10 Eylül 2009

Eylülün Sesiyle

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımalı dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.

Edip Cansever

9 Ağustos 2009

Fal baktırdım

Masada Hintlilerin kağıt oynadığını görünce hemen yanlarına gittim. Elinde kağıtları karıştıran kadına sordum:

-Faldan anlar mısınız?
-Pek sayılmaz...
-Geleceğim hakkında birşeyler söylesenize...

Diğer kadın araya girdi:

-Evli misin?
-Değilim...
-Gelecekte evleneceksin ve çocukların olacak...

(Aldın mı cevabını)

7 Ağustos 2009

Metin Eloğlu Şiiri

Eloğlu
Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam

Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam

Eloğlunun sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen

Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman

Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman

Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan

Ben keçileri kaybettim
Eloğlu usta çoban

Bu soyadı bana haram


Şişedeki
Şişede durduğu gibi durmaz ki kâfir
Tutar insana yaşamayı sevdirir


Yitikçi
Hadi git azıcık İstanbul iste
Kosunlar o denizi bir çanağa
Bir çıkına elesinler o günlerimi
O yazdan Üsküdar'dan ne kaldıysa Elif'ten
Doldur ceplerine
Onlarda yoksa komşularında vardır
Tanırlar sevinirler

Beni Bay Metin gönderdi, de

Gökyüzü
Bu ne bu
Bu noksan gökyüzü ne
Bu mavi nemenem mavi
Neyin nesi bu bulut

Erkeklik öldü mü be


Çilingir Sofrası
Bu zıkkımın yanında
Arnavut ciğeri ister, bir.
Çiroz salatası ister, iki.
Cacık ister, üç.

Adalet, müsavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.

12 Temmuz 2009

Kadınları ve erkekleri nasıl mutlu edersiniz?

İnternete birazcık olsun aşinaysanız ve bir mail adresiniz varsa, muhtemelen ha bire saçma sapan ve gereksiz mailler alıyorsunuzudur. Bu tür mailleri okumayalı yıllar oldu. Benim mail kutuma gelenler otomatikman çöp kutusuna giderler zaten...

Geçen gün birkaç tanesini bir okuyayım dedim, acaba hala eski trend mi devam ediyor? Zeka parıltılı yeni bir şeyler var mı diye...

Pek değişik bir şey yokmuş. 8-9 yıl önce gelenler hala gelmeye devam ediyor. Bizim toplumu anlamak bazan o kadar zorlaşıyor ki. İnternetle her yeni tanışan bu mailleri tüm arkadaşlarına gönderiyor. Hani sanki ilk olarak kendisi görüyor bunları da hemen herkesi haberdar etmek istiyor. Bilmiyor ki bunlar Batı'da 30-40 yıl önce çıkmış, Türkçe'ye çevrilip buralarda piyasaya sürülmelerinin üstünden de epey zaman geçmiş bayat şeyler...

Bunları neden anlatıyorum ki... Ablamın kulakları da çınlasın bu arada. Bir-iki yıldır o da bu modaya uyuyor, gerçi onun gönderdikleri biraz olsun güldürücü. İşte bir örnek...

KADINLARI MUTLU ETMENİN SIRLARI
01. Saçlarını okşa
02. Yücelt
03. Şımart
04. Gözlerinin içine bak
05. Geleceğe ait planlar yap
06. Dil dök
07. Yalvar
08. Destek ol
09. Yemeğe götür
10. Alışverişe götür
11. Tekneye bindir
12. Güldür
13. Zeka oyunları yap
14. Müzik dinlet
15. Teşvik et
16. Teskin et
17. Affet
18. Hayran kal
19. Banyosunu hazırla
20. Güven ver
21. Kapıyı tut
22. Asansörde kat düğmesine bas
23. Arabasının kapısını aç
24. Isıt
25. Sarıl
26. Öp
27. Ona hasta ol
28. Kulağına fısılda
29. Ayaklarına masaj yap
30. Konsere götür
31. Onu her yerde ve her zaman bekle
32. Tanrıçan yap
33. Onunla birlikte rejim yap
34. Onunla birlikte spor yap
35. O uyumadan uyuma
36. O uyanmadan uyanma
...
1000. Ne istediğini önceden anla
1001. Günde yedi kez özür dile
1002. Sürekli onu dinle
1003. Yorganı çekince ses etme
1004. Yorganı titretme
...
6789. Spor araba al
6790. Saat al
6791. Yüzük al
6792. Küpe al
6793. Traş ol
6794. Saç seklini değiştir
6795. Kareli gömlek giy
6796. Yemin et
6797. Dayan
6798. Katlan
...


ERKEKLERİ MUTLU ETMENİN SIRLARI
01. Karnını doyur
02. Televizyonun kumandasını ver
03. Önünden çekil.

