30 Ocak 2014

Enfes Bir Öykü

Yalnızlık
Alberci Riner metrodan çıkınca canı sıkkındır ve içinde hiç eve gitme isteği de yoktur, böylece elinde bir müzik aleti çantası olan bir adamın peşine takılır. Bu gibi durumlara hiç alışık olmamasına rağmen, şehrin ana caddelerini dolduran bu gün ortası kalabalığının içinden rahatlıkla ayırt edilebilecek birini izlemenin iyi bir fikir olduğuna karar verir. Çantalı adam, yolunu kesip duran kırmızı ışıklarla kumar oynuyormuşçasına, belli bir yönü olmadan gider gelir ve sonunda bir tuhafiyenin camından bakmak için durur. Bu merak uyandırıcı sahnenin şaşkınlığıyla, iki kapı bitişikteki bir Hintli dükkânının önünde durur Alberci Riner. Az sonra çantalı adam tuhafiyeden çıkan kambur bir kadının ardından, az önceki kararsız haliyle yürümeye devam eder. İki cadde ötede kambur kadın bir ucuzcu dükkânına girer. Çantalı adam bir posta kutusuna dayanıp bir sigara yakar. Alberci Riner karşıya geçerek gözünü dükkânın kapısından ve çantalı adamdan ayırmadan beklemeye başlar. Birkaç dakika sonra, kambur kadın hamile bir kızın ardından dükkândan çıkar. Bir oyun parkına vardıklarında hamile kız pis bir kum havuzunun önünde oturarak çocukların oyununu izlemeye koyulur. Kambur kadın da çıkarıp örgüsünü örer. Çantalı adam bir defter çıkarıp bir şeyler yazar. Alberci Riner tırnaklarını ısırmaya başlar. İkindiye doğru, defalarca yıkanan bir havlu gibi yıpranmış olan hamile kız, elinde bir alet kutusu tutan bir adamın peşinden parktan ayrılır. Kambur kadın, çantalı adam ve Alberci Riner güya kendilerini belli etmemek için bir süreliğine oyalanırlar, ve her biri, geldiği sıraya göre, sanki yapması gereken bir işi birden hatırlamışçasına bir anlığına durur. Caddeler, karanlığın yavaş yavaş basmasıyla ışıkları ve erkenden çıkan gececileri ağırlamaya başlamaktadır. Tam o sırada Alberci Riner ensesinde hissettiği gözlere dönüp bakmak için duralar. Ne var ki buna cesaret edemez.
Eduard Márquez

  • Lawrence Venuti'nin İngilizce çevirisinden çevrilmiştir. (Translated from the English translation by Lawrence Venuti).
  • Cristina Mora Literary & Film Agency, Barcelona'nın izniyle yayımlanmıştır. (Published by permission of the Cristina Mora Literary & Film Agency, Barcelona).


Katalan yazar ve şair Eduard Márquez'in
Türkçede Brandes'in Kararı adlı kitabı var.
"Eduard Márquez, bu öykünün de içinde yer aldığı ilk Katalanca kitabı Zugzwang'dan (1995) önce İspanyolca iki şiir kitabı yayımladı. Katalancada bir dizi öykü kitabı, 12 çocuk kitabı ve dört romanı daha var. 2006'da yazdığı La decisió de Brandes (Brandes'in Kararı) adlı romanı, önemli birkaç Katalan ödülü aldı." 
***
Almanca bir terim olan zugzwang "zorunlu hamle" anlamına gelir ve satranç başta olmak üzere bazı oyunlarda, yapılacak tüm olası hamlelerin oyuncunun aleyhine olduğu durumu betimler.

28 Ocak 2014

Kargaların Yaşamı

Bir karga tam beş bin yıl yaşar. 

Biz insanlara ve öbür hayvanlara benzemez kargaların yaşamı. Her bir insan ya da her bir at örneğin, doğar yaşar ve ölür; her bir bireyin yaşamı kendine aittir. Bir insan, bir kedi, bir koyun... belli bir süre yaşar ve dünyayı gerisinde bırakıp gider. Ama karga öyle mi?


