Ben de anlamadım ki! Kimi kampus olması gerektiğini söylüyor kimi kampüs. Kimi kampus yazıp kampüs diye okumamız gerektiğini söylüyor kimi nasıl okuyorsak öyle yazmamız gerektiğini.
Geçen sene Afyon Kocatepe Üniversitesi'ne gitmiştim orda da şöyle yazıyordu: Ahmet Necdet Sezer Kampusü. Al başına belayı. Yarın öbürgün de biri kalkar kampüsu yazarsa hiç ama hiç şaşırmayalım.
Şüphesiz bu sorunun kaynağı kampus kelimesinin yabancı kökenli olması. Latince bir kelime. Türkçe'de bu kelimenin başka bir biçimi olan kampı da kullanıyoruz zaten. campın sonuna Latince çoğu kelimenin sonuna gelen -us ekini getirdiniz mi oluyor size campus. Buraya kadar herhangi bir problem yok. Problem bizde başlıyor. Kelimeyi nasıl okuyacağız?
Bilindiği gibi Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte dil devrimi de yapıldı. Arap alfabesi kaldırıldı yerine Latin alfabesi getirildi. Bir dil, yazıldığı alfabenin hangi dilin alfabesi olduğuna bağlı olarak o dilin etkisi altına girer. Oradan çokça kelime ithal eder. Bu biraz da doğal bir durum. Dilin doğasında var. Nitekim Osmanlıca'da çok fazla Arapça ve Farsça kelime vardı. Cumhuriyetle birlikte Türkçe Latin alfabesini kullanmaya başlayınca da doğal bir süreç içinde hızla Latince kökenli kelimeler girdi Türkçe'ye. Tabii bu transfer direkt Latince üzerinden olmadı. Neredeyse tamamı, Latin dil ailesinin bir mensubu olan Fransızca'dan girdi. Bunun da sebebi, o zamanki aydın, bürokrat, yüksek memur, saray erkanı gibi kesimlerin birincil yabancı dilinin Fransızca olmasıydı. Bugün nasıl ki İngilizce dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye'de 'temel yabancı dil' durumundayken o zaman da İngilizce'nin bugünkü konumunda Fransızca vardı. Dolayısıyla da Türkiye'de alfabe değişirken binlerce, hatta onbinlerce Latince/Fransızca kelime girdi Türkçe'ye. İşte campus da bunlarda biri.
Şunu da belirtmek gerekir; Latin alfabesinin kullanıldığı çok sayıda dil var ve bu alfabe değişik dillere göre bir takım değişiklikler gösterebiliyor. Türkiye'de dil devrimi yapılırken de Latin alfabesi Türkçe'nin ses yapısına bakılarak bir takım küçük değişikliklerden geçirilmiştir. Mesela c işareti İngilizce'de kimi zaman s kimi zaman k; İtalyanca'da kimi zaman ç; Türkçe'de ise her zaman c sesi verir.
Şimdi meseleyi çözebiliriz sanırım. Aslı campus olan kelimeyi Türkçe'de nasıl okumalıyız? Bu kelimeyi de yukarda belirttiğimiz gibi Fransızca'dan aldık. Fransızca'dan aldığımız çoğu kelimeyi de bu dilde nasıl okunuyorsa öyle okuyup yazdığımız için campus kelimesini Fransızca'da okunduğu şekliyle, yani kampüs diye okumamız ve yazmamız gerekir. Öyle ya, madem çoğu kelimeyi bu kurala göre okuyup yazıyoruz bunu da bu şekilde kullanmamız gerekir diye düşünüyorum.
23 Ağustos 2007
Çeşme Notları
Nihayetinde Çeşme'yi de görmeye muvaffak oldum. Çeşme'yi çok merak ediyordum doğrusu. Nedenini tam olarak bilemiyorum ama sanırım yazılı ve görsel medya organlarının çok şişirmesinden dolayı benim Çeşme'ye merakım da günbegün bilinçaltında şişedurmuş.
Çeşme'ye varır varmaz öncelikle Bodrum'la karşılaştırmaya çalıştım, ufaktan bir göz kararıyla. Çünkü Çeşme'yi genelde Antalya ve Bodrum'la birlikte telaffuz ediyorlar. Yalan söylemiş gibi olmayayım, bu arada Çeşmelileri de üzmüş olmayayım ama sanırım Çeşme'nin son yıllarda bu kadar öne çıkarılma sebebi İzmir'e bağlı olması. Bana öyle gibi geliyor.
Antalya ve Bodrum'la karşılaştırdıkta Çeşme'nin daha çok yol alması gerektiği kanısındayım. Türkiye'de turizm söz konusu oldu mu Antalya'yı zaten ayırıp bir kenara bırakacaksınız. Antalya yazlık turizmin başkenti. Bodrum ise bugün artık gerçek anlamda bir yaz turizmi markası. Turizm altyapısının oluşturulması Bodrum'da görece daha eskiye dayanıyor.
Çeşme daha çok İzmir'in yazlığı görüntüsü veriyor. Bir nevi de öyle zaten. Son yıllarda turistik yatırımlar artmış, hemen göze çarpıyor ancak Çeşme'nin henüz Bodrum'la, hele Antalya'yla kıyaslanacak kıvama geldiğini düşünmüyorum. Bodrum'un bugün artık beldeleri bile tanınan/bilinen/duyulan yerler. Göltürkbükü, Yalıkavak, Turgutreis vs. Antalya, Bodrum bir tarafa, Marmaris, Kemer, Alanya gibi genelde ismi ilk ağızdan okunmayan merkezler bile Çeşme'ye göre daha çok yol katetmiş konumdalar.
Bu yazıyı yazmamın nedeni Çeşme'yi küçümsemek değil elbette. Antalya ve Bodrum'la kıyaslanmayacağını söylüyorum ama yazlık turizm söz konusu oldu mu buralarla neresi karşılaştırılabilir ki Türkiye'de? Amacım Çeşme'nin bahsedildiği kadar olmadığını kendimce göstermek.
Çeşme'ye varır varmaz öncelikle Bodrum'la karşılaştırmaya çalıştım, ufaktan bir göz kararıyla. Çünkü Çeşme'yi genelde Antalya ve Bodrum'la birlikte telaffuz ediyorlar. Yalan söylemiş gibi olmayayım, bu arada Çeşmelileri de üzmüş olmayayım ama sanırım Çeşme'nin son yıllarda bu kadar öne çıkarılma sebebi İzmir'e bağlı olması. Bana öyle gibi geliyor.
Antalya ve Bodrum'la karşılaştırdıkta Çeşme'nin daha çok yol alması gerektiği kanısındayım. Türkiye'de turizm söz konusu oldu mu Antalya'yı zaten ayırıp bir kenara bırakacaksınız. Antalya yazlık turizmin başkenti. Bodrum ise bugün artık gerçek anlamda bir yaz turizmi markası. Turizm altyapısının oluşturulması Bodrum'da görece daha eskiye dayanıyor.
Çeşme daha çok İzmir'in yazlığı görüntüsü veriyor. Bir nevi de öyle zaten. Son yıllarda turistik yatırımlar artmış, hemen göze çarpıyor ancak Çeşme'nin henüz Bodrum'la, hele Antalya'yla kıyaslanacak kıvama geldiğini düşünmüyorum. Bodrum'un bugün artık beldeleri bile tanınan/bilinen/duyulan yerler. Göltürkbükü, Yalıkavak, Turgutreis vs. Antalya, Bodrum bir tarafa, Marmaris, Kemer, Alanya gibi genelde ismi ilk ağızdan okunmayan merkezler bile Çeşme'ye göre daha çok yol katetmiş konumdalar.
Bu yazıyı yazmamın nedeni Çeşme'yi küçümsemek değil elbette. Antalya ve Bodrum'la kıyaslanmayacağını söylüyorum ama yazlık turizm söz konusu oldu mu buralarla neresi karşılaştırılabilir ki Türkiye'de? Amacım Çeşme'nin bahsedildiği kadar olmadığını kendimce göstermek.
24 Haziran 2007
Lapon Muhabbetini Duydunuz mu?
"Lapon muhabbeti"ni duydunuz mu bilmiyorum ama "geyik muhabbeti"ni duyduğunuzdan kesin olarak eminim. Lapon muhabbeti ile geyik muhabbeti aslında aynı. Bunu birkaç yıl önce bir hocamdan duymuştum, paylaşmak istedim.
Laponlar, Grönland Adası'nda yaşayan bir halk. Grönland malumunuz, kuzeye düştüğünden soğuk bir coğrafya. Yılın on iki ayı kar kış. Danimarka'ya bağlı bu geniş yüzölçümlü adada pek nüfus olmadığı gibi pek sosyal faaliyet de yok.
Vakti zamanında Laponlar günün yarısını geyik avlayarak, öbür yarısını ise kendilerine özgü kahvelerde av hikâyeleri anlatarak geçirirlermiş. Bildiğiniz üzere dünyanın her tarafında avcılar "atıcılıklarıyla" tanınırlar. Laponlar da bu kurala uyarlarmış. Sosyal faaliyetleri geyik avından ve avdan geldikten sonra kahvelere gitmekten ibaretmiş. Hal böyle olunca da yapıp yapılacak tek şey geyikler hakkında konuşmakmış. Dedik ya, adamlar avcı, varın artık hesap edin neler neler uydurduklarını. Düşünün, ortada tek bir faaliyet var ve tüm konuşulanlar bu faaliyet etrafında gidip geliyor. Zaman da bol. Hele Kuzey Yarım Küre'de altı ay gündüzün yaşandığı yaz aylarında. Kimi, geyiği sol gözünün bebeğinden vurduğunu anlatıyormuş, kimi topuğundan, kimi alnından...
