14 Aralık 2016

İbrahim'le Vıladimir'in ilk karşılaşması

İbrahimlerin kasabasıyla Vıladimirlerin kasabası bakışıyorlar. Arada denizin dar uzantısı var. Epeyce uzantı yani. Bunlar güya komşu iki kasaba, gelgelelim ne öteki komşu kasabalara benziyorlar ne komşu köylere, hatta ne de komşu şehirlere. Bunca yakın olmalarına rağmen birinden öbürüne gitmek için deniz uzantısının taa ucundan dolaşmak gerekir. Birine öbüründen gelen herkes illaki içinden geçirmiştir: "Yakın duruyor, meğer ne uzakmış!" 

Kış gelince kıyıların donduğu hep görülen bir şeydi. Çocukların üzerinde akşamlara kadar oynadığı da. Fakat o yıl çok farklı bir şey oldu. Her iki kasabanın yaşını başını almışları bile bunu ilk kez olarak gördüklerini söylediler. Denizin bu iki komşu kasabayı birbirinden ayıran uzantısı olduğu gibi dondu.

Karşı kasabaya denizin üzerinden yürüyerek geçmeyi düşünen ilk kişi, kasabaların birinden İbrahim, öbüründense Vıladimir oldu. Sabahın erken saatinde, iki kasabanın tam ortasında, denizin üzerinde karşılaştılar.

27 Ağustos 2016

At Kuyruklarının Tarihçesi

Bir resim yapmış İbrahim. Resimde bir kadın var bir de at. İkisi de çerçevenin dışına bakıyor. Yani sırtları birbirine dönük. Dikkatlice bakmayan bir gözün fark etmeyeceği bir konu var resimde. Kadının arkadan bağlı saçları yere değin uzanıyor, bunun gibi, atın kuyruğu da yere değin uzanıyor, ve yerde, yani öylece yere serili halde birbirine bağlanıyorlar. Esasında kadının saçıyla atın kuyruğu bir. Saç-kuyruğun yere serili kısmı bir halı işlevi de görüyor ve üzerinde pek de belirgin olmayan minik bir yavru kedi oturuyor. Ve elbette hayat da pek çok kez olduğu gibi ilginç bir trene benziyor.

27 Haziran 2016

İsa'nın Beşiği

Düşlerimin birinde ben ne İbrahim'dim ne başkası. Kimdim, bilmiyordum. Meryem'in evinde oturuyordum. Yaşlıca adamın biri gelip dışarıdan sesleniyordu. Meryem kalkıp kapıyı açıyordu. Adamın üstünden başından perişanlık akıyordu. “Çocuğuna yaptığım beşiğin,” diyordu, başı önüne düşüyordu, biraz utanıp sıkılıyordu, kelimeler ağzından zorlukla çıkıyordu: “hakkını istiyorum.” Meryem ne edeceğini bilemiyor, dönüp bana bakıyordu. “Nedir yaptığın beşiğin hakkı?” diyordum. “Bir sepet elmadır,” diyordu adam. “Sepet de elmalara dahil midir?” diyordum. “Öyledir,” diyordu o da. “Hak haktır,” diyordum, “bir sepet elmanı alacaksın. Lakin elmaların olgunlaşma çağında gelmen gerek.” Bir şey demeden gözleriyle benle Meryem'i selamlayıp gidiyordu. Meryem geçip yerine oturuyordu. Konuşmuyorduk. Bir şey demiyorduk. Meryem İsa'nın beşiğini sallıyordu.

