1 Mart 2014

Hastane Notları

Bir üniversite hastanesi burası. Olabildiğince kalabalık. Çevre illeri de kat; iki milyondan fazla insana hizmet veriyor. Genel olarak gözlemlemeyi çok severim. İşte burada da gözlemlemek için sayısızca insan var. Gelgelelim bu kalabalığın içinden de neyi, nasıl gözlemleyeceğine karar veremiyor insan. 
***
Ne zaman ameliyathanenin önünden geçsem, kapısında bekleyen bir yığın insan görüyorum. Her saat onlarca insan ameliyat oluyor. Gündelik hayatımızın akışında hiç aklımıza gelmeyen bir detay bu.
***
Bana her gün yeni bir refakatçi kartı yazılıyor. Bir tane yazılsa, kaldığım süre boyunca onu kullansam olmaz mı?
***
Asistan doktorlar bir protesto tertip ediyorlar hastanenin içinde. Çok kısa sürüyor. Toplanıp üç-dört dakika alkış tutuyorlar, sonra herhangi bir açıklama neyim yapmadan dağılıp işlerinin başına dönüyorlar. Biraz sonra onlardan birini görüp soruyorum protestonun nedenini. Kendi gözümle görmesem bu kadar rahat konuşmam; asistanlar başta olmak üzere hastane çalışanları çok ağır şartlarda çalışıyorlar. Aynı gün akşam haber bülteninde görüyorum; İstanbul ve İzmir'de de aynı protesto varmış: destekliyorum. 

Bu ülkede bazı insanlar çok çalışır, bazıları az çalışır, bazılarıysa hiç çalışmaz. İşi içinden çıkılmaz duruma sokansa, çok çalışanların büyük bölümünün emeğinin karşılığını alamaması, bunun yanısıra, hiç çalışmayan bazılarının da büyük kazançlar elde etmesi.

***
Sabah olunca hastanenin gececi personeli gidiyor, yerine gündüzcüler geliyor. Bugün gelen hemşirelerden bir-ikisi erkek, –biliyorsunuz, erkek hemşirelerin sayısı gün geçtikçe artmakta– onlardan biri sabahın köründe kontrol için odaya girince selam veriyor ilkin. Henüz başımı kaldırıp bakmamışken içimden, ne efendi çocuk, diyorum, çünkü öbür hemşireler genelde odaya "dalarlar." Sorun değil bu gerçi, sonuçta onların işyeri. 

Bir saat sonra aynı çocuk yine geliyor. Babam başka bir hemşirenin az önce taktığı serumun ne için olduğunu sorunca, çocuk oldukça sakin ve saygı dolu bir sesle, "Ben bilmiyorum amca," diyor, "stajerim ben, bazı şeyleri henüz bilmiyorum." Çok da büyük bir şey değil belki, ama çocuğu içtenlikle takdir ediyorum oracıkta. Bilmiyorum demeyi bilmek: günümüzde neredeyse unutulan bir erdem.

***
Televizyonun hayatımdaki yeri neredeyse sıfır. Ancak hastane odasında hep açık olduğundan ben de izliyorum sık sık. Bir kez daha görüyorum ki, televizyon yüzde seksen oranında gereksiz bir alettir.
***
Kaldığımız oda iki yataklı. Yanımızda yatan amca daha önce iki kez ameliyat olmuş başka hastanelerde, ama sıkıntısı geçmemiş, üçüncü kez ameliyata gelmiş. Zamanı geliyor ve ameliyata alıyorlar, ancak yarım saat sonra götürdükleri gibi geri getiriyorlar. Ameliyathaneye girince korkup heyecanlanmış, tansiyonu yükselmiş, doktor da ertelemiş ameliyatı. Taburcu ettiler, giydi üstünü başını, başına da taktı şapkasını, hadi güle güle...
***
Hastane kocaman ama yeterli değil. Kaldığımız odanın kapısında Yoğun Bakım yazıyor. İhtiyaç olduğu için şimdilik normal oda olarak kullanılıyor. Hemen yandaki odadan yarı duvar, yarı perdeyle ayrılıyor. Dedim ya, yoğun bakım odası, aslında tek oda ama şimdilik iki oda. 

