24 Kasım 2009
31 Ekim 2009
Dikkat edin, "Dağoz Gribi" olabilirsiniz!
Domuz Gribi gündemin ilk sıralarında seyrediyor. Bende en ufak tedirginlik ve panik, her zamanki gibi olmamakla birlikte, geçen gün boğazımın dolmaya başlamasıyla acaba bende mi domuz gribi oldum dedim.
Gittim hastaneye... Tatil gününe denk geldiğinden sadece acil servis çalışıyor. Sıramı alıp beklemeye başladım. Kalabalık da. Böyle ortamlarda hep yaptığım gibi etrafı, olup biteni izlemeye başladım. Sıra bekleyen adamlardan birinin yanındakine aynen şöyle dediğini duydum:
"Îjar jî daxoz qirîbî anîn kirne nav me. Goştê daxoz dixwin îja dibên daxoz qirîbî hat." (Bu kez de dağoz gıribi getirip musallat ettiler başımıza. Yiyorlar dağoz etini sonra da dağoz gribi çıktı diyorlar.)
Ardından bir-iki şey daha söylendi ama kalabalıktan duyamadım.
Son günlerde bu konuda öyle çok şey duyuyorum ki, yenilir yutulur gibi değil. Yok uçaktan virüs atıyorlarmış da, yok Amerika bizi bitirmek için yapıyormuş da... Daha neler neler...
Çok iyi bildiğim bir gerçeği bir kez daha hatırladım ki...
Bilginin, bilimin, bilgeliğin bir sınırı var. Ama cehaletin yok. Hakikaten yok.
Gittim hastaneye... Tatil gününe denk geldiğinden sadece acil servis çalışıyor. Sıramı alıp beklemeye başladım. Kalabalık da. Böyle ortamlarda hep yaptığım gibi etrafı, olup biteni izlemeye başladım. Sıra bekleyen adamlardan birinin yanındakine aynen şöyle dediğini duydum:
"Îjar jî daxoz qirîbî anîn kirne nav me. Goştê daxoz dixwin îja dibên daxoz qirîbî hat." (Bu kez de dağoz gıribi getirip musallat ettiler başımıza. Yiyorlar dağoz etini sonra da dağoz gribi çıktı diyorlar.)
Ardından bir-iki şey daha söylendi ama kalabalıktan duyamadım.
Son günlerde bu konuda öyle çok şey duyuyorum ki, yenilir yutulur gibi değil. Yok uçaktan virüs atıyorlarmış da, yok Amerika bizi bitirmek için yapıyormuş da... Daha neler neler...
Çok iyi bildiğim bir gerçeği bir kez daha hatırladım ki...
Bilginin, bilimin, bilgeliğin bir sınırı var. Ama cehaletin yok. Hakikaten yok.
1 Ekim 2009
Konfüçyüs
- Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.
- Derin olan kuyu değil,kısa olan iptir.
- Aradığını bilmeyen bulduğunda anlayamaz.
- Kendine yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma.
- Dal rüzgarı affetmiştir ama, kırılmıştır bir kere.
- İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olamadıklarını önemser.
- Konuşmaya layık olanlarla konuşmazsanız, insan kaybedersiniz. Konuşmaya layık olmayanlarla konuşursanız, söz kaybedersiniz. Bilge olan kişi, insan kaybetmez, söz de kaybetmez.
- Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kaçınız.
- Karanlığa söveceğine, kalk bir mum yak.
- Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.
- Üstün insan konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur.
- Bilgi özgüveni, özgüven ise gücü yaratır.
- Çizik bir elmas, çizik olmayan bir çakıl taşından daha iyidir
- Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır.
- Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.
- Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.
- Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmaz ise; insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.
- Faydalı insan odur ki boş durmayı sevmez, kişiliğini faydalı işlerle geliştirir.
- Güçlü olan sayıca kalabalık kitleler değil, eğitimli kitlelerdir.
- İyi insanlar olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur
- Fedakarlıklar senden başkası bilmiyorsa değer taşır.
- Kitleler cezalarla düzene sokulursa dejenere olur, karizma ve nezaketle yönetilirse bilinçli ve dürüst olur
- Bir şeyi bildiğin zaman, onu bildiğini göstermeye çalış. Bir şeyi bilmiyorsan, onu bilmediğini kabul et. İşte bu bilgidir
- Eğitimli insanın hedefi daima yüksek olur. Küçük işlerle küçük insanlar uğraşır.
- Kendisini eleştirebilen insanlar doğruyu ve güzeli bulma konusunda daha şanslıdırlar.