5 Temmuz 2009

Aziz Nesin

Yaşamayı haketmeye çalıştığım gibi, ölümü de haketmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü, bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım. Bir güzel ada, atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkım da atlasta görünmeyecek denli küçücük olsa da, var.

Ne mi yaptım? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi. Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.

Saygıyla gel, bekliyorum.

Aziz Nesin
Kaynak: Portreler, Türk Edebiyatına Dönemsel Bakış, Lütfi Özkök, Dünya Yay.

30 Haziran 2009

Bu Cuma Paris'te Ölmüş Olsaydım

Bu Cuma Paris'te ölmüş olsaydım
yokluğumu bildiren teli kim çekecekti
oysa en azından üç gün gerekirdi polise
bir zamanlar yaşamış olduğumu ispat için.

Bu Cumartesi Varşova'da ölmüş olsaydım
güzel bir kadın randevusuna geç kalırdı,
resepsiyonda çalışan güzel bir kadın.

Bu Pazar Leningrad'da ölmüş olsaydım
en korkuncu olurdu bu.
Beyaz gece kolunda bir kara pazubentle çıka gelirdi
söyler misiniz, neye benzerdi kara pazubendiyle bu beyaz gece.

Bu Salı Berlin'de ölmüş olsaydım
bir Yugoslav yazarı birden ölüvermiş Berlin'de
diye bir haber yayılırdı ortalığa,
ama ben, laf olsun diye değil,
mecburum memleketimde ölmeye.

Görüyorsunuz ya-ne kadar iyi olmuş ölmeyişim
ve gene aranızda bulunuşum.
Beni alkışlayabilirsiniz. Beni ıslıklayabilirsiniz.
Görüyorsunuz ya ne kadar iyi olmuş ölmeyişim
ve gene aranızda bulunuşum.

İzzet Sarayliç
Bosna-Hersek 1930
Çev.: Yaşar Nabi

28 Haziran 2009

83...

