27 Eylül 2011

Ahmet ile Mehmet vs. Hans ile Müller

Ahmet ile Mehmet Frankfurt’tan Köln’e gitmek için trene binerler. Ancak ellerinde sadece bir bilet vardır. Kompartıman komşuları Hans ile Müller, kondüktörün yaklaşmakta olduğunu gören Ahmet ile Mehmet’in koşarak tuvalete girdiklerini görünce merakla olayı izlerler. Biraz sonra tuvalet kapısını tıklatan kondüktör, kapının altından uzatılan bileti kontrol edip geri verir. Böylece iki Türk tek biletle yolculuklarını tamamlarlar.
Dönüş yolunda Hans ile Müller ve Ahmet ile Mehmet rastlantı sonucu yine aynı kompartımana düşerler. Bu kez iki Alman’da tek bir bilet vardır. Ahmet ile Mehmet’in ise hiç bileti yoktur. Kondüktörün yaklaştığını görünce iki Alman tuvalete kapanırlar. Arkalarından gelen Ahmet ile Mehmet kapıyı çalarlar. Kapı altından uzatılan bileti alan iki arkadaş hemen yandaki tuvalete koşarlar ve kondüktör kapıyı çaldığında Almanların biletiyle kontrolü atlatırlar.
Yalçın Pekşen, The Türkler.

20 Eylül 2011

Bir hediye kitap daha

İki hediye kitap aldım yakın zamanda. Birinden geçen gün bahsetmiştim. Bir İstanbul kitabı. Bir de bir ayı aşkın bir süre önce sevgili kardeşim Cihat Albayrak bir şiir kitabı hediye ettiydi. Şükran Belen'in İpeğin Ağrısı adlı kitabı. Şairin adını daha önce duymuş olsam bile hatırlamıyorum, ilk defa duyuyor olmalıyım. Güzel şiirler yazmış. Yalnız şunu belirtmeliyim ki, şairin kim olduğunu söylemeden önüme koysalardı, bu şiirlerin bir kadının kaleminden çıktığını hemen anlardım. Son zamanlarda pek şiir kitabı okumuyordum doğrusu. Şiir okuyorum elbette ama daha çok dergilerden ve internetten. Bu kitap, bu rutini bozmak için bir vesile oldu.

Cihat Albayrak'a tekrar teşekkür ederim.

Sır Perdesi
Ey! Evvel!
Ey! Ahir!
Bu söz dalgası!
Yazanın öfkesi!
Denizin korkusu!
Var oldu aşk..!
Sözümden, ayrılık...
                     Ne olur bak bana... merhamet nazarıyla!

Ey Nemrut'un ateşi
Donmuş bir damlayım
           Yak selamı!

An; dönmeze gitti
Hasret; tükenmeze... kalem!
Yarın; kendi iradesine kalkan!

Şükran Belen

19 Eylül 2011

Çehov'dan Öğütler: Yazarlığın Kuralları

Çehov ustamız gençlerin zinhar yazar olmamasını öğütlediydi geçen gün. Ardından, "Tüm uyarılara karşın, kaçınılmaz yazgı kişiyi yazarlık yoluna iterse, bu talihsiz, başına gelecekleri hafifletmek için şu kurallara uymalı", diye de eklediydi.

Ben de kalkıp yanına gittim ve kendisiyle bu kurallar üzerine konuşmanın mümkün olup olmadığını sordum. Belli ki zamanı dardı, işleri başından aşkındı, bundan ötürü ilkin kabul etmeyecek gibi göründü ama gözlerimin içine bakınca benim de yazar olmak isteyen o talihsizlerden biri olduğumu oracıkta anladı ve, "Olur ki yol yakınken caydırırım bu sevdadan" diye geçirdi içinden ve içeri davet etti.