Böyle böyle, bu tür uzun süren koyu muhabbetlere Laponlar referans alınarak "Lapon muhabbeti" denmeye başlanmış. Ancak Laponlar pek tanınmayan bir halk olduklarından olsa gerek Lapon yerine geyik adı daha uygun bulunmuş ve "geyik muhabbeti" kullanılır olmuş.
Benim referansım ise yukarıda da değindiğim gibi üniversite yıllarından bir hocam. Bu tür hikâyelerin uydurma olma olasılığı pek yüksektir ama bunu anlatan hocam sosyoloji profesörüydü. Laponya ve Laponlar hakkında da herhalde bilgisi vardır. O nedenle sağlam bir kaynaktan sağlam bir hikâye olduğunu düşünüyorum.
Laponlar, Grönland Adası'nda yaşayan bir halk. Grönland malumunuz, kuzeye düştüğünden soğuk bir coğrafya. Yılın on iki ayı kar kış. Danimarka'ya bağlı bu geniş yüzölçümlü adada pek nüfus olmadığı gibi pek sosyal faaliyet de yok.
Vakti zamanında Laponlar günün yarısını geyik avlayarak, öbür yarısını ise kendilerine özgü kahvelerde av hikâyeleri anlatarak geçirirlermiş. Bildiğiniz üzere dünyanın her tarafında avcılar "atıcılıklarıyla" tanınırlar. Laponlar da bu kurala uyarlarmış. Sosyal faaliyetleri geyik avından ve avdan geldikten sonra kahvelere gitmekten ibaretmiş. Hal böyle olunca da yapıp yapılacak tek şey geyikler hakkında konuşmakmış. Dedik ya, adamlar avcı, varın artık hesap edin neler neler uydurduklarını. Düşünün, ortada tek bir faaliyet var ve tüm konuşulanlar bu faaliyet etrafında gidip geliyor. Zaman da bol. Hele Kuzey Yarım Küre'de altı ay gündüzün yaşandığı yaz aylarında. Kimi, geyiği sol gözünün bebeğinden vurduğunu anlatıyormuş, kimi topuğundan, kimi alnından...
Böyle böyle, bu tür uzun süren koyu muhabbetlere Laponlar referans alınarak "Lapon muhabbeti" denmeye başlanmış. Ancak Laponlar pek tanınmayan bir halk olduklarından olsa gerek Lapon yerine geyik adı daha uygun bulunmuş ve "geyik muhabbeti" kullanılır olmuş.
Benim referansım ise yukarıda da değindiğim gibi üniversite yıllarından bir hocam. Bu tür hikâyelerin uydurma olma olasılığı pek yüksektir ama bunu anlatan hocam sosyoloji profesörüydü. Laponya ve Laponlar hakkında da herhalde bilgisi vardır. O nedenle sağlam bir kaynaktan sağlam bir hikâye olduğunu düşünüyorum.
Çaresizlik...
Sevgili günlük;
Gece vakti nereden başlasam meramımı anlatmaya? Çaresizlik diye attık başlığı. Yok yok öyle anladığın türden değil benim çaresizliğim. Mesela amansız bir hastalığın pençesinde kıvrılan türden bir çaresiz değilim. "Allah kimseye vermesin" derdi ninem, ben de "Amin!" diyorum.
Bundan üç-dört yıl önce bir fotoğraf sitesine rastlamıştım webde. Çok geniş bir içeriğe sahipti. Aklına ne gelirse gelsin, illa ki birkaç fotoğraf vardı o konuda. Esasen bir alışveriş sitesiydi. Yani online fotoğraf satıyordu. Ben de sık sık girer işime yarayacak güzel fotoğraflar bulur kullanırdım. Üstelik diğer fotoğraf satış siteleri gibi fotoğrafların üzerine de ucube logosunu basmıyordu. Anlayacağın çok beğendiğim bir o kadar da kullandığım bir siteydi.
Ne olduysa kullanmaz oldum. Yaklaşık bir yıldır kullanmıyorum herhalde. Geçen hafta yine aklıma geldi, nerden geldi bilmiyorum. Bir gireyim dedim. Aha! O da ne? Sitenin adını, adresini, künyesini unutmuşuz. Hatırlarım dedim, kendi kendime velakin hatırlanacak gibi değil.
Çok kötü bir huyu var bendenizin. Unuttuğum birşey olmayagörsün, içime bir ukde gibi düşüyor. Sürekli merak ediyorum, kendimi yeyip bitiriyorum.
Ne çare sevgili günlük...
Gece vakti nereden başlasam meramımı anlatmaya? Çaresizlik diye attık başlığı. Yok yok öyle anladığın türden değil benim çaresizliğim. Mesela amansız bir hastalığın pençesinde kıvrılan türden bir çaresiz değilim. "Allah kimseye vermesin" derdi ninem, ben de "Amin!" diyorum.
Bundan üç-dört yıl önce bir fotoğraf sitesine rastlamıştım webde. Çok geniş bir içeriğe sahipti. Aklına ne gelirse gelsin, illa ki birkaç fotoğraf vardı o konuda. Esasen bir alışveriş sitesiydi. Yani online fotoğraf satıyordu. Ben de sık sık girer işime yarayacak güzel fotoğraflar bulur kullanırdım. Üstelik diğer fotoğraf satış siteleri gibi fotoğrafların üzerine de ucube logosunu basmıyordu. Anlayacağın çok beğendiğim bir o kadar da kullandığım bir siteydi.
Ne olduysa kullanmaz oldum. Yaklaşık bir yıldır kullanmıyorum herhalde. Geçen hafta yine aklıma geldi, nerden geldi bilmiyorum. Bir gireyim dedim. Aha! O da ne? Sitenin adını, adresini, künyesini unutmuşuz. Hatırlarım dedim, kendi kendime velakin hatırlanacak gibi değil.
Çok kötü bir huyu var bendenizin. Unuttuğum birşey olmayagörsün, içime bir ukde gibi düşüyor. Sürekli merak ediyorum, kendimi yeyip bitiriyorum.
Ne çare sevgili günlük...
23 Haziran 2007
'etc.' Kısaltmasının Anlamı Nedir?
Bir-iki gün önce & simgesi üzerine yazdığım yazıda "etc." kısaltmasını da yazacağımı belirtmiştim.
İngilizce bilenler etc.'nin Türkçe'deki vb. ya da vs. (ve benzeri/vesaire) kısaltmalarının karşılığı olduğunu bilirler. Bilmeyenler ise öğrenmiş oldular. Peki ne anlama geliyor bu kısaltma?
Tıpkı & simgesinde olduğu gibi etc. kısaltmasının aslı da Latince. İngilizcede neden Latince bir kısaltmanın kullanıldığı üzerinde de kısaca durdum zaten.
etc. Latince Et cetera söz öbeğinin kısaltması. Et "ve" demek, cetera ise "diğeri, kalanı" anlamlarına geliyor (İngilizcesi rest). Dolayısıyla aynen Türkçedeki ve benzeri/ve diğerleri anlamına geliyor. İngilizcede bu anlama gelen "and other things," "and so on," "and the rest" gibi edatlar varsa da bunların kısaltılmış halleri pek kullanmaz. Onların yerine Latince Et cetera'nın kısaltılmış şekli kullanılır.
Kimi zaman et caetera ya da et cætera şeklinde kullanıldığı olduğu gibi, kısaltmasının &c şeklinde yazıldığına da rastlanır.
İngilizce bilenler etc.'nin Türkçe'deki vb. ya da vs. (ve benzeri/vesaire) kısaltmalarının karşılığı olduğunu bilirler. Bilmeyenler ise öğrenmiş oldular. Peki ne anlama geliyor bu kısaltma?
Tıpkı & simgesinde olduğu gibi etc. kısaltmasının aslı da Latince. İngilizcede neden Latince bir kısaltmanın kullanıldığı üzerinde de kısaca durdum zaten.
etc. Latince Et cetera söz öbeğinin kısaltması. Et "ve" demek, cetera ise "diğeri, kalanı" anlamlarına geliyor (İngilizcesi rest). Dolayısıyla aynen Türkçedeki ve benzeri/ve diğerleri anlamına geliyor. İngilizcede bu anlama gelen "and other things," "and so on," "and the rest" gibi edatlar varsa da bunların kısaltılmış halleri pek kullanmaz. Onların yerine Latince Et cetera'nın kısaltılmış şekli kullanılır.
Kimi zaman et caetera ya da et cætera şeklinde kullanıldığı olduğu gibi, kısaltmasının &c şeklinde yazıldığına da rastlanır.
21 Haziran 2007
& (ve) simgesi ne anlama geliyor?
Çocukluğumdan beri merak ediyordum bu & simgesinin neyin nesi olduğunu. Bu simgeyi tanımayan yoktur herhalde. Tabii ve bağlacı yerine kullanıldığını bilmeyen de.
