12 Kasım 2008

Çingeneler Zamanı

Eğer bu filmi henüz daha izlememişseniz, ne diyeyim, çok şanssızsınız. Ama kafanıza takmayın, çünkü istediğiniz an izleyebilirsiniz. Tabii eğer yaşadığınız yerde bir CD kiralayıcısı varsa. (Gerçi son yıllarda her tarafta türedi CD'ciler ama böyle filmler bazen olmayabiliyor.) Her neyse.. Bir an önce bir yerlerden bulup izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Filmi Emir Kusturika, ünlü Boşnak yönetmen, yönetiyor. Müzikleri ise Goran Bregovic'e ait. Belki de, aslında belkisi fazla, bu filmi bu kadar sevmemde en çok Bregovic'in etkisi oldu. Çünkü müzik filmin dokusunu öyle bir tamamlıyor ki! Çingenelerin o renkli yaşamını anlatmaya kelimeler yetmez bence. Sonra Balkanlar... Çok merak ediyorum bu coğrafyayı. Balkanları konu alan ya da burada çekilen bir film izlediğimde pürdikkat kesiliyorum. En ufak ayrıntı bile o kadar önemli oluyor ki! Hani, sanki gidip görmüşüm gibi geliyor bazen. Yarın da Transilvanya’yı yazacağım zaten.

Filmin konusunu vs. yazmayacağım elbette. Dedim ya, bulun izleyin. Sizlere müziğini bırakıyorum. Dinleyiniz.


11 Kasım 2008

Bir düşüm var...

I have a dream/Bir düşüm var. Böyle diyordu Martin Luther King. Amerikalı siyahi rahip ve Yurttaş Hakları Hareketi aktivisti. 45 yıl önce.

Bir düşüm var. Günün birinde Georgia'nın kızıl tepelerinde eski kölelerin çocuklarıyla eski köle sahiplerinin çocukları kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.

Göründüğü kadarıyla Luther King'in düşü, an itibariyle gerçekleşmiş bulunuyor. Düşler gerçekleştiklerinde gerçi, tılsımlarını yitiriyorlar, o ayrı mesele.

Amerika'da 2008 seçimleri için Demokratların adayı Barack Obama aylardır dünyanın gündemindeydi. Türkiye'nin de tabii. Bu sempatik ve enerjik genç siyah adam seçim kampanyasının başlarında kendisi hakkında yayılan dedikoduları kısa bir süre içinde zekice ve de sessizce bertaraf etmeyi başardı ve önce kendi partisi içinde Hillary Clinton'ı, sonra da Cumhuriyetçi aday John McCain'i yenerek başkan seçilmeyi başardı. Böylece Amerika Birleşik Devletleri tarihinin ilh siyah başkanı oldu.

Hiç kuşku yok ki Obama, dünya demokrasi tarihi içindeki yerini alacaktır. Amerika'nın negroları çok çekti çünkü. Afro-Amerikanların görece rahat bir nefes almaya başladıkları tarih, çok değil, yarım yüzyıl öncesi. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, daha üç yıl önceki Katrina kasırgası sırasında siyahların Bush hükümetince nasıl ayrıma uğradıklarını gördük.

1776'da Philadelphia'da toplanan kongrenin Birleşik Devletler'i kurarken yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesi'nin hemen başında "Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır." yazar. Ama işte insan bu. Yazılanlara çoğu zaman uymuyor. Rüyalar da güzel olmasına güzel de gerçekleşmeleri bedel istiyor, emek istiyor. Yine de insanların düşlere sahip olması ve tamamının olmasa da bir kısmının bu düşlerin gerçekleşeceğine inanması çekilen çilelerin ve verilen emeklerin karşılığı oluyor.

Martin Luther King gördüğü düşü insanlarla paylaştığında Obama iki yaşındaydı. Ve o belki de Luther King'in gördüğü düşün birgün gerçekleşeceğine en çok inananlardan biriydi.

Şimdi düş bitti. Yeni bir sabah başlıyor. Bakalım Amerika'nın ilk siyah başkanı Obama neler yapacak. Umarız tüm dünyayı güzel bir gün bekliyordur.