Vakit kaybetmeden başladı nasihatlerini sıralamaya:

1. Yazarlığı zevk olsun diye yapmanın, onu meslek edinmekten daha iyi bir yaşam sağlayacağını bilmeli.

Hocam söylediklerinize katılmamak mümkün değil. Zaten bizim memlekette yazarlığı meslek olarak icra ediyorsanız, babanızdan da bir şey kalmamışsa yoksulluğu, sefilliği göze almışsınız demektir, en basit bir örnek olarak. 
2. Edebiyat arenasında başarısızlığın başarıdan bin kat daha iyi olduğu kulağına küpe olmalı.
Türkiye'de bir kişinin kitapları çok satıyorsa o kişi otomatikman başarılı yazar sayılıyor. Sözünüze bu noktadan bakıldıkta bin kere haklısınız.
3. “Sanat için sanat” yapmanın, acınası bir malzemeyi işlemekten daha avantajlı olduğunu aklından çıkarmamalı.
"Toplum için sanat" da –bazen– fena değildir. (Diyorlar).
4. Tercihen genç bir asilzade ya da bir lise öğrencisi olmamalı.
Elhak!
5. Mutlaka akli melekeleri yerinde olmalı ve yazarlıkta deneyim edinmeli.
Amenna!
6. Çekingen olmamalı; önüne kâğıdı koyup, eline kalemi alıp, aklına geleni yazmalı, sonra dosyasını kapıp yayınevi yayınevi dolaşmalı, kabul ettiremezse yılmayıp kendisi bastırmalı.
Her şeyi yazmak için cesaretlendiriyorsunuz da sayın hocam, buralarda gençler eline kalem aldı mı frenleri patlıyor. Durdur durdurabilirsen. Öte taraftan o, yayınevi yayınevi dolaşma devri geçti, Türkiye'de parayla her bi boku basan "yayınevleri" var affedersiniz.
7. Kitapları basılan ve okunan bir yazar olmak için mutlaka okuryazar olmalı ve en azından arpa tanesi kadar yeteneği bulunmalı.
E, bu işin ilkelerinden biri değil mi bu zaten?
8. Dürüst olmalı; çalıntı bir şeyi özgünmüş gibi sunmamalı, aynı kitabı iki yayınevinden birden çıkarmamalı, yabancı kökenli bir şeyin yerli olduğunu savunmamalı.
Hırsızlık her hâlükârda kötüdür. Hem sonra, Kant hocamızın öğrettiği bir dünya şey var dürüstlük konusunda. 
9. Gerçek yaşamda olduğu gibi, basılı sözcükler dünyasında da edepli davranmalı; başkasının nasırına basmamalı, mendiline sümkürmemeli, tabağındakine el uzatmamalı.
Hocam bizim memlekette bu söylediklerinizin tam tersini yapan bir dünya adam var. Üstelik bizcileyin genç menç de değiller ha, yaşını başını almış, üstüne bir de yazar diye geçen sürüyle adam.
10. Yazmaya başlamadan önce bir tema seçmeli, ama Amerika’yı ikinci kez keşfetmiş ya da barutu ikinci kez bulmuş olmamak için, çiğnene çiğnene tadı kaçan sakıza dönmüş temalardan uzak durmalı.
Diğer birçok hocamız da böyle söylüyor.
11. Hayal gücünü özgür bırakmalı, ama eline hâkim olmalı; ne kadar kısa ve öz yazarsa, o kadar sık ve zevkle basılacağını unutmamalı.
Ne demiş atalarımız: Nerede çokluk orada... 
12. Şöhret peşinde koşmuyorsa ve dayak yemekten korkuyorsa takma ad kullanmalı, ama asıl adını ve adresini yayınevine bildirmeyi ihmal etmemeli.
Ya yayınevinde de casus varsa.
13. Ücreti kitap yayımlandıktan sonra almalı, gelecekten yemek anlamına gelen avanstan kaçınmalı.
Valla hocam, bizde bu işten para kazananların sayısı oldukça az. Bu işin içinde olanların yalancısıyım. Diğer yandan, kitap yayınlanmadan yayınevlerinin para verdiğini de zaten hiç sanmıyorum. 
14. Aldığı parayı canı nereye isterse oraya harcamalı.
Bence harcamayıp bir köşede tutması daha iyidir, zira her zaman kitaplarından para kazanmayabilir.  
15. Son olarak, bu kuralları bir kez daha okumalı.
Tamam hocam, eve gider gitmez hemen okuyacağım. 

via
Ben böyle der demez masasından kalktı. Ben bunun "artık gidebilirsin" işareti olduğunu anladım. Oturduğum yerden kalktım, bir saygı göstergesi olarak eğilerek elimi uzattım. El sıkıştık. Saygılar hocam, deyip kapıya yöneldim. "Bana bak," diye seslendi arkamdan, "ben yazar olmayın, o yola sürüklenmeyin diye onca sayıp döküyorum, sen gelmiş yazarlığın kurallarını öğrenmek istiyorsun, dalga geçer gibi. Bunlarla kafa bozacağına o ilk tavsiyelerime uysan ya!"