5 Şubat 2016

Örülmemiş Bir Yaşam

İbrahim yıllar yılı her kış başlangıcında karısına, "Bana bir başlık ör de kafam üşümesin," deyip durmuş. Karısıysa hiç oralı olmamış, hep kulak ardı edivermiş kocasının isteğini. Fakat günün birinde kış yaklaşıp da İbrahim gene söylenmeye başlayınca karısı bu kez onu kaale alacak olmuş. Düşünmüş, "Biz evlendik evleneli bu adam kendisine başlık örmemi ister durur, düğünümüzün üzerinden geçense temiz bir yirmi yıl," diye geçirmiş içinden ve nihayet kışın elinin kulağında olduğu günlerin birinde kocasına bir başlık örmeye koyulmuş. Birkaç güne iş bitmiş, karısı İbrahim'i çağırıp, "Al bakalım," demiş, "istediğin başlığı ördüm." İbrahim başlığı eline alınca yüzünde beliren ifadenin renginden hiçbir şey anlaşılmamış. Sevinme ifadesi miymiş bu, üzülme ifadesi mi, yoksa kızgınlık mı, hiç anlayamamış karısı. Adam başlığı aldığı gibi başına geçirmiş, bir daha da çıkarmamış. Günler geçmiş, haftalar geçmiş, başlığı çıkmamış başından. Yalnızca gündüzleyin değil, geceleyin de başında duruyormuş. Mevsimler gelip geçmiş, kış bitip bahar gelmiş, bahar yaza, yaz güze dönmüş, İbrahim'in başlığı hep başında durmuş. Günlerden bir gün karısı, başlığın kocasının yalnızca başını değil, yüzünü de iyiden iyiye örttüğünün ayırdına varmış. Fakat bunu da pek umursamamış. Zaten de İbrahim'in yazgı hamurunda umursanış mayası hiç yokmuş. Bir gün falcı bir kocakarı gelmiş köye. İbrahimlerin kapısından da geçmiş. Kadın çağırmış, "Gel, benim de falıma bak," demiş. Kocakarı, "Falını okuyacağız elbet, fakat önce sen kocanın gözünün rengini de bana," demiş. Kadın kocasının göz rengini bilmediğini fark etmiş. "Bir bekle de," demiş kocakarıya, "ben bakıp geleyim." İçeriye geçmiş, İbrahim oracıkta oturuyormuş her zamanki haliyle. Elini atıp başlığı kocasının başından çekiverince ne görsün, İbrahim'in başı yerinde yokmuş. Kadın, elinde sallanan başlığa öylece bakakalmış. Aralanmış kapıdan olan biteni izleyen falcı kadın, "Başla başlık bir olmuş," demiş.

10 Ocak 2016

Kör Pencere

İçinde hiçbir şeyin olmadığı bir oda vardı komşumuzun evinde. Komşunun oğlu benim en yakın arkadaşımdı. Akranlarımı bilmiyorum ama kendi payıma bazı şeyleri, örneğin neden bazı ağaçlarda elma varken bazılarında erik olduğunu içten içe sorguladığım oluyordu. Fakat bu odanın neden hep böylesine boş durduğunu hiç merak etmemiştim. İbrahim de elbette bizim arkadaşımızdı. Bunu bir gün ona sordum, "O oda niçin hep boş, biliyor musun?" dedim. İbrahim sanki ben biliyormuşum da şimdi ona da anlatacakmışım gibi dönüp yüzüme bakmıştı da kuru bir bakıştan başka bir yanıt alamamıştı benden. İçinde hiçbir şey olmayan o odanın penceresine kör pencere derlerdi. Kör pencere mahallemizin en iyi gözlendiği yerdi. (Mahalle dediysem, şimdikiler gibi düşünmeyeceksiniz elbette. Birbirine bakan birkaç eve bir mahalle diyoruz biz.) Gelgelelim o pencereye çıkamıyorduk biz. Biraz yüksekçeydi çünkü, boyumuz yetişmiyordu. İçeride de ayağımızın altına koymaya bir şeycikler yoktu. Günün birinde beni kaldırıp pencereye koyması için arkadaşımın annesini çağırmayı düşündüm. Düşündüğümü yaptım. Kadın öbür odadan seslenip ne istediğimi sordu. İsteğimi bildirdim. Kendisi yerine kızı geldi, yani arkadaşımın ablası. Beni kaldırıp öylece tuttu. Dışarıyı görebiliyordum ama öyle havada asılı kalarak değil, pencereye oturarak, dilediğimce bakmak istiyordum. "Beni pencereye koy, sen git," dedim. "Peki, sonra nasıl ineceksin?" diye karşılık verdi. "İneceğim zaman sana seslenirim," dedim. Kız beni pencereye bırakıp gitti. Pencereden mahallemizi izlemeye koyuldum. Bizim evin duvarıyla damı da görünüyordu. Hayatımda ilk kez olarak kendimize bunca ait bir şeyleri, mesela bir evi, bir mahalleyi, elinde testileriyle su almaya giden bir komşu kadını değişik bir açıyla görmenin mutluluğu doldu içime birdenbire.
(...)
Bir yanım o pencereden hiç inmedi. İndirmeye gelen de olmadı. Bir ömür orada kaldı. Bir yanımsa yıllar yılı dolandı, her nereye gittiyse bir pencere aradı durdu.