10 Kasım 2008

İki gözüm

Do you know the relation between your two eyes? They blink together, they move together, they cry together, They see things together and they sleep together. Even though they never see each other. Friendship should be just like that!

İnternetten.

Kasımda aşk başkadır...

8 Kasım 2008

Her gördüğünü yapacak mısın yani?

Tuz yüklü bir eşek çaydan geçiyormuş, ayağı kayıp suya yuvarlanmış. Tuz suda eriyivermiş. Eşek kalkıp da yükünün hafiflediğini görünce ayağının kaydığına pek sevinmiş. Bir gün de sahibi o eşeğe sünger yüklemiş. Eşek yükün suda hafiflediğini öğrendi ya! Çaya varır varmaz ayağı kaymış gibi suya serilivermiş. Süngerler suyu içtikçe şişmiş, şişmiş ağırlaşmış; o kadar ki eşek bir türlü kalkamamış, ölüp gitmiş.
Aisopos (Ezop)
Çev.: Nurullah Ataç


Bir başka versiyonu:


Bir eşekçi, elinde asa,
Bir Roma imparatoru edasıyla
Sürüyormuş uzun kulaklı iki düldülü.
Biri sünger yüklü, bıraksan uçacak;
Öteki ağır aksak,
Sırtında şişeler varmış gibi
Tıka basa tuz doluymuş küfeleri.
Bizim üç ahbap çavuş az gitmiş uz gitmişler
Dere tepe düz gitmişler
Varmışlar geçit veren bir ırmağa
Ve bakın orda neler gelmiş başlarına.
Oysa her gün de geçerlermiş aynı yerden
Eşekçi sünger yüklü eşeğe binmiş
Sürmüş tuz yüklüsünün ardından
Gel gör ki bu öndeki eşeğin
Keyfince yürüyesi gelmiş
Ve ayakları yerden kesilmiş.
Tekrar su yüzüne çıkınca da
Kaçmış gitmiş hoplaya zıplaya.
Neden derseniz, sularla cenkleşirken
Öylesine erimiş ki sırtındaki tuz,
Tüy gibi hafif bulmuş kendini birden
Uzun kulaklı dostumuz.
Sünger yüklü öbür dostumuz da
Aynı yolu tutmaya kalkmaz mı!
Koyun gibi uymuş başkasının kafasına
Gırtlağına kadar battığı sularda
Kendisi, eşekçi ve sünger
Bir hayli su içmişler:
— Sünger içer de biz içmez miyiz?
Demiş eşekle eşekçimiz.
Ama sünger öyle hızlı içmiş
Ve öylesine ağırlaşmış ki birden
Kıyıyı bulamamış eşek bu kadar yükle;
Üstelik eşekçi de bir yandan
Sıkı sıkı sarılmış boynuna can havliyle
Ha boğuldu, ha boğulacaklarken
Gelmiş, canlarını kurtarmış birisi
Kimmiş gelen, önemli değil orası.
Şu dersi aldık ya, o yeter bize:
Herkesin gidişi bir olmamalı,
Her gördüğünü yapanın yamandır hali.
Buydu demek istediğim başlarken söze.

La Fontaine
Çev: Sabahattin Eyuboğlu

4 Kasım 2008

Yazar Öldü

O gün sahilden ağır ağır denize açılan adam, diyelim ki bugün şişmiş bir biçimde kıyıya vursaydı ne yapardık diye düşündüm. Kabus bu ya! Hatta bir tren istasyonunda yolculara mektuplar dizen ve okura hoşgörüyle veryansın eden o adamla şu beyaz mantolu adam arasında ya bir bağ varsa; Üstelik bu bağ kadim ve hatta biyolojik bir bağsa, o zaman şunu da diyebiliriz herhalde dedim: Yazar gerçekten öldü.
Roland Barthes

3 Kasım 2008

Söz gümüşse...