Kaşlarını hafifçe çattı. Tatlı-sert bir görünüşü vardı şimdi. Ben ufak ufak korktum, şimdi sağlam bir azar çekecek, diye. Hem epey de vaktini çalmıştım, daha fazla oyalamış olmamak için peki hocam, diyerek arkamı döndüm, kapıdan çıkmak üzereydim ki, "gel buraya, gel!" dedi, sesini yükselterek. Yaklaştım. Masasının üst çekmecesinden birbirine zımbayla bitiştirilmiş bir deste kâğıt çıkarıp uzattı. Aldım. Hadi bakalım, dedi. "Sağolun hocam, rahatsız ettik, kusura bakmayın," deyip odadan hızlı adımlarla çıktım.

Dışarı çıkar çıkmaz hemen verdiği kağıtlara baktım. En üstteki sayfada "Öyle Bir Hikâye" yazıyordu. Bir sonraki sayfayı açtım. Bunun, kendi yazdığı bir hikâye olduğunu anlamam uzun sürmedi. Koşar adım eve gittim. Derhal oturup okumaya başladım.

(Orijinal metin için buraya bakınız.)

13 Eylül 2011

Dilek

via
İsterdim
İki yüreğim olsun
Biri durduğu zaman
Aşkımı yedeği korusun

Nahit Kayabaşı

11 Eylül 2011

Neredesin Pakize?

Haberturk'te Pakize Suda mikrofonunu almış, Aydın caddelerinde millete "Gazze nerede?" diye soruyor. Ekranın altında da güya sorunun doğru cevabı olarak "Gazze İsrail ile Filistin arasındadır" yazıyor. Halkımızın coğrafya bilgisi malum. "Gazze İstanbul'dadır" diyen bile var.

Hadi halkı hoş görelim, sonuçta onlar sorunun muhatabı. Peki ya, soruyu sorana ne demeli? Madem cevabı kendin de bilmiyorsun, ne demelere sokaklara çıkıp her gördüğüne soruyorsun?

9 Eylül 2011

Yazar Olmamalısın!

Bu aralar ha bire eski kitap-lık'ları karıştırıyorum. Ne güzel şeyler var içlerinde... Önümüzdeki Dünya Şiir Günü için hazırlayacağım slayt için kullanacağım şiirler için de karıştıracağım bir ara. Güzel şiirler de var zira.

Bakınız Çehov Usta ne demiş:
Yeni doğan her bebeğin poposuna vura vura şu sözler kafasına sokulmalı: "Yazı yazmamalısın! Yazı yazmamalısın! Yazar olmamalısın!" Yine de yazarlık eğilimleri göstermeye kalkarsa, bu kez sevgiyle vazgeçirmeye çalışmalı. Sevgi de işe yaramazsa, pes edip "kayıplar" listesine eklenmeli. Yazarlık öyle bir kaşıntı ki, tedavisi yok. 
Yazarın yolu baştan sona dikenler, çiviler ve ısırganlarla kaplı, dolayısıyla aklıselim sahibi insan ne yapıp edip yazarlıktan uzak durmalı. Yine de, tüm uyarılara karşın, kaçınılmaz yazgı kişiyi yazarlık yoluna iterse, bu talihsiz, başına gelecekleri hafifletmek için bazı kurallara uymalı. 
kitap-lık 71 (Nisan 2004), Almancadan Derleyen: Ayça Sabuncuoğlu 

15 kural var. Şu an vaktim dar, daha sonra yazacağım onları da.

6 Eylül 2011

Kitabım geldi

Buğdaytanesi'nin öncülüğünde kendi çapımızda bir kitap değiş-tokuş şenliği düzenlemiştik. Ben Bilge ve Annesi'yle, Zeya ise benle eşleşmişti. Kargoda bir hayli gecikme oldu, ancak dün alabildim.

İstanbul'un 100 Romanı, İstanbul üzerine yazılmış, ya da İstanbul'u konu alan, orada geçen 100 roman hakkında ansiklopedik bilgiler içeriyor, adından da anlaşılacağı gibi.

İlginç bir tesadüf olarak, Zeya'ya da Bilge ve Annesi aynı kitabı göndermiş.

İstanbul'da yaşamak, çok istememe rağmen, şimdiye kadar nasip olmadı. Bir iki kere kısa gezmeler için gittim, o kadar. İstanbul'a adayarak okuyacağım.

