27 Temmuz 2011

Aşk'ın Temcit Pilavı

Beş-altı yıl önce Muriel Maufroy'un Mevlana'nın Kızı adlı bir romanını okumuştum. Güzel, akıcı bir dille yazılmıştı. Pek beğenmiştim. Yabancıların Mevlana'yı bizden daha iyi anladığı hep söylenegelir ya, galiba doğru. 

Geçen gün Idefix'ten gelen yeni çıkanlar emailini okuyunca baktım, Aşkın Kimya'sı diye yeni(!) bir kitap çıkmış. Yazarının Muriel Maufroy olduğunu görünce işkillendim. Bu kitap, başka bir yayınevi tarafından yeniden ısıtılıp önümüze getirilen o kitap değilse ben de bir şey bilmiyorum, diye geçirdim içimden. Kızın adı da Kimya ya. 

Sonra İnternete bu meseleyle ilgili bir göz attım. Kitabın İngilizce adının Rumi's Daughter olduğunu o zaman iç kapakta okumuştum zaten. Baktım İngilizcesiyle yeni basılan Türkçesinin kapakları da aynı. Anlaşılan bütün dillerdeki edisyonlarda kapağın aynı kalmasını şart koşmuşlar.

Bir kitabın farklı yayınevleri tarafından basılmasına milyon kere şahit olduk. O, yazarı, ilk yayıncıyı vs. ilgilendiren teknik bir mesele. Fakat kitapları aynı dilde farklı isimlerle yayınlamaya ne diyeceğiz? Hele de özgün adına sadık kalmayıp da bambaşka adlar türetmek de neyin nesi? Bir zorunluluk söz konusuysa bir kitap, işin ehli bir kişi tarafından özgün adının birebir karşılığı olmayan bir adla çevrilebilir bence. Bu, sinemada yıllar yılı uygulanan, artık gelenekleşmiş bir yöntem. Bakıyorsunuz, A Place in the Sun, İnsanlık Suçu; The Big Sleep, Birleşen Kalpler diye Türkçeleştiriliyor. Dedim ya, bu artık gelenek oldu. Üstelik tahmin ettiğim kadarıyla bunu da öyle her aklına esen yapmıyor. Sinema otoriteleri yapıyor. Neyse, konudan sapmayalım.

Son yıllarda çok sayıda ufak tefek yayınevi sardı ortalığı, biliyorsunuz. Dünya klasiklerini yayınlayıp duruyorlar. Çoğunun telif hakkı yok ya. Adı sanı duyulmamış çevirmenler(?) tarafından çevrilip piyasaya sürülüyorlar. Bu başka bir yazının konusu.

Son yıllarda bir de aşk-meşk kitapları furyası var biliyorsunuz. Kitabın adında o efsunlu kelime varsa çok satıyor efendim. Sakın bu da o tür bir şark kurnazlığı olmasın? Millet şimdi Aşkın Kimya'sı adlı bu kitaba hücum eder, diye düşünülmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Haksız da sayılmazlar bir anlamda. Çünkü bu tür yayınevlerinin derdi kültür-mültür değil, ticaret. E, aşk romanları da çok satıyor. Alan razı satan razı.

Son olarak bir uyarıda bulunayım. Ülkemizde insanlar ekseriya nasıl bir aşk aradıklarını bilmezler ama çoğunluğun peşinde olduğu fiziksel aşk'tan başka bir şey değildir. Aşkın Kimya'sı okunurken bunun göz önünde bulundurulmasında fayda var.

26 Temmuz 2011

Sultanlara Layık

Geçenlerde Borges Defteri Mail Grubundan Ertuğrul Günay bu kez doğru yaptı, başlıklı bir email geldi. Ben de bu email aracılığıyla öğrendim, Yusuf Benli adlı Topkapı Sarayı [eski] Müze Müdürü, III. Selim'in tahtını oturduğu lojmana taşıtmak istemiş. Kültür ve Turizm Bakanı da onu görevden almış. Mesajın sahibi Borges Defteri'nden Sufi, "Ne fantastaik ve abürst bir arzu, değil mi?", diye soruyor ve devam ediyor, "Tut ki o tahtı evine taşıdın, ne yapacaksın o tahtla? Üstelik Sultan Selim'in haremdeki [!] tahtı, hani biraz "kışkırtıcı". Böylesine tuhaflıklar başka nerede yaşanır?"