Two little dogs sat by the fire
Over a fender of coal dust;
Said one little dog to other little dog,
"If you don’t talk, why, I must"

From Mother Goose

2 Kasım 2008

Beklemeler

Anlamsız bakışlarla
birbirine bakan gözler,
bir kontak hareketiyle
çekip gittiler.

Akşamüstü soğuğunda
üşüyen bedenler,
dolmuş camından
bakakalan bekleyenler,
şoförün bir hareketiyle
gözden kaybolup gittiler.

05.04.2005

1 Kasım 2008

Herakleitos'a İtirazım: Öküzlerin Mutluluğu

Şöyle diyor Herakleitos:
Si felicitas esset in delectationibus corporis, boves felices di ceremus, cum inveniant orobum ad comedendum.

Anlamı şu:
Mutluluk bedensel hazlardan kaynaklanmış olsaydı, öküzler yemek için burçak bulduklarında, onlara mutlu varlıklar derdik.

İyi de, yemek için burçak bulan bir öküze mutlu demeyeceğiz de ne diyeceğiz? Bana göre yiyecek bir tutam burçağı olan bir öküz dünyanın en mesut öküzüdür. Bir öküzün dünyaya gelmekteki amacı nedir? Hayattan beklentileri nelerdir? Dünyaya bakışı nasıldır? Bu sorular üzerinde düşündüm bir süre, bulduğum cevaplar pek de öyle üzerinde durulacak türden komplike cevaplar değil.

Nedir yani, bir öküz eninde sonunda bir hayvandır. TDK sözlüğünde de şöyle tanımlanır: Çift sürmekte, kağnı çekmekte kullanılan, etinden yararlanılan, iğdiş edilmiş erkek sığır. Bir öküzün görünürde bir varlık/varoluş amacı yoktur. Siz ister felsefi, ister dini bir açıklama yoluna sapın, öyle insanın varoluşunu irdelerkenki gibi bir labirente girmezsiniz. Hem sonra, öküz akıldan da yoksun olduğu için ne düşünme, ne karar verme ve ne de iradesiyle eyleme gücüne sahiptir. En son kertede insanların ihtiyacı için vardır. Bu kadar. Şimdi, bu noktadayken kalkıp bir öküzün mutluluğunun çok zor olduğunu söylemek haksızlık olmaz mı? Bir öküzün gündelik hayat çizelgesi de son derece basittir aslında. Eğer iş mevsimiyse, günlük yaşamı, çalışmaktan, yeyip içmekten ve dinlenmekten ibarettir. Yok iş mevsimi değilse, o zaman sadece yemek ve içmek. Dolayısıyla da yiyecek birşeyler bulmak bir öküz için son derece sevindirici olmalı. Çünkü yaşamında başkaca bir faaliyet yok zaten.

Şimdi siz kalkıp bana diyeceksiniz ki: Herakleitos bunu mu kastetti be adam! İnsanın gerçek anlamda mutluluğunun hiçbir zaman bedensel/fiziksel hazlarda olmadığını ifade etmek istemiştir. Haklısınız tabii ki. Herakleitos'un asıl demek istediğini burada irdelemiyorum zaten. Bu apayrı bir konu. Felsefi bir konu.

Ben şunu diyorum: Bir fikri dile getirirken neden illa öküzlere yüklenilsin ki. Öküzlere atfedilen sıfatların çoğu, bazen çok daha fazlası iki ayaklılarda da var.


Herakleitos
Fragmanlar
Çev.:Cengiz Çakmak
Kabalcı Yayınları
ss. 36-37

Yorum(suz)

FIFA, 2008 yılının en iyi futbolcusunu seçecekmiş. Her sene seçtiği gibi. Dünyada yılın futbolcusu, milli takım teknik direktörleri ve takım kaptanlarının oylarıyla seçilecek. 23 aday var. 3'ü siyahi.

FIFA 1991'den bu yana 17 defa seçmiş yılın futbolcusunu ve sadece bir defa siyahi bir futbolcu onore edilmiş: 1995, George Weah, Liberya.

Gayet kişisel bir yorum(um): Afrika'dan topla getir. Maksimum verimi al. Kaymağını kendin ye.

