8 Mart 2014

Kadınlarım

Çocuk annesinin kucağında. Komşuya gidiyorlar. Neden gidiyoruz? Merak edebiliyor. Ama henüz soru sormayı bilmiyor. O denli küçük. Büyümeye epey zaman ister. Annesinin elinde bir yumurta. Kendi elinde olmasını diliyor. Fakat henüz istemeyi de bilmiyor. Komşunun evi de küçük. Küçücük. Toprak damlı. Tek oda. Sekiz çocuk. Bir de karnında kadının; dokuz. Hayat zor. Canı çıksın fakirliğin! 

Kapı çalmak, çok sonradan türemiş bir âdet, henüz uğramamış bu köye. Hem, ayıptır kapı çalmak, komşu komşunun kapısını çalar mı hiç? Komşunun kapısı komşuya açıktır her daim! Öteki bir adı da köylülüktür bunun. İyi belleyin, olur mu? 

Kapıyı aralayıp sesleniyor kucağında çocuğu olan kadın. Öbürü çıkıyor hemen. "Bu sizin tavuğun, bizim follukta yumurtlamış." Uzatıyor yumurtayı. Almak istemiyor öteki: "Canım, buraya kadar bunun için mi geldin?" Israr ediyor beriki. Mecbur kalıp alıyor. Alıyor almasına... Çocuğa uzatıyor hemen: "Al bakalım, senin olsun bu yumurta, anan haşlasın sana." Uzatıp elini, alıyor "yumurtasını" çocuk. 

Sekiz çocuk. Baba işsiz güçsüz. Evde kuru ekmekten başka... Bilmiyor bunları anasının kucağındaki çocuk. Bilse alır mı? Olur ya, sekizinden birinin canı durup dururken yumurta çeker... Hakikaten bilmiyor bunu çocuk, bilse alır mı?


En başta Annem,
çocukluğumun tüm iyi yürekli kadınlarına
saygıyla!

7 Mart 2014

Böyle

© Caras Ionut
Hayal gücü sınırlı mıdır, sınırsız mı? Her şeyi hayal edebilir mi insan? Sanırım hayır. 
"Her şey" dediğimizin ölçüsü nedir, ilkin bunu sorgulamalıyız. Hakikaten her şey ne kadar şeydir? Her kelimesinin ardına düşse bir filozof, ne kadar yol alır?

Biz insanlar olabildiğince "küçük" varlıklarız. Sınırlıyız. Kapasitemiz belli. Evet, hayal gücümüze çoğu kez diyecek yok, gelgelelim, biz neyi hayal edebiliyoruz, soru bu. Bakınız, biz sadece ve sadece olan şeyleri düşünebiliyoruz, hayal gücümüz bilip tanıdığımız şeylerle sınırlıdır. Gökyüzüne bir salıncak kurup bir çocuğu içinde sallamak, ayaklarının altına da enfes bir manzara yerleştirmek, doğrusu bazılarımız için çocuk oyuncağı. Ama dikkat edin, bu saydıklarım hep olan şeyler, bildiğimiz şeyler; salıncağı da biliriz, çocuğu da, manzarayı da, ve şimdilik pratik olarak mümkün olmasa da hayal gücümüzle bunları basitçe birleştirebiliriz, resimde de görüldüğü üzere. Mesela şu anda hepimiz bir saniye içinde Ay'a gidip gelebiliriz hayalimizde. Biz, Ay, gidip gelmek, saniye... bunlar hep var olan, bizce bilinen şeyler.

Bir örnek daha vereyim. Allah denince aklınıza nasıl bir varlık gelir? Benim ilk çocukluğumdan bu yana kafamda hiç değişmeyen bir Allah figürü vardır. Dünyayı yeni yeni algılamaya başladığım zamanlarda anneme sorduğum pek çok sorudan biri Allah'ın kim olduğuna yönelikti. Çok merak ediyordum çünkü, her gün adı geçen o Allah kimdi ve neredeydi? Annem de anlatmaya çalışırdı haliyle. O anlatınca, evimizin karşısındaki bahçenin kavak ağaçları kadar yüksek, odamızın içi kadar kalın, bizi seven, yüzü her daim gülümseyen, hep yukarıda, gökyüzünde durup bize bakan babacan biri canlanırdı gözümde. Dikkat ederseniz, Allah'ı hep insana ve doğaya ait figürlerle özdeşleştirmişim. Yalnızca ben mi? Tahminimce neredeyse tüm insanlar da böyle düşünüyorlardır. Çünkü, dedim ya, biz yalnız ve yalnız bildiğimiz şeyleri hayal edebilir, tasarlayabilir, düşünebiliriz.

Nereye gelmek istiyorum? Gelmek istediğim yeri en başta söyledim, biz insanlar bu dünyada çok küçüğüz, sınırlıyız. Ama bir dakika, bu dünya dediğin ne ki? Güneş sisteminin çok çok çok küçük bir cismi değil mi? Güneş sistemi gibi sınırsız sayıda sistemin olduğu milyarlarca galaksiyi, bu milyarlarca galaksinin yer aldığı bütün bir evreni bir futbol sahası büyüklüğündeki bir kâğıda 05 uçlu bir kalemle çizmeye kalk, Dünya bir nokta kadar bile yer kaplamaz. Evet, 05 uçlu bir kalemin ucu kadar yer kaplamaz Dünyamız. Varın düşünün ne kadar küçük olduğumuzu. Siz çok küçüğüz, dediğime de bakmayın, küçüklüğümüzün ölçüsünü belirtecek bir kelime yok da ondan çok, diyorum. Çok çok çok çok çoooooook küçüğüz. 