Gözünü dünyaya açan her karga, yaşamakta olan bir karganın yaşantısını devralır. Böylelikle o yaşantı tam beş bin yıl sürer.

Via
Peki, karga ne yer? Elbette insanların kederini, tasasını yer. Seksen-doksan yıl yaşayabilen insanlar bu dünyadan göçecekleri zaman kargaların gözünün içine bakarlar. Onlar kadar uzun bir yaşama sahip olabilmiş olmayı isterler. İçerlerler. Üzülürler içten içe. Ama yapılacak bir şey yoktur. Ve işte kargalar da o anda boş durmazlar, o insanların derdini, tasasını, kederini, hüznünü, üzüntüsünü yerler. Hayır hayır, insanları düşündüklerinden değil, yaşamlarını sürdürebilmek kaygısıyla yaparlar bunu. Bin yıl sonra, iki bin yıl sonra gelecek, gelip o yaşantıyı devralacak olan öteki kargaları düşünerek yaparlar bunu. Çünkü yaşamın devamı için beslenme şarttır, bizim için de böyledir bu, kargalar için de.

Peki, ya biz insanlar? Biz ne yeriz?



Bir blog yazısına yaptığım yorum.

27 Ocak 2014

Sen Neymişsin Be Drakula! (10)

Dokuz tane Drakula yazısı oldu, bu onuncu ve son, gözünüz aydın. Durup dururken bu Drakula da nereden çıktı, diye merak edenler olur belki, bir kez daha anlatayım. 

On yıl önce bir sahafta görüp aldığım bir kitap çok ilgimi çekmişti. Adı Drakula ya da Kazıklı Voyvoda / Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı olan bu kitabı şimdiye dek üç kere okudum. Bir kere daha okuyacağım galiba, öyle görünüyor. İşte, bu kitabı fazlasıyla ilgi çekici bulunca, bazı yerlerini alıntılayıp blogda paylaşmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Tabii, iki-üç yıl önce düşündüm ilkin, geçenlerde yazdığım gibi, öylece erteleyip duruyordum ama işte nihayet yayımladım.

Kitaptaki tek ilgi çekici bilgi, Drakula'nın yalnızca romanlara, filmlere konu olmuş bir vampir değil, gerçekten yaşamış bir insan olduğu bilgisi değil. O, altı yılını Osmanlı sarayında geçirmiş, böylece Şehzade Mehmet'le, namı diğer Fatih Sultan Mehmet'le birlikte büyümüş, o sırada mükkemmele yakın derecede Türkçe öğrenmiş biridir. Sonraları ülkesinin yönetimini ele geçirince uyguladığı yönetim şekli her şeyden daha ilginçtir. Osmanlı sarayında yaşarken Osmanlı'yı yakından, hatta ne yakını, içeriden tanıma fırsatı bulmuş, böylelikle daha sonra bundan çok faydalanmıştır. O Eflak'ın, Fatih de Osmanlı'nın başına geçtiklerinde birbirlerine rakip olmuşlardır. Osmanlı her açıdan Drakula'nın ülkesinden kat be kat üstün olmasına rağmen Drakula Osmanlı'nın çok canını yakmış, Fatih'e çok çektirmiştir, zira, dediğimiz gibi, zamanında onunla beraber büyümüş, arkadaşlık etmiş, onu gayet iyi tanımıştır, böylece hükümdarlık döneminde onun zaaflarından yararlanmasını bilmiştir.


Drakula
Gerçek adı, babasınınki gibi Vlad olan Drakula, Vlad II. Drakul'un oğludur. Bugünkü Romanya topraklarının bir kısmını, kitabın adından da anlaşılacağı gibi "III. Vlad Tepeş" unvanıyla yönetmiştir. Tepeş, kazıklı'nın Rumencesidir.