Çoğumuz günlük hayatta böyle küçük detaylarla ilgilenmeyiz bile. O kadar çok detay var ki hangi biriyle ilgileneceğimizi bile bilemeyiz. Ben de çocukluğumdan beri bu simgeyi merak ededurmakla beraber hiç ufak bir araştırma yapma gereği hissetmedim. Ta ki bir gün kendiliğinden ne olduğunu fark edene kadar.
Önceleri bunun Türkçedeki ve olduğunu sanıyordum. Lakin çok geçmeden sadece Türkçede değil, örneğin İngilizcede ve diğer birçok dilde de kullanıldığını gördüm. Türkçe olduğunu zannetmemin sebebi, belki çoğu kişiye de öyle gelmiş olduğu gibi, ve'ye benziyor olmasıydı. Öyle ya & simgesinde v ve e harfleri bariz bir biçimde vardı. Ancak, dediğim gibi, bunun Türkçe olmadığını öğrenmiştim. O halde bu simge de Türkçedeki ve olamazdı. O vakit neydi?
Efendim, Latinceye karşı biraz ilgim var. Üniversiteye başlayıp bu ilgiyi az da olsa pratiğe dönüştürme çabası içine girince sözlük vs.* karıştırınca Latincede ve bağlacının karşılığının et olduğunu da öğrenmiş oldum. Hatta Fransızcada da Latinceyle aynı. (Latince, olduğu gibi et diye okunurken Fransızca'da e diye okunur.) Bu ufak bilgileri edindikten sonra bir gün bloğun tasarımıyla uğraşırken yazı fontlarını filan deniyordum ki Trebuchet fontunda & simgesinin et olduğunu gördüm. İşte Trebuchet fontu budur ve et simgesi de bu fontla & görünür.
Merakımı hiç çaba sarf etmeden gidermiş oldum böylece, sizlerle de paylaşmak istedim. Peki ama neden herkes Latince olan bu simgeyi kullanıyor, diye sormanıza gerek bırakmadan ama fazla da detaya inmeden kısaca anlatayım. Başka yazılarda ele alacağım bu konuyu özetlemek
gerekirse, bilindiği gibi Roma İmparatorluğu'nun dili Latinceydi. Zaten Latinceye Romanca da deniyor [Rumence** değil Romanca (Roman)]. Günümüz Avrupa ülkelerinin çoğu hâlâ Roma İmparatorluğu'nun "etkisindedir". Şöyle ki Roma demek Avrupa kültürünün temeli demektir. Avrupalılar Eski Yunan'dan aldıkları birikimi Roma ile ilerletmişlerdir. Avrupa'nın görmüş olduğu en büyük imparatorluk olan Roma bu anlamda Avrupa medeniyetinin temelinde yer almaktadır. Dolayısıyla da Roma'nın dili olan Latince de Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi Latin ailesine mensup diller bir tarafa, İngilizce gibi Germen ailesine mensup diller üzerinde bile çok büyük bir etki bırakmıştır. Avrupa'da konuşulan çoğu dilde Latincenin etkisini görmek hiç de zor değildir.
--------------------------------------------
* İngilizcede vb., vs. karşılığında kullanılan etc. kısaltması da yine Latincedir. Onu da daha sonra yazacağım.
** Romanya'da konuşulan Rumence dili de Latin dilleri ailesindendir. Ancak Romanca ile karıştırılmaması gerekir. Romanca'dan kasıt Roma dili, yani Latincedir. Rumence ise bugün Romanya'da konuşulan Latin ailesinden bir dildir.
Çoğumuz günlük hayatta böyle küçük detaylarla ilgilenmeyiz bile. O kadar çok detay var ki hangi biriyle ilgileneceğimizi bile bilemeyiz. Ben de çocukluğumdan beri bu simgeyi merak ededurmakla beraber hiç ufak bir araştırma yapma gereği hissetmedim. Ta ki bir gün kendiliğinden ne olduğunu fark edene kadar.
Önceleri bunun Türkçedeki ve olduğunu sanıyordum. Lakin çok geçmeden sadece Türkçede değil, örneğin İngilizcede ve diğer birçok dilde de kullanıldığını gördüm. Türkçe olduğunu zannetmemin sebebi, belki çoğu kişiye de öyle gelmiş olduğu gibi, ve'ye benziyor olmasıydı. Öyle ya & simgesinde v ve e harfleri bariz bir biçimde vardı. Ancak, dediğim gibi, bunun Türkçe olmadığını öğrenmiştim. O halde bu simge de Türkçedeki ve olamazdı. O vakit neydi?Efendim, Latinceye karşı biraz ilgim var. Üniversiteye başlayıp bu ilgiyi az da olsa pratiğe dönüştürme çabası içine girince sözlük vs.* karıştırınca Latincede ve bağlacının karşılığının et olduğunu da öğrenmiş oldum. Hatta Fransızcada da Latinceyle aynı. (Latince, olduğu gibi et diye okunurken Fransızca'da e diye okunur.) Bu ufak bilgileri edindikten sonra bir gün bloğun tasarımıyla uğraşırken yazı fontlarını filan deniyordum ki Trebuchet fontunda & simgesinin et olduğunu gördüm. İşte Trebuchet fontu budur ve et simgesi de bu fontla & görünür.
Merakımı hiç çaba sarf etmeden gidermiş oldum böylece, sizlerle de paylaşmak istedim. Peki ama neden herkes Latince olan bu simgeyi kullanıyor, diye sormanıza gerek bırakmadan ama fazla da detaya inmeden kısaca anlatayım. Başka yazılarda ele alacağım bu konuyu özetlemek
gerekirse, bilindiği gibi Roma İmparatorluğu'nun dili Latinceydi. Zaten Latinceye Romanca da deniyor [Rumence** değil Romanca (Roman)]. Günümüz Avrupa ülkelerinin çoğu hâlâ Roma İmparatorluğu'nun "etkisindedir". Şöyle ki Roma demek Avrupa kültürünün temeli demektir. Avrupalılar Eski Yunan'dan aldıkları birikimi Roma ile ilerletmişlerdir. Avrupa'nın görmüş olduğu en büyük imparatorluk olan Roma bu anlamda Avrupa medeniyetinin temelinde yer almaktadır. Dolayısıyla da Roma'nın dili olan Latince de Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi Latin ailesine mensup diller bir tarafa, İngilizce gibi Germen ailesine mensup diller üzerinde bile çok büyük bir etki bırakmıştır. Avrupa'da konuşulan çoğu dilde Latincenin etkisini görmek hiç de zor değildir. --------------------------------------------
* İngilizcede vb., vs. karşılığında kullanılan etc. kısaltması da yine Latincedir. Onu da daha sonra yazacağım.
** Romanya'da konuşulan Rumence dili de Latin dilleri ailesindendir. Ancak Romanca ile karıştırılmaması gerekir. Romanca'dan kasıt Roma dili, yani Latincedir. Rumence ise bugün Romanya'da konuşulan Latin ailesinden bir dildir.
14 Haziran 2007
Hakan Öge Türkiye'de
2004 yılında, takip etmekte olduğum Atlas Dergisi'nden, bir adamın küçük bir yelkenliyle dünya turuna çıkacağı haberlerini okumaya başladım. Hakan Öge adını daha öncesinden duymuş olmalıyım ancak o zamana kadar benim için Atlas ekibinin üyelerinden biriydi sadece. Dolayısıyla da üzerinde özellikle durulacak bir isim değildi. Dünya turuyla birlikte adı daha sık anılmaya başlayınca ben de kafamda kendisini bu işle özdeşleştirmeye başladım.Mayıs 2004'e gelindiğinde artık Hakan Öge'yi tanıyordum. Ben de sabırsızlıkla bekliyordum yola çıkmasını, pardon denize açılmasını. Sanki ben de onunla gidecektim gibi geliyordu bana. Kendime yakın hissettiğim bir derginin çalışanı olduğu için olsa gerek Hakan da bana pek yabancıymış gibi gelmiyordu. Ve nihayet yola çıktı.
Hatırladığım kadarıyla Hakan bu turu üç yıldan daha kısa bir süre içinde tamamlamayı planlamıştı. Zannedersem iki yılda... Bana bu iki yıl bile uzun görünmüştü. Çünkü her ne kadar daha önce Türkiye'den dünya turu yapan bir kimse tanımıyordumsa da gazetelerden vs. yabancı denizcilerin altı ay, bir yıl gibi kısa sürelerde dünyayı dolaşabildiklerini biliyordum. Geçelim...
2004 mayısının hemen başında İstanbul'dan Mardek adlı gayet mütevazı bir yelkenliyle yola koyuldu Hakan Öge. Biz de oturup heyecanla haberleri beklemeye başladık. Aradan bir-iki-üç ay geçmeye başlayınca haberler de gelmeye başladı. Hakan artık denizdeydi. Yapıp ettiklerini de yazıp/çekip Atlas'a gönderiyordu tabii. Zaten haberleri de çoğunlukla bu yolla alıyorduk. Tabii bir de site kurdu Hakan Öge. Sitesini de dünya turu boyunca sürekli güncelledi. Hayranları ve benim gibi izleyenleri de boş durmadı bu arada, sitesine yazılar yazdı, duygu ve düşüncelerini paylaştı. Hakanın haberleri genellikle iki ay aradan sonra yayınlanıyordu Atlas'ta, yani biz Hakan'ın maceralarını okuyunca o, maceraları yaşamış olduğu yerden oldukça uzaklaşmış oluyordu. Ancak internet sitesinden nerede olduğunu harita üzerinde an be an görebiliyorduk.