Haberturk'teki haberde de "...Yusuf Benli, önce tahtın taşınmadığını söylemiş, ertesi gün ifadesini değiştirerek Günay’a 'Depoda sıkışıklık vardı. Lojmanda boş odalar olduğu için oraya koyup sıkışıklığı rahatlatmak için taşıttım' demişti", deniyor.

Meselenin doğru olup olmadığını bilmiyorum ama Bakan görevden aldıysa elbet vardır bir bildiği. Diyelim ki doğru,size şaşırtıcı geliyor mu? Bana gelmiyor. Çünkü memlekette o kadar çok megaloman var ki. Burada konu tarihle ilgili olduğu için belki biraz enteresan ama işin özü aynı. Kendini peygamber ilan edenleri mi görmedik, adam padişahlığa özenmiş, çok mu?

25 Temmuz 2011

Doğunun Geçitleri

çok uzun anlatmak gerekti
ve biz, sadece ima ile geçtik

"yol verin sevdaya"
gördük ve yol verdik
acıdan kalkıp acıya
varan bir yol gibi
kendini göstere göstere
bir cihannüma ile geçtik

ve kalbimiz bize sahip çıkmadı
dağdır, kızılca kopup
ve döne döne düştü
döner dağdan sonbahar
hüzne geçit yok, ziganalar
ve kop'tan bu dönüşleri
bir sema ile geçtik

ateştir eski geceler
"tut ve yan, tut ve yan
kül ol , gülümüzden"
şairler akşamdır, ateşgedeler
ve biz kendi külümüzden
bir hüma ile geçtik

bir hayal olmadadır göl şimdi
göründü el ele göl ve giz
gördük, bir kuğuya yolcu olduğu
yerde kayboldu nergis
ve biz, öyle ki, bu yolculuğu
bir rüya ile geçtik

çok uzun anlatmak gerekti
ve biz, sadece ima ile geçtik

Hilmi Yavuz

23 Temmuz 2011

Tolstoy ve İnsanlık Halleri

Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar’ını okudum. Kitaba değil de Tolstoy’a takıldım. Ne kadar dindar bir insan. Tanrı’dan, ilahi düzenden bahsediyor. Beş miydi, altı mı, öykü var kitapta. Hepsi de aynı minvalde. Sevgiden dem vuruyor, insana Tanrı’nın suretinden yansımış ebedi sevgiden.

Sonra insanların gündelik meselelerini, kıskançlıklarını, geçimsizliklerini… küçümsüyor. İnsana Ne Kadar Toprak Lazım? adlı öyküye bayıldım. Adamın biri Başkurtlar diyarında toprağın sudan ucuz olduğunu duyunca oraya göçüyor. Onlara bir iki parça kıymetsiz hediye götürüyor. “İstediğin toprağı seç senin olsun” diyorlar. “Fakat bir şartla: bir gün içinde ne kadarını dolaşabilirsen, o kadarını alabilirsin.” Adam muhteris, gözleri fal taşı gibi açılıyor, elinde mi?

Fakat işte insandaki o hırs yok mu o hırs… Tolstoy’un da bize vermek istediği mesaj bu ya: İhtiraslarımızın kölesi olmayalım.

Gündoğumunda başlıyor adam uçsuz bucaksız araziyi arşınlamaya. Yürü babam yürü. Orası da benim olsun, şurası da benim olsun… Derken akşam yaklaşıyor. Güneş ufkun yolunu tutmuş gidiyor. Azıcık ferasetli davransa, ömründe hayal edemediği kadar toprağı olacak. Şeytan dürtüklüyor öte taraftan. “Şu güzelim yerleri de almazsam olmaz!” Fakat o da ne! Gün batıyor. Etekleri tutuşuyor adamın. Koş bre! Koş ki başladığın yere zamanında varabilesin. Zira şart bu. Nereden başladıysan oraya döneceksin. Gün batmadan.

Aç, susuz, yorgun, tam yettim derken güneş batmasın mı? Tam o sırada bir umut ışığı beliriyor ama: “Tepede, onların beni beklediği yerde henüz güneş batmadı. Hadi son bir gayret daha. Ondan sonra bu uçsuz bucaksız topraklar benim!” Kalkıyor çöktüğü yerden. Koşuyor, tepeyi çıkmaya çabalıyor. Bir de yorgun, bir de bitkin sormayın.