Bu dünyada zenci olmayagör.


28 Ekim 2008

On Bir Dakika

"Günün birinde birisi onun öyküsünü yazmayı aklına koyacak olursa, Maria bir peri masalı gibi başlamasını isteyecekti ondan: Bir varmış bir yokmuş..."

Paulo Coelho da Bir varmış bir yokmuş diyerek, bir peri masalı gibi başlıyor On Bir Dakika'ya. Coelho'nun bu kitabını, birkaç yıl önce yayınlandığında okumak istemiştim aslında. Ama kısmet bugüneymiş.

Coelho, modern bir perinin masalını anlatmaya çalışmış gibi geldi bana. Maria, Brezilyalı çoğu genç kız gibi birtakım hayallere sahiptir. Birgün bu hayallerini gerçekleştirmesini sağlayacak bir şans çalar kapısını. Biriktirdiği parayla, ilk defa yaşadığı şehirin dışına çıkarak Rio de Janeiro'ya gider ve burada İsviçreli bir adamla karşılaşır. Adam kendisiyle beraber İsviçre'ye gelip gece kulübünde çalışmasını teklif eder. Maria hayatının fırsatını yakaladığını düşünür ve teklifi kabul eder. İşte bundan sonrası, onun gerçek masalının başladığı andır.

Coelho dünyanın en eski mesleğine ilk kez eğiliyor. Ama bunu son derece profesyonelce ve tabii ki bir romancı titizliğiyle yapıyor. Meseleyi, sosyal, kültürel vb. açılardan ele alıyor. Bununla beraber günümüz Avrupasının çok önemli bir sorununu, bence oldukça başarılı bir biçimde gözler önüne seriyor.

Kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Zaten çok uzun değil, bir-iki okumluk.

26 Ekim 2008

Nar

Çağrışımlar

Birinci ve sonuncu olduğum için
Hem kutsanan hem aşağılanan benim
Fahişe ve azizeyim
Bir erkeğin eşiyim ve bakireyim
Anneyim ve kızım
Annemin kollarıyım
Kısırım ve çocuklarım sayısız
Evliyim ve bekârım
Dünyaya getirdim ve hiç doğurmadım
Doğum sancılarının ilacıyım
Hem karıyım hem koca
ve beni erkeğim yarattı
Babamın annesiyim
Kocamın kız kardeşiyim
ve o da benim dölümdür
Bana hep saygı gösterin
Çünkü ben, hem kepazeyim hem muhteşem

Isis ilahisi İS. 3. ya da 4. yüzyıl
Nag-Hamadi'de bulunmuştur

Paulo Coelho
On Bir Dakika'dan

22 Ekim 2008

Kış Bitti

'Vedalaşmaların ilmini yaptım ben, '
Sürgünlerin uzmanlığını.
Bir vapur nasıl kalkar bir limandan.
Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.

Yıllarca mektuplarla yaşadım.
Kaçak tütün, yasak yayın
Larla beslendim.
Unutmadım. Unutmadım.

En çok yelkenleri özledim
Bozkırın buzlu yalnızlığında.
Dağlar yoktu, dağlar yoktu,
Rüzgârlara yaşlandım.

Çılgın mıydım, tutsak mıydım
Yüreğinde karanlığın?
Kan kurudu-
Ben gül oldum açıldım.

Cevat Çapan

8 Ekim 2008

Acı

Acı nedir?

Bu da göreceli sorulardan biri. Felsefe nedir? gibi. Herkesin kendine özgü bir tanımı olabilir. Tabii ama Felsefe nedir?'den bu soruyu ayıran bir yan var. Her insan acıya maruz kılınmış olduğu için acı evrensel bir şeydir. Bundan ötürü de her bir insan acıyı kendince tanımlayabilir. Yani, felsefeyi belki herkes tanımlayamayabilir ancak acının, kelimelere dökemese bile her insan tanımını yapabilir.

Ben büyük bir iddia (mı) ortaya atıyorum: İnsan acılarla yoğrulmuştur.