Drakula "Drakul'un oğlu" gibi bir anlama gelmektedir. Draco Latincede ejderha demektir. Daha sonra Kutsal Roma-Germen İmparatoru olacak olan Sigismond'un, Macaristan kralıyken Avrupa'da kendine menfaat sağlamak için kurdurduğu Ejderha Tarikatı'nın (Ordo Draconum) bir üyesi olduğu ve bu tarikatın sembolü olan ejderhalı bir madalyonu sürekli boynunda taşıdığı için Drakula'nın babası II. Vlad'a Romanya'da Dracul denilmiştir. O da bu ismi kısa sürede benimsemiştir. Nihayetinde de aile ismi olarak uzun süre kullanılmıştır.

Drakula'nın Türkçede yaygın olarak bilinen bir diğer lakabı da "Kazıklı Voyvoda"dır. İngilizcede de "Vlad the Impaler", yani "Kazıklı Vlad" diye bilinir. Voyvoda, aslında "kumandan" anlamına gelen, sonraları "vali" anlamında kullanılan Slavca bir sözcüktür. Yayımladığım yazıların içeriğinden de açıkça görüldüğü üzere "Kazıklı" lakabını fazlasıyla hak etmiştir o. 

III. Vlad Tepeş, namı diğer Drakula, kendisinden yüz yıl kadar sonra yaşayan Korkunç İvan'la beraber Avrupa tarihinin gördüğü en acımasız ve korkunç kahramanlardan biridir. Ölümünden itibaren adı bütün Avrupa'da yayılmış, korkunç masallara, efsanelere geçmiştir. İşte bu yüzdendir ki, İrlandalı yazar Bram Stoker 1897'de yazdığı romanın vampir kahramanına Drakula'nın adını vermiştir. Daha sonra bu roman birkaç kez sinemaya da uyarlanmıştır. Günümüzde pek çok insanın Drakula'yı yalnızca bir vampir olarak bilmesinin nedeni budur. Gelgelelim gerçek Drakula, yaptıklarıyla bir vampirden çok daha korkunç biri olmuştur.

Drakula her ne kadar dünyada olumsuz bir üne sahip olsa da ülkesi Romanya'da bugün hâlâ saygı duyulan bir kahramandır.
***
Tarih, yalnızca okullarda öğretilen yalan yanlış resmi bilgilerden ibaret değildir. Eskiden ben de pek çokları gibi tarihi yalnızca ders kitaplarında yazılanlardan ibaret sanırdım. İyi ki şu alternatif tarih dedikleri şey var.   


Drakula Üzerine Notlar / Alıntılar:

1. Drakula Nedir?
2. Drakula Kimdir?
3. Drakula Osmanlı Ülkesinde
4. Adam ve Karısı
5. Elçilerin Başına Çakılan Çiviler
6. Drakula, Dilenciler ve İşe Yaramazlara Ne Yaptı?
7. Tüccar ve Hırsıza Ne Oldu?
8. Çeşmedeki Altın Tas
9. Kazığa Geçirilmişler Ormanı
10. Sen Neymişsin Be Drakula!

26 Ocak 2014

Kazığa Geçirilmişler Ormanı (9)

Fatih Sultan Mehmet'le Drakula arasında eninde sonunda bir savaşın olacağı bilinmektedir. Çünkü Fatih, Osmanlı'nın fetih politikası gereği gözünü Avrupa'ya dikmiştir. Balkanlardaki ülkeleri de Osmanlı'ya bağlamak istemektedir böylece. Sonunda kaçınılmaz olan savaş, Fatih'in Eflak'ın üzerine yürümesiyle başlamış olur. Amacı, Drakula'nın başkenti Tirgovişte'yi ele geçirip Osmanlı topraklarına katmaktır.

Fatih'in ordusu Drakula'nın ordusundan hem sayıca hem de teknik olarak çok üstündür. Drakula'nın üstünlüğüyse savaşın kendi topraklarında olacak olmasıdır. Bir başka avantajı da, Fatih'i, Osmanlı ordusunu, ordunun savaş taktiklerini çok iyi tanıyor olmasıdır. Çünkü, daha önce de söylendiği gibi, Drakula altı yıl boyunca, 12 yaşından 18 yaşına kadar Osmanlı sarayında yaşamıştır. 