E, ne yapalım yani küçüksek, "kendimizi" intihar mı edelim, dediğinizi duyar gibiyim. Yok, "kendinizi" intihar etmeyin, bir süre daha bu minicik dünyamızda kalmanız yararınıza olacaktır.

Hadi, biraz hayal kuralım...

6 Mart 2014

Bluetooth

Şaşırtıcı bir gerçek: "Bluetooth" sözcüğü Harald Bluetooth Gormsen'in adından geliyor. O da kim, diye soracaksınız. 10. yüzyılda yaşamış bir İskandinav kralı. Danimarka ve Norveç'i yönetmiş. Evet ama, ne alaka, diyeceksiniz, çünkü Bluetooth günümüzün bir kablosuz iletişim teknolojisi; 10. yüzyıl nere, günümüz nere.

Bluetooth iletişim protokolü 1994 yılında Ericsson firması tarafından icat edilmiş. 1997'de Jim Kardach adlı bir vatandaş bu yeni teknoloji için bu adı önermiş, çünkü tam da o sıralar Frans Gunnar Bengtsson'un Vikingler ve Harald Bluetooth'tan söz eden The Long Ships [Uzun Gemiler] adlı romanını okuyormuş.

İyi güzel de, neden onun adını önermiş, diye bir soru daha soracaksınız, biliyorum. Efendim, bu kral iletişimin gücüne inanırmış ve etkili bir iletişimle birbirinden kopuk İskandinav topluluklarını bir krallık çatısı altında birleştirmeyi başarmış. Ayrıca, savaşlarda iletişimin çok önemli olduğuna, bir savaşın kazanılmasında iletişimin rolünün azımsanmayacak ölçüde büyük olduğuna da inanır, girdiği savaşlarda da bunu uygularmış.

Bluetooth, "mavi diş" demek. Harald'ın lakabıymış. İskandinav dillerinde blátǫnn, Blåtand biçimlerindeymiş. Rivayete göre Harald'ın göze çarpacak derecede mavimtrak koyu dişleri varmış, bundan ötürü de ona bu lakap takılmış. Bugün demokrasi, insan hakları denince akla ilk gelen ve gerçekten de bu konularda yüksek standartlara sahip olan İskandinav ülkelerinde demek daha o zamanlarda ifade özgürlüğü varmış. Varmış ki, koskoca krala bile lakap takabilmiş insanlar.
.
Bluetooth'un bu hepimizin tanıdığı mavi-beyaz logosunun kökeni de yine İskandinavya. Runik yazı sistemi denen, çeşitli Germen halklarının Latin alfabesinden önce kullanmış oldukları, bir dizi alfabeden oluşan eski bir İskandinav yazı sisteminden alınan, H ve B harflerinin karşılığı olan Haglaz ve Berkanan adlı karakterlerin birleştirilmesinden doğmuş bu logo. H ile B'nin Harald Blåtand'ın baş harfleri olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
İşte bu, Runik yazı sistemindeki H harfi:, bu da B:.


Bluetooth teknolojisinin mucidi Ericsson'un bir İsveç, yani İskandinav şirketi olduğunu eklemeyi de unutmayalım.
***
Dil böyle bir şey işte. Kelimeler ve şeyler, hiç ilgisi alakası yokken bir araya gelip bizi şaşırtabiliyorlar.



Kaynak: Bura, şura, ora.

5 Mart 2014

Bir Kuşun Resmini Yapmak İçin

Önce bir kafes resmi yaparsın
Kapısı açık bir kafes
Sonra kuş için
Bir şey çizersin içine
Sevimli bir şey
Yalın bir şey
Güzel bir şey
Yararlı bir şey
Sonra götürür bir ağaca
Asarsın bu resmi
Bir bahçede
Bir koruda
Ya da bir ormanda
Saklanır beklersin ağacın arkasında
Ses çıkarmaz
Kımıldamazsın
Kuş bazen çabuk gelir
Ama uzun yıllar bekleyebilir de
Karar vermezden önce
Yılmayacaksın
Bekleyeceksin
Yıllarca bekleyeceksin gerekirse
Resmin başarısıyla hiç ilişiği yoktur çünkü
Kuşun çabuk ya da yavaş gelmesinin
Geleceği olup da geldi mi kuş
Çıt çıkarma yok
Kafese girmesini beklersin
Girdi mi kafese fırçanla
Usulcacık kapısını kaparsın
Sonra kuşun bir tüyüne dokunayım demeden
Bütün kafes tellerini teker teker silersin
Yerine bir ağaç resmi yaparsın
Dallarının en güzeline kondurursun kuşu
Tabii ne yapraklarının yeşilini unutacaksın
Ne yellerin serinliğini
Ne de yaz sıcağındaki böcek seslerini
Otlar arasında.
Sonra beklersin ötsün diye kuş
Ötmezse kötü
Resim kötü demektir
Öterse iyi olduğunun resmidir
İmzanı atabilirsin artık
Bir tüy koparırsın usulca
Kuşun kanadından
Ve yazarsın adını resmin bir köşesine.