- İrade öyle değerli bir özelliktir ki bir ordu komutansız kalsa da kişi iradesinden yoksun kalamaz. İradeli insan davranışları tutarlı insandır.
- İyi yönetici olmanın sırrı dört yanlıştan kaçınmak, beş doğruyu uygulamaktan geçer. Dört yanlış şunlardır: nasihat etmeden infaz etmek (gaddarlık); öğretmeden başarıyı ölçmek (kabalık), yönetimde gevşek olup sınırlar koymak (art niyet), özlük haklarının dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak). Beş doğru ise şunlardır: müsrif olmadan eliaçık olmak; gocunmadan çalışmak; haris olmadan istek duymak; mağrur olmadan rahat davranmak; ürkütücü olmadan saygın olmak.
23 Eylül 2009
21 Eylül 2009
Hazan ve hüzün
Daha birkaç gün öncesine kadar para versek bulamayacağımız serin bir hava yüzümü okşuyor. Yaşamanın her şeye rağmen güzel olduğunu bir kez daha inadına inadına hatırlatıyor. Annemin ellerini ıslatıp yüzüme şöyle bir sürdüğü sabahlar geliyor aklıma. Ahh, çocukluk vakitleri!
Güz geliyor. Kolumdaki emektar saate bir dost edasıyla bakıyorum. Gece yarısını çoktan geçmiş. Bütün bir günün yorgunluğu üstümde. Yanımda duran sandalyelerden birine bırakıveriyorum tekmil yorgunluğumu. Kolum sandalyenin metaline değiyor. Ufarak bir ürperti geçiveriyor içimden. Kaç aydan beridir ilk defa üşüyorum. Bir an önce bitse de gitsek, sızlanmaları arasında bitiverdi, iyi mi?
Islak ellerinin arasından aniden kayıp gider ya bir şey. Hey gidi koca yaz, nasıl da kayıp gittin çabucak. Zaman geçer izi kalır. Su gibi demiş eskiler.
Rüzgar hâlâ vuruyor yüzüme. Tanıyorum. Kaç defa beraber karşıladık sonbaharı bu şehirde. Kim bilir nerelerden kopup geliyor? Belki okyanustan, bütün bir Akdeniz'den... Rodos'tan, Palamutbükü'nden... Nereden geliyorsa gelsin, tanıyorum bu rüzgarı. Son durağı bu sahil onun. Bu şehir.
İşte bu yüzden, yüz binlerce insanın su gibi aktığı bu şehirden yavaş yavaş el ayak çekilir olunca, bu serin rüzgâr ziyaret eder burayı. Geceleri... Ve burası o eski Türk filmindeki kasabaya dönüşür tekrar. Çocukken izlediğim o filmde görmüştüm ilkin bu kasabayı. "Keşke bir gün ben de oraya gitsem!" Geldin işte. Kaç defa buranın sabahına uyandığını bile hatırlamıyorsun şimdi. Koca bir yaz daha geçirdiğin bu kasabaya bir kez daha "görüşmek üzere," demenin zamanı. Belki kışın, belki başka bir yaz.
Ayrılma vakti gelince... Bu serin rüzgar gidişleri haber vermeye gelir. Usulca yüzüne dokunur. Ufacık üşürsün ama inanılmaz mutluluk verir bu sana.
İşte bu yüzden… Sırf bu rüzgârdan ötürü seviyorum Marmaris'i.
Güz geliyor. Kolumdaki emektar saate bir dost edasıyla bakıyorum. Gece yarısını çoktan geçmiş. Bütün bir günün yorgunluğu üstümde. Yanımda duran sandalyelerden birine bırakıveriyorum tekmil yorgunluğumu. Kolum sandalyenin metaline değiyor. Ufarak bir ürperti geçiveriyor içimden. Kaç aydan beridir ilk defa üşüyorum. Bir an önce bitse de gitsek, sızlanmaları arasında bitiverdi, iyi mi?
Islak ellerinin arasından aniden kayıp gider ya bir şey. Hey gidi koca yaz, nasıl da kayıp gittin çabucak. Zaman geçer izi kalır. Su gibi demiş eskiler.
Rüzgar hâlâ vuruyor yüzüme. Tanıyorum. Kaç defa beraber karşıladık sonbaharı bu şehirde. Kim bilir nerelerden kopup geliyor? Belki okyanustan, bütün bir Akdeniz'den... Rodos'tan, Palamutbükü'nden... Nereden geliyorsa gelsin, tanıyorum bu rüzgarı. Son durağı bu sahil onun. Bu şehir.