Ufacık tepe dağ oluveriyor. Bitmek bilmiyor. Sefil adam kan ter içinde. Güneşle yarışıyor. Heyhat! Tam tepeyi çıktım derken gün batmış oluyor. Onu bekleyenlerin ayakları dibine yığılıveriyor. Bitiyor. Birkaç karış fazladan toprak için… Hırsının kölesiyken şimdi kurbanı oluyor. Oracıkta can veriyor. Ve işte şimdi ihtiyacı olan, bir iki metre toprak.

İşte Tolstoy bu tür meseleler anlatıyor. Onun yazar olarak kalitesini tartışmak haddimize değil. Fakat insan olarak ondan bile daha ilerideymiş. Büyük yazar olması büyük insan olmasından ileri geliyormuş. Bu kitabı okuyunca bunu daha iyi anladım.

19 Temmuz 2011

Coelho'dan Tespitler

Moda
Moda. İnsanlar ne düşünüyor olabilirler? Modanın mevsime göre değişen bir şey olduğunu mu sanıyorlar? (…) Anlamıyorlar. “Moda” aslında, “Ben sizin dünyanızdanım. Sizin ordunuzla aynı üniformayı giyiyorum, onun için beni vurmayın,” demenin bir biçimidir.
Erkekler ve kadınlardan oluşan toplulukların mağaralarda ilk kez birlikte yaşamaya başladıklarından bu yana, moda herkesin, hatta tümden yabancıların bile anlayabildiği tek dil olmuştur. “Aynı biçimde giyiniyoruz. Ben sizin kabilenizdenim. Haydi varlığımızı sürdürebilmek için güçsüzlerin üstüne çullanalım. (s. 20-21)
Ayrıca modanın halka ulaşması hakkında 164-165. sayfaların okunmasını öneririm.


Filmler
Aslına bakılırsa tüm film senaryolarının çoğu şöyle özetlenebilir: Adam kadını sever. Adam kadını yitirir. Adam kadını yeniden elde eder. Tüm filmlerin yüzde doksanı aynı temanın çeşitlemeleridir. (s. 69)


Ünlüler ve Hayranları
Şöhretlerin birer idol, birer ikon oldukları da söylenebilir; bir bakıma kiliselerde gördüğün resimlere benzerler ve gençlerin ya da ev kadınlarının yatak odalarına, hatta onca zenginliklerine rağmen onların şöhretine özenene sanayi patronlarının ofislerine astıkları birer tapınma nesnesi haline gelebilirler.
“Arada bir tek fark var: Bu durumda halk baş yargıçtır, bugün alkışlayanlar, yarın bir dedikodu dergisinde idolleriyle ilgili bir rezaleti okuduklarında aynı ölçüde mutlu olabilirler. O zaman da şöyle diyeceklerdir: ‘Zavallıcık. Çok şükür onun yerinde değilim.’ Bugün idollerine tapınanlar, yarın onu taşa tutabilir, en küçük bir vicdan azabı duymadan çarmıha gerebilirler.” (s. 119)


Gençler
Bütün gençler dünyayı kurtarmayı hayal ederler. Bazıları aile kurmak, para kazanmak, seyahat etmek ve yabancı dil öğrenmek gibi daha önemli şeyler olduğu sonucuna vararak bu hayalden çabucak vazgeçerler. Ama bazıları da, toplumu değiştirmenin ve gelecek kuşaklara bırakacağımız dünyayı biçimlendirmenin gerçekten mümkün olduğuna karar verirler. (s. 169)


Paulo Coelho, Kazanan Yalnızdır


16 Temmuz 2011

Aşk

Cervantes artık ihtiyarlamıştı. Bir gün bir köy meyhanesinin önünde durup genç ve güzel meyhaneci kıza aşkını ilan etmeye başladı. Kız pek yüz vermedi tabii:
"Otuz yıl önce buradan geçmiş olsaydınız belki aşkınıza karşılık verebilirdim."
 Cervantes önce gülümsedi ve:
"Otuz yıl önce de geçtim buradan, dedi. Ama o zaman annenize rastlamıştım ve tıpkı sizin sözlerinizi söylemiştim ben de ona."