Jacques Prévert
Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

3 Mart 2014

Dillerin kökeni üzerine bir makale

Diller Nereden Geliyor?
Merritt Ruhlen

Dillerin nereden geldiğini hiç sormayız kendimize, çünkü yanıtı biliyoruzdur: Fransızca Fransa'dan, İngilizce İngiltere'den, Çince Çin'den, Japonca Japonya'dan vs. Ancak birkaç bin yıl öncesine gittiğimizde bu dillerin hiçbirinin bu saydığımız ülkelerde konuşulmadığını, dahası, bu dillerin o zamanlar yeryüzünün herhangi bir yerinde hiç olmadığını görürüz. O halde bütün bu diller nereden geldi?

Bu sorunun yanıtı bazen çok açıktır ve herkesçe bilinir. Mesela biliyoruz ki İspanyolca, iki bin yıl önce Roma'da konuşulan Latincenin sonradan ortaya çıkan bir versiyonudur. Latince, Roma İmparatorluğu'nun Avrupa'yı fethetmesiyle yayıldı. Daha sonra İmparatoğluğun çöküşüyle birlikte Latincenin bölgesel lehçeleri zamanla günümüzün Latin (Romance) dillerine dönüştü: Sardinyaca, Rumence, İtalyanca, Fransızca, Katalanca, İspanyolca ve Portekizce. Bir dil ailesi, buradaki Latince örneğinde de olduğu gibi, tek bir ilk dilden evrilen bir dizi dilden oluşur.

Burada Latin ailesi, bize dil ailesi kavramı için iyi bir örnek teşkil ediyor, ancak bu olağandışı bir örnektir, çünkü burada, bu dillerin atası sayılan dil, yani Latince, bize sayısız kaynak bırakmış olan yazılı bir dildir. Halbuki bu duruma öyle her zaman rastlanmaz, pek çok örnekte, öbür dillerin atası sayılan dil yazılı kaynaklara sahip değildir ve onlara yönelik eldeki tek kanıt da günümüzdeki devam dilleridir. Ancak yine de yazılı kaynaklar olmadan da dil ailelerini birbirinden ayırt etmek, Tablo 1'de de görüleceği gibi, pek de zor bir şey değildir. Tabloda, belli bazı dillerde "el" (hand) anlamına gelen sözcükler arasındaki benzerlikler bize yalnızca Latin ailesini (İspanyolca, İtalyanca, Rumence) değil, aynı zamanda Slav ailesini (Rusça, Lehçe, Sırp-Hırvatça) ve Germen ailesini de (İngilizce, Danca, Almanca) kolayca fark etme olanağı sağlıyor. Şunu da söylemek gerekir ki, Germen ve Slav dillerinin atalarına ait yazılı kaynak yoktur elimizde. Varlığı en az Latince kadar geriye giden bu iki dil ailesinin atalarına Proto-Germenik ve Proto-Slavik denir.

Tablo 1
Dil Benzerliklerine Bir Örnek
Dil
“Hand”
İngilizce
Danca
Almanca
hænd
haand
hant
Rusça
Lehçe
Sırp-Hırvatça
ruka
rẽka
ruka
İspanyolca
İtalyanca
Rumence
mano
mano
mɨnə
İkinci sütundaki sözcükler Uluslararası Fonetik Alfabesi’ne (IPA) göre yazılmıştır.

Başka örnekleri incelediğimizde de bu üç dil ailesinin, tıpkı bu "hand" örneğinde gördüğümüz gibi, farklı köklerden geldiğini çokça görebiliriz. Ama aynı zamanda, bu üç dil ailesi arasında ortak köklerin olduğunu da görürüz, bu da aslında onların üç ailede de yer alan aynı kökler olduğu anlamına gelir. Peki de, böyle köklerin anlamı ne olabilir? Aslına bakarsak, Latin, Germen, Slav gibi dil aileleri arasındaki benzerlikler, bir ailenin dilleri arasındaki benzerliklerle aynıdır. Ve bu da bize bu üç dil ailesinin de aslında daha eski bir ailenin kolları olduğunu anlatır. Bir başka deyişle, Latinceden, Proto-Germenik'ten, Proto-Slavik'ten çok daha önce var olan bir dil önce bu üç aileye ayrıştı, daha sonra bunlar da sırayla her bir aileye dahil olan günümüz dillerine dönüştüler. İşte bu geniş ve çok eski aile, Hint-Avrupa ailesi olarak bilinir ve hemen hemen tüm Avrupa dillerini (Baskça, Macarca, Fince vs. hariç), ve de öteki birçok İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan dillerini içerir. Hint-Avrupa ailesinin esasen on üç kolu vardır; Latin, Germen ve Slav ailelerine ek olarak, Baltık, Keltik, İran, Hint, Tohar, Anadolu ve kendi başına birer aile olan üç dil: Ermenice, Yunanca ve Arnavutça.¹

Hint-Avrupa ailesinin on üç kolundan her biri, bir diğeriyle çok sayıda kelime ve gramatik kuralla ilişkilidir. Bir örnek olarak "mouse" [fare] kelimesini verebiliriz, bu kelime Hint-Avrupa ailesinin ayrı kolları arasında çarpıcı benzerlikler gösterir: Yunanca muus, Latince muus, Eski İngilizce muus, Rusça mɨsh', Sanskritçe (Indic) muuṣ-. Konunun uzmanları, pek de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, İlk-Hint-Avrupa (Proto-Indo-European) orijinal sözcüğün *muus- olduğuna kanaat getirmektedirler. (Burada * işareti, genel kabul görmüş yazılı bir biçimden çok, yeniden kurulmuş varsayımsal bir biçimi ifade etmektedir). Farklı kollarca paylaşılan bir diğer kök de "nose" [burun] sözcüğünün karşılığıdır: Latince naas-, Eski İngilizce nosu, Litvanyaca (Baltic) nos-, Rusça nos ve Sanskritçe naas-. Bütün bu sözcüklerin de İlk-Hint-Avrupaca *naas- kökünden evrildiği düşünülmektedir. İlk-Hint-Avrupa'nın tam olarak ne zaman ve nerede konuşulduğu konusunda da bugün hâlâ bir uyuşmazlık vardır. En yaygın iki teoriden biri, altı bin yıl önce Ukrayna'da; öbürü, sekiz bin yıl önce Anadolu'da konuşulduğunu iddia eder.