Hadi oradan sen de! Bu iddia en az beş bin yıl önce ortaya atıldı zaten, sana da ne oluyor?

İnsan dünyaya gelirken acı getirir. En basitinden annesine verdiği acı. Her insan dünyaya gelirken annesine acı verir. Kendisi de zaten acılar içinde kıvranır besbelli. Ciyak ciyak bağırmasının nedeni ne ki? Bu dünyaya gelme ihtirasına da şaşıyorum doğrusu, da bu başka bir yazının konusu. Şunu diyorum: Dışarı çıkmak için küçücük bir delikten kafasını sokuyor insan dediğimiz şu yaratık. Ve başarıyor da. Çıkıyor dışarıya. Yani annesinin karnından dünyaya. Hoşgeldin bebek! Ama biraz da acıyla geldin.

Müslüman inanışına göre Hz. Adem'e Allah Cennetteki herşeyi verdi, o yasak ağaç hariç. Ama insan bu işte, rahat durur mu? Babamız da bizim gibi meraklıydı. Binbir türlü ağacın meyvesiyle yetinmedi de gitti Şeytana kandı. Hani biz de hergün hergün kanıyoruz ya. Ne de olsa insanız.

Allah da haliyle Adem babamızı cezalandırdı ve yeryüzüne gönderdi. Şimdi soruyorum size: Suç işleyenleri nereye gönderirler?

Tabii ki cezaevine.

Şu halde, Hz. Adem cezasının karşılığında buraya gönderildiyse bu dünya da bir cezaevi değil de nedir?

Babamız, rivayete göre yeryüzünde bin yıl ağladı durdu. Allah da acıdı ve affetti. Gelin görün ki artık Cennete dönüş de yoktu. Yani O, burada kalacaktı ve çoluk çocuğa karışacaktı. Soyu-sopu öyle bir genişleyecekti ki ne bin yıllar ne de dünyanın dört bir tarafa dağılmış kıtaları, denizleri ve ne de gökler onların elinden kurtulacaktı.

İşte biz, nam-ı diğer insan,bin yıllık ağlamaklı bir acının ürünleriyiz. Değilsek neyiz? Öyle olduğumuzu da işte her dünyaya gelişimizde ciyaklayarak belli ediyoruz.

Devam edeceğim...

6 Ekim 2008

Bahçe Hırsızı

Benim çocukluğumu
bir elma ağacına astım,
ayakları sarktı.

Bir su başında oturmuş

oynaşırken,
değiverdi bir taş başıma.

Bu taş, dedim,

yabancı değil.

Kanatları çok güçlü insanlar vardır

Kanatları çok güçlü insanlar vardır. Şehvet kalabalığın ortasına indirir onları, burada kanatları kırılır. Sonra, kırık kanadını çırpar, var gücüyle fırlar, sonra gene düşer. Kanatlar iyileşecek. Çok yükseklere uçacağım. Tanrı yardımcım olsun: BEN

Ağır, kanatsız insanlar vardır. Aşağıda çırpınırlar. Aralarında güçlüler vardır. İnsanlar arasında korkunç izler bırakır, uzlaşmazlık ekerler, ama hep toprak düzeyindedirler: NAPOLYON

Kanat bırakan, yavaş yavaş havalanan, yukarıda kalan insanlar vardır: KEŞİŞLER

Kolaylıkla havalanıp geri düşen insanlar vardır: İYİ İDEALİSTLER

Kanatları çok güçlü insanlar vardır. Kanatlarını toplayarak yeryüzüne iner, öteki insalara da uçmayı öğretirler. Sonra, gereği kalmayınca, gene göğe çıkarlar: İSA

Lev Nikolayeviç Tolstoy
28 Ekim 1879

1 Ekim 2008

Dört sesin varlığı

"Mirim, hayatı yaşanılır kılan dört sesin varlığıdır. Yüreğin sesi, kadının sesi, müziğin sesi ve suyun sesi."
Mehmed Uzun, Yitik Bir Aşkın Gölgesinde.
Sayfa başına git