Doğduğum günün üstünden, yazları, kışları baharlarıyla tam 82 yılın geçmiş olduğu da noktalanır ve 83’üne basarken...
* * *
“Laf ola beri gele” sözlerden biri olan:
- Her yaşın kendine göre bir tadı vardır, değerlendirmesine; acaba bendeniz de birazcık kulak kabartsam mı?
* * *
Gerçi her yaşta “hayatın tadı, zamanı unutmaktadır”; bazen bir baş başalıkta, bazen bir “diziyi” izlemekte, bazen bir konserde, bazen bir meyhanede...
* * *
İnsanları neden tıkarlar cezaevlerine; zamanı unutmasın ve “günler bir türlü geçmek bilmesin” diye...
* * *
Gençlik ile yaşlılık hakkındaki bir başka saptama da şöyle:
- Gençler için günler kısa, yıllar uzun; yaşlılar için günler uzun, yıllar kısa...
Ve bir tane daha:
- Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilseydi...
* * *
Yıllar geçtikçe, insanın sık duymaya alıştığı sözler de değişiyor.
20 yaş dostlarıyla konuşurken, gülerek soruyorum:
- Bakalım 62 yıl sonra benim yaşıma geldiğinde ne yapacaksın?
Aldığım yanıt:
- Ben o kadar yaşamam...
* * *
50 yaş dostlarıyla konuşurken de soruyorum:
- Ne yapacaksın 30 yıl sonra 80’ine geldiğinde?
Aldığım yanıt yine aynı:
- Ben o kadar yaşayamam ki?
* * *
Hayat tuhaf bir göle benziyor, ortasındayken ayrıldığın kıyıya baktığında yakın; farkına varmadan yaklaştığın karşı kıyı ise uzak mı uzak görünüyor.
* * *
Bendeniz de 50’sinde, 60’ında, hatta 70’indeyken; 80, varılamayacak uzak bir kıyı olarak görünüyordu.
* * *
“Kalem” adamlarından, yaşlanabilmiş de olanlar; çocukluklarını, gençliklerini yazmayı pek sevdikleri halde, o kadar benimsemezler ihtiyarlığı da ayrıntılarıyla yazmayı...
* * *
Hatırladığım kadarıyla sadece La Bruyere:
- Paradoks yapıyor denmesinden korkmasam; yaşlılığı, gençliğe yeğlediğimi söylerdim, diye yazmıştı.
* * *
İşin matrak tarafı, La Bruyere’in o satırları yazdığında 47-48 yaşlarında olmasaydı; 51’inde de hayattan ayrılmıştı zaten.
* * *
19’uncu yüzyılın ortalarına kadar, o dönemlerin gelişmiş toplumlarında dahi, insanların ömür cetveli 45-55 yıl kadardı.
Şeker fabrikalarının devreye girmesi ve şeker tüketiminin artmasıyla, insan ömrünün de uzadığı iddia edilmişti.
* * *
Türkçede de:
- 40’ından sonra azanı teneşir paklar, sözü; kadınlar arası dedikodulu sohbetlerde çok kullanılırdı.
* * *
Yine hatırladığım kadarıyla, Dale Carnegie’nin patlattığı:
- Hayat 40’ından sonra başlar sözü; o yıllarda 30’unda olan beni bile şaşırtmıştı.
* * *
“Hayat” kimseye öğretilemez. Kimseye öğretilemez Doğa’nın “libido”suyla, kasaba koşullanması ve ekonomik çaresizlikler çatıştığında, nasıl bir çözüm bulunabileceği...
* * *
1925 yılında 30 yaşındayken “Maarif Vekili” olan Mustafa Necati:
- Hayat bir katakulliden ibarettir, demişti.
Ve 35 yaşında da, hayata veda etmişti.
* * *
Gerçekten de hayat bir yutturmacadan, bir ikiyüzlülükten, bir riyakârlıktan mı ibaretti?
* * *
Ya o sanat ve bilim adamları, hepsi de birer sahtekâr mıydı?
2500 yıl önce yaşamış olan Sofokles, 350 yıl önce yaşamış olan Moliere, bizim Fuzuli, Neyzen Tevfik, Osman Hamdi, Orhan Veli, Tolstoy, Modigliani birer “katakullici” miydi?
* * *
Örneğin “Yazı”nın doruklarına bayrağını dikmiş olan Tolstoy da:
- Vatanseverlik köleliktir, demişti.
* * *
Mustafa Necati’nin “hayat” tanımlamasını, Tolstoy’un gözleyip özetlediği bir “Çar ordusunun disipliniyle” yan yana getirdiğinizde; Hazine’den geçinmeli mesleksiz “mevki sahipleri”nin olduğundan fazla görünme hastalığıyla, kendini beğenmişlik afurtafuruna, bir nanik çekmek geçmez mi içinizden?
Yaşınız 82’yi geçmiş bile olsa.
* * *
Her yaşın kendine göre bir tadı varmış.
Bendenize göre laf işte...
Hiçbir yaşımı bir kez daha yeniden yaşamak istemem.
* * *
4 yaşındayken, dedem Hasan Paşa’nın beni, “çarpım cetveli”ni ezberleyinceye dek, odalara kilitlemesini ve ezberleyemediğimi görünce de, topuğumdan tutup 2’nci katın penceresinden aşağı, tulumbanın mermer yalağına doğru baş aşağı sarkıtmasını da bir daha istemem; 8 yaşındayken bir pazar akşamı Ortaköy’deki Galatasaray Lisesi ilkokuluna, yatılı bir öğrenci olarak bırakılıvermeyi de...
* * *
Yahya Kemal, yaşlılığında şöyle demişti:
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Baki idiyse ruh eğer, dilemezdim bekasını.
* * *
Bendeniz bir türlü görüp anlayamadım yaşamak macerasını; ancak, bir daha yeniden görüp anlamaya çalışmak da istemem.
* * *
82 noktalığında da; 1 yılda orta boy bir kitap sayfasıyla hemen hemen 1000 sayfalık yazı yazmışım; “yazı” bendeniz için, bir “yaşam aracı” değil, “yaşam amacı”...
* * *
İşte Jean-Paul Sartre’in bayıldığım bir sözü:
- En büyük tembellik, sevdiğin işi yapmaktır.
* * *
Söz aramızda, tembellikten daha güzel de ne vardır?
* * *
Victor Hugo, 82’sinde yazdığı son şiirinden birini şöyle bitiriyordu:
Tanrım aç bana karanlıkların kapısını
Artık kaybolmam gerek.
* * *
Bir dahaki yılın 22 Haziran’ından sonraki ilk yazı başlığı, “84...” olmazsa, lütfen kusuruma bakmayın...


Çetin Altan

12 Haziran 2009

Kim Şairdir

şair dizeler yazan biridir
ve dizeler yazmayan biri

zincirleri kıran biridir şair
ve kendini zincire vuran biri

inanan biridir şair
ve bir türlü inanamayan biri

yalan söylemiş biridir şair
ve kendisine yalanlar söylenmiş biri

düşmeye yatkın biridir şair
ve ayağa kalkabilen biri

çekip gitmeye çalışan biridir şair
ve bir türlü gidemeyen biri

Tadeusz Różewicz
Polonya 1921

Çev.: Cevat Çapan

31 Mayıs 2009

Adır Adası

17 Mayıs. Pazar. Erciş.

Altınkalpler Özel Eğitim Kurumu Adır Adası’na gezi düzenliyor. Teveccüh edip bizi de davet etmişler. Sabah 4’te gitmemiz gerekiyor. Orada gündoğumunu izleyeceğiz. Ne var ki bu kez de doğayla baş başa gündoğumunu izlemek nasip olmadı.