Mesele burada bitmiyor, çünkü Hint-Avrupa'dan daha da geniş (ve daha da eski) Avrasyatik (Eurasiatic) adlı bir aile de vardır. Hint-Avrupa'ya ek olarak, bu aile Ural ailesi (Fince, Macarca, Samoyed); Altay ailesi (Türkik, Moğolca, Tunguzca, Korece, Japonca); Bering Boğazı'nın hemen karşısındaki Çukçi-Kamçatka ailesi ve Kuzey Amerika'nın Alaska'dan Grönland'a kadar uzanan kuzey kıyıları boyunca görülen Eskimo-Aleut ailesini içerir. Her beş kolda da var olan bir kelime, genel anlamda "dil, konuşma" ya da "çağırma" anlamındadır: İlk-Hint-Avrupaca *gal "call" (çağırma, seslenme), İlk-Uralca (Proto-Uralic) *keele "dil," İlk-Altayca (Proto-Altaic) *kʰäälä "dil, konuşma," Kamchadal (Çukçi-Kamçatka) dilinde kel "bağırma," İlk-Eskimoca (Proto-Eskimo) *kələɣ- "bilgilendirme, haber verme." Avrasyatik ailesinin bir karakteri de, birinci ve ikinci şahıs zamirlerinin kendine özgü bir özellik olarak, sırayla M ve T ile başlamalarıdır. Hint-Avrupa ailesinde hemen bütün dillerde buna rastlanır: İngilizcede me ve thee, İspanyolcada me ve te, Rusçada menya ve tebya vs. Ancak bu örnek yalnızca Hint-Avrupa kolunun değil, bütün bir Avrasyatik ailesinin bir özelliğidir. Dünyanın diğer bazı bölgelerinde farklı zamir sistemleri (pronominal systems) bulunmuştur. Örneğin, yerli Amerika dillerinin büyük bölümünü içeren Amerind ailesinde en yaygın örnek olarak birinci şahıs N, ikincisi M'dir.

Eğer bu sınıflandırma metodunu dünyanın diğer yerlerindeki dillere de uygularsak, Avrasyatik'le aynı düzeyde yer alan on iki büyük ve eski dil ailesini daha aynı yolla ayrıştırabiliriz.

Bu on iki aile arasında bile belli kökler var ki, bunlar, on iki ailenin tek bir erken dilden çıktığını gösterir. Bu köklerden en yaygın ikisi "parmak, bir" anlamlarına gelen TIK ve "iki" anlamına gelen PAL'dır. Bu iki kök de dünyanın dört bir yanında oldukça yaygındır. Tablo 2 bize bunlardan birini dünyanın dört bir yanından örneklerle gösteriyor, çok daha fazla örnek de verilebilir.
.
Tablo 2
“Bir” ve “İki” Sözcüklerinin Bazı Evrensel Kökleri
Yer
Dil
Tik (bir)
Pal (iki)
Afrika
İlk-Afro-Asyatik
Nimbari
*tak
bala
Avrupa
Zyrian
Votyak
õtik
pal (half)
Asya
İlk Çin-Tibet
Jeh
*tyik
bal
Okyanusya
İlk-Karonca
İlk Avusrtalyaca
*dik
*-pal
Kuzey Amerika
Eyak
Wintun
tikhi
palo-
Güney Amerika
Aguaruna
Colorado
tikiǰi
palu
Tüm kök-sözcükler Uluslararası Fonetik Alfabesi’ne (IPA) göre yazılmıştır.

Bir önceki senaryo doğruysa eğer, –bu arada, bugün birçok dilbilim tarihçisinin bu konuya oldukça şüpheyle yaklaştığını da belirtelim– bu, günümüzdeki tüm dillerin tek bir erken dilden evrildiği anlamına gelir. İyi de, bu dil nerede konuşulmuş olabilir? Ve de ne zaman? Bu sorulara dilbilimsel bir kanıt bulunabilmiş değildir. 
.
Merritt Ruhlen
Bununla birlikte, diğer bilimsel alanlardan bu iki soruya cevap olarak kabul edilebilecek dolaylı kanıtlar vardır. Hem arkeolojik kayıtlar (kemikler ve dokular bakımından), hem de insan genleri (gen sıklıkları ve mitokondriyal DNA bakımından) modern insanın Afrika'daki ortak bir atadan geldiğini gösteriyor. Şaşırtıcı, bir o kadar da açıklanması zor olansa, bize, yani modern insana tam olarak benzeyen insanların, arkeolojik kayıtlara göre yüz bin yıl önce ilk olarak ortaya çıkmış olduklarıdır. Ne var ki bu insanların yaşayışı bizimki gibi değildi; gerek kullandıkları aletler, gerekse yaşayış biçimleriyle Neandertallerden ayırt edilemezlerdi. Ancak elli bin yıl kadar önce –aniden– hem aletleri hem de yaşayışları şaşırtıcı bir keskinlikle değişmeye başladı. Yüz binlerce yılı geçkin bir süre boyunca değişmeden duran aletler, günümüzdeki tenis ayakkabısı modasına benzer bir hızla değişmeye başladı. Ve devasa coğrafi mesafelerde bile tek tip olan biçimler, komşu köylerde bile ayrışmaya başladı. İnsanlar, malzemeleri alet biçimine sokmaya başladılar. Önceleri sadece taş kullanılmışken, şimdi kemik, kabuk, fildişi, ve diğer doğal malzemeler kullanılıyordu. Sanat ilk kez ortaya çıktı, cenaze törenleri daha karmaşık hale gelmeye başladı, ve göründüğü kadarıyla insanlar Afrika'dan çıkıp tüm dünyaya dağılıp yerleşmeye başladılar, bunun sonucu olarak da eski yerleşimcileri (Neandertalleri) yerlerinden ettiler, ya da o zamana kadar yerleşilmemiş Avustralya, Okyanusya, Amerika gibi toprakları işgal ettiler.