Gel zaman git zaman, Hakan sularda bayağı bir yol aldı. Dünya turu zamanla rutin bir olaya dönüştü. Tabii ilk günlerin heyecanı da yerini sabırlı, sakin bir beklemeye bıraktı. Mardek Atlantik'i geçtikten sonra anladık ki bu gerçekten bir dünya turu. Şöyle böyle değil koca okyanusu geçmişti. Yanılmıyorsam Hakan ilkin Atlantik'ten Pasifik'e Panama Kanalından geçmeyi planlamıştı ya da Avrupa'dan doğruca Macellan Boğazına geçmeyi mi planlamışltı, hatırlamıyorum. Hava koşullarından olsa gerek bu planını değiştirmek zorunda kaldı. Güney Amerika'nın bütün bir doğu kıyısını kuzeyden güneye katederek Macellan Boğazına ulaştı, Dünyanın Ucundaki Fenere de gitti. Böylece Hakan'ın buraya gelmeyi çok hayal etmiş olduğunu da öğrendik.Hakan Öge sayesinde farklı diyarlar hakkında oldukça doyurucu bilgiler de ekledik hafızamıza. 'Vay be!' diyesi geliyor insanın, nerelere gitmedi ki, nereleri yazmadı ki, nereleri çekmedi ki...
Güney Amerika'dan koptuktan bir ayı aşkın zaman sonra Pasifik'i de geçti. Sonrasında ise Güneydoğu Asyai Hint Okyanusu derken bir de baktık ki Hakan Ortadoğu sularında. Az buz değil, tam üç yıla yakın bir zamandır sulardaydı. Laf arasında, nasıl olduysa unuttum söylemeyi. Hakan dünya turunu tek başına gerçekleştirmeyi planlamıştı ama Atlantik'in ortasında Sophie adlı bir Belçikalı ile tanışıp kendisini teknesine aldı.
Geride bıraktığımız mayıs ayında Hakan Antalya'dan Türkiye'ye giriş yaptı. Dünya turu tam üç yıl sürmüştü böylece. Kendisini bu büyük olayı gerçekleştirme başarısını gösterdiğinden dolayı kutluyorum. Büyük bir hayalini hayata geçirdi Hakan. (Adama da ikide birde Hakan deyip duruyorum, benden yaklaşık yirmi yaş büyük. Ama ne yapayım tanıştığım bir yakınımmış gibi geliyor.)
Son olarak size bir itirafta bulunmak istiyorum. Benim denizle pek ilgim yoktur. Yaz sezonu geldi mi Bodrum'da, Marmaris'te, Gökova'da bol bol denize girerim o kadar. Onun dışında denizciliğe dair herhangi bir faaliyetim yok. Dalmak, surf yapmak vs. hiç beceremeyeceğim şeyler. Buna rağmen hayatımda hep dünya turu yapmak istemişimdir. Ama sadece gerçekleşmeyeceğini bildiğim bir hayal olarak... İşte Hakan dünya turundayken kendisini sürekli izleyerek biraz da olsa bu duygumu tatmin ettim galiba.
22 Aralık 2006
Düşünceden Gelen Varlık
(Varlık Felsefesi dersi kapsamında yazılmıştır.)
Her şeyden şüphe ediyorum. Şüphe etmediğimden de şüphe ediyorum. Şüphe etmeyeceğim bir şey varsa şayet o da yine şüphe ediyor olduğumdur.
Şüphe ediyorum. O halde bir zihnimin olduğunu da söyleyebilirim. Eğer şüphe ettiğim su götürmez bir gerçekse, ki öyle, bu durumda şüphe eden bir zihnimin olması da bir o kadar gerçek.
Bir zihnim var. O halde düşünüyorum. Şüphe ediyor olmam bir zihnimin olması gerektiğini kaçınılmaz kıldığı gibi, zihnimin olması da düşünüyor olmamı garanti eder.
Bir zihnim var ve bununla düşünebiliyorum. Düşünebiliyorsam kesin olarak var olduğumu da söyleyebilirim.
Düşünüyorum. Öyleyse varım.
René Descartes Aydınlanma felsefesinin babası, felsefe tarihinin de en büyük filozoflarından biri. Onun felsefesi, Avrupa’nın küllerinden doğmaya başladığı döneme denk gelir. Belki rastlantısal olarak filozofun ismi de bu döneme işaret eder. John Cottingham Descartes kitabına şöyle başlar: “René Descartes’ın ismi Modern Çağın doğuşuyla eşanlamlıdır.”1
Descartes felsefede devrim yapmıştır. Kendi adıyla anılan Kartezyen Devrim. O yepyeni bir yöntem geliştirir. Felsefeyi Ortaçağ karanlığından çıkarır. Teolojiden koparıp insan aklına dayandırmaya çalışır. Rasyonalisttir. Aynı zamanda büyük bir fizikçi ve matematikçidir. Analitik geometrinin de kurucusudur.
Descartes tamamen yeni olan yöntemini geliştirirken otoritelere bağlılığı da ortadan kaldırır, kendisinden önce söylenenlerin üzerine bir örtü çeker. Bunu başarabilmek de şüphesiz basit bir olay değildir. Toplumların alışageldikleri kuralları bir kalemde silmek ve yanlış olduklarını onlara anlatmak oldukça zordur. O nedenle Descartes, felsefesini geliştirirken zorluklarla da karşılaşmış, eleştirilere maruz kalmıştır.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.
11 Aralık 2006
Fotoğraflarla 2006
İyisiyle kötüsüyle bir yılın daha sonuna geldik. 2006 yılı geride kalmak üzere. Dünya tarihine geçecek çokça şey yaşandı. 2006'da. Farklı bir yıldı. Dolu doluydu. Umarız olumsuz ne yaşandıysa 2006 ile birlikte geride kalır. 2007 çok daha yapıcı, çok daha olumlu bir yıl olur tüm dünya için.
Bilindiği gibi yıl sonları birçok kurum ve kuruluş o yılın dökümünü çıkarır. Bu gelenek Türkiye'de pek yoktur gerçi. Ama özellikle Amerika ve Avrupa'da yerleşmiş bir aktivite.
Bu dökümlere ulaşmak da son yıllarda oldukça kolaylaştı, deyim yerindeyse çocuk oyuncağı haline geldi. Yediden yetmişe herkes Internet aracılığıyla gayet rahat bunlara ulaşabiliyor artık.
Bunlar arasında benim dikkatimi en çok The Year in The Photoslar çeker. Yani fotoğraflarla geçen yıl adlı kataloglar. Çünkü -her bakımdan profesyonelce çekilmiş- bir fotoğraf sayfalarca yazıyla anlatabileceğiniz bir olayı, bir haberi tek bir karede önünüze serer. Görselliğin gücü...
İşte bu yılı da geride bırakmaya hazırlandığımız şu günlerde uluslararası haber ajansları ve istatistik ofisleri başta olmak üzere, kurum ve kuruluşlar söz konusu dökümlerini hizmetimize sunmaya başladılar.
İşte bunlardan Reuters'ın hazırladığı online katalogları sizlerle paylaşmak istedim. Pictures of The Year 2006/Yılın Fotoğrafları 2006; Ahmad Massood Sample of Work/Ahmad Massood Çalışmalarından Numuneler , 2006 Award Winners/Ödül Alanlar 2006 adlı katalogları görmenizi mutlaka tavsiye ederim. Biraz da dünya gündemiyle ilgiliyseniz, 2006 yılı gözlerinizin önünden geçecektir.
Bilindiği gibi yıl sonları birçok kurum ve kuruluş o yılın dökümünü çıkarır. Bu gelenek Türkiye'de pek yoktur gerçi. Ama özellikle Amerika ve Avrupa'da yerleşmiş bir aktivite.
Bu dökümlere ulaşmak da son yıllarda oldukça kolaylaştı, deyim yerindeyse çocuk oyuncağı haline geldi. Yediden yetmişe herkes Internet aracılığıyla gayet rahat bunlara ulaşabiliyor artık.
Bunlar arasında benim dikkatimi en çok The Year in The Photoslar çeker. Yani fotoğraflarla geçen yıl adlı kataloglar. Çünkü -her bakımdan profesyonelce çekilmiş- bir fotoğraf sayfalarca yazıyla anlatabileceğiniz bir olayı, bir haberi tek bir karede önünüze serer. Görselliğin gücü...
İşte bu yılı da geride bırakmaya hazırlandığımız şu günlerde uluslararası haber ajansları ve istatistik ofisleri başta olmak üzere, kurum ve kuruluşlar söz konusu dökümlerini hizmetimize sunmaya başladılar.
İşte bunlardan Reuters'ın hazırladığı online katalogları sizlerle paylaşmak istedim. Pictures of The Year 2006/Yılın Fotoğrafları 2006; Ahmad Massood Sample of Work/Ahmad Massood Çalışmalarından Numuneler , 2006 Award Winners/Ödül Alanlar 2006 adlı katalogları görmenizi mutlaka tavsiye ederim. Biraz da dünya gündemiyle ilgiliyseniz, 2006 yılı gözlerinizin önünden geçecektir.