Bir keresinde Adıyaman’da gündoğumunu izlemek için Nemrut’a tırmanmıştık gecenin bir vaktinde. Ancak hava kapalıydı. Karla karışık yağmur bile düşmüştü. Bu sefer hava iyiydi iyi olmasına da biz geç kalmıştık. Zaten yatağa girdiğimde saat 2’yi geçiyordu. Malum, Hadise'li Eurovision vardı. Ablamın bağırışlarıyla irkildiğimde saat tam 5’ti. Yataktan çıktığım gibi dışarı fırladım. Araba bizi bekliyordu. Daha birinci dakikada gündoğumunu izleme umutları başka bahara kalmıştı böylece.

Erciş şehir merkezinden ilk defa tekneye bineceğim. Ben de kocaman bir iskele, 40-50 tekne, balıkçı kayıkları, tesisler, lokantalar falan var sanıyorum.

Gölağzı Mahallesi'ne hareket ettik. Gölün kıyısına indiğimizde üç-dört tekneden başka bir şey göremeyince neler hissettiğimi sanırım anlıyorsunuzdur. Üstelik iskele de yok. Tekneler sahildeki kumlarda duruyor. Bağışlayın, tekne, iskele vs. söz konusu olunca aklıma Bodrum, Gökova falan geliyor da.


Erciş’in yüz bine yakın nüfusu var. Köylerle beraber yüz elli bini geçiyor. Van Gölü 3713 km²’lik alanıyla denizi olmayan Doğu Anadolu için gerçek anlamda bir nimet. Ama anlayabilene tabii. Geçelim…


Arabalardan indik. Teknenin sahibi bizi bekliyordu. Ancak ufak bir sorun çıktı. Sayıca biraz çoktuk, buna erzak da eklenince ikinci bir tekne ayarlamak gerekti. Teknecimiz orada bekleyen teknelerden birinin sahibini aradı, adam geldi ve nihayet hareket ettik. Bu arada güneş 25-30 derece yükselmişti bile.

Adır Adası uzaktan görünüyor. Herhalde 20 dakikada varırız diye düşünüyorum. Ancak Ali Abi (Dağer) görünüşe aldanmamamı salık veriyor, "Bir saate ancak varırız," diyor. Tekneler küçük ve eski. Motorları da öyle. Teknecimize Erciş’te kaç tekne olduğunu soruyorum. Merkezde 7, Çelebibağı Beldesi'nde ise 2 tane varmış.

Yolculuk boyunca tüm heybetiyle karşıda duran Türkiye’nin üçüncü en yüksek dağı Süphan bize arkadaşlık ediyor. Sanki azıcık ilerlersek varacakmışız gibi. Ama o kadar da yakın değil. Ali Abi yıllar önce toplam dört günde Süphan’ın zirvesine çıktıklarını söylüyor. Benim de aklımın bir köşesinde yok değil.

Bir saat sonra yaklaşıyoruz Adır’a. Birkaç yüz metreden Ege adalarına benziyor. Gökova Körfezi'nde, Marmaris yakınlarında daha çok Sedir diye bilinen Kleopatra Adası var. Van Gölü’nde olduğumu bilmesem burayı Sedir Adası sanacağım.


Teknemiz adaya yanaşınca martı sesleri tekne motorlarının gürültüsüne karışmaya başlıyor. Tekneler durup inmeye başladığımızdaysa ortalık birden bire binlerce martının sesiyle dolup taşıyor. Bu kadar martının bir arada bulunduğuna daha önce hiç rastlamamıştım. Sayılarını bilmiyorum ama on binlerce martı var burada.

Adaya ayak basar basmaz kumların üstünde, oracıkta üç tane martı yumurtası görüyoruz. Birkaç kişi hemen toplanıp ilk defa martı yumurtası görmenin merakıyla bakıyoruz. Ama o da ne! Birkaç saniye içinde kumsalın baştan başa yumurtayla dolu olduğunu fark ediyoruz. Demek ki martıların yavrulama mevsimi. Keşke bu dönemde, en azından yavrular yumurtadan çıkıp palazlanana kadar adaya gidişler yasaklansa. Martı yumurtalarını küçük sanıyordum şimdiye kadar. Meğer hindi yumurtası büyüklüğündeymişler. Kuluçkaların büyük bölümünde üç yumurta var. Pek azında da iki. Eşyalarımızı teknelerden alıp piknik yapacağımız alana doğru ilerliyoruz. Biraz sonra üç tane civcivle karşılaşıyoruz. Martı civcivleri de koyu beyaz renkte ve sırtları bütünüyle siyah beneklerle dolu.