14 Temmuz 2011

Joga Bonito'dan Joga Feio'ya Futbol

89-90 yıllarında futbol izlemeye başladım. O zamanlar Digiturk migiturk yoktu tabii. TRT'den bedava izleniyordu maçlar. Zaten TRT'den başka kanal da yoktu. Bir de radyo vardı tabii. Bakkal Cemşit Amca koyu Beşiktaşlıydı. Beşiktaş maçları oynanınca penceresini açar, radyoyu pencereye koyar ve sesini sonuna kadar açardı. Böylece kendisiyle beraber bütün bir mahalle dinlerdi maçı.

O zamanlar, futbol da çoğu şey gibi bozulmamıştı henüz. Futbolcular sakallı makallıydı. Galatasaraylı Uğur örneğin. Bir de Rıdvan. İşleri güçleri futbol oynamaktı. Başka işe burunlarını sokmazlardı.

Faul kuralı, günümüzle karşılaştırıldıkta çok farklı bir şeydi sanki. O zamanlar faul diye geçen hareketlere bugün düdük bile çalınmıyor. Biri düştü mü öteki hemen elinden tutup kaldırırdı. Bugün öyle mi? Biri birine yanlışlıkla bir çelme takmaya görsün sokak köpekleri gibi yirmi ikisi birden toplanıyorlar olay yerinde.

Sonra işler değişti. Zaman doksanlı yıllardan iki binlere doğru akarken futbol değişti de değişti. Daha bir Avrupai olmaya çalıştı. Örneğin her golden sonra elinde mikrofonuyla önde muhabir peşinde kameraman, gol atan futbolcunun yanına koşulup 'duyguları' sorulurdu. Bunun gibi amatörce adetler kalktı. Gelgeleim futbolu çağdaşlaştıracağız derken çuvalladık galiba. Hani, bize Batının ahlakı, kültürü değil bilimi, teknolojisi lazım diye hep söylenegelir ya. Ne var ki, bilimin teknolojinin dönüp yüzüne bakmaya tenezzül etmezken, "efendim bu yozlaşmış Batı kültürü bizi esir aldı" diye de hayıflanırız. Futbolda da Avrupa'yı örnek alalım derken asıl almamız gerekenleri bir kenara ittik. Sonra da kendi kafamıza göre bir sistem oturttuk. Profesyonellik diye diye çok farklı konularda 'profesyonelleştik'.

4 ya da 5 yaşlarındaydım. Yaz gelmişti. Babam bana tişört niyetine bir Fenerbahçe forması almıştı. Şimdikiler gibi öyle ahım şahım lisanslı ürünler nerdee. Atlet kumaşından yapılma, sırtında sadece numara yazan, klasik çizgili bir formaydı. Sokakta beni her gören Fenerbahçeli, Fenerbahçeli deyince hep merak ederdim ne demek bu Fenerbahçe diye. İşte öyle Fenerbahçeli oldum. O gün bugündür de başka takım tutmadım.

İşte formaların atlet kumaşından üretildiği o zamanlarda futbol gerçek anlamda joga bonitoydu. Futbol sadece futboldu yani. Kaldı ki ben bundan sadece 20-22 yıl öncesinden bahsediyorum. Siz varın bir de 40-50 yıl öncesini düşünün.

Fakat doksanlı yılların ortalarından itibaren bir şeyler hızla değişmeye başladı. Futbol asla sadece futbol değildir efsanesi Avrupa'da ne zaman doğdu bilmiyorum ama, Türkiye'ye gelişi bu tarihlerdedir. Ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmadı artık. İşin içinde büyük paralar da girince zaten, futbol, futbol olmaktan iyice çıktı.

İşte birkaç gündür gündemin birinci maddesi Futbolda Şike.

Bazı meseleler vardır ki herkes var olduğunu bilir ama hiç kimse nerede ve nasıl olduğunu bilmez. Bu da onlardan biri. Türkiye'de yediden yetmişe hepimiz futbolun kirli olduğunu bilmiyor muyduk? Bakalım bu şike operasyonuyla ne kadar kirli çamaşır ortaya dökülecek. Ne kadarı temizlenecek.

Bir Fenerbahçeli olarak, şayet Fenerbahçe'nin bir suçu, günahı, pisliği varsa derhal 1. Lige, hatta gerekiyorsa 2., 3. Lige düşürülmesine gönülden destek veriyorum. Temiz futbola en çok taraftarların ve izleyicilerin ihtiyacı var, değil mi?