28 Nisan 2006
Yazın Çocukları
Annesi, her zamanki gibi yine o yumuşak sesiyle uyandırdı onu. Gözlerini açtı, annesine baktı. Bir o tarafı, bir bu tarafı yokladı. Değişen bir şey yoktu. Annesi hep olduğu gibi yine sabah erkenden kalkmış, oraya buraya koşuşturmaya başlamıştı. Bu her halinden belliydi. Öte yandan, duvarlar her zaman durdukları yerde duruyor, kapı ve pencere onlara eşlik ediyordu. Ama bir şey vardı. Gün başkaca bir gündü. Uyanma töreni, oda, annesi, eşyalar vesaire. Her şey yerli yerindeydi de... Bakındı durdu. Hiçbir değişiklik yoktu ortada. Ama bir şey vardı, buna emindi.
Bir hareketle hafif vücudunu yataktan dışarı fırlattı. Kapıdan öyle bir hızla çıktı ki, ablası az daha elindeki bardakları düşürüp kıracaktı. Soluğu avludaki çeşmenin başında aldı. Yalaktaki sebze döküntüleriyle meşgul tavukları kovduktan sonra, yüzüne yıkama niyetine biraz su çırptı. Kahvaltı için içeri girmeye hazırlanırken bakışları gökyüzüne ilişti. İşte tam o anda içine tarif edilemez bir coşku doldu. Bir şey vardı, evet. Hisleri onu yanıltmamıştı. Bugün sıradan bir gün değildi. İşte, güneşin sarısı, gökyüzünün mavisini önüne katmış, yaz geliyordu.
Yaz onun için hayat demekti. Geride kalan ilkbaharın yağmuru, çamuru çoğu vaktinin evde geçmesine neden olmuştu. Hele kış... İçeride, pencereden dışarıdaki karları ve tavuklarla birlikte yemlenen serçe kuşlarını izleyerek geçirmişti koca kışı.
Henüz altı yaşındaydı. Buna rağmen olabildiğince hareketli bir yapısı vardı. Kışın evin içi hapisten farksızdı onun için. Bundan ötürü yaz, onun en sevdiği mevsimdi. Akşama kadar dışarıda gezmek, dolaşmak, oynamak, koşmak, yüzmek… Düşündükçe içi içine sığmıyordu. Hayat sanki yeni başlıyordu. Yaz geliyordu.
Bir tek geçen yazı hatırlıyordu. Zaten hayatçığından kaç yaz geçmişti ki? İki yıl önce, bebeklikten yeni çıkmış mini minnacık bir çocukken, ablası ellerinden tutup sık sık dışarı çıkarmıştı. İlk o zaman hayranlık duymaya başlamıştı yaza. Ancak şimdi tek hatırladığı geçen yazdı. İlk arkadaşlıklarının tohumlarını atmış, ilk oyunlarını oynamaya başlamıştı. Şimdi içi kıpır kıpırdı yine.
Şüphesiz, arkadaşları da aynı duygular içindeydi. Yaz demek çocukluk demek değil midir? Onlar da hayata yaz ile başlıyorlardı işte. Henüz hiçbir menfaat, kırgınlık, dargınlık, art niyet yoktu aralarında. Olmayacaktı da. Büyüyüp eski dost olacaklardı ve eski dostlar hiçbir zaman düşman olmayacaktı. Üç dört arkadaştılar. Ebeveynleri kapı komşusu oluyordu, onlarsa küçücük arkadaşlar. Hepsini toplasan bir büyük adamın hacmini geçmezlerdi ama kalpleri coşkuyla dolup taşıyordu.
Hepsinde de ilk çocukluğun o bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi vardı. Dünyayı tanıma hevesi. Bu uğurda, elbette türlü yaramazlıklardan da geri kalmıyorlardı. Bir gün oynaşırken, yakınlardaki bir bahçeden kendilerinden büyük çocukların çıkıp kaçtığını, yanlarından geçerken de kendilerine avuç dolusu erikler atıp uzaklaştıklarını, hemen sonrasında da pala bıyıklı bir adamın peşleri sıra koşuşturduğunu gördüler. Çocukların bırakıp kaçtıkları erikleri topladıktan sonra her biri kendince, ilk kez karşılaştıkları bu olayın sebebini düşünüyordu. Şimdilik anlamaları mümkün değildi ama gelecekte o denli iyi anlayacaklardı ki biri ağaçtan düşüp kolunu incitecek, bir diğeri elma ağacına fırlattığı taşı geri kafasında bulacaktı.
Günler böyle mutlu, hareketli geçip gidiyordu. Etraflarında yaşanan hiçbir şey ilgilendirmiyordu onları. Çocuktular. Yazın tadını çıkaran çocuklar. Bazı bazı fark etseler de dünyanın onlar gibi çocuk olmadığını, görmezden geliyorlardı bunu. Çocukluklarının tadını çıkarıyorlardı. Ne var ki, yaz yavaş yavaş büyütüyordu onları. Ama onlar hiç büyümemek, hep çocuk kalmak istiyorlardı. Yazın çocukları olarak kalmak vardı içlerinde. Kimi zaman içlerinden büyümek istekleri geçmiyor değildi ama çocukluğu da bırakmak olmazdı ki. Yaz hiç bitmemeliydi. Çocukluk hiç bitmemeliydi.
Bir hareketle hafif vücudunu yataktan dışarı fırlattı. Kapıdan öyle bir hızla çıktı ki, ablası az daha elindeki bardakları düşürüp kıracaktı. Soluğu avludaki çeşmenin başında aldı. Yalaktaki sebze döküntüleriyle meşgul tavukları kovduktan sonra, yüzüne yıkama niyetine biraz su çırptı. Kahvaltı için içeri girmeye hazırlanırken bakışları gökyüzüne ilişti. İşte tam o anda içine tarif edilemez bir coşku doldu. Bir şey vardı, evet. Hisleri onu yanıltmamıştı. Bugün sıradan bir gün değildi. İşte, güneşin sarısı, gökyüzünün mavisini önüne katmış, yaz geliyordu.
Yaz onun için hayat demekti. Geride kalan ilkbaharın yağmuru, çamuru çoğu vaktinin evde geçmesine neden olmuştu. Hele kış... İçeride, pencereden dışarıdaki karları ve tavuklarla birlikte yemlenen serçe kuşlarını izleyerek geçirmişti koca kışı.
Henüz altı yaşındaydı. Buna rağmen olabildiğince hareketli bir yapısı vardı. Kışın evin içi hapisten farksızdı onun için. Bundan ötürü yaz, onun en sevdiği mevsimdi. Akşama kadar dışarıda gezmek, dolaşmak, oynamak, koşmak, yüzmek… Düşündükçe içi içine sığmıyordu. Hayat sanki yeni başlıyordu. Yaz geliyordu.
Bir tek geçen yazı hatırlıyordu. Zaten hayatçığından kaç yaz geçmişti ki? İki yıl önce, bebeklikten yeni çıkmış mini minnacık bir çocukken, ablası ellerinden tutup sık sık dışarı çıkarmıştı. İlk o zaman hayranlık duymaya başlamıştı yaza. Ancak şimdi tek hatırladığı geçen yazdı. İlk arkadaşlıklarının tohumlarını atmış, ilk oyunlarını oynamaya başlamıştı. Şimdi içi kıpır kıpırdı yine.
Şüphesiz, arkadaşları da aynı duygular içindeydi. Yaz demek çocukluk demek değil midir? Onlar da hayata yaz ile başlıyorlardı işte. Henüz hiçbir menfaat, kırgınlık, dargınlık, art niyet yoktu aralarında. Olmayacaktı da. Büyüyüp eski dost olacaklardı ve eski dostlar hiçbir zaman düşman olmayacaktı. Üç dört arkadaştılar. Ebeveynleri kapı komşusu oluyordu, onlarsa küçücük arkadaşlar. Hepsini toplasan bir büyük adamın hacmini geçmezlerdi ama kalpleri coşkuyla dolup taşıyordu.
Hepsinde de ilk çocukluğun o bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi vardı. Dünyayı tanıma hevesi. Bu uğurda, elbette türlü yaramazlıklardan da geri kalmıyorlardı. Bir gün oynaşırken, yakınlardaki bir bahçeden kendilerinden büyük çocukların çıkıp kaçtığını, yanlarından geçerken de kendilerine avuç dolusu erikler atıp uzaklaştıklarını, hemen sonrasında da pala bıyıklı bir adamın peşleri sıra koşuşturduğunu gördüler. Çocukların bırakıp kaçtıkları erikleri topladıktan sonra her biri kendince, ilk kez karşılaştıkları bu olayın sebebini düşünüyordu. Şimdilik anlamaları mümkün değildi ama gelecekte o denli iyi anlayacaklardı ki biri ağaçtan düşüp kolunu incitecek, bir diğeri elma ağacına fırlattığı taşı geri kafasında bulacaktı.
Günler böyle mutlu, hareketli geçip gidiyordu. Etraflarında yaşanan hiçbir şey ilgilendirmiyordu onları. Çocuktular. Yazın tadını çıkaran çocuklar. Bazı bazı fark etseler de dünyanın onlar gibi çocuk olmadığını, görmezden geliyorlardı bunu. Çocukluklarının tadını çıkarıyorlardı. Ne var ki, yaz yavaş yavaş büyütüyordu onları. Ama onlar hiç büyümemek, hep çocuk kalmak istiyorlardı. Yazın çocukları olarak kalmak vardı içlerinde. Kimi zaman içlerinden büyümek istekleri geçmiyor değildi ama çocukluğu da bırakmak olmazdı ki. Yaz hiç bitmemeliydi. Çocukluk hiç bitmemeliydi.