10 Mart 2015

Bilmezdik

— Anımsıyor musun İbrahim?
— Neyi?
— O günleri.
— Hangi günleri?
— Akşamları köpek havlamaları duyulurdu hani...
— Nasıl anımsamam?
— Taa uzaklarda havlarlardı. 
— Nerede olduklarını bilemezdik.
— Hayal ederdik yalnızca.
— Hayal!
— Oralarda bir yerde olmalıydılar. 
— Oralarda bir yerde.
— Niçin havlarlardı bilemezdik.
— Kime havlarlardı, onu da bilemezdik.
— Dünyayı bizim evin avlusundan az büyük sanırdık.
— Ağaçlarımızın ötesinde köpek seslerinden gayrı ne vardı?
— Hiç bilemezdik.
— Bazen dolunay süzülürdü o ağaçların arasından.
— Anasından gizlenip de gelirdi sanki.
— Onca yıldız varken neden sadece bir tane dolunay vardı?
— Bilemezdik.
— Gökyüzünde bir başına yalnızlıktan sıkılır mıydı?
— Merak etmezdik bunu.
— Yalnızlık nedir bilmezdik çünkü.
— Bilmezdik.

15 Şubat 2015

Çağrışım tabağı

— Yapman gereken çok iş var abi...
— Evet.
— Evet de niye yapmıyorsun?
— Bilmiyorum.
— Niye bilmiyorsun?
— Oğlum, bilsem zaten yaparım.
— Ne yani, bilmediğin için mi yapmıyorsun?
— Neyi?
— Ne neyi?
— Neyi bilmediğim için?
— Bilmediğini söyledin ya...
— Neyi bilmediğimi söyledim?
— Abi, iyi misin?
— Emin değilim.
— Belli.
— Ne belli?
— İnce belli.
— Tavşan kanı.
— Şöyle kırmızı.
— Demli.
— Yorgunluğunu bir alır ki insanın, sorma.
— Çayı kim bulmuştu sahi?
— Ne bileyim, bana mı soruyorsun?
— Çinliler bulmuştu galiba.
— Vay be, bir çaya güveniyordum, o da Çin malı çıktı anasını satayım.
— Oğlum, Çin malı deyip geçme.
— Neden?
— Dünyanın varını yoğunu Çin üretiyor, eskisi gibi değil artık, farkında mısın?
— Onu bırak da Çin'e nereden geldik yahu?
— Çin'e mi?
— Evet.
— Çin'de miyiz ki?
— Hindistan'da olmadığımıza eminim.
— Sen hiç olmazsa nerede olmadığına eminsin.
— Sen değil misin?
— Ben şu an nerede olduğumu da, nerede olmadığımı da kesinlikle bilmiyorum.
— Ya?..
— He ya.
— Durum o kadar vahim demek?
— Hem de nasıl.
— Çin'e diyorduk, nereden geldik?
— Nereden geleceğiz, İran üzerinden gelmiş olmalıyız.
— Uçakla mı?
— Uçakla da olsa, otobüsle de olsa İran'dan geçip gelmiş olmalıyız.
— Otobüsle Çin'e gelinir mi be?
— Niye gelinmezmiş, tekerleri mi yorulacak?
— Hayır, mesele o değil, onca yol otobüsle gelinir mi?
— Yani şoförü ve mazotu varsa gelinir bildiğim.
— Seninle lafa girilmez ha.
— Nedenmiş o?
— Neden olacak, ben ne dedim, sen konuyu nerelere getirdin.
— Nerelere getirmişmişim?
— Çin'den söz açıldı ya abi...
— Evet...
— O söz nereden açıldı diye sorduydum?
— Haa... Nereden bileyim ben, kendine sor.
— Kafam allak bullak oldu.
— Sen kendin allak bullaksın, kafanın allak bullak olmasında ne var.
— Sahi, nereden açıldı Çin lafı?
— Çay may diyorduk galiba...
— Doğru ya, çay. Oraya nereden geldik peki?
— İnce belden.
— İnce bel mi?
— Galiba.
— Kimin ince beli?
— Benim değil herhalde.
— O halde kimin?
— Ne bileyim ben.
— Bilmelisin.
— Sebep?
— İnsan bilmelidir.
— Neyi?
— Çok şeyi.
— Neye yarayacak?
— İnsan bilmeye gelmiştir bu dünyaya da ondan.
— Öyledir diye çok şey mi bileceğiz yani?
— Tabii.
— Diyorsun?
— Diyorum ya.
— Peki, bilmezsek ne olacak?
— Neyi bilmezsek ne olacak?
— Her şeyi. Ya da hiçbir şeyi.
— Ben de bilmiyorum.
— Bilmiyorsun da ne demelere lafa buluyorsun ortalığı?
— Buladığım filan yok, laf lafı açıyor işte.
— Sahi ya. Laflar birbirini açıyor.
— Evet.
— Ne çok şey ne çok şeyi açıyor değil mi?
— Öyle valla.
— Hayat ilginç bir trene benziyor.
— Benziyor ya.
— Bizim de bu trende yapmamız gereken o kadar iş var ki!
— Hay ağzına sağlık, ben de onu diyordum işte.
— Nasıl yapacağız peki İbrahim?
— Ben de onu merak ediyorum ya.