Adanın doğu ucundan, tekneleri gerimizde bırakıp yaklaşık 300-400 metre ilerleyip iki badem ağacının altını kendimize piknik alanı seçiyoruz. Yol boyunca iki adımda bir, bir kuluçkaya rastlıyoruz. Yürürken kuluçkalara basmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor. O kadar çok ki sayıları, aynı çizgide beş adım yürümek mümkün değil.

Kurulduktan sonra semaverler yakılıp çaylar demleniyor. Uzun zaman olmuş memlekette semaverli bir piknik yapmayalı. Kahvaltıdan sonra kimi ada turuna çıkıyor, kimi de bademlerin altında sohbete dalıyor. Ben de makinemi alıp tek başıma adayı keşfe çıkıyorum. Adada yürürken yumurta tarlasında olduğu zannına kapılıyor insan. Otlar da bayağı büyümüş. Bundan ötürü boyuna başım önümde yürüyorum. Bol bol da fotoğraf çekiyorum. Martılar o kadar çok, o kadar çok ki başınızı kaldırdığınızda neredeyse göğün mavisini göremiyorsunuz. Sesleri birbirine karışınca inanılmaz kombinasyonlar çıkıyor ortaya. Bir ara tıpatıp insan kahkahasına benzeyen bir ses oluşuyor. Bu mevsim yavrulama zamanları olduğu için biraz kızgın olmalılar. Haksız da sayılmazlar hani. Biz insanlar onların gözünde muhtemelen birer istilacıdan başka bir şey değilizdir. Zaten yalnız yürüyünce bazen saldırdıkları da oluyor. Bir ara bir tanesi arkadan bir saldırı denemesi yapıyor. Pençesi saçlarımı yalayıp geçiyor. Bir tanesi de üstüme boşaltıveriyor da Allah’tan başıma denk getiremiyor. Adayı boylamasına yarıya kadar yürüyünce martıların gitgide azaldığını fark ediyorum. Biraz daha yürüyünce bu tarafta neredeyse hiç martı olmadığını gözlüyorum. İlginç! Acaba niye adanın bu tarafında yoklar?

Adada olduğunu bildiğim kilise kalıntısını görmeye gidince Ali Abi'ye rastlıyorum. O da makinelerinden biri boynunda, diğeri elinde boyuna fotoğraf çekiyor. Ali Dağer, bildiğim kadarıyla Erciş’in tek profesyonel fotoğrafçısı. Onunla birlikte kiliseye gidiyoruz. Eskiden bu adada da Ahtamar ve Çarpanak’ta olduğu gibi Ermeniler yaşıyormuş. Kilise denen bu yapı da onlardan kalma Lim Manastırı'nın kalıntısı, adanın tam güneyinde, hemen kıyıda. Manastırın kuruluş tarihi 1305. 1621 ve 1766'da eklemeler yapılmış. Hâlâ var olan kısmı göz kararıyla 40-50 m
²’lik bir yapı. Ama büyük bir kısmı yıkılmış tabii. Ali Abi daha birkaç yıl öncesine kadar bile buranın büyük bölümünün henüz ayakta olduğundan dem vuruyor. Şimdi ayakta olan tek parça yanılmıyorsam esas binaymış. Çünkü üstünde kubbe varmış. Ama ondan da eser yok, sadece izi var. Geriye kalan kısım da bu halde uzun süre dayanacak gibi değil. Duvarlar çökmeye yüz tutmuş.



Kilisenin içine girip bakıyorum. İçerisi olduğu gibi koyun gübresiyle dolu. Adaya hayvan getiren çobanlar burayı ahır olarak kullanmışlar. Oysa hemen arka tarafta eski bir ahır da var, orayı kullanamazlar mıydı?

Kiliseden ayrılıp adanın kuzeyine, yani Erciş’in göründüğü tarafa ilerliyoruz. Adanın Süphan’a bakan bu yarısında yenen veya yiyeceklere konan birkaç ot çeşidi de var. Örneğin tadından dolayı bu yörede tirşo denen ekşi bir ot var bol miktarda. Ben de yıllardır yemediğim bu ottan yiyorum. Sonra otlu peynire konan başlıca otlardan biri olan sirmo var. Biraz yukarı çıkıp badem ağaçlarının altında oturup dinleniyoruz. Burada birkaç ağaç türü var ama bademler çoğunlukta. Bu arada adada martılar dışında bir iki kuş türü daha gözümüze çarpıyor. Biri kara kargalara göre biraz daha küçük olan bir karga türü. Diğerlerini yakından göremediğim için çıkaramıyorum. Bunlar da yuvalarını ağaçlara yapmışlar. Haliyle onların da yumurtlama mevsimi. Birkaç ağaca çıkıp yumurtalara bakıyorum. Tavuk yumurtasından biraz ufak bembeyaz yumurtalar.