Ve işte nihayet son sorumuza geldik. Küçük bir Afrikalı topluluğun Afrika'dan çıkıp kısa bir süre içinde tüm dünyayı işgal ederek önceki tüm yerleşik insanların yerlerini almasını sağlayan şey neydi? Sayıları giderek artan uzmanlar –dilbilimciler, arkeologlar ve genetikbilimciler– elli bin yıl önce küçük bir Afrikalı topluluğun elde ettiği bu seçkin avantajın kaynağının tam da o zamanlar günümüz anlamında modern bir dilin ortaya çıkışı olduğuna inanıyorlar. Eğer bu senaryo doğruysa, dünyanın hemen tüm dilleri arasındaki benzerlikler, tüm günümüz insanlarının kökeninin Afrika'ya dayandığı görüşünü desteklemekle kalmaz, aynı zamanda bunu açıklar da. Modern insanın dilinin elli bin yıl önce ortaya çıkışı, modern insanın da adeta patlarcasına dünyaya dağılıp yerleşmesinin önünü açtı. Ve bugün bile bu ani patlamanın izleri, dünyanın dört bir yanındaki dillerde görülmeyi sürdürüyor.


¹ Yazar on üç aile olduğunu söylüyor ancak on iki tane sayıyor. Gözünden kaçmış olmalı.


Çeviren: Harun Çağan. Özgün metin şurada.
(Translated by Harun Çağan. See the original text here).

2 Mart 2014

Taş

Rüyamda daha önce hiç görmediğim bir yerdeyim. Hiç kimse yok ortalıkta. Hava da biraz kırık. Şehre benzer bir yer değil burası, ama büyük bir şehir havası fazlasıyla sezdiriyor kendini. Tertemiz. Sanki ne hiç ayak değmiş buraya, ne bir toz konmuş, ne bir şey. Yürüyorum. Yaşlı ağaçlar var her yanda. Çok güzel bir yer. Yürümekteyken ötede bir duvarın dibinde oturmuş bir adam görüyorum. Yanına yaklaşıp başımla selamlıyorum adamı. O da aynı şekilde alıyor selamımı. "İnsanlar nerede," diye soruyorum. "Hangi insanlar?" diye yanıtlıyor sorumu. "Burada yaşayan insanlar," diyerek sürdürüyorum, o da "Burada yaşayan bir benim, ve işte ben de, gördüğün gibi buradayım," karşılığını veriyor. "Neresi burası?" diye soruyorum bu kez. Başını azıcık daha kaldırıp, "Sen Petersburg," diyor sakin bir sesle. Şaşırmışçasına "Öyle mi!" diyorum. "Evet," diyor. "Peki, siz kimsiniz?" diye sürdürünce de, yanıtlıyor adam: "Kim olacağım, Sen Peter."

(Peki de, bu yazının başlığı niye Taş?)

1 Mart 2014

Hastane Notları

Bir üniversite hastanesi burası. Olabildiğince kalabalık. Çevre illeri de kat; iki milyondan fazla insana hizmet veriyor. Genel olarak gözlemlemeyi çok severim. İşte burada da gözlemlemek için sayısızca insan var. Gelgelelim bu kalabalığın içinden de neyi, nasıl gözlemleyeceğine karar veremiyor insan. 
***
Ne zaman ameliyathanenin önünden geçsem, kapısında bekleyen bir yığın insan görüyorum. Her saat onlarca insan ameliyat oluyor. Gündelik hayatımızın akışında hiç aklımıza gelmeyen bir detay bu.
***
Bana her gün yeni bir refakatçi kartı yazılıyor. Bir tane yazılsa, kaldığım süre boyunca onu kullansam olmaz mı?
***
Asistan doktorlar bir protesto tertip ediyorlar hastanenin içinde. Çok kısa sürüyor. Toplanıp üç-dört dakika alkış tutuyorlar, sonra herhangi bir açıklama neyim yapmadan dağılıp işlerinin başına dönüyorlar. Biraz sonra onlardan birini görüp soruyorum protestonun nedenini. Kendi gözümle görmesem bu kadar rahat konuşmam; asistanlar başta olmak üzere hastane çalışanları çok ağır şartlarda çalışıyorlar. Aynı gün akşam haber bülteninde görüyorum; İstanbul ve İzmir'de de aynı protesto varmış: destekliyorum. 