6 Şubat 2015

Yağmur Suyunu

İndiği basamakları tek tek saydı İbrahim. Bu onun tipik bir özelliğiydi. İnip çıktığı merdivenleri, binaların katlarını, hatta pencerelerini, herhangi bir araçtayken yanı başından üst üste hızla geçip giden direkleri, kaldırım taşlarını, defterlerin çizgilerini, kitapların satırlarını, tellerdeki kuşları, sahilde oturuyorken denizdeki tekneleri... hep sayardı. Bir zamanlar otobüsle yolculuk ederken, şayet en ön koltuğa binmişse yol çizgilerini bile saymaya çalışırdı. Hiçbir zaman tam olarak sayamamıştı gerçi, otobüs hızla giderken yolun çizgilerini eksiksiz sayabilmek maharetten öte bir şeyler isterdi. Fakat o buna aldırmaz, sayabildikçe sayardı. Hayatın da tıpkı böyle hızla gittiğini, çizgilerin ne kadarını sayabildiysen yanına kâr kaldığını yavaş yavaş kavramaya başladığı zamanlar...
*
İndiği merdivenin basamaklarını tek tek saydı İbrahim. Fakat kaç tane olduklarını aklında tutmadı. Hep de böyleydi zaten. Aklında tutmak için saymıyordu ki... Saymak için sayıyordu. Bir şeyi sırf yapmış olmak için yapmak... Merdiven bittiği anda basamakların sayısını unutmak...
*
Dışarı çıktı İbrahim. Gözü hâlâ yerdeydi. Basamaklar bitmişti ama o, yere bakmayı sürdürüyordu. Hava soğukçaydı. Ceketinin düğmelerini ilikledi. Ellerini pantolonunun ceplerine koydu. Yürüdü. Karşıya geçmek için kaldırımdan indi. Asfalttaki yuvarlak metal kapağa kaydı gözleri. "Yağmur Suyu" yazıyordu üstünde. Garipsedi İbrahim. Her yerin betonla kaplı olduğu bu kentin tuhaflıklarına alışmıştı alışmasına, gene de bunu garipsedi işte. Geldiği yerde yağmur suyu dendi mi akıllara gökyüzü gelirdi. Değil mi ya, yağmur suyu dediğin, gökten iner, yerdeki her şeyi ıslatır. İnsanları, hayvanları, ağaçları, toprağı... Oysaki, burada yerin altındaymış yağmur suyu. Genişçe metal bir kapağın üzerindeki yazı da olmasa belki burada kimse farkına varamayacak yağmur suyunun.



Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu bir gül ağacının dibine dökeceğim.
—Şükrü Erbaş

13 Kasım 2014

Sağanak

Otobüs İbrahim'i yarım saat sonra bırakacak. Bırakıp yoluna devam edecek. Kalan yolcular kim bilir nereye gidecekler. Dakikalardır yağmur çiseliyor. İbrahim, bir dışarıda akıp giden görüntüleri, bir camlara vuran damlaları izliyor. "Şemsiyemi yanıma alsaydım ya," diye söyleniyor içinden ve ekliyor: "Gerçi hafiften yağıyor, bu yağmurda ıslanılmaz."

Bildi bileli, kendini şanssız bir adam addediyor. Sayısız kez, "Hiç şansım yok bu hayatta," demişliği vardır. Sayısız kez, "Ben gibi şanssızını görmedim," demişliği vardır. Hayata hep şans - şanssızlık penceresinden bakar.


Kimseden ses yok. Şoförün açtığı müziğin sesi kısık, yalnızca kendisi duyabiliyor. Zaman çabucak geçiyor. Şehre girmek üzereler. Yağmur şiddetleniyor. Cam silecekleri hızlanıyor.


"Vay arkadaş, ne bahtsız adamım ben!" diye söyleniyor yine, "Bir saattir usul usul yağan yağmur, ben birazdan ineceğim diye sağanağa döndü. Böylesi de anca beni bulur. Şemsiyem de yok..."


Otobüsten iniyor İbrahim. İnmesiyle ıslanmaya başlaması bir oluyor. Gideceği yere varana dek sırılsıklam olacak. Ne yapsın?..