İşte bu yüzden, yüz binlerce insanın su gibi aktığı bu şehirden yavaş yavaş el ayak çekilir olunca, bu serin rüzgâr ziyaret eder burayı. Geceleri... Ve burası o eski Türk filmindeki kasabaya dönüşür tekrar. Çocukken izlediğim o filmde görmüştüm ilkin bu kasabayı. "Keşke bir gün ben de oraya gitsem!" Geldin işte. Kaç defa buranın sabahına uyandığını bile hatırlamıyorsun şimdi. Koca bir yaz daha geçirdiğin bu kasabaya bir kez daha "görüşmek üzere," demenin zamanı. Belki kışın, belki başka bir yaz.
Ayrılma vakti gelince... Bu serin rüzgar gidişleri haber vermeye gelir. Usulca yüzüne dokunur. Ufacık üşürsün ama inanılmaz mutluluk verir bu sana.
İşte bu yüzden… Sırf bu rüzgârdan ötürü seviyorum Marmaris'i.
20 Eylül 2009
10 Eylül 2009
Eylülün Sesiyle
Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."
Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.
Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.
Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.
Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.
Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımalı dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.
Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.
Edip Cansever
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."
Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.
Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.
Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.
Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.
Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımalı dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.
Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.
Edip Cansever
22 Ağustos 2009
18 Ağustos 2009
9 Ağustos 2009
Fal baktırdım
Masada Hintlilerin kağıt oynadığını görünce hemen yanlarına gittim. Elinde kağıtları karıştıran kadına sordum:
-Faldan anlar mısınız?
-Pek sayılmaz...
-Geleceğim hakkında birşeyler söylesenize...
Diğer kadın araya girdi:
-Evli misin?
-Değilim...
-Gelecekte evleneceksin ve çocukların olacak...
(Aldın mı cevabını)
-Faldan anlar mısınız?
-Pek sayılmaz...
-Geleceğim hakkında birşeyler söylesenize...
Diğer kadın araya girdi:
-Evli misin?
-Değilim...
-Gelecekte evleneceksin ve çocukların olacak...
(Aldın mı cevabını)
7 Ağustos 2009
Metin Eloğlu Şiiri
Eloğlu
Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam
Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam
Eloğlunun sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen
Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman
Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman
Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan
Ben keçileri kaybettim
Eloğlu usta çoban
Bu soyadı bana haram
Şişedeki
Şişede durduğu gibi durmaz ki kâfir
Tutar insana yaşamayı sevdirir
Yitikçi
Hadi git azıcık İstanbul iste
Kosunlar o denizi bir çanağa
Bir çıkına elesinler o günlerimi
O yazdan Üsküdar'dan ne kaldıysa Elif'ten
Doldur ceplerine
Onlarda yoksa komşularında vardır
Tanırlar sevinirler
Beni Bay Metin gönderdi, de
Gökyüzü
Bu ne bu
Bu noksan gökyüzü ne
Bu mavi nemenem mavi
Neyin nesi bu bulut
Erkeklik öldü mü be
Çilingir Sofrası
Bu zıkkımın yanında
Arnavut ciğeri ister, bir.
Çiroz salatası ister, iki.
Cacık ister, üç.
Adalet, müsavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.
Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam
Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam
Eloğlunun sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen
Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman
Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman
Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan
Ben keçileri kaybettim
Eloğlu usta çoban
Bu soyadı bana haram
Şişedeki
Şişede durduğu gibi durmaz ki kâfir
Tutar insana yaşamayı sevdirir
Yitikçi
Hadi git azıcık İstanbul iste
Kosunlar o denizi bir çanağa
Bir çıkına elesinler o günlerimi
O yazdan Üsküdar'dan ne kaldıysa Elif'ten
Doldur ceplerine
Onlarda yoksa komşularında vardır
Tanırlar sevinirler
Beni Bay Metin gönderdi, de
Gökyüzü
Bu ne bu
Bu noksan gökyüzü ne
Bu mavi nemenem mavi
Neyin nesi bu bulut
Erkeklik öldü mü be
Çilingir Sofrası
Bu zıkkımın yanında
Arnavut ciğeri ister, bir.
Çiroz salatası ister, iki.
Cacık ister, üç.
Adalet, müsavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.
4 Ağustos 2009
12 Temmuz 2009
Kadınları ve erkekleri nasıl mutlu edersiniz?
İnternete birazcık olsun aşinaysanız ve bir mail adresiniz varsa, muhtemelen ha bire saçma sapan ve gereksiz mailler alıyorsunuzudur. Bu tür mailleri okumayalı yıllar oldu. Benim mail kutuma gelenler otomatikman çöp kutusuna giderler zaten...
Geçen gün birkaç tanesini bir okuyayım dedim, acaba hala eski trend mi devam ediyor? Zeka parıltılı yeni bir şeyler var mı diye...