İçinden bir de püsküllü bir ayraç çıktı. Ayraç koleksiyonu yaptığım içine mi doğmuş ne?
Teşekkürler Zeya.


5 Eylül 2011

İnsaf dedikleri, neresindedir insanın?

Yayıncısı, Ahmet Hâşim'in telif hakkını vermek istemez. Ahmet Hâşim ısrar edince de, "Benim gözlerimden biri camdandır", der, "İsviçre'de yaptırdım. Hangisinin cam olduğunu bilirseniz istediğiniz parayı hemen veririm."
Ahmet Hâşim adamın gözlerine dikkatle bakar ve "Sağ gözünüz camdandır", der. "Nasıl bildiniz?" diye sorar yayıncı. Yazarın cevabı kayda değerdir: "İlk defa olarak o gözünüzde bir insaf parıltısı gördüm!"
kitap-lık 68 (Ocak 2004)

1 Eylül 2011

Memleket İnsanı

  • Gazete ve dergilerdeki resimlere sakal, bıyık ve gözlük yapar
  • Ünlü birini görünce fotoğraf çektirip samimi havası verir
  • Kırmızı ışıkta beklerken yeşil yanar yanmaz kornaya basar
  • Faturaları hep son gününde öder
  • Meydandaki güvercinlerin üzerine koşup onları kaçırır
  • Takım elbise giyince elini cebine koyar
  • Mesleki ünvanını İngilizce söyler
  • Ağaçlara, banklara vs. kalp çizer, kendisinin ve hayali sevgilisinin isminin baş harfini yazar
  • Yaşamadığı olayları yaşamış gibi anlatır
  • Aynı filmden çıkan arkadaşına filmi anlatır
  • Yeni döşenmiş betona basar, ismini yazar altına tarih atar
        From Coffee News

26 Ağustos 2011

Tozkoparan

Okuyalı daha bir iki yıl oldu sanıyordum ama altı yılı bile geçmiş. Zaman nasıl geçiyor. Norveçli yazar Thorvald Steen'in Tozkoparan adlı romanını Marmaris'te D&R'da bakınırken görmüştüm. Kapaktaki, Bir Selahaddin Eyyubi Romanı yazısını görmesem, ne yalan söyleyeyim, dikkatimi çekmeyecekti. Steen'in adını da ilk kez duyuyordum zaten. O zaman iki solukta okuduğum bu romanı, önceki gün Edgü'nün Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı'sını bitirir bitirmez, ne okusam diye düşünürken, hazır eskiden okuduklarımı tekrar okuma hevesi uyanmışken, Tozkoparan'ı bir kez daha okuyayım, diyerek elime aldım ve bu kez tek bir solukta okudum.

Olağanüstü akıcılıkta yazılan romanı, Norveççe aslından çeviren usta çevirmen Deniz Canefe'nin bir o kadar enfes çevirisiyle okumak insanın ağzında lezzetli bir tat bırakıyor.

25 Ağustos 2011

İkisi gitti biri kaldı, nedir?

Merak kediyi öldürdü, derler. Vallahi ben kefilim, zavallı kedinin suçu günahı yok. Bir şeyi merak etmeye gör, sen de ölürsün ey ademoğlu. Bendeniz uzun süredir iki bitkiyle bir böceğin adlarını merak eder dururdum. Nihayet ikisinin adını öğrenebildim, biriyse hâlâ merak konusu.


via
via
Canlı ve solgun halini gördüğünüz bu çiçek hayatımda tanıdığım ilk çiçeklerden biridir. Zira her bahar köyümüzün meraları, kırları, bağ bahçeleri bunlarla dolup taşardı. Ne var ki üç ay öncesine kadar bile adını bilmiyordum. Kürtçede de bunların adını doğru bilen pek kimse yok galiba, öyle ki kısaca ew kulîlkên zer (o sarı çiçekler) der geçeriz. Karahindiba'yı elbet duymuştum, gelgelelim kırk yıl düşünsem bu sarı çiçeğin kara-hindiba olacağı aklımın ucundan geçmezdi. Buz Devri'ni çoğunluk izlemiştir. Yanlış hatırlamıyorsam mamut, kaç zamandır bir karahindibaya hasret olduğundan dem vuruyordu. Sahi niye kara?