Bu ülkede bazı insanlar çok çalışır, bazıları az çalışır, bazılarıysa hiç çalışmaz. İşi içinden çıkılmaz duruma sokansa, çok çalışanların büyük bölümünün emeğinin karşılığını alamaması, bunun yanısıra, hiç çalışmayan bazılarının da büyük kazançlar elde etmesi.

***
Sabah olunca hastanenin gececi personeli gidiyor, yerine gündüzcüler geliyor. Bugün gelen hemşirelerden bir-ikisi erkek, –biliyorsunuz, erkek hemşirelerin sayısı gün geçtikçe artmakta– onlardan biri sabahın köründe kontrol için odaya girince selam veriyor ilkin. Henüz başımı kaldırıp bakmamışken içimden, ne efendi çocuk, diyorum, çünkü öbür hemşireler genelde odaya "dalarlar." Sorun değil bu gerçi, sonuçta onların işyeri. 

Bir saat sonra aynı çocuk yine geliyor. Babam başka bir hemşirenin az önce taktığı serumun ne için olduğunu sorunca, çocuk oldukça sakin ve saygı dolu bir sesle, "Ben bilmiyorum amca," diyor, "stajerim ben, bazı şeyleri henüz bilmiyorum." Çok da büyük bir şey değil belki, ama çocuğu içtenlikle takdir ediyorum oracıkta. Bilmiyorum demeyi bilmek: günümüzde neredeyse unutulan bir erdem.

***
Televizyonun hayatımdaki yeri neredeyse sıfır. Ancak hastane odasında hep açık olduğundan ben de izliyorum sık sık. Bir kez daha görüyorum ki, televizyon yüzde seksen oranında gereksiz bir alettir.
***
Kaldığımız oda iki yataklı. Yanımızda yatan amca daha önce iki kez ameliyat olmuş başka hastanelerde, ama sıkıntısı geçmemiş, üçüncü kez ameliyata gelmiş. Zamanı geliyor ve ameliyata alıyorlar, ancak yarım saat sonra götürdükleri gibi geri getiriyorlar. Ameliyathaneye girince korkup heyecanlanmış, tansiyonu yükselmiş, doktor da ertelemiş ameliyatı. Taburcu ettiler, giydi üstünü başını, başına da taktı şapkasını, hadi güle güle...
***
Hastane kocaman ama yeterli değil. Kaldığımız odanın kapısında Yoğun Bakım yazıyor. İhtiyaç olduğu için şimdilik normal oda olarak kullanılıyor. Hemen yandaki odadan yarı duvar, yarı perdeyle ayrılıyor. Dedim ya, yoğun bakım odası, aslında tek oda ama şimdilik iki oda. 

O yan odada iki yaşlı amca yatıyor. Biri çok yaşlı, oğlunun dediğine göre 107 yaşında. Kimliğinde öyle yazıyor olabilir ama gerçek yaşı o kadar yok sanki. Doksanı devirdiği kesin ama. Gecenin bir vakti amcanın, daha doğrusu dedenin öksürük sesleriyle uyanıyorum. Aslına bakarsanız öksürük değil, ama o sesi tanımlayacak sözcük bulamıyorum. Derinlerden gelip ağzından çıkan tuhaf bir ses. Bir ara öyle şiddetleniyor ki endişeleniyorum: Şuracıkta ölmesin sakın! Kalkıp bakmayı düşünüyorum, ama yanında refakatçisi var, herhalde uyanıktır diyorum kendime. 
*** 
Babamın serumlarını, mesanesini kontrol etmek için her saat başına kuruyorum telefonu. Gecenin bir vakti babamın seslenmesiyle uyanıyorum: "Kalk, telefonun çalıyor." 
***
Şu an bu notları, sayfaları sarı defterime siyah kalemimle yazıyorum. Not defteri kesinlikle iyi bir fikir. Her zaman yanımda taşırım ama bu denli uzun notlar almayalı epey olmuş.
***
Yanımda Çalıntı Masumiyet diye bir kitap getirdim, daha doğrusu ablam getirdi, an itibariyle 113. sayfadayım.
***
Ne zaman taburcu olacağımız belli değil henüz.
***
Çavdar Tarlasında Çocuklar güzel bir kitaptır. Başkahramanı olan çocuğun adı neydi, hay Allah, unuttum, o da hastanede yatıyor ya, birden aklıma geliverdi. Kitabı okumadan önce pek doğal olarak gözünüzün önüne bir çavdar tarlasında oynayan birkaç çocuk gelir, çavdarın nasıl bir bitki olduğuna dair bir fikriniz yoksa bile. Halbuki "Çavdar Tarlasında Çocuklar" kitapta sözü geçen bir şarkının sözleri. Bu kadar tüyo yeter, alın okuyun gerisini.
***
İstanbul güzel bir şehirdir, gidip yaşamak bir türlü kısmet olamasa da. Şu an yan odanın televizyonunda İstanbul'dan konuşuyorlar, seslerden birini tanıyorum, öbürü hakkında hiçbir fikrim yok.
***
Ana kantine bağlı olarak çalışan çocuklardan birkaç tanesinin işi, sabahtan akşama değin koridorları dolaşıp çay-kahve satmak. Aklıma kantincinin bu işi nasıl kotardığı takılıyor. Çocuklar isterse sattıkları çay-kahvelerin parasını cebe atabilirler çünkü. Bunu onlardan birine soramıyorum haliyle, neyse ki kantinde sıra beklerken çaycı çocuklardan birinin gelmesiyle kendiliğinden öğreniyorum. Çocuklara sayılı pet bardak veriliyor, kaçı geri dönerse toplamdan düşülüyor, ayrıca hazır kahveden de yine sayılı veriliyor, onların da kaçı eksikse bardaklardan düşülüyor, böylece satılan çay ve kahvenin sayısı çıkmış oluyor.
***
Önceki gün neredeyse yazlık bir hava vardı burada. Dün biraz soğudu, kar da yağdı. Bugünkü havaysa ikisinin ortasıydı. Dünkü kar öyle bir hızla başlamıştı ki, çok değil, yarım saat yağsa diz boyunu bulacaktı, ama bu yılki hava bildiğin dalga geçiyor insanla, başladığı hızla durdu, dağ fare doğurdu. (Diz boyu dünyanın bir yerlerinde bir ölçü birimi olarak kullanılıyor mudur, arşın gibi?).
***
Paralel iki koridoru birbirine bağlayan odamsı bir yer var, hemşirelerin malzemeleri falan duruyor içinde. Bir masa, yanında da rahat bir koltuk var, odalardaki ışık soluk olunca akşamları sık sık oraya gidip kitap okuyorum. Beni görevli sanıp bir şeyler sormaya gelenler oluyor arada, elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum.
***
Hayat güzeldir.
***
Televizyonda bir reklam çıkıyor ha bire. Sevimli bir kedi, boynunda da bir nazar boncuğu, bir şeyler söylüyor. İnanır mısınız, beş-on kez izledim, hâlâ ne reklamı olduğunu bilmiyorum. Hiç televizyon izlemeyip de birden birkaç saat izleyince, insan uzun zamandır gitmediği bir yere gitmiş hissine kapılıyor.
***
Bu asansör ameliyathane katından geçtiği için aslında binilmesi yasak. Ama içinde bir görevli olduğunu görünce ben de biniyorum. Ameliyathanede duruyor, adam iniyor. Bakıyorum, kadınların çığlıkları yeri göğü inletiyor, biri ölmüş besbelli. Kapı kapanıyor, üst kata çıkıyorum. Kimsenin bir alt katta birinin öldüğünden haberi yok. Tuhaf. 

