3 Haziran 2014

Tufan

Kral, kendisine bildirildiği gibi tüm insanlara yakında kopacak olan tufandan söz etti ve bundan kurtulmak isteyenlerin gelip gemisine binmelerini söyledi. "Hani, nerede gemi?" diye soranlar oldu, o da, "Gemimizi hep beraber inşa edeceğiz," cevabını verdi onlara. Kimisi inandı Kral'a, kimisi inanmadı. Onunla dalga geçenler ve onu art niyetle suçlayanlar da çıktı. Hatta biri, "Kendisine bir gemi yapmak için hepimize yalan söylüyor," demişti.

Kral'ın çağrısına uyanlar oldu. Gemi'nin inşaatı başladı. Ne var ki en yakın deniz geminin yapıldığı yere bir günlük uzaklıktaydı. Kral, işçilere işlerine bakmalarını, gerisini kendisine bırakmasını söylemişti, onlar da sözünü dinliyor, öyle yapıyorlardı. Kimseden bir ses çıkmıyor, herkes kendisine verilen işi yapıyordu. Tanrı da Kral'a aynısını söylemişti: "Gemiyi yaptır, gerisini bana bırak."

Kral'ın çağrısına uyanlar olduğu gibi uymayanlar da vardı. "Olacak iş değil," diye yüksek sesle dolaşanların sayısı az değildi, "zeytin ağaçlarıyla dolu bu tepelerde kullanmak için gemi yaptırıyor, kafayı yemiş olmalı." 

Günler geçti. Geminin inşaatında gözle görülür ilerleme oldu. Halk ise iyiden iyiye bölünmüştü. Kral'ın destekçileri onu her geçen gün daha fazla desteklerken ona inanmayanlar gün be gün ondan daha da uzaklaşıyordu. Başlangıçta tarafsız durmayı seçenlerse zamanla ya o tarafa ya bu tarafa gelmek zorunda kalmışlardı. Keskin bir ayrışma söz konusuydu. 

(Kral'ın şehrine uzak sayılmayacak köyünde bir başına yaşayan yaşlı bir kadın vardı. Çok yaşlıydı. Çocukları ondan önce ölmüşlerdi. O ne Kral'ın ne de diğerlerinin tarafındaydı. Ama Kral'ın doğru söylediğini biliyordu. Bunu komşularına söylemişti. "Tufan kopacak," demişti. Gelgelelim komşuları aldırmamıştı söylediklerine.)

Nihayet geminin yapımı tamamlandı. Büyük bir gemiydi. İnsanlar –gemiyi yapan işçiler de dahil– gidip gelip gemiye bakıyorlardı. Geminin büyüklüğü, güzelliği şaşırtıyordu onları. Birkaç gün böyle geçti. Ve sonra insanlar artık tufanın ne zaman kopacağını merak etmeye başladılar. Her gelen Kral'a bunu sordu. Kral'ın da canı sıkılmaya başladı bu durumdan. Aklına bunu Tanrı'ya sormak geldi. Madem tüm insanlar ona soruyordu, o da Tanrı'ya sormalıydı. Buna karar verdi ve hiç zaman kaybetmeden eteklerinde kendi şehrinin kurulu olduğu dağa tırmanmaya başladı. Akşam olduğunda epey yol kat etmişti ancak dağın zirvesine ulaşmasına biraz daha vardı. Yorulmak yoktu, yürümeyi sürdürdü.

Şimdi olduğu gibi o zaman da Tanrı'nın gökte olduğu inancı egemendi. Bundan ötürü zamanın kralları Tanrı'yla konuşacak olduklarında ülkelerindeki en yüksek dağın zirvesine çıkmak zorundaydılar. Üstelik de tek başlarına.

Hava kararır kararmaz yıldızlar belirmeye başlamıştı. Ancak bu tuhaflık da neyin nesiydi? Kral dağa tırmandıkça yıldızlar birer birer gözden kayboldular. Kral karanlığın ortasında buldu kendini. Bu dağda zirveye yaklaşıldıkça zemin de kötüleşmeye başlıyordu. Taşlık araziden geçmekte epey zorlanıyordu Kral. Sık sık yukarıdaki kayalardan kopup aşağı fırlayan taş parçaları Kral'ı olabildiğince korkutuyordu. Kalbinin sesini işitiyordu. Neyse ki bu dağın zirvesine ilk gelişi değildi bu. Alışkındı. Yolu biliyordu. Düşe kalka zirveye ulaşmayı başardı. Ve Tanrı'ya seslendi: "Bana Tufan'ın ne zaman kopacağını soruyorlar..." Gökten gelen ses yeri göğü inletti o an: "Yarın!!!" Korkudan irkildi Kral. Derhal kalkıp gerisin geri dağdan inmeye başladı. Taşlık arazide ikide bir düşüyor, kalkıp yine koşmaya başlıyordu. Giysileri lime lime olmuştu. Dizleri kanlara bulanmıştı. Yüzü gözü de kanlar içindeydi. Acıdan tir tir titriyordu bedeni.

Zirveden epey uzaklaşmıştı. Korkusu dinmek üzereydi ki aniden bir gürültü koptu. Gök gürlemesiydi bu. Ardından şimşek çaktı. Ortalık bir anlığına aydınlığa büründü. Kendi şehrini ve gemisini gördü. Halbuki o günün sabahında dağa tırmanmaya başlarken havada bir bulut belirtisi bile yoktu. Yıldızların niçin kaybolduğunu o an anladı. Hava kararınca gökyüzüne bulutlar doluşmuştu.