Yaklaşık bir saat martılardan uzakta kafamızı dinliyor ve neden pikniğimizi buraya kurmadığımıza yakınıyoruz. Ben bir de şort falan getirip denize girmediğime yakınıyorum. (Yörede Van Gölü’ne deniz deniyor bu arada, bilmeyenler için.) Uzaktan soluk martı sesleri gelirken Ali Abi, "Bademler altında ölmek!" deyiveriyor. Aklıma hemen Taraf Gazetesi'nin 20 Soru köşesindeki soruların sondan ikincisi olan Nasıl ölmek isterdiniz? sorusu geliyor.

Kalkıp yavaş yavaş piknik yerine dönüyoruz. Öğle yemeği vakti. Mangal yakılıyor. Sofralar serilip yemekler yeniyor. Yanı başımızdaki yuvaların birinde civcivler var. Anneleri bizden dolayı yuvaya yaklaşamıyor garibim. Yemekten sonra tekrar semaver yakılıyor. Öğle sonrası çayı da sohbetler eşliğinde içiliyor. Bu arada Osman Hoca’nın kıyıda çocuklara çevre bilinci aşıladığını görünce hemen yanlarına gidiyorum. Beraber biraz çöp toplayıp yakıyoruz. Ne de olsa TEMA üyesiyiz. Ege adalarında kıyı temizliği yaptığımız zamanlar geliyor aklıma. Hey gidi günler…

Zaman çabucak geçiyor. Dönüş vakti gelip çatıyor. Birer parça eşya alıp teknelere doğru yürüyoruz. Büyük bölümü Altınkalpler personeli yaklaşık 30 kişiyiz. Teknelerimize binip Erciş’e doğru dönüş yoluna koyuluyoruz. Süphan Dağı bu kez solumuzda. Onun da sanki bizcileyin akşamın yorgunluğu çökmüş üstüne, yavaş yavaş güneşi kendine doğru çekiyor.

Bu Adır turu doğrusu şu rutin memleket günlerimde ilaç gibi gelen bir parantez oldu. Osman Hoca'ya çok teşekkür ediyoruz. Bir sonraki gezi notlarını bakalım nerede yazacağız. Belki Ahtamar'da.




 

22 Mayıs 2009

Bilgisayarım da bana benziyor

Eskiden çok zayıftım. Neredeyse eriyordum. Hani memleketin her neresinde olursa olsun, sınıfın şişkoları ve cılızları olur ya… İşte ben ilkokuldan üniversitenin ilk sınıflarına kadar hep sınıfın en zayıfları arasındaydım.

Artık bunun böyle devam edip gideceğini sanırdım. Kanıksamıştım tastamam. Zayıflık benim kaderimdi, ne yapaydım. Hem zayıf olan bir ben değildim ya, ne de olsa her sınıfta bencileyin zayıf olan en azından bir-iki kişi vardı. Böyle böyle de avutmaya çalışıyordum arada kendimi.

Bu böyle olmakla birlikte, içimde her daim ufak bir damlacık halinde de olsa bir umut taşırdım. "Tamam, olmayacağını ben de biliyorum ama belli mi olur şu dünyanın hali, bakarsın bir gün ben de kilo alırım." Aramızda kalsın ara sıra içten dua da ederdim. "Allahım, bana da şöyle birkaç kilo nasip etsen Yarabbim..."

Ben de garip bir adamım yahu… İlkokulda Ercan diye bir çocuk vardı. O da sınıfın zayıf çocuklarındandı. Hani, kiloya vursan benden kiloluydu garibim, ne var ki ben kendi cılızlığıma bakmadan çocuğa hep lakabıyla hitap eder, dalgamı geçerdim: Nasılsın Kemiik!...

Ne günlerdi… Peh peh peh!