Ameliyathanenin olduğu katta doğum kliniği de var. Yan yana, aynı anda insanlar doğuyor, insanlar ölüyor. Tuhaf. 

Yeryüzünün yasası bu, neresi tuhaf?

25 Şubat 2014

Hasta la vista

Hastane koridorları hep aynı. Zaman değişir, şehir değişir, hastane değişir, hasta değişir ama hastane koridoru değişmez. Üç yıl önce tam da bu vakit hastanede yatıyordum. Birkaç arkadaşım dışında hiç kimsenin haberi de yoktu bundan; eve söylememiştim meraklanmasınlar diye. Askerdeydim. Yüz felci geçirmiştim. Durup dururken isyan ediyordum, hastaneden dışarı çıkmak yasaktı çünkü ve yanımda getirdiğim kitapları da okuyup bitirmiştim. Canım öylesine sıkılıyordu ki. Sonunda, isyan etmenin hiç de bize öğretildiği gibi kötü ve günah bir şey olmadığına karar verdim. Tam tersine, bir tür iç boşaltma, rahatlamaydı isyan etmek. 
***
O yıllarda merdivenler durup dururken isyan çıkarmışlar. İsyan kısa sürede memleketin dört bir yanına yayılmış. Tüm büyük şehirler merdivenlerin büyük protestolarına sahne olmuş. Ülkenin kralı bir türlü anlam verememiş olup bitenlere. Ne yapacağını da bilememiş. Vezirlerini, danışmanlarını toplayıp sormuş, ne oluyor, diye. Ama hiçbiri adamakıllı bir yanıt verememiş. Kralın canı sıkılmış bu duruma. İçinden, "Topunuzun a.ına koyim," demiş, "onca vezir ve danışmansınız, bir boka yaradığınız yok." Kralının içinden geçen her şeyi hemen anlamak gibi bir özelliği olan Soytarı atılmış oradan, çok akıllı bir soytarıymış bu, –o zamanın tüm soytarıları öyleymiş zaten, darısı bu zamanın soytarılarının başına– şöyle demiş: "Sayın Kralım, vezirlerin, danışmanların bir boka yaradığı nerede görülmüş ki?" Kralın çok hoşuna gitmiş bu söyledikleri, "Aferin," demiş. Aradan yüzyıllar geçmiş. O zamanın izini süren bir tarihçi aydınlatmış meseleyi: Meğer tam da o zaman asansör icat edilmişmiş, merdivenler de, pabucumuz dama atılacak korkusuyla isyan çıkarmışlar. İsyan para etmemiş elbette, asansörler varlıklarını sürdürmüşler, üstelik de her geçen gün güçlenerek. Ne var ki çok koymamış bu onlara. Asıl büyük darbeyi "içeriden" yediklerinde bütünüyle çökmüşler: yürüyen merdivenin icadı.
***
İnsan bir hastanede bazen hasta olur, bazen de refakatçi. Hayatın düzenidir bu; bazen şöyle olursun, bazen böyle. Yoksa zaman nasıl geçecek?
***
Hastanenin önünden dolmuşa biniyorum şehir merkezine gitmek için. Dolmuş tıklım tıkış. Ayaktayım. Yanımda iki üniversite öğrencisi var, birinin elinde telefonu, oyun oynuyor. Candy crush lafı geçiyor, başımı çevirip bakıyorum. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıyorum, "Candy crush dedikleri bu mu?" diye soruyorum çocuklara. Başlarını çevirip bana bakıyorlar. Sürdürüyorum: "Günde kırk kez facebook'tan candy crush davetiyesi geliyor." Gülüyor çocuklar. "Aman abi," diyor biri, "sakın başlama." "Hiç meraklanma," diyorum ben de, "para verseler başlamam." İnsanlar nelere bağımlı oluyorlar Tanrım! Ya bende bir anormallik var, ya bu insanlarda. 
***
Daha geçen gün güncellenen nüfus istatistiklerine göre bu şehrin nüfusu bir milyon yetmiş bin. Ve bu şehirde aradığım edebiyat dergilerini bulamıyorum. Büyük kitapçılara bakıyorum üstelik. İçimden sayıp dökmek geliyor ama kime? Siz olsaydınız ne yapardınız, söylesenize? Birkaç edebiyatseverin bir araya gelip de çıkardığı amatör dergiler bile var, ama benim aradıklarım yok. Bundan daha da kötüsü, adı sanı duyulmamış, kıytırık, içinde edebiyat adına zerrece şey olmayan yığınla "edebiyat dergisi" var ama Kitap-lık yok, Sözcükler yok, Notos yok, Varlık yok. Yokluk var.