Joga Bonito: Güzel Oyun
Joga Feio: Çirkin Oyun

6 Temmuz 2011

Böyle olur geçmiş zaman kaçamakları

Bundan yüz yılı aşkın bir süre önce İstanbul'da adamın biri gece sevgilisiyle buluşur. Üstelik de kadının evinde. Komşular hemen ihbar ederler. İnsanlar günümüzdeki kadar 'hoşgörülü' değillermiş demek ki. Gece sabaha karşı, mahallenin imamı, beraberinde bütün mahalle halkı ve tabii askerler eve baskın düzenleyip adamcağızı alırlar. Peki sonra ne olur? Adamcağızın gece boyunca sevgilisiyle sürdüğü sefayı burnundan getirirler. Kadının durumu ise meçhul. Vatandaşın biri boş durmayıp işte bu baskının hikayesini şiire dökmüş.

Baskın Destanı
Gezerken buldum ben bir taze civan
Peşine düştüm hem hayli bir zaman
Burnu henüz eğri, kaşları keman
Yüzyüze gelince yaktım abayı

Yâr ile eyledik tenhada sohbet
Dedi sen bu gece gelirsin elbet
Dedim ey efendim cânıma minnet
Orda tarif kıldı semti, civârı

Yâr ile uğradık bir tenha yola
Yanyana yürürdük kol sara sara
Dedi "sakın bakma sen sağa sola"
Vara vara gittik Küçükpazar'a

"Gördün mü efendim gördün mü evi?
Kırmızı boyalı kafesi yeni
Saat üçe kadar gözlerim seni
Gayet çokça getir ol semenzârı"

Saat üçte çıktım elimde fener
Arkama düştü hem bir sürü nefer
Âdettir köşede söndürmek fener
Kapının önünde kıldım karârı

Bir fiske taşını attığım zaman
Kapıda beklermiş o sevdiğim can
Kapıyı açarak dedi: "Sus, aman"
Merdivenden çıktım pat pat yukarı

Beş on kadeh verdi ol gümüş bilek
Dedim keyfim tamam ey huyu melek
Şilteler açıldı kuştüyü döşek
Soymaya başladı ben aşığını

Yâr ile ikimiz yatağa girdik
Safâlar eyledik yüz yüze sürdük
Sonra ikimiz de murâda erdik
Cânım pek hoşlandı etmem inkârı

Yâr ile bir müddet biz sürdük safâ
Kanunda yazılı safâya cefa
Gece yarısında çıktı bir sadâ
Sıçradım döşekten kalktım yukarı

Komşular çağrışır: "Hanife Hanım!"
Fatma kadın der ki: "Ayol, a canım!"
Gözümle gördüm ben yoktur yalanım
Bastı şamatayı o şirret karı

Gittikçe büyüdü gürültü aman
Saatime baktım olmuş altı tam
Ardında mahalle en önde imam
Neferler berâber hem subayları

İki üçü birden kapı çaldılar
Bütün cemâatle eve daldılar
Tavan arasında beni buldular
Dediler teslim ol yoktur zarârı

Yukardan aşağı çarşafı siyah
Görenler yârimi ettiler âh vâh
Kimi mecnun oldu kimi de seyyâh
Koltuğum kabarır gördükçe yârı

Ağakapısı'ndan girdim içeri
Kollarımdan tuttu üç yeniçeri
Keçeyi serdiler âdet üzeri
Çıkardılar baştan hepsi külâhı

Yüreğime düştü bir çirkin acı
Yakamız eldedir nedir ilâcı
Dediler zanparaya vurun kırbacı
Ben o zaman bildim bütün zarârı

İki çingen cellâd geldi başıma
Kasdettiler benim şirin cânıma
Yalvardım yakardım girme kanıma
Emir böyle imiş yedim sopayı

Beşiktaşlı Gedaî
XIX. yy. sonları
Bugünkü dile aktaran: Erhan Afyoncu

29 Haziran 2011

İnci Zamanı

İnci Kefali balığı dünyada sadece Van Gölü'nde yaşar. Ben kendimi bildim bileli bu balığı tanırım. Sadece ben değil, benim gibi Van Gölü çevresinde yaşamış herkes de bilir. Zira bahar aylarında bu yörede bir çok ailenin sofrasına gelir. Özellikle Erciş'te, bahar aylarında tadına bakmayan yoktur.