Gel zaman git zaman… Artık bu zayıflık mayıflık meselelerini gündemimden bütünüyle kaldırdığım zamanlardı. Üniversitenin ikinci-üçüncü sınıfları… Ne oldu, nasıl oldu, bir türlü farkına varamadım. Bir ara memlekete gittim. Beni uzun zamandır görmediklerinden olacak, bendeki olağanüstü değişimi hemen fark etti oradakiler. Her önüme çıkan nasıl da kilo aldığımı söylüyordu. Çok keyif alıyordum haliyle. Annem bile dedi, kendime inanamadım. Böyle olunca ben de o zamana kadar nasıl olup da farkına varamadığım yeni halime aynanın karşısına geçip bakadurdum. Baktım sahiden oburun teki olup çıkmışım. Ondan sonra da her geçen gün biraz daha kilo almaya başladım. Ve zamanı geldi, annem dahi artık "az yememi" salık verdi. O annem ki, zayıflık günlerimde ağzıma bir lokma atıp hemen sofradan kalktığım zamanlarda hep içten içe çok üzüldüğünü bildiğim kadın.

Şimdi bunlar da nereden çıktı? Artık serbest çağrışım mı dersiniz, bilgisayarım ha bire yemek yiyor da oradan aklıma geldi. Ne obur bir bilgisayar bu, fişini çekmeyegör iki saatte şarjını bitirip karnını acıktırıyor. Sonra da oradan hemen ağlamalar sızlamalar başlıyor: kalan%12 (20 dakika) falan da filan da... Aslına bakarsanız haksız da değil hani. Adam çok çalışırsa acıkır tabii ki. Müzik açık, birkaç program bir arada çalışırsa olur bu kadar. İyisi mi bu yazıyı burada bitirmek, bilgisayarı şarja takıp kendisine afiyet olsun dileyip mutfağın yolunu tutmak. Kalın sağlıcakla...

Yunusçay'a Not

Kardeşim, kader rüzgarı önüne kattığı dalgalarla beni karşı kıyıya ulaştırdı, fakat sen hala zayıflar gölünün sularında yüzmektesin. Üzülme. Yüzmeye devam et ama şunu da bil ki karşı kıyı o kadar da toz pembe değil. Zayıflığın da faydaları çok. Misal, klozetlerin olmadığı yerlerde alaturka tuvaletlerin ne mene işkenceler çektirdiğini kilolu olmadan anlayamazsın. :) Hele bir de mevsim kışsa ve pantolonun altına tight giyip bacaklarını daha da kalınlaştırmışsan o tuvaletlere oturmak hakkaten işkence yahu...

Yine aklıma senin, gezinirken karşımıza çıkan zayıf insanları gösterip, "Ben mi zayıfım şu adam mı?" demelerin geldi. Valla yalan söylemiyorum o adamlar senden daha zayıf :):)


20 Mayıs 2009

Kürk Modası

Kürk modasının taa Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıktığını da Ahmet Haşim'den öğrenmiş bulunuyorum. 1928'de yazdığı Kürk başlıklı kısacık denemesinde Ahmet Haşim,

Nereden geldiği ve nasıl başladığı belli olmayan bir kürk modası, İstanbul'un hemen bütün kadın tabakalarına yayıldı. diyor.

Oysa ben çocukluğunu seksenlerin sonuyla doksanların başında yaşamış biri olarak, özellikle doksanlı yıllar boyunca izlemiş olduğum sayısız Yeşilçam filminden edindiğim izlenim sonucu bu modanın, başka bir deyişle bu kadın hastalığının yetmişlerde ortaya çıktığını düşünüyordum şimdiye kadar. Demek ki öyle değilmiş.

Haşim'in denemesini okuyunca kafam bu meseleye takıldı kaldı tekrar. Kürk neden ve nasıl tutkuya dönüşür? Onu bu konuma getiren özelliği nedir? Hadi herhangi bir kıyafet olsa, örneğin manto, ya da bir saç modeli vs. anlarsınız bir biçimde…

Bu moda, dedelerimizin ve ninelerimizin bilinen kürkünü tersine çevirip sırtına geçirmek ve kurt veya goril gibi, iri yapılı bir hayvana benzemek tuhaflığından ibarettir.

Ahmet Haşim gayet net, teşhisi koymuş. Acaba, giyince insanı birkaç beden 'büyük' gösteren kürk, sahiden de büyüklük kompleksinin tatmini için mi ilgi gördü kadınlar arasında? Çoğunluk kadınların sığınacak bir liman ihtiyacı güttükleri bilinen bir gerçek. Bu sığınılacak liman da genellikle erkeklerdir. Sakın kürk de az da olsa bu bilinçaltı hissin tetiklemesiyle moda olmuş olmasın vakti zamanında? diye geçiriyorum kafamdan.

Herhangi bir bilgiye sahip olmasanız da 1920'li yıllarda Haşim'in bahsettiği kürk modasının Avrupa'dan, özellikle de Fransa'dan sirayet ettiğini kolaylıkla tahmin edebilirsiniz.

Bu moda, o kadar yayılmış ki şimdi kastor mantosu olmayan hanımın hiç olmazsa kedi veya fare derisinden bir kürkü olması gerekiyor.