Pek değişik bir şey yokmuş. 8-9 yıl önce gelenler hala gelmeye devam ediyor. Bizim toplumu anlamak bazan o kadar zorlaşıyor ki. İnternetle her yeni tanışan bu mailleri tüm arkadaşlarına gönderiyor. Hani sanki ilk olarak kendisi görüyor bunları da hemen herkesi haberdar etmek istiyor. Bilmiyor ki bunlar Batı'da 30-40 yıl önce çıkmış, Türkçe'ye çevrilip buralarda piyasaya sürülmelerinin üstünden de epey zaman geçmiş bayat şeyler...
Bunları neden anlatıyorum ki... Ablamın kulakları da çınlasın bu arada. Bir-iki yıldır o da bu modaya uyuyor, gerçi onun gönderdikleri biraz olsun güldürücü. İşte bir örnek...
KADINLARI MUTLU ETMENİN SIRLARI
01. Saçlarını okşa
02. Yücelt
03. Şımart
04. Gözlerinin içine bak
05. Geleceğe ait planlar yap
06. Dil dök
07. Yalvar
08. Destek ol
09. Yemeğe götür
10. Alışverişe götür
11. Tekneye bindir
12. Güldür
13. Zeka oyunları yap
14. Müzik dinlet
15. Teşvik et
16. Teskin et
17. Affet
18. Hayran kal
19. Banyosunu hazırla
20. Güven ver
21. Kapıyı tut
22. Asansörde kat düğmesine bas
23. Arabasının kapısını aç
24. Isıt
25. Sarıl
26. Öp
27. Ona hasta ol
28. Kulağına fısılda
29. Ayaklarına masaj yap
30. Konsere götür
31. Onu her yerde ve her zaman bekle
32. Tanrıçan yap
33. Onunla birlikte rejim yap
34. Onunla birlikte spor yap
35. O uyumadan uyuma
36. O uyanmadan uyanma
...
1000. Ne istediğini önceden anla
1001. Günde yedi kez özür dile
1002. Sürekli onu dinle
1003. Yorganı çekince ses etme
1004. Yorganı titretme
...
6789. Spor araba al
6790. Saat al
6791. Yüzük al
6792. Küpe al
6793. Traş ol
6794. Saç seklini değiştir
6795. Kareli gömlek giy
6796. Yemin et
6797. Dayan
6798. Katlan
...
ERKEKLERİ MUTLU ETMENİN SIRLARI
01. Karnını doyur
02. Televizyonun kumandasını ver
03. Önünden çekil.
Geçen gün birkaç tanesini bir okuyayım dedim, acaba hala eski trend mi devam ediyor? Zeka parıltılı yeni bir şeyler var mı diye...
Pek değişik bir şey yokmuş. 8-9 yıl önce gelenler hala gelmeye devam ediyor. Bizim toplumu anlamak bazan o kadar zorlaşıyor ki. İnternetle her yeni tanışan bu mailleri tüm arkadaşlarına gönderiyor. Hani sanki ilk olarak kendisi görüyor bunları da hemen herkesi haberdar etmek istiyor. Bilmiyor ki bunlar Batı'da 30-40 yıl önce çıkmış, Türkçe'ye çevrilip buralarda piyasaya sürülmelerinin üstünden de epey zaman geçmiş bayat şeyler...
Bunları neden anlatıyorum ki... Ablamın kulakları da çınlasın bu arada. Bir-iki yıldır o da bu modaya uyuyor, gerçi onun gönderdikleri biraz olsun güldürücü. İşte bir örnek...
KADINLARI MUTLU ETMENİN SIRLARI
01. Saçlarını okşa
02. Yücelt
03. Şımart
04. Gözlerinin içine bak
05. Geleceğe ait planlar yap
06. Dil dök
07. Yalvar
08. Destek ol
09. Yemeğe götür
10. Alışverişe götür
11. Tekneye bindir
12. Güldür
13. Zeka oyunları yap
14. Müzik dinlet
15. Teşvik et
16. Teskin et
17. Affet
18. Hayran kal
19. Banyosunu hazırla
20. Güven ver
21. Kapıyı tut
22. Asansörde kat düğmesine bas
23. Arabasının kapısını aç
24. Isıt
25. Sarıl
26. Öp
27. Ona hasta ol
28. Kulağına fısılda
29. Ayaklarına masaj yap
30. Konsere götür
31. Onu her yerde ve her zaman bekle
32. Tanrıçan yap
33. Onunla birlikte rejim yap
34. Onunla birlikte spor yap
35. O uyumadan uyuma
36. O uyanmadan uyanma
...
