çekelim" dediler, "Bakalım, bu bela kimin yüzünden başımıza geldi." Kura çektiler, kura Yunus'a düştü.
 8: Bunun üzerine Yunus'a, "Söyle bize!" dediler, "Bu bela kimin yüzünden başımıza geldi? Ne iş yapıyorsun sen, nereden geliyorsun, nerelisin, hangi halka mensupsun?"
 9: Yunus, "İbraniyim" diye karşılık verdi, "Denizi ve karayı yaratan Göklerin Tanrısı Rab'be taparım.
 10: Denizciler bu yanıt karşısında dehşete düştüler. "Neden yaptın bunu?" diye sordular. Yunus'un Rab'den uzaklaşmak için kaçtığını biliyorlardı. Daha önce onlara anlatmıştı.
 11: Deniz gittikçe kuduruyordu. Yunus'a, "Denizin dinmesi için sana ne yapalım?" diye sordular.
12: Yunus, "Beni kaldırıp denize atın" diye yanıtladı, "O zaman sular durulur. Çünkü biliyorum, bu şiddetli fırtınaya benim yüzümden yakalandınız."
 13: Denizciler karaya dönmek için küreklere asıldılar, ama başaramadılar. Çünkü deniz gittikçe kuduruyordu.
14: Rab'be seslenerek, "Ya Rab, yalvarıyoruz" dediler, "Bu adamın canı yüzünden yok olmayalım. Suçsuz bir adamın ölümünden bizi sorumlu tutma. Çünkü sen kendi istediğini yaptın, ya Rab."
15: Sonra Yunus'u kaldırıp denize attılar, kuduran deniz sakinleşti.
16: Bu olaydan ötürü denizciler Rab'den öyle korktular ki, O'na kurbanlar sundular, adaklar adadılar.
17: Bu arada Rab Yunus'u yutacak büyük bir balık sağladı. Yunus üç gün üç gece bu balığın karnında kaldı.

Bölüm 2 (Yunus’un Duası)
1: Yunus balığın karnından Tanrısı Rab'be şöyle dua etti:
2: "Ya RAB, sıkıntı içinde sana yakardım, Yanıtladın beni. Yardım istedim ölüler diyarının bağrından, Kulak verdin sesime.
3: Beni engine, denizin ta dibine fırlattın. Sular sardı çevremi. Azgın dalgalar geçti üzerimden.
4: 'Huzurundan kovuldum' dedim, 'Yine de göreceğim kutsal tapınağını’ (Bir daha kutsal tapınağını nasıl göreceğim?).
5: Sular boğacak kadar kuşattı beni, Çevremi enginler sardı, Yosunlar dolaştı başıma.
6: Dağların köklerine kadar battım, Dünya sonsuza dek sürgülendi arkamdan; Ama, ya Rab, Tanrım, canımı sen kurtardın çukurdan.
7: Soluğum tükenince seni andım, ya Rab, Duam sana, kutsal tapınağına erişti.
8: Değersiz putlara tapanlar, vefasızlık etmiş olurlar.
9: Ama şükranla kurban sunacağım sana, adağımı yerine getireceğim. Kurtuluş senden gelir, ya Rab!"
10: Rab balığa buyruk verdi ve balık Yunus'u karaya kustu.

Bizim Tevrat dediğimiz Eski Ahit'in Yunus adlı suresinin bunlardan başka iki bölümü daha var, ama onları buraya almadım, çünkü konumuzun anlaşılması için bu kadarı yeterli. Merak eden gerisini buradan okuyabilir.
Kuran, Saffat Suresi
139: Şüphesiz Yûnus da peygamberlerdendi. 140: Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.141: Gemidekilerle kura çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu.142: Böylece, Yûnus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.143-144: Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.145: Derken biz onu hasta bir halde sahile attık.
Kuran, Kalem Suresi
48: Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir halde Rabbine yakarmıştı.

30 Nisan 2013

Tuhaf Bir Güvercin

İnsan bir güvercinden
niye korkar?
Patrick Süskind'in Güvercin'i de bir süredir okunacaklar listemdeydi. Şansı varmış ki çok beklemedi, üç ay kadar önce okumayı planlamıştım, dün okudum. Süskind'i daha önce okumamıştım. Bir zamanlar Koku'yu da okumayı düşünmüştüm ama tam da düşündüğüm sıralarda ondan uyarlanan aynı adlı filmi izleyince vazgeçmiştim, filmin romana ihaneti mi diyelim, ne diyelim? 

Güvercin'i okumak istememin nedeni, sanırım arka kapağında yazılanları okumamdı. Bir kitabevinde bakınıyordum, rastlantı sonucu gördüm. "Ancak bir gün karşısına çıkan bir güvercin, bu sıradan insanın tekdüze yaşamını altüst edecektir"i okuyunca çok meraklandım, bir güvercinin bir insanın yaşamını altüst edişine hiç tanık olmamıştım, ne bir kitapta ne de bir filmde. Bu bir, bir de Süskind'in kendisini merak ediyordum, diğer pek çok çağdaş yazarı merak ettiğim gibi. Ayıp olmasın, türünden bir içgüdüyle, en azından adamın bir kitabını okumuş ol, diyordum kendime üç-beş yıldır. Okumuş oldum. 