***
Bu hayata İbrahim'in gözünden bakanların haddi hesabı yok. Adına şanssızlık denen zehrin etkisi bir türlü geçmek bilmez. Yaşam öyle bir hal almıştır ki her şeye yakıştırılır da bir tek yaşanılmaya yakıştırılmaz. Ha bire bir şeyler alıyorken hiçbir şey vermez. Kepçeyle alıyorken çay kaşığıyla vermeye bile eli gitmez. Eli bol, gönlü bol davranması gerekir ama bir cimriden farkı yoktur. 

Sözün kısası, hayata düşmanvari bir gözle bakanların sayısı hiç de az değildir.
***
Islana ıslana, söylene söylene kaldırımlarda yürüyor İbrahim. Bu yaşamın anlaşılmazlığına, bu dünyanın düzensizliğine içinden küfürler savuruyor. Fakat bu küfürler ne yaşamın ne de dünyanın umurunda, her ikisi de kayıtsız. İbrahim buna daha bir bozuluyor, bozuldukça küfürlerin şiddetini daha bir arttırıyor. 
***
Haklı elbet, haklı olmasına haklı. Gelgelelim, yaşamın keşmekeşinde göz ardı ettiği şeyler var.
***
Aslında şehirde bir saattir sağanak yağmur yağıyordu. Otobüsün geçip geldiği yollardaysa çiseliyordu. İşte, İbrahim bunu bilmiyor. Kendisi şehre geldikten sonra yağmur şiddetlendi sanıyor. Yaşam ve dünyayla beraber bu şehre ve kendisini ıslatan sağanağa da küfrediyor. Halbuki ne şehrin bir suçu var ne yağmurun. Bu şehre kendi ayaklarıyla geldi İbrahim. Gelmese ıslanmayacaktı.

21 Ağustos 2014

Küpe

O günlerin birinde, küçük bir kızın kulaklarının delindiğine tanık oldu İbrahim. Kendisinin de büyük olduğu söylenemezdi ya... Kızın kulağını dikiş iğnesiyle delmişti kadının biri. Neyle delecekti? İğnenin ucunu kulak memesinin nazikliğinde hisseder etmez cıyaklamaya başlamıştı kız. Bununla beraber annesi sakindi. Kızın kendisi de ağlıyordu ağlamasına, kıpırdamadan duruyordu yerinde. Kendi istemişti çünkü bunu. Şehirdeki teyzesi ona bir çift küpe getirmişti hani.

Mahrem bir zaman yaşanıyordu. Kızların, diyelim yalnızca çıplaklığına değil, ağlayışına bakmak da mahrem sayılırdı. Evlerinin oradan geçiyordu İbrahim, avludaki gölgelikteydiler, hiç kulak delinişi görmemiş olmanın verdiği merakla yanlarına vardı. Kulağı delen kadın onun orada olduğunun farkına varmıştı elbette, ne ki elindeki iğneye o denli yoğunlaşmıştı ki ona çıkışması için ilk kulağı delip bitirmeyi bekledi: "Ne bakıyorsun oğlum öyle, işin yok mu senin, hadi bakalım!.." Bunu duyunca dönüp gidesi geldi, ne var ki merakına yenik düştü. Yalancıktan iki adım geri attı, durdu. Kadın, kızın acıyan kulağına bir şeyler sürmeye koyulurken göz ucuyla İbrahim'e baktı bir-iki kez. Gitmeyeceğini anlamıştı. Yüzü okunabiliyordu o an, küçük bir çocukla yüz göz olmadan onu nasıl oradan kovabileceğini düşünüyordu. Çocuğun kararlılığına da şaşmıştı bir yandan.

Biraz sonra kızın öbür kulağına geçti. Delmeye başlamadan kızın annesi, "İstersen bu da başka bir güne kalsın," dedi, besbelli kızının hali içini acıtmıştı. Ancak kadın buna yanaşmadı: "Bir gün bile durdu mu bu kız artık hayatta cesaret edemez deldirtmeye, iyisi mi şimdi halledip bitirelim." Kız yine ağlamaya başladı iğneyi kulağında duyunca. İşe bakın, bu kez İbrahim de acıdı kıza. Her ne kadar gönüllü de olsa, kıza işkence ediliyordu gözlerinin önünde, nasıl acımayaydı. O an kadınların neden kendilerine bu eziyeti reva gördüğünü düşündü. Kadınların aklının kıt olduğunu duymuştu, sakın doğru olmasındı?