1000. Ne istediğini önceden anla
1001. Günde yedi kez özür dile
1002. Sürekli onu dinle
1003. Yorganı çekince ses etme
1004. Yorganı titretme
...
6789. Spor araba al
6790. Saat al
6791. Yüzük al
6792. Küpe al
6793. Traş ol
6794. Saç seklini değiştir
6795. Kareli gömlek giy
6796. Yemin et
6797. Dayan
6798. Katlan
...
ERKEKLERİ MUTLU ETMENİN SIRLARI
01. Karnını doyur
02. Televizyonun kumandasını ver
03. Önünden çekil.
5 Temmuz 2009
Aziz Nesin
Yaşamayı haketmeye çalıştığım gibi, ölümü de haketmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü, bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım. Bir güzel ada, atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkım da atlasta görünmeyecek denli küçücük olsa da, var.
Ne mi yaptım? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi. Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.
Saygıyla gel, bekliyorum.
Aziz Nesin
Kaynak: Portreler, Türk Edebiyatına Dönemsel Bakış, Lütfi Özkök, Dünya Yay.
Ne mi yaptım? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi. Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.
Saygıyla gel, bekliyorum.
Aziz Nesin
Kaynak: Portreler, Türk Edebiyatına Dönemsel Bakış, Lütfi Özkök, Dünya Yay.
30 Haziran 2009
Bu Cuma Paris'te Ölmüş Olsaydım
Bu Cuma Paris'te ölmüş olsaydım
yokluğumu bildiren teli kim çekecekti
oysa en azından üç gün gerekirdi polise
bir zamanlar yaşamış olduğumu ispat için.
Bu Cumartesi Varşova'da ölmüş olsaydım
güzel bir kadın randevusuna geç kalırdı,
resepsiyonda çalışan güzel bir kadın.
Bu Pazar Leningrad'da ölmüş olsaydım
en korkuncu olurdu bu.
Beyaz gece kolunda bir kara pazubentle çıka gelirdi
söyler misiniz, neye benzerdi kara pazubendiyle bu beyaz gece.
Bu Salı Berlin'de ölmüş olsaydım
bir Yugoslav yazarı birden ölüvermiş Berlin'de
diye bir haber yayılırdı ortalığa,
ama ben, laf olsun diye değil,
mecburum memleketimde ölmeye.
Görüyorsunuz ya-ne kadar iyi olmuş ölmeyişim
ve gene aranızda bulunuşum.
Beni alkışlayabilirsiniz. Beni ıslıklayabilirsiniz.
Görüyorsunuz ya ne kadar iyi olmuş ölmeyişim
ve gene aranızda bulunuşum.
İzzet Sarayliç
Bosna-Hersek 1930
Çev.: Yaşar Nabi
yokluğumu bildiren teli kim çekecekti
oysa en azından üç gün gerekirdi polise
bir zamanlar yaşamış olduğumu ispat için.
Bu Cumartesi Varşova'da ölmüş olsaydım
güzel bir kadın randevusuna geç kalırdı,
resepsiyonda çalışan güzel bir kadın.
Bu Pazar Leningrad'da ölmüş olsaydım
en korkuncu olurdu bu.
Beyaz gece kolunda bir kara pazubentle çıka gelirdi
söyler misiniz, neye benzerdi kara pazubendiyle bu beyaz gece.
Bu Salı Berlin'de ölmüş olsaydım
bir Yugoslav yazarı birden ölüvermiş Berlin'de
diye bir haber yayılırdı ortalığa,
ama ben, laf olsun diye değil,
mecburum memleketimde ölmeye.
Görüyorsunuz ya-ne kadar iyi olmuş ölmeyişim
ve gene aranızda bulunuşum.
Beni alkışlayabilirsiniz. Beni ıslıklayabilirsiniz.
Görüyorsunuz ya ne kadar iyi olmuş ölmeyişim
ve gene aranızda bulunuşum.
İzzet Sarayliç
Bosna-Hersek 1930
Çev.: Yaşar Nabi
28 Haziran 2009
83...
Doğduğum günün üstünden, yazları, kışları baharlarıyla tam 82 yılın geçmiş olduğu da noktalanır ve 83’üne basarken...
* * *
“Laf ola beri gele” sözlerden biri olan:
- Her yaşın kendine göre bir tadı vardır, değerlendirmesine; acaba bendeniz de birazcık kulak kabartsam mı?
* * *
Gerçi her yaşta “hayatın tadı, zamanı unutmaktadır”; bazen bir baş başalıkta, bazen bir “diziyi” izlemekte, bazen bir konserde, bazen bir meyhanede...