O yıllara kadar yüzyıllardır kapalı olagelmiş bir topluma kürk birden zembille inecek değil ya. Olsa olsa bir ecnebi memleketten alınmadır. O memleket de olsa olsa Fransa'dır, Paris'tir.

Tırnaklarını uzatıp sivrilten ve vücudunu baştan başa tüylü göstermek isteyen kadın, belli ki insandan başka bir hayvana benzemek için uğraşıyor. Kadınlarda bu insan şeklinden uzaklaşma eğiliminin sebepleri ne olsa gerek? diye sorup bitiriyor Ahmet Haşim.

Kürkün tarihte ilk olarak ne zaman, daha da önemlisi neden moda olduğu tarihin konusu. Hem herhalde bizim memlekette çıkmadı ilkin. O halde bırakalım işin kaynağını bir kenara. Dönelim bizim memlekete. Kürkün nasıl olup da bizim memlekette kadınlar arasında, en azından bazı dönemlerde çokça rağbet görmesinin nedenini sorgulamamız boşuna. Çünkü galiba bu durum tamamen taklitten ve kıskançlıktan kaynaklanıyor. Zira moda kavramının kendisi de zaten gizil bir taklit anlamı içermiyor mu? Kadınların birbirlerini çok kıskandıklarını da herhalde kimse inkâr etmez. Hatırlıyorum, lisede bir bayan hocamıza, ortalığı parfüm kokularının doldurmuş olduğu bir derste arkadaşlardan biri sormuştu: "Hocam, nedir bu bayanlardaki süslenip püslenme merakı?" Hemen ardından da kendi cevabını vermişti: "Galiba erkeklere kur yapmak bayanların hoşuna gidiyor." Bunun üzerine hoca, "Hayır erkeklerden değil, kadınlar birbirlerini kıskandıkları için her biri bir diğerinden daha güzel, daha bakımlı olmak ister." demişti.

Demek ki neymiş, bizim kadınlarımızda hayvan gibi görünme merakı yokmuş aslında. İçimiz rahat olsun o zaman. Ama bu sefer de insanın aklına Ahmet Haşim'inkine benzer bir soru takılıyor. Kadınlarda bu hemcinsler arası kıskançlığın sebepleri ne olsa gerek?

Tam yazıyı bitirdim derken aklıma Emel Sayın'ın birkaç yıl önceki bir şarkısının sözleri geldi.

Altın gümüş istemem,
Kürküm 'bile' yok demem,
Katım, yatım olmasın,
Tektaş yüzük istemem.

9 Mayıs 2009

Zenci Şiirler

Zenciyim Ben
Zenciyim ben
Gece gibi
Afrika’nın derinlikleri gibi kara

Köleydim her zaman
Saray basamaklarını temizledim Eski Roma’da.
Washington’da ayakkabı boyamaktayım şimdi

Emekçiydim her zaman
Mısır’da piramitleri kuran benim
Benim, harcını karan gökdelenlerin

Türkücüydüm her zaman
Afrika’dan Missuri’ye kadar yaydım türkülerimi
Çınlar kederli ezgisi onların her yerde
o tamtam ritmi

Kurbandım her zaman
Kongo’da kırbaçla dövdüler beni
Ve şimdi linç edilmekteyim Teksas’ta.

Zenciyim ben
Gece gibi
Afrika’nın derinlikleri gibi kara

Çev.: Ataol Behramoğlu



Bir Zenci Kızın Türküsü
Dixie’de, ta güneyde bir yol
(Kalbim yaralı, param parça)
Asmışlar karaiberimi
Dörtyol ağzında bir ağaca.

Dixie’de, ta güneyde bir yol.
(Yaralı vücudu havada)
Soruyorum beyaz İsa’dan
Söyle ne fayda var duada?

Dixie’de, ta güneyde bir yol.
(Kalbim yaralı, param parça)
Sevda çırçıplak bir gölgedir
Budaklı, çıplak bir ağaçta.

Çev.: Melih Cevdet Anday



Ben de
Ben de Amerika’yı överim.

Ben en esmer kardeşiniz.
Misafirler geldiği zaman
Mutfağa dehliyorlar yemekte beni.
Ama ben buna gülüyorum
Karnımı doyuruyorum güzelce
Büyüyüp kuvvetleniyorum.

Yarın
Masanın başına geçip oturacağım
Misafirler geldiği zaman
Kimse cesaret edip de
“Hadi sen mutfakta ye”
Diyemeyecek.

Bir hoş görüverecekler yanlarında beni
Utanacaklar da…

Ben de Amerika’yım.

Çev.: Melih Cevdet Anday

Langston Hughes
ABD 1902-1967
Sayfa başına git