Bir hafta kadar sonraydı. Çocuklar oynuyordu. O kulağı delinen kız gelip oyuna katıldı. Az sonra durduk yere ağlamaya başladı. Nedenini sordular, söylemedi. Sadece ağladı durdu. Dayısının oğlu da yanlarındaydı, kızın ağlayışını bir süre izledikten sonra, "Kulağı acıyor, ondan ağlıyor," dedi. İbrahim kızın kulaklarındaki küpeleri fark etmemişti o ana dek. Çocuğun dediğine göre dün de epey bir ağlamış. Gidip annesini çağırdılar. Ama onun gelmesi de para etmedi, kız ağladı da ağladı. Öğrendiler ki evde de boyuna ağlamış, annesi de ne edeceğini bilemeyip, "İstersen git biraz çocuklarla oyna," demiş, o da yanlarına gelip oynamış. Oynamış oynamasına ama işte biraz sonra ağlamaya koyulmuş. Ve işte şimdi hâlâ ağlıyordu kızcağız.

Annesi ne yapıp ettiyse kız küpelerinin çıkarılmasına izin vermedi. Bir yandan acı acı ağlıyor, bir yandan da annesinin eli küpelerine yaklaşacak olursa tutup öteye savuruyordu. Öteki çocuklarla birlikte onları izleyen İbrahim de meraklanmıştı. Madem kulaklarını bu denli acıtıyor, ne demelere küpeleri çıkarmalarına izin vermiyordu bu kız?

Biraz sonra annesi zor da olsa yerde oturan kızını kaldırıp elinden tutarak eve doğru yola koyuldu. Kız bir yandan ağlayıp bir yandan da annesinin elinde çekişe çekişe giderken İbrahim kendini tutamadı. Arkalarından koştu. "Teyze," dedi, "kulağı acıyorsa niye çıkarmıyor?" Kadın cevaplamadı, yüzünde hafiften kızgın bir bakışla baktı İbrahim'e. "Benim derdim başımdan aşkın, senin sorduğuna bak," der gibiydi. Ancak yanıt hiç beklenmedik bir biçimde kızın kendisinden geldi. Gözyaşları küçük tombul yüzünü hepten ıslatmıştı. Ağlamasına hiç ara vermeden, "Ben bu küpeleri iki yıldır bekliyorum," dedi. Bunu duyunca İbrahim küçük yüreğinde bir kıpırdanma hissetti. Daha bir acıdı kıza. Geri dönüp arkadaşlarının yanına gitti. Oyuna katılmadı ama, bir ağacın dibine oturup düşüncelere daldı.

29 Mayıs 2014

İbrahim'e Görünenler

Biraz işi vardı İbrahim'in. Okuldan çıktıktan sonra doğrudan eve gitse işini savsaklayacaktı, kendini iyi tanıyordu. Henüz bitmeyen kitabı evde masanın üstünde duruyordu, gitse hemen eline alıp okumaya başlayacak, işi de kalacaktı yine. Kafeye gitmenin iyi bir fikir olduğuna karar vererek kafenin yolunu tuttu. 

Kafeye girer girmez bir kahve söyledi. Oturdu. Bilgisayarını açtı. İşini yapmaya koyuldu. Facebook'a, haber sitelerine vs. bakmayı da ihmal etmedi. Biraz sonra bir kahve daha istedi. Çantasında çikolata vardı, ikinci kahveyle birlikte yedi çikolatayı. Fazla aç değildi zaten, dinmiş oldu açlığı.

Birkaç yazı indirip bir an önce okuması gerekiyordu, buydu işi. İkinci kahveden sonra biraz ara verdi okumaya. O sırada bilgisayarın ekranından arka masaların birinde oturan birinin onu süzdüğünü fark etti. Bir kızdı. Dört kişi bir masada oturmuşlardı, öbür üçü kendi aralarında konuşuyorken kız da dikkatle ona bakıyordu. Üstelik, çok ilginç, kız tam da gözlerine bakıyor gibiydi. Ve bunu fark ettiğinde bile kız gözlerini almamıştı ondan.

İşine döndü. Okudu ekrandaki yazıyı. Ama aklı arkadaki masada kalmıştı. Hâlâ bakıyor mu, diye meraklanarak kontrol etmek istedi. Baktı bilgisayarın ekranına. Gelgelelim kızı göremedi. Yalnızca kızı da değil, oturduğu masayı, masadakileri de göremedi. Hayret etti. Dönüp doğrudan bakmak aklından geçti elbette ama bunu denemeyi göze alamadı. Yana eğildi, öne eğildi ama yok, bilgisayarın ekranında sadece pencere gözüküyordu. İyi ama daha kaç dakika önce görmemiş miydi?! Allahallaaah, diye geçirdi içinden. İşin ilginç yanı, az önce ekrandan gördüğü o masadakilerin seslerini de işitiyordu hâlâ. Bilgisayarı ellemiş olsa, çevirmiş olsa örneğin, tamam, diyecekti, gözden kayboldular, ama ne bilgisayara, ne de masaya dokunmuştu,  her bir şey yerli yerindeydi. Bu bir, bir de arka masanın da yerinden oynaması mümkün değildi; ne yani, adamlar kalkıp masanın yerini mi değiştireceklerdi oracıkta? İyi güzel de niye görünmüyorlar sahiden? İbrahim şaşkınlığını gideremedi ama yapacak bir şey yoktu. Elbet vardı bunun da bir nedeni. İlk kez hayret etmiyordu ya bir şeye. Yine işine döndü. 