* * *
İnsanları neden tıkarlar cezaevlerine; zamanı unutmasın ve “günler bir türlü geçmek bilmesin” diye...
* * *
Gençlik ile yaşlılık hakkındaki bir başka saptama da şöyle:
- Gençler için günler kısa, yıllar uzun; yaşlılar için günler uzun, yıllar kısa...
Ve bir tane daha:
- Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilseydi...
* * *
Yıllar geçtikçe, insanın sık duymaya alıştığı sözler de değişiyor.
20 yaş dostlarıyla konuşurken, gülerek soruyorum:
- Bakalım 62 yıl sonra benim yaşıma geldiğinde ne yapacaksın?
Aldığım yanıt:
- Ben o kadar yaşamam...
* * *
50 yaş dostlarıyla konuşurken de soruyorum:
- Ne yapacaksın 30 yıl sonra 80’ine geldiğinde?
Aldığım yanıt yine aynı:
- Ben o kadar yaşayamam ki?
* * *
Hayat tuhaf bir göle benziyor, ortasındayken ayrıldığın kıyıya baktığında yakın; farkına varmadan yaklaştığın karşı kıyı ise uzak mı uzak görünüyor.
* * *
Bendeniz de 50’sinde, 60’ında, hatta 70’indeyken; 80, varılamayacak uzak bir kıyı olarak görünüyordu.
* * *
“Kalem” adamlarından, yaşlanabilmiş de olanlar; çocukluklarını, gençliklerini yazmayı pek sevdikleri halde, o kadar benimsemezler ihtiyarlığı da ayrıntılarıyla yazmayı...
* * *
Hatırladığım kadarıyla sadece La Bruyere:
- Paradoks yapıyor denmesinden korkmasam; yaşlılığı, gençliğe yeğlediğimi söylerdim, diye yazmıştı.
* * *
İşin matrak tarafı, La Bruyere’in o satırları yazdığında 47-48 yaşlarında olmasaydı; 51’inde de hayattan ayrılmıştı zaten.
* * *
19’uncu yüzyılın ortalarına kadar, o dönemlerin gelişmiş toplumlarında dahi, insanların ömür cetveli 45-55 yıl kadardı.
Şeker fabrikalarının devreye girmesi ve şeker tüketiminin artmasıyla, insan ömrünün de uzadığı iddia edilmişti.
* * *
Türkçede de:
- 40’ından sonra azanı teneşir paklar, sözü; kadınlar arası dedikodulu sohbetlerde çok kullanılırdı.
* * *
Yine hatırladığım kadarıyla, Dale Carnegie’nin patlattığı:
- Hayat 40’ından sonra başlar sözü; o yıllarda 30’unda olan beni bile şaşırtmıştı.
* * *
“Hayat” kimseye öğretilemez. Kimseye öğretilemez Doğa’nın “libido”suyla, kasaba koşullanması ve ekonomik çaresizlikler çatıştığında, nasıl bir çözüm bulunabileceği...
* * *
1925 yılında 30 yaşındayken “Maarif Vekili” olan Mustafa Necati:
- Hayat bir katakulliden ibarettir, demişti.
Ve 35 yaşında da, hayata veda etmişti.
* * *
Gerçekten de hayat bir yutturmacadan, bir ikiyüzlülükten, bir riyakârlıktan mı ibaretti?
* * *
Ya o sanat ve bilim adamları, hepsi de birer sahtekâr mıydı?
2500 yıl önce yaşamış olan Sofokles, 350 yıl önce yaşamış olan Moliere, bizim Fuzuli, Neyzen Tevfik, Osman Hamdi, Orhan Veli, Tolstoy, Modigliani birer “katakullici” miydi?
* * *
Örneğin “Yazı”nın doruklarına bayrağını dikmiş olan Tolstoy da:
- Vatanseverlik köleliktir, demişti.
* * *
Mustafa Necati’nin “hayat” tanımlamasını, Tolstoy’un gözleyip özetlediği bir “Çar ordusunun disipliniyle” yan yana getirdiğinizde; Hazine’den geçinmeli mesleksiz “mevki sahipleri”nin olduğundan fazla görünme hastalığıyla, kendini beğenmişlik afurtafuruna, bir nanik çekmek geçmez mi içinizden?
Yaşınız 82’yi geçmiş bile olsa.
* * *
Her yaşın kendine göre bir tadı varmış.
Bendenize göre laf işte...
Hiçbir yaşımı bir kez daha yeniden yaşamak istemem.