Bir kaç ay önce askerdeyken, baharla beraber ortalık yine bunlarla dolup taşmışken Erzurumlu Yakup'a bunların adının ne olduğunu sormuştum. O da mayıs çiçeği demişti. Salladı mı yoksa Erzurum yöresinde sahiden de bu adla mı anılıyor, bilemedim. Askerden geldikten birkaç gün sonra Mehmet dayımla pikniğe gittiydik Van Kalesine. Orada görünce hemen sordum dayıma. Vay anasını, karahindiba dedikleri buymuş!

Bir de bizim yörede bolca bulunan, yine çocukluğumdan beri tanıdığım, su kenarlarında yetişen, suya ziyadesiyle ihtiyaç duyan aşağıdaki otsu bitkinin de adını geçen yıla kadar bilmiyordum. İlginç olan, birçok kez bilebileceğini tahmin ettiğim kimselere de sormuştum ama onlardan da bir maaleseften başka cevap alamamıştım. Yine Mehmet dayım yetişti imdadıma. Kitaplığındaki bir Şifalı Bitkiler kitabında gösterdi. Bizim Kürtçede suh (söh okunur) dediğimiz bu bitkinin adı melek otu'ymuş. 






Son olarak, şu resmini gördüğünüz, bahar böceği dediğimiz hayvancağızın adını ise daha öğrenebilmiş değilim. (Edit - 17.08.2014: sonunda öğrendim).







22 Ağustos 2011

Eylülün Gölgesinde

2006, 2008, 2011. Üçüncü kez okudum Ferit Edgü'nün Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanını. Hemingway'i bitirdikten sonra ne okusam, diye kitaplığa bakınırken, tam da eylülün gölgesindeki bir yaz gününde bir daha okumanın yerinde olacağına karar vererek elime aldım bu romanı.

Ferit Edgü
Yanılmıyorsam, romanın bizzat adında, eğer eylülün gölgesinde zaman geçiriyorsanız, sizi kendine çeken bir şey var zaten. "Al da oku, bundan daha iyi bir zaman mı bekleyeceksin, bu kitabı okumak için," der gibi. Ama sadece bu da değil, romanın kahramanı Çakır'ın öyküsü de bana epey "tanıdık" geldiğinden olacak, tekrar okuyorum bu romanı galiba. Çakır, bir at bakıcısı. Kimi kimsesi yok. Ne ana tanımış ne baba. Ahırda, atlarla beraber yaşıyor. Onun öyküsünü okuyunca her seferinde çocukluğumdaki benzerlerini anımsıyorum. Çocukken çok kereler, özellikle yaz tatillerinde dedemlerin köyüne giderdim. Oradaki çobanların, uşakların gündelik hayatı onunki kadar acıklı olmasa da Çakır'ınkine epey benzerdi. Ahırlar, onların başlıca yaşam alanıydı sanki. Hayvanlarla da pek içli dışlıydılar, Çakır'ın atlarıyla içli dışlı olduğu gibi. Kim bilir, belki de gözümün önündeki bu resimler Çakır'ın öyküsünün kafamdaki karşılıkları olduğu için Ferit Edgü'nün bu romanını bizzat yaşamışım hissiyle okumama neden oluyordur.

İki öykü anlatılıyor kitapta. Birincisinin başkahramanı Çakır. Gerçek hayatta herhangi bir figüranken, romanda baş kahraman oluvermiş. Herhalde böylesi bir garip, ancak bir roman ya da öyküde baş kahraman olabilir. İkinci öyküde ise Çakır, bir iki defa görünen yan karakterlerden biri.

Hani bazen duyarız ya, edebiyat asıl sıradan insanı, sıradan hayatı konu edindi mi gerçek anlamda edebiyattır, diye. Usta bir yazarın kaleminden sıradan, kıyıda köşede kalmış, çoğu zaman farkına bile varılmayacak insanların, pek o kadar sıradan hayatı ancak bu kadar iyi anlatılabilir.

14 Ağustos 2011

"Bağyan" değil, kadın

Kendilerine Bayan Olmayan Kadınlar adını veren bir grup, internette Bayan Değil Kadın adlı bir kampanya düzenliyor. Geçen yıl rast gelmiştim. Bir de siteleri var. "Sizi bilemeyiz ama biz bu işten gerçekten çok baydık!" diyorlar. Yani kadınlara, bayan denmesinden.