O yan odada iki yaşlı amca yatıyor. Biri çok yaşlı, oğlunun dediğine göre 107 yaşında. Kimliğinde öyle yazıyor olabilir ama gerçek yaşı o kadar yok sanki. Doksanı devirdiği kesin ama. Gecenin bir vakti amcanın, daha doğrusu dedenin öksürük sesleriyle uyanıyorum. Aslına bakarsanız öksürük değil, ama o sesi tanımlayacak sözcük bulamıyorum. Derinlerden gelip ağzından çıkan tuhaf bir ses. Bir ara öyle şiddetleniyor ki endişeleniyorum: Şuracıkta ölmesin sakın! Kalkıp bakmayı düşünüyorum, ama yanında refakatçisi var, herhalde uyanıktır diyorum kendime. 
*** 
Babamın serumlarını, mesanesini kontrol etmek için her saat başına kuruyorum telefonu. Gecenin bir vakti babamın seslenmesiyle uyanıyorum: "Kalk, telefonun çalıyor." 
***
Şu an bu notları, sayfaları sarı defterime siyah kalemimle yazıyorum. Not defteri kesinlikle iyi bir fikir. Her zaman yanımda taşırım ama bu denli uzun notlar almayalı epey olmuş.
***
Yanımda Çalıntı Masumiyet diye bir kitap getirdim, daha doğrusu ablam getirdi, an itibariyle 113. sayfadayım.
***
Ne zaman taburcu olacağımız belli değil henüz.
***
Çavdar Tarlasında Çocuklar güzel bir kitaptır. Başkahramanı olan çocuğun adı neydi, hay Allah, unuttum, o da hastanede yatıyor ya, birden aklıma geliverdi. Kitabı okumadan önce pek doğal olarak gözünüzün önüne bir çavdar tarlasında oynayan birkaç çocuk gelir, çavdarın nasıl bir bitki olduğuna dair bir fikriniz yoksa bile. Halbuki "Çavdar Tarlasında Çocuklar" kitapta sözü geçen bir şarkının sözleri. Bu kadar tüyo yeter, alın okuyun gerisini.
***
İstanbul güzel bir şehirdir, gidip yaşamak bir türlü kısmet olamasa da. Şu an yan odanın televizyonunda İstanbul'dan konuşuyorlar, seslerden birini tanıyorum, öbürü hakkında hiçbir fikrim yok.
***
Ana kantine bağlı olarak çalışan çocuklardan birkaç tanesinin işi, sabahtan akşama değin koridorları dolaşıp çay-kahve satmak. Aklıma kantincinin bu işi nasıl kotardığı takılıyor. Çocuklar isterse sattıkları çay-kahvelerin parasını cebe atabilirler çünkü. Bunu onlardan birine soramıyorum haliyle, neyse ki kantinde sıra beklerken çaycı çocuklardan birinin gelmesiyle kendiliğinden öğreniyorum. Çocuklara sayılı pet bardak veriliyor, kaçı geri dönerse toplamdan düşülüyor, ayrıca hazır kahveden de yine sayılı veriliyor, onların da kaçı eksikse bardaklardan düşülüyor, böylece satılan çay ve kahvenin sayısı çıkmış oluyor.
***
Önceki gün neredeyse yazlık bir hava vardı burada. Dün biraz soğudu, kar da yağdı. Bugünkü havaysa ikisinin ortasıydı. Dünkü kar öyle bir hızla başlamıştı ki, çok değil, yarım saat yağsa diz boyunu bulacaktı, ama bu yılki hava bildiğin dalga geçiyor insanla, başladığı hızla durdu, dağ fare doğurdu. (Diz boyu dünyanın bir yerlerinde bir ölçü birimi olarak kullanılıyor mudur, arşın gibi?).
***
Paralel iki koridoru birbirine bağlayan odamsı bir yer var, hemşirelerin malzemeleri falan duruyor içinde. Bir masa, yanında da rahat bir koltuk var, odalardaki ışık soluk olunca akşamları sık sık oraya gidip kitap okuyorum. Beni görevli sanıp bir şeyler sormaya gelenler oluyor arada, elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum.
***
Hayat güzeldir.
***
Televizyonda bir reklam çıkıyor ha bire. Sevimli bir kedi, boynunda da bir nazar boncuğu, bir şeyler söylüyor. İnanır mısınız, beş-on kez izledim, hâlâ ne reklamı olduğunu bilmiyorum. Hiç televizyon izlemeyip de birden birkaç saat izleyince, insan uzun zamandır gitmediği bir yere gitmiş hissine kapılıyor.
***
Bu asansör ameliyathane katından geçtiği için aslında binilmesi yasak. Ama içinde bir görevli olduğunu görünce ben de biniyorum. Ameliyathanede duruyor, adam iniyor. Bakıyorum, kadınların çığlıkları yeri göğü inletiyor, biri ölmüş besbelli. Kapı kapanıyor, üst kata çıkıyorum. Kimsenin bir alt katta birinin öldüğünden haberi yok. Tuhaf. 

Ameliyathanenin olduğu katta doğum kliniği de var. Yan yana, aynı anda insanlar doğuyor, insanlar ölüyor. Tuhaf. 

Yeryüzünün yasası bu, neresi tuhaf?

10 yorum:

  1. Birileri gelirken birileri gidiyor. Doğum ve ölüm yan yana. Hem zıt hem de ayrılmaz kavramlar. Tuhaf ama bir yandan da normal.
    Geçmiş olsun.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim blogdaş. Sevgiyle.

      Sil
  2. Belki de tuhaf olan aynı anda tanıklık etmek. Ölüme ve doğuma. İki zıt durumu beraber yaşamak.
    Geçmiş olsun..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim semiaa. Haklısın, bütün bir hayatımız zaten zıtlıklardan ibaret. Bunları aynı anda görmek tuhaf geliyor. Sevgiler.

      Sil
  3. Geçmiş olsun. Acil şifalar dilerim babanıza...

    YanıtlaSil
  4. Geçmiş olsun, acil şifalar dilerim.

    YanıtlaSil

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git