* * *
4 yaşındayken, dedem Hasan Paşa’nın beni, “çarpım cetveli”ni ezberleyinceye dek, odalara kilitlemesini ve ezberleyemediğimi görünce de, topuğumdan tutup 2’nci katın penceresinden aşağı, tulumbanın mermer yalağına doğru baş aşağı sarkıtmasını da bir daha istemem; 8 yaşındayken bir pazar akşamı Ortaköy’deki Galatasaray Lisesi ilkokuluna, yatılı bir öğrenci olarak bırakılıvermeyi de...
* * *
Yahya Kemal, yaşlılığında şöyle demişti:
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Baki idiyse ruh eğer, dilemezdim bekasını.
* * *
Bendeniz bir türlü görüp anlayamadım yaşamak macerasını; ancak, bir daha yeniden görüp anlamaya çalışmak da istemem.
* * *
82 noktalığında da; 1 yılda orta boy bir kitap sayfasıyla hemen hemen 1000 sayfalık yazı yazmışım; “yazı” bendeniz için, bir “yaşam aracı” değil, “yaşam amacı”...
* * *
İşte Jean-Paul Sartre’in bayıldığım bir sözü:
- En büyük tembellik, sevdiğin işi yapmaktır.
* * *
Söz aramızda, tembellikten daha güzel de ne vardır?
* * *
Victor Hugo, 82’sinde yazdığı son şiirinden birini şöyle bitiriyordu:
Tanrım aç bana karanlıkların kapısını
Artık kaybolmam gerek.
* * *
Bir dahaki yılın 22 Haziran’ından sonraki ilk yazı başlığı, “84...” olmazsa, lütfen kusuruma bakmayın...
Çetin Altan
* * *
“Laf ola beri gele” sözlerden biri olan:
- Her yaşın kendine göre bir tadı vardır, değerlendirmesine; acaba bendeniz de birazcık kulak kabartsam mı?
* * *
Gerçi her yaşta “hayatın tadı, zamanı unutmaktadır”; bazen bir baş başalıkta, bazen bir “diziyi” izlemekte, bazen bir konserde, bazen bir meyhanede...
* * *
İnsanları neden tıkarlar cezaevlerine; zamanı unutmasın ve “günler bir türlü geçmek bilmesin” diye...
* * *
Gençlik ile yaşlılık hakkındaki bir başka saptama da şöyle:
- Gençler için günler kısa, yıllar uzun; yaşlılar için günler uzun, yıllar kısa...
Ve bir tane daha:
- Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilseydi...
* * *
Yıllar geçtikçe, insanın sık duymaya alıştığı sözler de değişiyor.
20 yaş dostlarıyla konuşurken, gülerek soruyorum:
- Bakalım 62 yıl sonra benim yaşıma geldiğinde ne yapacaksın?
Aldığım yanıt:
- Ben o kadar yaşamam...
* * *
50 yaş dostlarıyla konuşurken de soruyorum:
- Ne yapacaksın 30 yıl sonra 80’ine geldiğinde?
Aldığım yanıt yine aynı:
- Ben o kadar yaşayamam ki?
* * *
Hayat tuhaf bir göle benziyor, ortasındayken ayrıldığın kıyıya baktığında yakın; farkına varmadan yaklaştığın karşı kıyı ise uzak mı uzak görünüyor.
* * *
Bendeniz de 50’sinde, 60’ında, hatta 70’indeyken; 80, varılamayacak uzak bir kıyı olarak görünüyordu.
* * *
“Kalem” adamlarından, yaşlanabilmiş de olanlar; çocukluklarını, gençliklerini yazmayı pek sevdikleri halde, o kadar benimsemezler ihtiyarlığı da ayrıntılarıyla yazmayı...
* * *
Hatırladığım kadarıyla sadece La Bruyere:
- Paradoks yapıyor denmesinden korkmasam; yaşlılığı, gençliğe yeğlediğimi söylerdim, diye yazmıştı.
* * *
İşin matrak tarafı, La Bruyere’in o satırları yazdığında 47-48 yaşlarında olmasaydı; 51’inde de hayattan ayrılmıştı zaten.
* * *
19’uncu yüzyılın ortalarına kadar, o dönemlerin gelişmiş toplumlarında dahi, insanların ömür cetveli 45-55 yıl kadardı.
Şeker fabrikalarının devreye girmesi ve şeker tüketiminin artmasıyla, insan ömrünün de uzadığı iddia edilmişti.
* * *
Türkçede de:
- 40’ından sonra azanı teneşir paklar, sözü; kadınlar arası dedikodulu sohbetlerde çok kullanılırdı.
* * *
Yine hatırladığım kadarıyla, Dale Carnegie’nin patlattığı:
- Hayat 40’ından sonra başlar sözü; o yıllarda 30’unda olan beni bile şaşırtmıştı.