Okuduğu yazıya daldı iyice. Bir yirmi dakika sonra o masadaki seslerin kesilmiş olduğunu fark etti. Belli etmemeye çalışarak dönüp baktı. Evet, kalkmışlardı. Demek fazlasıyla dalgınım ya da kafam başka yerde, dedi kendine. Ne ara kalktıklarının, ne ara hesabı ödediklerinin farkında değildi. Kasa da, kapı da önündeydi halbuki, kim geçse görmesi gerekirdi.

Kendine azıcık kızdı. Bu kadar da dalgın olunmaz ki be kardeşim! Ama içindeki bir diğer ses de, olabilir, diyordu, günümüz insanının temel sorunlarından biri bu, yalnızca sen değilsin ki dalgın olan. Yaşadığımız zamanın bir getirisi bu. Elle gelen düğün bayram. 

Bunlar ve bunlara benzer birçok düşünce gelip geçti kafasından. Düşünce düşünceyi çağrıştırdı. Uzunca bir süre düşündü durdu. Neden sonra kendine geldiğinde kaç dakikadır öylece düşüncelere dalıp gittiğini kendisi de çıkaramadı. Sanırım artık gitsem iyi olacak, dedi. Önüne bakıyordu. Bu kafe, sigara içenler ve içmeyenler ayrı ayrı oturabilsinler diye camla ikiye bölünmüştü. İbrahim tam kalkmak üzereyken camdan arkalarda boş bir masa gördü.

Yüzünde bir gülümseyiş belirdi. Yok yok, dedi kendine, henüz kafayı yemeye çok var. Kalktı, evin yolunu tuttu.

1 Nisan 2014

Kim bilir?

Köpekler kovaladıkça kediler ağaçlara tırmandılar. Hep böyle kurtardılar canlarını. Köpeklerin kedilerle alıp veremediğinin ne olduğu bir yana, ağaçlara bu kadar rahat tırmanabilen kedilerin nasıl olup da yuvalarındaki karga yavrularına hiç dokunmadığını tamı tamına on yedi yıl boyunca merak etti durdu İbrahim. Neyse ki sonunda cevabı buldu da merakını giderdi.

28 Aralık 2013

Masalın Sonu

Masalın sonunda gökten düşe düşe üç elma düşüyordu. Bu kocaman gökyüzüne bunca çok yıldız sığıyorken üç elma az değil miydi?

Hem sonra, bu güzel masalın birçok dinleyeni vardı, her biri için bir elma düşmesi de mi mümkün değildi?

Bütün gece bunları düşünürdü İbrahim. Sonra uykuya dalardı. Rüyasında ne gördüğünü kimse bilemezdi.