23 Mart 2006
Kitaptan Mektup Var
Sevgili Üniversiteliler;
Sizlere bu mektubu, Anadolu’nun ücra bir kasabasındaki bakımsız bir binanın, ikinci katındaki orta boy bir salonun, sol duvarına dayalı raflardan birindeki, tozlu köşemden yazıyorum.
Öncelikle kendimi tanıtayım. Aslında hepiniz beni tanıyorsunuz. Daha doğrusu tanıdığınızı zannediyorsunuz. Tek taraflı tanıyorsunuz desek de yerinde olur. Beni biliyorsunuz ancak benim de sizleri tanımam şerefine nail olmam fırsatı vermiyorsunuz.
Lafı fazla uzatmanın âlemi yok. Ben Kitap. Yanımdaki arkadaşlarımın söylediğine göre, yetmişli yılların başında, İstanbul’da bir yayınevinde doğmuş, sonra da buraya getirilmişim. Ömrümün neredeyse tamamını burada, bu tozlu rafta geçirdim. Sıkılmıyorum dersem yalan olur. Ama dünyanın sonu değil, sabrım ve umudumla yaşayıp gidiyorum. Duyduğuma göre siz insanlar bir gün boyunca hiç dışarı çıkmadan evde oturunca sıkıntıdan patlıyormuşsunuz. İşin garip tarafı, çoğunuz sıkıntılı anlarınızda bizden birini alıp keyifle okuyabileceğinizi ve sıkıntınızı dağıtabileceğinizi de akıl etmiyorsunuz. Sahi, siz aklınızı nasıl kullanıyorsunuz? Mesela bizdeki engin bilgileri alıp aklınıza kaydetseniz de işinize yaradığında kullanırsınız hani, kötü mü olur?
Bu mektubu niçin siz üniversitelilere yazdığımı da unutmadan söyleyeyim. Sevgili arkadaşlar,
Bundan önce de çok sayıda mektup yazdım. Malum, kimse beni alıp okumayınca ben de bol bol mektup yazma fırsatı buluyorum. Hem böylece vakit de geçiyor.
Bundan çok önce, belki de kiminiz daha yoktunuz, köylülere bir mektup yazdım. Neden köylülere? Çünkü sürekli, köylülerin çok zor şartlarda oldukları, neredeyse ilkel koşullarda ve teknik bilgilere sahip olmadan tarım ve hayvancılık yaptıkları, mesela yamaçları enine sürmeleri gerekirken boyuna sürdükleri, durumun ciddi olduğu, kalkınmalarının muhakkak gerekli olduğu yönünde haberler geliyordu. Köylüler bu durumdayken rafta boş oturmak içime sinmedi. Nihayet oturup bir mektup yazdım ve mektupta onlara şöyle seslendim:
Gelin görün ki uzun süre beklememe rağmen köylülerden herhangi bir cevap gelmedi. Çok üzüldüm. Ama umudumu kaybetmedim. Tam oturup onlara bir mektup daha yazıyordum ki tekrar kaygı verici haberler gelmeye başladı. Bu sefer de şehirlilerin kötü durumda oldukları söyleniyordu. Gelen haberlere göre eskiden muazzam kültür yuvaları inşa edilen, bilge insanlarla dolup taşan, çok kitap okunan şehirler, bu meziyetlerden yoksun insanlarla dolmaya başlamıştı. Kıraathanelerde artık hiç kıraat yapılmıyormuş mesela. Bunu bırakın, kıraathane dedikleri yerlerde kıraat yapacak bir tek kitap bile bulmak mucizeymiş artık. Hal böyleyken rafta boş durmak beni rahatsız etti ve oturup şehirlilere bir mektup yazdım ve mektupta onlara şöyle seslendim:
Yazık ki şehirlilerden de ses çıkmadı. Bu duruma da çok üzüldüm, düşüncelere daldım. Bu insanlar okumadıklarına göre akıllarını ne yapıyorlar? Bu kadar zor mu okumak?
İşte böyle sevgili üniversiteli dostlarım. Bunun gibi daha birçoklarına; doktorlara, mühendislere, memurlara, işçilere, anne-babalara, siyasetçilere vs. bunlara benzer mektuplar gönderdim. Hiçbirinden cevap gelmedi. Yıllarımı insanlara mektup yazarak geçirdim. Yorulmadım, usanmadım. İşte şimdi de siz üniversitelilere yazıyorum. Şimdiye kadar sizlere yazmamış olmam önyargılarımdan kaynaklanmaktaydı. Sizin gibi pırıl pırıl gençlerin üniversite çatıları altında bol bol okuduğunuzu, oralardaki soydaşlarımla haşir neşir olduğunuzu düşünürdüm hep. Meğer yanılmışım. Ama haksız mıyım? Benim yerimde kim olsa böyle düşünürdü. Bir üniversitede gençlerin biz kitaplarla içli dışlı olması kadar doğal ne olabilir? Haberler geldiğinde kulaklarıma inanamadım. Herkesten beklerdim de sizden beklemezdim bunu. Böyle olacağınız aklıma gelmezdi. En son mektup yazacağım, hatta yazmaya hiç gerek duymayacağım kesimin üniversiteliler olacağını düşünmüştüm hep.
Sevgili genç arkadaşlarım;
Üzülerek söylüyorum ki gelen haberler durumunuzun ciddi olduğu yönünde. Köylülerden, memurlardan, şehirlilerden de öte. Nihayetinde siz üniversitelisiniz. Bilim yuvaları dediğimiz üniversitelerin çatıları altında öğrenim görmektesiniz. Her şeyden ve herkesten önce sizin okumanız gerekmez mi? Faraza, bir köylüden beklenen ilk iş okumak değildir. Ancak buna rağmen okumalı. Köylü de olsa şehirli de olsa okumalı. Oysa sizden ilk beklenen iş okumanız, öğrenmeniz, bilmenizdir. Sizin kitap okumuyor olmanız durumun ne boyutlarda olduğunu gösteriyor.
Böyle bir durumda olmanız elbette üzücü. Ancak üzülmenin zamanı değil. Bu vahim durumdan bir an önce kurtulmak zamanıdır. Akılları başlara devşirme zamanıdır. Okumak, bilmek zamanıdır. Biz bütün kitaplar hazır bekliyoruz. Bizi alıp okuyun, mutlaka faydamız dokunur sizlere. Sizden karşılık olarak da hiçbir şey beklemiyoruz.
Bizi her fırsatta okuyun, okutun. Çevrenize örnek olun. Mesela bugünlerde bir vakıf mı kurmayı planlıyormuşsunuz ne? Öyle duyumlar aldım. Nasıl bir vakıf kuracağınızı, vakfınızın ne tür hizmetler verebileceğini düşünüyormuşsunuz. Bu konuda, işinize karışmak gibi olmasın, size yardımcı olabilirim diye düşünüyorum. Gelin şu önerime kulak verin.
Dostlarım, vakıf kültürüne yüzyıllardır aşinasınız. Vakıflar yolu ile bugüne kadar sayılamayacak kadar çok insana sayılamayacak kadar çok hizmet verilmiştir. Şimdi saymak mümkün değil belki ama çok çeşitli bir o kadar da değerli hizmetler sunulmuştur. Vakıf çatıları altında kamu hizmetlerinde bulunulmuş, fakirler doyurulmuş, kültürel, sanatsal faaliyetlere ön ayak olunmuş, yolculara, düşkünlere, yaşlılara, kimsesizlere el uzatılmıştır. Dikkat ederseniz, vakıf kültürünün özünde daima insan yer almıştır.
Uzun lafın kısası, kuracağınız vakıf bir kitap vakfı olsun diyorum. Başta kendiniz olmak üzere, tüm toplumun günümüzde en çok buna ihtiyacı var, haksız mıyım? Bakın sosyal çözülme insanları ne hale getirdi. Hem, bir insana her gün balık tutmaktansa bir gün balık tutmayı öğretmek daha iyidir. İnsanların karnını doyurmakla günübirlik çözümler üretmiş olursunuz. Oysa insanlara okuma sevgisi kazandırıldı mı, okuyan insanlar kendilerini zamanla geliştirir, kalkınma yolları arar. En iyisi, en anlamlısı bir kitap vakfı kurmanızdır.
Bu vakfın çatısı altında, insanlara okuma sevgisi kazandırmak için çeşitli etkinlikler yapabilir, kampanyalar düzenleyebilirsiniz. Mesela gençlerin sigaraya, şans oyunlarına vs. harcadığı paralarla kitap alıp okumaları yönünde, bilinçlendirmek amaçlı çalışmalar yapabilirsiniz.
Bir kitap toplama masası oluşturup topladığınız kitapları okurlara buradan dağıtabilirsiniz. Kütüphanelerle sıkı işbirlikleri yapıp toplumla kütüphane arasında bir köprü vazifesi üstlenebilirsiniz. Ne bileyim, bunlara benzer daha çok sayıda çalışma yapabilirsiniz. Hoş, siz bu işleri benden daha iyi biliyorsunuz ya, bilgiçlik yapmış olmayayım, ben sadece öneride bulunuyorum.