Son bir iki yıldır İnci Kefali'nin ünü Van sınırlarını aşmış durumda. Çünkü bu balık, üreme mevsiminde yumurtalarını bırakmak için denizden akarsulara doğru yol alırken inanılmaz bir doğa harikasına imza atar.



İşte dünyada eşi benzeri olmayan bu doğal eylemi Türkiye ve Dünyaya tanırmak için ilki geçen yıl olmak üzere İnci Kefali Göçü Kültür Sanat Festivali düzenlendi. Festivalin bu yıl yapılan ikincisi ise geçen gün sona erdi.

Şimdiye kadar bırakın Dünyayı, Türkiye'yi, hatta Van'ı, Erciş'te bile bu göçten habersiz birçok insan vardı. Böylesi de herhalde ancak Türkiye'de olur. Oysa geçen sene Van'a atanan vali olmasa galiba daha uzun yıllar bu durum böyle sürüp gidecekti. Vali elbette önemli bir iş yaptı. "Alaska'daki somon balığının göçünü hepimiz biliyoruz, fakat İnci Kefalini geçen yıla kadar hiçbirimiz bilmiyorduk. Halbuki somon balığı 15 dakikada bir atlarken bizimki saniyede bin defa atlıyor" diyen vali hakikaten iyi bir iş başardı. Fakat bu balığın korunup neslinin tehlikeye girmemesi için yıllardır sessiz sedasız olağan üstü bir çaba harcayan Prof. Mustafa Sarı'nın adını anmamak haksızlık olur. Sarı, vakti zamanında Van'da devlet dairelerini kapı kapı dolaşıp balığın korunması, kaçak avlanmaların önüne geçilmesi için çok dil dökmüş ama kulak bile asılmamış. Şimdiyse, anladığım kadarıyla Vali Münir Karaloğlu bunun olabildiğince ciddi bir iş olduğunu hemen anlamış olacak ki geçen yıldan itibaren kaçak avlanma jandarmanın sıkı kontrolünde, diğer taraftan da işte bu festivalle iki yıl içinde epey insan haberdar oldu.

Fakat valinin de değindiği gibi bu iş jandarmayla polisle olacak iş değil. Asıl yöre vatandaşının koruma bilincine sahip olması gerekiyor. Düşünsenize yıllar yılı, üstelik de üreme mevsiminde insanlar şimdiki festivalin yapıldığı alana kamyonetlerini çekip tonlarcasını alıp götürdüler. Buna rağmen hâlâ tonlarca balık var. Esas olan birşey var, insanoğlu parmağını sokmadığı sürece doğada herbirşey yolunda. 

Şimdi dört gözle önümüzdeki yılın festivalini bekliyoruz.

24 Haziran 2011

Geleceğe uçuş

Okuduğum bir haber ilginizi çekebilir. Gelecek onyıllarda uçaklar ve uçuş nasıl olacak, bir tahmin yürüttünüz mü? Chloe Turgis adlı vatandaşın verdiği habere göre uçak üreticisi EADS şirketi geçen hafta fütüristik bir uçağın fotoğraflarını yayımlamış.

Planlandığına göre bu uçakla Londra'dan Tokyo'ya iki saatte uçulacakmış. Evet yanlış duymadınız. Avrupa'nın batısından Asya'nın doğusuna, sadece iki saatte. Düşünün, İstanbul'da işi ile evi farklı yakalarda olan bir vatandaş akşam işten çıktından sonra karşıdaki evine varamadan adam dünyanın bir ucundan öbürüne varmış olacak. Bizim açımızdan şimdilik en azından kulağa hoş geliyor değil mi...

Unutmadan küçük bir de not: Bu süpersonik uçak projesinin 40 yıldan evvel hayata geçirilmesi biraz zormuş. Kaba bir hesapla yüzyılımızın tam ortalarında bunların ete kemiğe bürünmüş gerçek örnekleriyle karşılaşabiliriz.

Haberde, hazır söz uçaklardan açılmışken diğer uçak şirketlerinin geleceğe ilişkin planlarına da bir göz atılmış. Önde gelen üreticilerden Airbus da boş durmuyormuş. Geliştirdiği S.A.S. adlı bir uçak projesi hayli enteresan.