12 Aralık 2013

Göğerçin

Dün gece korkunç bir gürültüyle uyandım. Dışarıdan gelen ses öyle ürküttü ki beni, neyin ne olduğunu anlayamadım. Gürültü kesildikten sonra hava birden bire soğudu. Bir şeyler oluyordu ya, ne olduğunu çıkaramıyordum. Ortalık kapkaranlıktı çünkü. Çok korktum. Hiçbir şey yapmadan öylece pusup kaldım. Nasıl uykuya daldığımı bile hatırlamıyorum. Sabah olup da gözümü açtığımda ne göreyim, kaç zamandır altında barındığım çatının yerinde yeller esiyordu. Gökyüzü bütün enginliğiyle çatının yerini almıştı. Olanca şaşkınlığım bir yana, bu manzara içime gizemli bir güven duygusu doldurdu. Gökyüzünün sahibiyim ben çünkü. Çokluk insanlar bilmez bunu. Hava oldukça soğuk olmasına karşın üstümde gökyüzünü görmek içimi ısıtmıştı. Güneş uzaktaki dağların ardından çıkıp yavaş yavaş yükselmeye başlayınca da içim dışım birden ısındı. Öylece kalmak istedim orada. Kaldım da. Çok ilginç şeyler hissediyordum. Çatının gitmesiyle sanki birden dünyam değişmişti. Benim için yepyeni bir yaşam başlıyor gibiydi. Öbür yandan, onlarca garip düşünce kafamın içinde gidip geliyordu. Ne kadar zaman öylece kaldım bilmiyorum. Sıyrıldım. Doğruldum. Ama oradan ayrılmak istemedim. Bir ara çocuk sesleri duydum. Ne kadar severim çocukları, bir bilseniz! Arka sokaktan geliyordu sesleri, birazdan gelip önümden geçeceklerdi, o yol buradan devam ediyordu çünkü. Az sonra ilk çocuk göründü. Ardından birer birer öbürleri. Birden onu görmekle yüzümde bir gülümseme belirdi. Demek o da okula başlamıştı. Önlüğünü giymiş, küçük çantasını sırtına takmış, ablasının elinden tutmuş okula gidiyordu İbrahim. Bu semtin çocuklarından en çok onu severim, çünkü onunla neredeyse aynı zamanda doğmuşuz, annem söylerdi. Evlerinin çatısına konmuşluğum da çoktur hani. Ama ne yazık ki İbrahim’in ne benden, ne de onu bu denli sevdiğimden haberi var. Biz güvercinler böyleyizdir, hep uzaktan severiz insanları.

9 Ekim 2013

Geçmişimiz

İbrahim geçmişine sünger çekmeye karar verdi. 
Bir süredir düşünüyordu bunu.
Her şeyi unutmak istiyordu. 
Yepyeni bir hayata, yepyeni bir insan olarak başlamak istiyordu.
Hiçbir şey için geç değildi. Hiçbir şeyin yaşı yoktu.
İnsan unutabilirdi. 
Yeter ki istesindi.
Zaten insandan başka unutabilen bir varlık var mıydı?
Bir süre kafası bunlarla meşgul oldu. Sonunda, insanlar neleri neleri unutabiliyorlar, ben geçmişimi mi unutamayacağım, dedi ve kararını oracıkta verdi. 

(Sünger tezgâhın üstünde duruyordu. İbrahim kararlı birkaç adımla tezgâha yaklaştı. Süngere baktı. İkircikli değildi. Sevindi buna: Demek kesin kararlıyım. Eli süngere uzandı.) 


Bakışları, ıslatmış olduğu süngerde donup kalmıştı.
Birden kendine geldi.
Önüne baktı. 
Geçmişi, tüm ağırlığıyla önünde duruyordu.
Ne olduğunu kestiremediği garip bir duygu kapladı içini.
Biraz düşündü.
Bir şeyi özlediğini fark etti. Ne olduğunu çıkaramadı ama.
Meraklandı.
Ben neyi özlüyorum? Bir yanıt bulamadı.
Acıdı kendine.
Artık geri dönüş yoktu. Kesin bir karar vermişti ve uygulamak üzereydi.
İçindeki özlem duygusu artmaya başladı.
Hadi, bir an önce çek şu süngeri çekeceksen, yoksa bunu da mı beceremeyeceksin?

Elindeki süngeri hızla geçmişinin üstüne götürdü İbrahim. 
O kadar hızlı bir götürüştü ki bu, sünger yapıştı kaldı geçmişine.
Aynı hızla geri çekti. Sünger gelmedi. Yapışmıştı. 
Daha sertçe çekti, sünger kopacak gibi oldu.
Eyvah, diye geçirdi içinden, geçmişimi bile silemiyorum. 
Son umudum buydu oysa.

29 Temmuz 2013

Benekli Beyaz Kelebekler

O yıllarda bütün çocuklar kendiliğinden ağlamayı kesmişlerdi. Bunu fırsat bilen kadınlar, kırlara benekli beyaz kelebekler aramaya gitmiş, sonra hiçbirinden haber alınamamıştı. Erkekler de yalnızlık ağıdı yakmaktan kendilerini unutmuşlardı. Yaşam ters düz edilmişti; kurtlar gelip köye kurulmuş, yerlerinden edilen köpeklerse etraftaki dağlara kaçmışlardı. Ancak hava karardığında köyün eteklerine yaklaşabilen köpekler için hayat olabildiğince zorlaşmıştı, yetim hislere bürünmüştü her biri, nasıl da özlüyorlardı eski yaşamlarını. Ve İbrahim... İbrahim de köyün delisi kılığına girmişti. 

İşte, ne olduysa o günlerin birinde oldu. Gelgelelim, hiçbirimiz bilemeyeceğiz ne olduğunu.
Sayfa başına git