Ben bu "kadınların", enerjilerini neden daha farklı kampanyalar yerine böyle bir işte harcadıklarını doğrusu anlamadım. Ne bileyim, kadınlar söz konusu oldu mu bir çok konuda farkındalık yaratmak için çalışabilirler değil mi? Kadın hakları konusu örneğin. Ya da ülkemizdeki, kadına şiddet olgusu hepimizin malumu. Hal böyleyken neden "daha az basit" bir meseleyi bu kadar büyütüyorlar ki (!).

Türkiye, bilindiği gibi 80'lerin başlarından itibaren sadece ekonomide serbest piyasaya geçmekle kalmadı, birçok alanda başka geçişimler/değişimler de yaşadı. Bu tarihlerde insanlarımız önüne geçilemez bir modernleşme tutkusuyla yanıp kavrulmaya başladı. Ben o zamanlar henüz yeni doğmuş bir çocuktum, olup bitenlere canlı tanık olmadım, okuyup kavramakla yetiniyorum sadece. Fakat bizzat yaşayanlar için epey ilginç bir dönem olduğu kesin. Özellikle 80'lerin İstanbul'unun sosyologlar için bulunmaz bir nimet olduğunu bilmek için profesör olmaya gerek yok.

İşte bu tarihlerdedir ki yeni yeni sınıflar türemeye başladı toplumumuzda. Kıroyum ama para bende sınıfı bilhassa laboratuar ortamında bir vakıa olarak incelenmeli. Tahminimce moderen ve kibar birer şehir insanı olmak için birbiriyle yarışan toplumumuzun seksenler insanı, artık adına Homo "sexenicus" turchica mı dersiniz, moderenleşip kibarlaşmaya konuşmasını düzelterek başladığı için, gayet doğal bir sonuç olarak kadın gibi demode bir kelimeyi terk ederek bağyan kelimesine sarıldı sıkı sıkıya. Bu kelime kuşkusuz daha önce de vardı ama yaygınlaşmaya başlaması bu tarihlerdedir. Okuyup, izlediklerime dayanarak ben bu sonuca varıyorum.

Şimdi 2011 yılında, toplumumuzun neredeyse tamamı moderenleşmişken (!) bu kelimenin tek bir kampanyayla kullanımdan kaldırılabileceğini hiç sanmıyorum. Söz konusu kampanyayı başlatmış olan kadınlarımıza naçizane bir tavsiyem olsun bu da.

Asıl bayan sizsiniz "bay"ım!
Bayan kelimesi geçmişken aklıma geldi, Türk Dil Kurumu first lady için başbayan'ı önerdiydi. Haberleri var mı acaba kampanya düzenleyicilerinin? Bence bir an önce bir dilekçeyle başvurup bu önerinin değiştirilmesini talep etmeliler. Bu noktada ben de TDK'ye bir öneride bulunmak istiyorum. Devlet büyüklerinin karılarına başbayan demeye ne hacet, dilimizde kadın efendi gibi kadim bir söz var.

Bu arada, hep Hollywood filmlerinde görürüz ya, Amerikan erkekleri birbirlerine "Bayım" diye hitap eder de neden kadınları "Bayanım" demez, onu da merak ettim bak şimdi.

Bir de bayan olmayan kadınlar'ın İngilizceye nasıl çevrileceğini merak ederek Google Translator'a danıştım. Yanıt şöyle: female non-pregnant women. "Hamile olmayan dişiler". Seni haylaz translator seni!

12 Ağustos 2011

Derdest Çağrışım - (I)

Bugünden itibaren blogda Derdest Çağrışım adlı bir köşe açıyorum. İnternette dolaşırken gördüklerim o kadar çok şey çağrıştırıyorlar ki, hiç olmazsa blogda paylaşayım bir kısmını, dedim. O zaman belki başka şeyler de çağrıştırırlar, kim bilir?

by Gerald Larocque

Ölümsüzlük iksirini ararken ne buldu?

Aşağı yukarı aynı zamanlarda, [MS. 950-1000 civarları] Çinli bir mucit, bal, kükürt ve güherçileyi karıştırıp bu karışımı ısıtmıştı. Sonsuza kadar yaşamayı sağlayacak bir iksir arıyordu, oysa tam tersi bir etkisi olan bir şey bulmuştu. Ondan sonrakiler bal yerine odunkömürü kullandılar. Maalesef, ortaya çıkan barutu, tarihçilerin iddia ettikleri gibi, yalnızca çatapat için değil, el bombası ve mayın yapmak için de kullandılar. 
James C. Davis, İnsanın Hikâyesi, Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz
Sayfa başına git