Sevgili arkadaşlar, ben kendi adıma bu işten çok umutluyum. Kim bilir, belki ben de bu sayede yıllardır durduğum bu tozlu raftan çıkma şansı bulurum. Dilerim siz de benim kadar umutlusunuzdur. Unutmayın, insanı ayakta tutan en büyük güç umududur. Bakın ben bir kitap olmama rağmen yıllardır bu rafta umudumla yaşıyorum.
Kuracağınız kitap vakfı aracılığıyla insanlara okuma sevgisiyle birlikte umut da dağıtın olur mu?
Sevgilerimle, Kitap.
Sizlere bu mektubu, Anadolu’nun ücra bir kasabasındaki bakımsız bir binanın, ikinci katındaki orta boy bir salonun, sol duvarına dayalı raflardan birindeki, tozlu köşemden yazıyorum.
Öncelikle kendimi tanıtayım. Aslında hepiniz beni tanıyorsunuz. Daha doğrusu tanıdığınızı zannediyorsunuz. Tek taraflı tanıyorsunuz desek de yerinde olur. Beni biliyorsunuz ancak benim de sizleri tanımam şerefine nail olmam fırsatı vermiyorsunuz.
Lafı fazla uzatmanın âlemi yok. Ben Kitap. Yanımdaki arkadaşlarımın söylediğine göre, yetmişli yılların başında, İstanbul’da bir yayınevinde doğmuş, sonra da buraya getirilmişim. Ömrümün neredeyse tamamını burada, bu tozlu rafta geçirdim. Sıkılmıyorum dersem yalan olur. Ama dünyanın sonu değil, sabrım ve umudumla yaşayıp gidiyorum. Duyduğuma göre siz insanlar bir gün boyunca hiç dışarı çıkmadan evde oturunca sıkıntıdan patlıyormuşsunuz. İşin garip tarafı, çoğunuz sıkıntılı anlarınızda bizden birini alıp keyifle okuyabileceğinizi ve sıkıntınızı dağıtabileceğinizi de akıl etmiyorsunuz. Sahi, siz aklınızı nasıl kullanıyorsunuz? Mesela bizdeki engin bilgileri alıp aklınıza kaydetseniz de işinize yaradığında kullanırsınız hani, kötü mü olur?
Bu mektubu niçin siz üniversitelilere yazdığımı da unutmadan söyleyeyim. Sevgili arkadaşlar,
Bundan önce de çok sayıda mektup yazdım. Malum, kimse beni alıp okumayınca ben de bol bol mektup yazma fırsatı buluyorum. Hem böylece vakit de geçiyor.
Bundan çok önce, belki de kiminiz daha yoktunuz, köylülere bir mektup yazdım. Neden köylülere? Çünkü sürekli, köylülerin çok zor şartlarda oldukları, neredeyse ilkel koşullarda ve teknik bilgilere sahip olmadan tarım ve hayvancılık yaptıkları, mesela yamaçları enine sürmeleri gerekirken boyuna sürdükleri, durumun ciddi olduğu, kalkınmalarının muhakkak gerekli olduğu yönünde haberler geliyordu. Köylüler bu durumdayken rafta boş oturmak içime sinmedi. Nihayet oturup bir mektup yazdım ve mektupta onlara şöyle seslendim:
Sevgili Köylüler;
Ben Kitap. Bu aralar durumunuzun çok kötü olduğuna dair haberler alıyoruz. Ben ve arkadaşlarım buna en az sizin kadar üzülüyoruz. Lakin üzülüp ağlamanın zamanı değil. Çalışmak zamanıdır, üretmek zamanıdır. Üretip kalkınmak zamanıdır. Okumak zamanıdır. Bütün kitaplar emrinize amadeyiz. Bizi okuyunuz. Sizden hiçbir karşılık da talep ettiğimiz yok. Muhakkak birimizin sizlere yardımı dokunacaktır.
Gelin görün ki uzun süre beklememe rağmen köylülerden herhangi bir cevap gelmedi. Çok üzüldüm. Ama umudumu kaybetmedim. Tam oturup onlara bir mektup daha yazıyordum ki tekrar kaygı verici haberler gelmeye başladı. Bu sefer de şehirlilerin kötü durumda oldukları söyleniyordu. Gelen haberlere göre eskiden muazzam kültür yuvaları inşa edilen, bilge insanlarla dolup taşan, çok kitap okunan şehirler, bu meziyetlerden yoksun insanlarla dolmaya başlamıştı. Kıraathanelerde artık hiç kıraat yapılmıyormuş mesela. Bunu bırakın, kıraathane dedikleri yerlerde kıraat yapacak bir tek kitap bile bulmak mucizeymiş artık. Hal böyleyken rafta boş durmak beni rahatsız etti ve oturup şehirlilere bir mektup yazdım ve mektupta onlara şöyle seslendim:
Sevgili Şehirliler;
Ben Kitap. Gelen haberlerden anlaşılıyor ki, bu aralar durumunuz hiç iç açıcı değil. Şehirlerinizi yaşanmaz yerlere çevirmişsiniz. Kendinize birçok yersiz mesele üretmişsiniz. Mesela binalarınızı çok kaba, zevksiz, estetik kaygılar taşımadan inşa ediyormuşsunuz. Bundan da yine kendiniz şikâyetçi oluyormuşsunuz. Canım, suç biraz da sizde değil mi? Neden kendinize çekidüzen vermiyorsunuz? Sadece binalarınız da değil, köprüleriniz, yollarınız, kaldırımlarınız, park ve bahçeleriniz de çok kötü durumdaymış. Kısacası hemen her faaliyetinizde sahteciliğe başvuruyormuşsunuz. Sonra, insani ilişkilerinizde de ciddi problemleriniz varmış. Komşuluk müessesesini unutmuş kiminiz. Bakın biz kitaplar yıllardır bu raflarda yaşarız, birimizin birimizle herhangi bir sorun yaşadığı görülmemiş, duyulmamıştır. Birbirinizle ne alıp veremediğiniz var?
Diyeceğim odur ki, ben ve arkadaşlarım içinde bulunduğunuz duruma en az sizin kadar üzülmekteyiz. Lakin üzülmenin zamanı değil. Kıraathaneleri doldurup aylak aylak oturmanın zamanı değil. Çalışmak, üretmek, güzelleşmek zamanıdır. Şehirlerimizi kültür yuvalarıyla doldurmak, okumak zamanıdır. Ben ve arkadaşlarım emrinizdeyiz. Bizi okuyun. Olur ki birimizin sizlere faydası olur. Bizi okuyun, sizlere ışık olalım, yol olalım. Sizden herhangi bir karşılık da beklemiyoruz. Yeter ki okuyun.
Yazık ki şehirlilerden de ses çıkmadı. Bu duruma da çok üzüldüm, düşüncelere daldım. Bu insanlar okumadıklarına göre akıllarını ne yapıyorlar? Bu kadar zor mu okumak?
İşte böyle sevgili üniversiteli dostlarım. Bunun gibi daha birçoklarına; doktorlara, mühendislere, memurlara, işçilere, anne-babalara, siyasetçilere vs. bunlara benzer mektuplar gönderdim. Hiçbirinden cevap gelmedi. Yıllarımı insanlara mektup yazarak geçirdim. Yorulmadım, usanmadım. İşte şimdi de siz üniversitelilere yazıyorum. Şimdiye kadar sizlere yazmamış olmam önyargılarımdan kaynaklanmaktaydı. Sizin gibi pırıl pırıl gençlerin üniversite çatıları altında bol bol okuduğunuzu, oralardaki soydaşlarımla haşir neşir olduğunuzu düşünürdüm hep. Meğer yanılmışım. Ama haksız mıyım? Benim yerimde kim olsa böyle düşünürdü. Bir üniversitede gençlerin biz kitaplarla içli dışlı olması kadar doğal ne olabilir? Haberler geldiğinde kulaklarıma inanamadım. Herkesten beklerdim de sizden beklemezdim bunu. Böyle olacağınız aklıma gelmezdi. En son mektup yazacağım, hatta yazmaya hiç gerek duymayacağım kesimin üniversiteliler olacağını düşünmüştüm hep.
Sevgili genç arkadaşlarım;
Üzülerek söylüyorum ki gelen haberler durumunuzun ciddi olduğu yönünde. Köylülerden, memurlardan, şehirlilerden de öte. Nihayetinde siz üniversitelisiniz. Bilim yuvaları dediğimiz üniversitelerin çatıları altında öğrenim görmektesiniz. Her şeyden ve herkesten önce sizin okumanız gerekmez mi? Faraza, bir köylüden beklenen ilk iş okumak değildir. Ancak buna rağmen okumalı. Köylü de olsa şehirli de olsa okumalı. Oysa sizden ilk beklenen iş okumanız, öğrenmeniz, bilmenizdir. Sizin kitap okumuyor olmanız durumun ne boyutlarda olduğunu gösteriyor.
Böyle bir durumda olmanız elbette üzücü. Ancak üzülmenin zamanı değil. Bu vahim durumdan bir an önce kurtulmak zamanıdır. Akılları başlara devşirme zamanıdır. Okumak, bilmek zamanıdır. Biz bütün kitaplar hazır bekliyoruz. Bizi alıp okuyun, mutlaka faydamız dokunur sizlere. Sizden karşılık olarak da hiçbir şey beklemiyoruz.