***
Kitabevinde kitaplara bakıyorum. Rafın birinde –ister inanın, ister inanmayın– sırasıyla Oktay Rıfat, Özdemir Asaf, Cemal Süreya ve Bedirhan Gökçe'nin "şiir" kitapları yan yana duruyorlar.
***
Başka bir kitabevindeyim. Özel ilgi alanıma giren bir konuda yeni bir kitap çıkmış. Ceketimin iç cebinden not defterimle kalemimi çıkarıp adını not alıyorum kitabın. Yanımda bir kız, bencileyin kitaplara bakıyor, elinde de akıllı telefonu var. Ben yazınca defterim öyle bir gururlanıyor ki, kendini tutamayıp şöyle diyor kızın telefonuna: "İnadına işte, hâlâ varım, hâlâ dimdik, ayaktayım!" Ben hemen atılıyorum, "Ayıp," diyorum defterime, "hiç öyle denir mi yabancı bir telefona!" Defterim ne yapsa beğenirsiniz, kızın telefonuna dil çıkarıyor. Bir de pişkin pişkin gülüyor. Ah bu not defterleri!.. Ah bu dil çıkarmak!..
***
Bir arkadaş. Çok oturup kalkmışlığımız, birlikte çok yiyip içmişliğimiz var. Ne zaman arayıp, gel bir çay içelim, desem, işim var, diyor. Bildiğiniz bahane. Numarasını sileyim mi telefonumdan, ne dersiniz?
***
Hasta la vista, İspanyolca görüşürüz demek sevgili kardeşlerim.

23 Şubat 2014

Angarya

Bir etimoloji yazısı yazarak bu haftayı da kapatalım. Aslında çevirdiğim bir makaleyi yayımlayacaktım bugün, dillerin kökenini irdeliyor, ama artık yarına kalsın. Çok zihin açıcı bilgiler veriyor, şimdiden söyleyeyim. 

İki-üç ay önce angarya kelimesi aklıma takıldı, acaba Ankara'yla bir ilgisi, ilişkisi var mıdır, diye meraklandım. Ankara'nın tarihteki adlarından biri de Angora ya. Göründüğü kadarıyla bir ilişkileri yok bu iki sözcüğün, baktım.

Angarya'nın Türkçe sözlüklerdeki ilk anlamı "Bir kimseye ya da bir topluluğa zorla, ücret vermeden yaptırılan iş, yüklenti." biçiminde geçiyor. Sözcüğün kökeni Babilceymiş, oradan Farsçaya, oradan da Yunancaya geçip ángaros (ἄγγαρος) halini almış. Tam olarak "atlı taşıyıcı" anlamına geliyor.

Atlı taşıyıcı anlamına gelen kelime nasıl olmuş da zorla yaptırılan iş anlamına bürünmüş? Romalıların Perslerden öğrenmiş oldukları bir posta teşkilatı sistemi varmış. Atlı postacılar, İmparatorluğun ana yolları üzerindeki belirli duraklar arasında gider gelirlermiş. Bu, yurttaşlar için değil, devlet için kurulmuş bir sistemmiş. Devletin farklı kademeleri arasında gidip gelecek gönderilerin trafiğinin daha sağlam bir biçimde işlemesini amaçlıyormuş. Angarya sistemini o zamanki diğer posta sistemlerinden ayıran özellik ise, atlı postacıların gece-gündüz demeden, yağmur-çamur dinlemeden, her zaman ve her koşulda yollarda olmalarıymış. 

Romalılar, atların bakımı, beslenmesi ve tedarikini zorunlu bir hizmet haline getirmişler. Dolayısıyla angarya kelimesi, 4. yüzyıla gelindiğinde "mecburi hizmet" anlamında kullanılmaya başlanmış. Ortaçağ Latincesinden itibarense üç aşağı beş yukarı günümüzdeki anlamını almaya başlamış ve birine zorla yaptırılan iş için kullanılmış.


Kaynak: The Encyclopædia Britannica, Angaria ve Angora maddeleri.
Sayfa başına git