Güvercin, olabildiğince tuhaf bir metin bana göre. Bildiğiniz anlamıyla tuhaf değil ama, öbür türlü tuhaf. Hangi türlü, diye soracaksanız, lütfen sormayın, ben de çıkamadım işin içinden. Tuhaf işte; ilginç, kesinlikle sıradan olmayan, seni rahatsız eden, dürten bir metin. Bu tuhaflık bir yana, konusu da pek ilginç. Romanın, Jonathan Noel bir yana, asıl başkahramanı olan güvercin, –ki hiç de öyle olağandışı bir güvercin değil, bildiğiniz herhangi bir kuş– görünür görünmez, "aha, işte şimdi başlıyor!" diyorsunuz hemen, sonraki bölüme geçiyorsunuz, güvercin yok o bölümde, bir sonrakine geçiyorsunuz merakla, orada da yok. Zaten hacimli bir kitap değil, derken bitti bitecek, beş-altı sayfa kalıyor, hâlâ güvercin yok; öykünün "başkahramanı" ortalıkta yok. Acaba yazar son sahneye mi sakladı güvercini, diye içinizden geçiriyorsunuz: "Sonuçta usta bir yazar söz konusu olan, bakarsın son sayfada tutar bir fırtına koparır, olur mu olur." Ama yok. "E, hani güvercin adamın yaşamını altüst ediyordu?" 


İşte sözünü ettiğim tuhaflık galiba bu. Yazar, deyiş yerindeyse, seni yan yatırıyor. Bundan da öte, seni işin içine çağırıyor, düşünmeye sevk ediyor. Biter bitmez kapağını kapattığın kitap vardır, asıl, kapağını kapattıktan sonra başlayan kitap vardır. Güvercin onlardan biri. En son, kaç yıl önce Rus filmi Vozvrashchenie'yi (Dönüş) izlediğimde yaşamıştım bunu. Film öyle bildiğiniz filmlerden değil, pek çok kimseye de oldukça sıkıcı gelebilecek türden bir film, ama benim bugüne kadar izlediğim en iyi filmlerden biridir o, yönetmen sana her şeyi vermiyor, kendin çıkarımlarda bulunmak zorundasın, film bittikten sonra da üstünde uzun uzun düşünmek gerekiyor, "o adamla o adanın ilişkisi neydi," diye diye bir kez daha izlemek istiyorsun. Güvercin bana biraz böyle geldi. 




Romanın kahramanı, yani, "güvercinin yaşamını altüst ettiği" o zavallı adam Jonathan Noel'in kendisi de yine olabildiğince ilginç bir karakter. Camus'nün Yabancı'sına benziyor biraz, hatta belki çok. Kendine, ama daha çok da içinde yaşadığı topluma yabancı biri. Paris'te yaşıyor, o Paris ki, bana sorarsanız aldırışsızlıkların başkenti. (İnsanın hiç gitmediği, bilmediği bir şehir hakkında hüküm vermesi de ayrıca tuhaf.). Gündelik yaşamın o denli rutinleştiği, insanları birbirlerine ve kendilerine yabancılaştıran bir şehrin, güvercinden korkan bir adamın başkahramanı olduğu bir romana mekan olarak seçilmesi özellikle planlanmış olsa gerek.


Sahi, bir insan bir güvercinden niye korkar? Kırk yıl geçse adamın aklına gelmez bu, değil mi? İşte edebiyatın insana kazandırdığı asıl şey bu galiba, senin aklına ömürbillah gelmeyecek şeyleri getirmek, ama sahiden, bir insan bir güvercinden niye korkar? 


***
Öleceksin, Jonathan, öleceksin, hemen olmasa bile yakında, hem hayatını da yanlış yaşadın, çarçur ettin, baksana, bir güvercin bile altüst edebildikten sonra, öldürmelisin onu, ama öldüremezsin, sinek bile öldüremezsin sen, yok, sinek tamam, bir sineğe, sivrisineğe, böceğe ancak gücün yeter, ama sıcakkanlı bir şeyi, yarım kilo çeken, güvercin gibi sıcakkanlı bir varlığı asla öldüremezsin, bir insanı yere sermek daha kolay gelir, pifpaf, ondan kolay ne var, ufacık bir delik, altı milimetrelik bir delik açar etinde, temiz iş, yasal, nefsi müdafaaya izin var, (...) kimse suçlayamaz seni bir insanı vurursan, gelgelelim güvercin öyle mi? Nasıl vurulur bir güvercin?

21 Şubat 2013

Aşk*

© Copyright

*bu değilse nedir?

(İnsanlar aşk'ı dillerine pelesenk ededursunlar, 
onun ne olduğunu tam anlamıyla bilen ve yaşayan hayvanlardır.)

Sayfa başına git