İşte gelecekte üretilmesi planlanan o uçağın dıştan ve içten görünüşü:












15 Haziran 2011

Bu Gece En Hüzünlü Şiiri Yazabilirim

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece
Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında
Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim
O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla
Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi.
Ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana
Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.
Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana
Hepsi bu. uzaklarda şarkı söylüyor biri.
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi
Yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana

Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim
Sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona
Ellere yar olur. öpmemden önceki gibi.
O ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla
Artık sevmiyorum ya severim belki yine
Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda
Böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca

Belki bana verdiği son acıdır bu acı
Belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona

Pablo Neruda

24 Mayıs 2011

"Monroe gibi karım olsa..."

Bir zamanlar Marilyn Monroe ile evli olan Arthur Miller Türkliye'ye gelmişti. Aziz Nesin'le tanıştırılırken hayret etmiş Miller: "Sizinle aynı yaştayız, ama" demiş, "benden çok daha genç görünüyorsunuz." Aziz Nesin'in yanıtı hazırmış tabii: "Benim de Marilyn Monroe gibi karım olsa ben de yaşlanırdım!"

8 Mayıs 2011

Biz kime benzeriz?

  • Sevdiğimizi öldürür (aşk cinayetleri), sevmediğimizi yaşatırız,
  • Evimize gelen yabancıya varımızı yoğumuzu yedirir (konukseverliğimiz), sonra iş yerimizden alışveriş ederken kazıklarız (turistsevmezliğimiz),
  • Birkaç lira için adam yaralar, başka bir ortamda hesabı ödemek için birbirimizin boğazına sarılırız,
  • Vapura, otobüse binerken birbirimizi yeriz, içeride birbirimize yer vermek için kendimizi öldürürüz,
  • Karnımız aç gezerken çatımıza çanak anten taktırır, tuvaletsiz gecekonduda DVD seyrederiz. 

Yalçın Pekşen, The Türkler

30 Nisan 2011

Ben kimim?

Mark Twain, kendisinden çocukluğunu anlatmasını isteyen gazeteciye anlatıyor: 
Ne anlatabilirim ki? Biz ikiz kardeştik ve o kadar benziyorduk ki birbirimize, annemiz bile boyunlarımıza taktığı kurdeleyle ayırt ederdi bizi. Bir gün beraber yıkanırken birimiz boğuldu. Kurdelelerimizi de çıkarmıştık. O gün bugün, yaşayıp yaşamadığımı bile bilmiyorum.

12 Mart 2011

Tilkiye Özenen Kedi

Bir gün de bakmışlardı [kedi] damda oturmuş, erişemeyeceği uzaklıktaki serçelerle konuşuyor; onlara, artık bütün hayvanların yoldaş olduğunu, dilerlerse hiç çekinmeden gelip pençesine konabileceklerini anlatıyordu. Ama serçeler, kedinin yanına bile yaklaşmamışlardı.
George Orwell, Hayvan Çiftliği.

10 Şubat 2011

Fıkra

Genç adam bir hastasını ziyaretten dönerken acil kan arandığını duymuştu. Koştu. Genç ve güzel bir kızın kana ihtiyacı vardı. Verdi. Kızın doktoru "Ayda bir nakil gerek" deyince, delikanlı gönüllü oldu. Altı ay boyu hastaneye koştu. Tahmin edersiniz. Kız iyileşirken aşk başladı. Evlendiler. İki yıl geçti. Bir gün adam baktı, karısı bir elinde anahtar ve küçük çanta, öbüründe koca bir valiz gidiyor..
"Nereye" diye bağırdı..
"Seni terk ediyorum" dedi kız..
"O anahtar ne?.."
"Arabamın anahtarı..
"Senin araban mı?. Onu ben aldım sana.."
Kız anahtarı fırlattı. "Al araban senin olsun.."
"Küçük çantada ne var?."
"Mücevherlerim..
"Onların da hepsini ben aldım."
Kız çantayı da fırlattı.. "Al senin olsun.."
"Peki o koca valiz?.."
"Elbiselerim.."
"Hepsini ben almadım mı?."
Kız valizi de bıraktı elinden.. "Al ne yaparsan yap.."
Tam kapıdan çıkarken adam bağırdı gene.. "Ya kanlarım.. Damarlarında dolaşan benim kanım.."
Kız elini eteğinin altına kaydırdı.. "Onları da aylık taksitlerle geri öderim" dedi ve kapıyı çarpıp çıkarken orkidini adama fırlattı...

(Hıncal'ın köşesinden)
Sayfa başına git