* * *
“Hayat” kimseye öğretilemez. Kimseye öğretilemez Doğa’nın “libido”suyla, kasaba koşullanması ve ekonomik çaresizlikler çatıştığında, nasıl bir çözüm bulunabileceği...
* * *
1925 yılında 30 yaşındayken “Maarif Vekili” olan Mustafa Necati:
- Hayat bir katakulliden ibarettir, demişti.
Ve 35 yaşında da, hayata veda etmişti.
* * *
Gerçekten de hayat bir yutturmacadan, bir ikiyüzlülükten, bir riyakârlıktan mı ibaretti?
* * *
Ya o sanat ve bilim adamları, hepsi de birer sahtekâr mıydı?
2500 yıl önce yaşamış olan Sofokles, 350 yıl önce yaşamış olan Moliere, bizim Fuzuli, Neyzen Tevfik, Osman Hamdi, Orhan Veli, Tolstoy, Modigliani birer “katakullici” miydi?
* * *
Örneğin “Yazı”nın doruklarına bayrağını dikmiş olan Tolstoy da:
- Vatanseverlik köleliktir, demişti.
* * *
Mustafa Necati’nin “hayat” tanımlamasını, Tolstoy’un gözleyip özetlediği bir “Çar ordusunun disipliniyle” yan yana getirdiğinizde; Hazine’den geçinmeli mesleksiz “mevki sahipleri”nin olduğundan fazla görünme hastalığıyla, kendini beğenmişlik afurtafuruna, bir nanik çekmek geçmez mi içinizden?
Yaşınız 82’yi geçmiş bile olsa.
* * *
Her yaşın kendine göre bir tadı varmış.
Bendenize göre laf işte...
Hiçbir yaşımı bir kez daha yeniden yaşamak istemem.
* * *
4 yaşındayken, dedem Hasan Paşa’nın beni, “çarpım cetveli”ni ezberleyinceye dek, odalara kilitlemesini ve ezberleyemediğimi görünce de, topuğumdan tutup 2’nci katın penceresinden aşağı, tulumbanın mermer yalağına doğru baş aşağı sarkıtmasını da bir daha istemem; 8 yaşındayken bir pazar akşamı Ortaköy’deki Galatasaray Lisesi ilkokuluna, yatılı bir öğrenci olarak bırakılıvermeyi de...
* * *
Yahya Kemal, yaşlılığında şöyle demişti:
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Baki idiyse ruh eğer, dilemezdim bekasını.
* * *
Bendeniz bir türlü görüp anlayamadım yaşamak macerasını; ancak, bir daha yeniden görüp anlamaya çalışmak da istemem.
* * *
82 noktalığında da; 1 yılda orta boy bir kitap sayfasıyla hemen hemen 1000 sayfalık yazı yazmışım; “yazı” bendeniz için, bir “yaşam aracı” değil, “yaşam amacı”...
* * *
İşte Jean-Paul Sartre’in bayıldığım bir sözü:
- En büyük tembellik, sevdiğin işi yapmaktır.
* * *
Söz aramızda, tembellikten daha güzel de ne vardır?
* * *
Victor Hugo, 82’sinde yazdığı son şiirinden birini şöyle bitiriyordu:
Tanrım aç bana karanlıkların kapısını
Artık kaybolmam gerek.
* * *
Bir dahaki yılın 22 Haziran’ından sonraki ilk yazı başlığı, “84...” olmazsa, lütfen kusuruma bakmayın...
Çetin Altan
25 Haziran 2009
12 Haziran 2009
Kim Şairdir
şair dizeler yazan biridir
ve dizeler yazmayan biri
zincirleri kıran biridir şair
ve kendini zincire vuran biri
inanan biridir şair
ve bir türlü inanamayan biri
yalan söylemiş biridir şair
ve kendisine yalanlar söylenmiş biri
düşmeye yatkın biridir şair
ve ayağa kalkabilen biri
çekip gitmeye çalışan biridir şair
ve bir türlü gidemeyen biri
Tadeusz Różewicz
Polonya 1921
Çev.: Cevat Çapan
ve dizeler yazmayan biri
zincirleri kıran biridir şair
ve kendini zincire vuran biri
inanan biridir şair
ve bir türlü inanamayan biri
yalan söylemiş biridir şair
ve kendisine yalanlar söylenmiş biri
düşmeye yatkın biridir şair
ve ayağa kalkabilen biri
çekip gitmeye çalışan biridir şair
ve bir türlü gidemeyen biri
Tadeusz Różewicz
Polonya 1921
Çev.: Cevat Çapan
9 Haziran 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.bmp)