Kral zorlu bir yolculuktan sonra şehre ulaştı. Sabah olmak üzereydi. Gök gürleyip duruyordu. Şimşekler çakıyordu üst üste. Yıldırımlar düşüyordu. Ancak havada tek bir yağmur damlası yoktu. Kral, emrinde ne kadar hizmetkâr varsa hepsine bütün şehri bu gün kopacak tufandan haberdar etmelerini buyurdu. Sabah olduğunda Kral'ın bütün taraftarları gemiye çoktan doluşmuşlardı.

Beklenen an gelip çattı. Gök, geceden beri olduğu gibi bir kez daha gürledi. Ancak bu kez öyle bir gürledi ki herkes olduğu yere yığıldı. Nihayet yağmur başladı. Öyle bir şiddetle yağmaya başladı ki oradakilerin hiçbiri daha önce böyle bir yağmur görmemişti. Gene de herkesin içi rahatladı. Çünkü saatlerdir gürleyen gök sonunda boşalmaya başlamıştı. Gemideki herkes birbirine sokulmuş bekliyordu. Kimseden ses çıkmıyordu. Ufacık bir kıpırtı dahi yoktu.

(Yaşlı kadın eşeğine binmiş şehre geliyordu o sırada. Bağıracak takati yoktu. Kime bağıracaktı hem? Herkes can derdine düşmüştü. Ortalıkta kimse yoktu. Gemiye binen binmiş, binmeyense evine kapanmıştı. Bakıyordu kadın. Yalnızca bakıyordu. Şehre bakıyordu. "Beni de bekleyin!" diyordu bu bakışlarla. Kim bekleyecekti?)

Kısa bir süre içinde her yer su içinde kaldı. Gemidekiler sallanmaya başladıklarını fark ettiler. Sahiden de gemi yerden kesilmek üzereydi. Kral gemideki küçük pencerelerin birinden şehre bakıyordu. Hareket yoktu. Şehir durmuştu. Neden sonra Kral şehrin hareketlendiğini fark etti. Şehir uzaklaşıyordu. O sırada yanı başındaki karısı, "Galiba gemi gidiyor," dedi. İşte o an Kral neyin ne olduğunun ayırdına vardı. Evet, gemi gidiyordu. Kral gittikçe uzaklaşan şehrinden gözlerini alamadı. Bir daha asla buraya dönmeyeceğini, yerini yurdunu bir daha asla görmeyeceğini içten içe biliyordu. Bir süre sonra şehir gözden kayboldu. Yağmur da sürüyor, ancak bir seviyeye gelmiş sular artık yükselmiyordu.

(Yaşlı kadın eşeğinin sırtında yüksekçe bir tepede öylece duruyordu. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur umurunda değildi. İliklerine değin ıslanmıştı. Üşümüyordu ama. Gözlerini ufukta kaybolmak üzere olan gemiye dikmişti. Ne kendisinde ne de eşeğinde kıpırtı vardı. Ölü gibiydiler.)

Yağmur kesildiğinde ikindi vaktiydi. Bulutlar dağıldı. Güneş göründü. Gökyüzü kadim rengine, maviye büründü. Hafifleyen eşek başını yere eğdi, dudaklarını yerdeki ıslak otlara değdirdi. Usul usul otlamaya başladı. Sonra başını kaldırıp kıyafetlerini çıkarmaya başlayan sahibine baktı. Soyunurken zorlanıyordu sahibi. Yine de üstünde ne var ne yoksa çıkarmayı başardı. Eşek, sahibinin pörsümüş vücudunu gördü. O da eşeğe bakınca hayvan başını indirip yeniden otlamaya koyuldu. Daha önce hiç bu kadar lezzetli ot yememişti.

(Kral'ın gemisi sel sularına kapılıp gitti, denize karıştı. Bir daha da ne Kral'ı gören oldu ne gemidekileri. Sular şehirde kalanları da alıp götürdü. Tufandan kurtulanlar yalnızca yaşlı kadınla eşeğiydi.)

2 yorum:

  1. Eşkiya filmindeki Fırat nehrini bekleyen nineyi hatırlattı bana. Nehrin kenarında gözleri kör ama herşeyi görmüş olan.. Onun kalmışlığını.
    Güzel kurgu..

    YanıtlayınSil
  2. Eşkiya filmindeki Fırat nehrini bekleyen nineyi hatırlattı bana. Nehrin kenarında gözleri kör ama herşeyi görmüş olan.. Onun kalmışlığını.
    Güzel kurgu..
    Baktım da, kör değilmiş Ceren nine. Düzelteyim. Gözlerinden öyle hatırlamışım. Ama filmin ilk 6 -7 dakikasındaki konuşma yazını hatırlatıyor.
    - su geldi herşeyi aldı götürdü. Bi ben kaldım.
    - sende kal Ceren nine diyor Baran. Kurda kuşa yem olacaksın.
    - kurt ve kuş bizdendir. Asıl kötülük başka yerde , sende gitme Baran diyor Ceren nine.

    YanıtlayınSil

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git