Bizi her fırsatta okuyun, okutun. Çevrenize örnek olun. Mesela bugünlerde bir vakıf mı kurmayı planlıyormuşsunuz ne? Öyle duyumlar aldım. Nasıl bir vakıf kuracağınızı, vakfınızın ne tür hizmetler verebileceğini düşünüyormuşsunuz. Bu konuda, işinize karışmak gibi olmasın, size yardımcı olabilirim diye düşünüyorum. Gelin şu önerime kulak verin.
Dostlarım, vakıf kültürüne yüzyıllardır aşinasınız. Vakıflar yolu ile bugüne kadar sayılamayacak kadar çok insana sayılamayacak kadar çok hizmet verilmiştir. Şimdi saymak mümkün değil belki ama çok çeşitli bir o kadar da değerli hizmetler sunulmuştur. Vakıf çatıları altında kamu hizmetlerinde bulunulmuş, fakirler doyurulmuş, kültürel, sanatsal faaliyetlere ön ayak olunmuş, yolculara, düşkünlere, yaşlılara, kimsesizlere el uzatılmıştır. Dikkat ederseniz, vakıf kültürünün özünde daima insan yer almıştır.
Uzun lafın kısası, kuracağınız vakıf bir kitap vakfı olsun diyorum. Başta kendiniz olmak üzere, tüm toplumun günümüzde en çok buna ihtiyacı var, haksız mıyım? Bakın sosyal çözülme insanları ne hale getirdi. Hem, bir insana her gün balık tutmaktansa bir gün balık tutmayı öğretmek daha iyidir. İnsanların karnını doyurmakla günübirlik çözümler üretmiş olursunuz. Oysa insanlara okuma sevgisi kazandırıldı mı, okuyan insanlar kendilerini zamanla geliştirir, kalkınma yolları arar. En iyisi, en anlamlısı bir kitap vakfı kurmanızdır.
Bu vakfın çatısı altında, insanlara okuma sevgisi kazandırmak için çeşitli etkinlikler yapabilir, kampanyalar düzenleyebilirsiniz. Mesela gençlerin sigaraya, şans oyunlarına vs. harcadığı paralarla kitap alıp okumaları yönünde, bilinçlendirmek amaçlı çalışmalar yapabilirsiniz.
Bir kitap toplama masası oluşturup topladığınız kitapları okurlara buradan dağıtabilirsiniz. Kütüphanelerle sıkı işbirlikleri yapıp toplumla kütüphane arasında bir köprü vazifesi üstlenebilirsiniz. Ne bileyim, bunlara benzer daha çok sayıda çalışma yapabilirsiniz. Hoş, siz bu işleri benden daha iyi biliyorsunuz ya, bilgiçlik yapmış olmayayım, ben sadece öneride bulunuyorum.
Sevgili arkadaşlar, ben kendi adıma bu işten çok umutluyum. Kim bilir, belki ben de bu sayede yıllardır durduğum bu tozlu raftan çıkma şansı bulurum. Dilerim siz de benim kadar umutlusunuzdur. Unutmayın, insanı ayakta tutan en büyük güç umududur. Bakın ben bir kitap olmama rağmen yıllardır bu rafta umudumla yaşıyorum.
Kuracağınız kitap vakfı aracılığıyla insanlara okuma sevgisiyle birlikte umut da dağıtın olur mu?
Sevgilerimle, Kitap.
24 Şubat 2006
Yaşayamadığım Çocukluk 1 Lira
Bizim orada bir Rus Pazarı vardır. Çocukken pek gidemesek de sıklıkla duyardık ismini. Daha sonra, şehirde ortaokula başlayınca sık sık uğrar olduk. Çeşit çeşit oyuncaklar, ilginç aletler falan, ne ararsanız vardı. Haftasonları çarşıya çıktık mı mutlaka giderdik oraya, zaten pek büyük olmayan şehrimizin yolları, eninde sonunda çıkardı Rus Pazarına.
Şimdilerde Rus Pazarlarının yerini "Patron Çıldırdı", "Ne Alırsan 1 YTL", "Sosyete Bit Pazarı" dediğimiz Çin Pazarları aldı. Sovyetler'in 70'ini devirdikten sonra dağılmasıyla birlikte Rus Pazarları da dağıldı. Onların yerine tıka basa Çin mallarıyla dolu dükkanlar açıldı. Hem de öyle bir açılış ki kısa sürede yurdun hemen her tarafına yayıldı.
Bu dükkanlarda ojeden tutun kokulu mumlara, anahtarlıktan el fenerine, tırnak çakısından fırçaya, Meryem Ana heykelciğinden Kâbe maketine, buzdolabı süsünden inci-boncuğa kadar her birşey var. Üstelik hepsi de 1 liraya. Müşteri fiyatı önceden bildiği için de "içi rahat", dalıyor içeri.
Hayret ediyorum şu Çinlilere. Oturup herşeyi düşünmüşler, akıllarına geleni yapmışlar. Mallara baktıkça bizi ne kadar da iyi okuyabildiklerini anlıyorum. Biz yeter ki isteyelim onlar yapmaya hazır. Mesela kaç zamandır, coğrafya dersi için bir küre almak istiyordum da öğrenci bütçeme bir türlü küre giderini koyamıyordum. En ucuzu 50 YTL. Neyse ki Çinliler yetişti imdadıma. En büyüğü 10, orta boy olanı 5, küçüğü ise 1 YTL.
Birgün yine bu dükkanlardan birindeyken dikkatimi küçük oyuncak arabalar çekti. Yok yok uzaktan kumandalı, kurmalı arabalar değil. Beni çocukluğuma götüren türden. Hani kendi "çocukça imalatımız" arabalar vardı ya, tahtadan, çividen arabalar. Vay canına, Çinli bunu da yaptı! Meğer bizden bile iyi tanıyor bizi adamlar. Çocukluğumuzda "gerçekten" yaşayamadıklarımızı şimdi sahte bir biçimde yaşamaya çalıştığımızı nasıl da biliyorlar. Çocukluğumuzu dört duvar arasında kek, yeyip çizgi film seyrederek geçirmiş olduğumuz için hiçbir zaman kendi arabamızı yapma özgürlüğüne sahip olamadığımızı Çinliler bizden daha iyi biliyor sanırım. Ve elbette yaşayamadığımız çocukluğumuzu yaşamak isteyeceğimizi de biliyorlar. İşte bu yüzden bize tahtalı, çivili arabalar yapıp gönderiyorlar. Hem de 1 liraya. Biz de çocuğumuza bir kumandalı araba, kendimize ise "yaşayamadığımız çocukluğumuzdan bir hatıra" alıyoruz. 1 liraya.
Şimdilerde Rus Pazarlarının yerini "Patron Çıldırdı", "Ne Alırsan 1 YTL", "Sosyete Bit Pazarı" dediğimiz Çin Pazarları aldı. Sovyetler'in 70'ini devirdikten sonra dağılmasıyla birlikte Rus Pazarları da dağıldı. Onların yerine tıka basa Çin mallarıyla dolu dükkanlar açıldı. Hem de öyle bir açılış ki kısa sürede yurdun hemen her tarafına yayıldı.
Bu dükkanlarda ojeden tutun kokulu mumlara, anahtarlıktan el fenerine, tırnak çakısından fırçaya, Meryem Ana heykelciğinden Kâbe maketine, buzdolabı süsünden inci-boncuğa kadar her birşey var. Üstelik hepsi de 1 liraya. Müşteri fiyatı önceden bildiği için de "içi rahat", dalıyor içeri.
Hayret ediyorum şu Çinlilere. Oturup herşeyi düşünmüşler, akıllarına geleni yapmışlar. Mallara baktıkça bizi ne kadar da iyi okuyabildiklerini anlıyorum. Biz yeter ki isteyelim onlar yapmaya hazır. Mesela kaç zamandır, coğrafya dersi için bir küre almak istiyordum da öğrenci bütçeme bir türlü küre giderini koyamıyordum. En ucuzu 50 YTL. Neyse ki Çinliler yetişti imdadıma. En büyüğü 10, orta boy olanı 5, küçüğü ise 1 YTL.
Birgün yine bu dükkanlardan birindeyken dikkatimi küçük oyuncak arabalar çekti. Yok yok uzaktan kumandalı, kurmalı arabalar değil. Beni çocukluğuma götüren türden. Hani kendi "çocukça imalatımız" arabalar vardı ya, tahtadan, çividen arabalar. Vay canına, Çinli bunu da yaptı! Meğer bizden bile iyi tanıyor bizi adamlar. Çocukluğumuzda "gerçekten" yaşayamadıklarımızı şimdi sahte bir biçimde yaşamaya çalıştığımızı nasıl da biliyorlar. Çocukluğumuzu dört duvar arasında kek, yeyip çizgi film seyrederek geçirmiş olduğumuz için hiçbir zaman kendi arabamızı yapma özgürlüğüne sahip olamadığımızı Çinliler bizden daha iyi biliyor sanırım. Ve elbette yaşayamadığımız çocukluğumuzu yaşamak isteyeceğimizi de biliyorlar. İşte bu yüzden bize tahtalı, çivili arabalar yapıp gönderiyorlar. Hem de 1 liraya. Biz de çocuğumuza bir kumandalı araba, kendimize ise "yaşayamadığımız çocukluğumuzdan bir hatıra" alıyoruz. 1 liraya.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