Bizzat Fatih'in komutanlık ettiği Osmanlı birlikleri Drakula'nın karargâhına çok yaklaştıklarında, Drakula geri çekilme taktiği uygular. Bu taktikle düşmanı ülkesinin savunma için oldukça elverişli olan bölgelerine çekmeyi amaçlamaktadır. Sık ormanlar, aşılması hayli güç Karpat Dağları, Tuna Nehri civarındaki bataklıklar Drakula'nın elini güçlendirmektedir.

Drakula'nın "yanık toprak" taktiği denilen ilginç bir yöntemi de vardır. Buna göre, ordusunu kuzeye yönlendirir ve her yeri boşalttırır, kendi köylerini yaktırır, kentlerini ateşe verdirip hayalet kentlere dönüştürür. Daha sonra bütün tarlaları da yaktırır, su kuyularını zehirletir. Osmanlı top arabalarının geçişini önlemek için setler yaptırır, akarsuların yönünü değiştirir, çukurlar kazdırarak dibine kazıklar çaktırır. Bütün bunları yaptıktan sonra ordusunu dağlara ve ormanların derinliklerine çeker. 

Fatih'in ordusu, Drakula'nın tüm bu önlemlerine karşın Tuna Nehri'ni aşmayı başarır, ne var ki yedi gün boyunca ilerlemesine rağmen tek bir canlıyla karşılaşamaz. Ordu içecek su bile bulamaz bir haldedir. 

1462 haziranıdır. Fatih ordusuyla birlikte başkent Tirgovişte'nin önüne varır. Bunun üzerine Drakula Fatih'in ordugâhına ani bir gece saldırısı düzenler. Drakula'nın Fatih'i öldürmek için özel olarak görevlendirdiği askerleri, Fatih'in çadırı yerine yanlışlıkla diğer komutanların çadırlarına yönelmeseler belki de Fatih öldürülmüş olacaktı. Bu gece saldırısı Osmanlı ordusunda büyük bir endişe yaratır ve moral bozukluğuna neden olur. Sonraki günlerde de çarpışmalar sürer. Bu çarpışmaların birinde Drakula'nın kendisi de yaralanır. Çarpışmaların sonunda her iki taraf da ağır kayıplar verir, ancak Osmanlı ordusunun kaybı Drakula'nınkinin üç katı kadardır.

Fatih, ordusunu biraz geri çekerek Drakula'nın başkentine bir daha saldırmak için hazırlıklara başlar. Bu arada Drakula da hazırlıklarını yapar, kalesinin kapılarını kapattırır ve savunma pozisyonuna geçer. Birkaç gün sonra Fatih hazırlıklarını tamamlar ve ordusunun başında bir kez daha Tirgovişte üzerine yürür. 

Osmanlı ordusu başkentin yüz km. kadar kuzeyindeki bir ovaya yaklaştığında karşılaştığı manzara karşısında dehşete düşer. "Kazığa geçirilmişler ormanı" adını alacak olan bu ovada daha önceki çarpışmalarda esir alınmış binlerce Osmanlı askeri, yakıcı güneşin altında kazığa geçirilmiş bir halde bulunur.

Bu görüntü karşısında bütün komutanlarının ve askerlerinin cesaretinin kırıldığını gören Fatih daha fazla ilerleyemez ve geri çekilir. Edirne'ye, oradan da İstanbul'a gider. 

Böylece çocukluklarının altı yılını birlikte geçiren bu iki adamın, Fatih ile Drakula'nın savaşı kazanan ve kaybeden olmadan sonuçlanır. 



Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

25 Ocak 2014

Çeşmedeki Altın Tas (8)

Anlatılanlara göre Drakula'nın zamanında Eflak'ta hırsızlık olaylarına nadiren rastlanmıştır. Romanya'da halk arasında anlatılan bir mesel bunu desteklemektedir. Drakula bir yol üstünde ıssız bir yere bir çeşme yaptırır. Çeşitli Avrupa ülkelerinden tüccarların da geçtiği bir yoldur bu. Pek çok yolcu dinlenmek ve su ihtiyacını gidermek için bu çeşmeye uğrar. Drakula çeşmeyi kasten ıssız bir yere yaptırmış ve yanına da su içilmesi için altından bir tas koydurmuştur. İşte o tas, Drakula yaşadığı sürece gece gündüz orada durmuştur, hiç kimse altın tası çalmaya cesaret edememiştir. Çünkü halkı Drakula'yı çok iyi tanırmış, eğer tas çalınırsa çok sayıda kişinin, belki de bütün şehrin kazığa geçirileceği işten bile değilmiş.  



Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

24 Ocak 2014

Tüccar ve Hırsıza Ne Oldu? (7)

Floransalı büyük bir tüccar, bir gün eşya yüklü bir arabayla İstanbul'a gitmek üzere Drakula'nın şehirlerinden biri olan Trigovişte'ye gelir ve burada konaklar. Üzerinde epeyce para da vardır. Şehre gelir gelmez Drakula'nın sarayına gider ve ondan, mallarını korumaları için muhafızlar ister. Drakula, arabasını şehrin orta yerinde bırakmasını ve geceyi geçirmek üzere saraya gelmesini emreder. Adam çaresiz, denileni yapar. 

Geceleyin bir hırsız arabaya girer, mallara dokunmaz ama tüccarın 160 altınını çalar. Sabah olunca adam hemen arabasına koşar. Parasını sayar, bakar ki 160 altını çalınmış. Derhal saraya döner ve Drakula'ya durumu anlatır. Drakula sakin bir edayla endişelenmemesini, altınlarının da hırsızın da bulunacağını söyler. Bu arada adamlarına da emir verir, adamın çalınan altınlarının saray hazinesinden karşılanmasını, bir tane altın da fazladan verilmesini söyler. Adamları bu emrini yerine getirirken o da başka bir emir verir. Tüm şehre tellallar salınmasını, eğer hırsız bulunmazsa şehri baştan sona yakacağını bildirir.

Bu arada tüccar, parasını almış, arabasının yanına dönmüştür. Aldığı parayı tam üç kere sayar ve görür ki fazladan bir altın var. Hemen saraya döner ve Drakula'ya durumu bildirir; bir altın fazla, der. O sırada hırsız da bulunup saraya getirilmiştir. Drakula tüccara döner ve, "Eğer fazladan bir altın aldığını söylemeseydin, seni de bu hırsızla birlikte kazığa geçirtecektim," der. Tüccar yoluna koyulur, hırsız da kazığa geçirilir. 


Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

23 Ocak 2014

Drakula, Dilenciler ve İşe Yaramazlara Ne Yaptı? (6)

Drakula, yaşlıların, hastaların, topalların, körlerin, yoksulların ve serserilerin Tirgovişte Sarayı'nın büyük salonunda toplanmasını ve onlar için büyük bir şölen hazırlanmasını buyurur. Belirtilen günde Tirgovişte, şölene katılmak için ülkenin dört bir yanından akın eden dilencilerin ağırlığı altında ezilir. Prensin hizmetkârları herkese bir torba dolusu giyecek dağıtır, dilencileri büyük sofraların kurulduğu malikânelere götürür. Dilenciler prensin cömertliği karşısında şaşkınlık içindedir, kendi aralarında şöyle konuşurlar: "Bu gerçekten de prenslere yakışır bir zarafet." Daha sonra yemeye koyulurlar. Önlerinde ne gördüklerini sanırsınız? Prensin kendi masasına layık bir yemek: insanın ağzının suyunu akıtacak kadar güzel yiyecekler ve şaraplar. Dilenciler orada dillere destan bir yemek yerler. Aç gözlülükle önlerindeki yiyeceklere ve şaraplara saldırırlar. Çoğu körkütük sarhoş olur. Birbirleriyle konuşamayacak hale gelip saçmalamaya başladıklarında, çevrelerinin ateş ve dumanla sarılı olduğunu fark ederler. Prens, hizmetkârlarına evi ateşe vermelerini buyurmuştur. Dilenciler kaçmak için kapılara saldırırlar ama hepsi kilitlidir. Alevler yayılır, ateşten ejderhalar gibi yükselir. Alevler arasındaki zavallıların dudaklarından iniltiler, haykırışlar, çığlıklar duyulur. Alevlerin insan yakarışları karşısında geriledikleri duyulmuş mudur? Birbirlerinin üzerine devrilirler. Birbirlerine sarılırlar. İmdat isterler ama çığlıklarını duyacak bir kulak bulamazlar. Onları yok eden alevlerin acısıyla kıvranmaya başlarlar. Alevler bazılarını kömüre döndürür, bazılarını da kül eder. Yangın durduğunda geriye hiçbir şey kalmamıştır. 


Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

22 Ocak 2014

Elçilerin Başına Çakılan Çiviler (5)

Bazı Cenovalılar elçi olarak Drakula'nın sarayına gelirler. Huzuruna çıktıklarında şapkalarını ve diğer başlıklarını çıkarırlar. Fakat bunların altına giydikleri küçük takkeleri, gelenekleri uyarınca çıkarmazlar. Bunun üzerine Drakula, neden şapkalarla beraber onları da çıkarmadıklarını sorar. "Bizim geleneğimiz böyle," diye cevap verir elçiler, "hiçbir zaman, hiçbir koşulda takkelerimizi başımızdan çıkarmayız, bu bizim adetimizdir. Osmanlı sultanının ve Kutsal Roma-Germen imparatorunun huzuruna çıktığımızda bile bunları çıkarmayız." Drakula, bu söylenenler çok hoşuna gitmiş gibi görünerek şöyle karşılık verir elçilere: "Gerçekten de geleneklerinize böyle sahip çıkıyor olmanız çok sevindirici. Ben de kendi payıma, sizin bu geleneğinizin korunmasına katkı sağlamak isterim." Elçiler onun bu sözleri karşısında nasıl teşekkür edeceklerini bilemezler. Fazlasıyla onurlanırlar. Sonra Drakula bir avuç çivi istetir, adamlarına tüm elçilerin takkelerinin başlarına çivilenmesini emreder. Adamlar elçilerin kafalarına çivileri çakarken olabildiğince sakin bir tavırla şöyle der: "İnanın bana, gelenekleriniz böyle korunmayı hak ediyor."


Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

21 Ocak 2014

Adam ve Karısı (4)

Bir gün Drakula, çok kısa ve dar bir kıyafet giymiş bir adamla karşılaşır. Adamın kıyafeti o kadar dardır ki bütün organları belirgin biçimde fark edilmektedir. Drakula adama, "evli misin?" diye sorar, adam da "evet," diye cevaplar. "O halde karın zamanını boşa geçiren cinsten biri. Nasıl oluyor da sana doğru dürüst bir giysi dikmiyor. Böyle biri benim ülkemde yaşamayı hak etmiyor, derhal ölmeli," diye devam eder Drakula. "Benim, karımdan hiçbir şikayetim yok," der adam, "ondan memnunum, ne olur bağışlayın efendimiz," diye yalvarmaları para etmez. Hemen kadını huzuruna çağırtır Drakula ve oracıkta kazığa geçirtir. Bu kez başka dul bir kadını getirtir ve o adamla evlenmesini buyurur. Az önceki kadının başına gelenleri de gösterir elbette. Bu yeni kadın korkudan o denli çok çalışır ki, denilenlere göre yemek yiyecek zaman bulamaz. 


Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

20 Ocak 2014

Drakula Osmanlı Ülkesinde (3)

Osmanlı Sultanı II. Murad, kendisiyle bağlılık sözleşmesi imzalamış olan Dracul'un son zamanlarda yapması gerekenleri yapmaması, görevlerini savsaklaması üzerine rahatsız olur. O zamanki Bulgaristan Beyi de Sultan'ı kışkırtır. Bunun üzerine Sultan, bahar gelince onu huzuruna çağırtır. Dracul da iki oğlunu yanına alarak Sultan'la buluşmak üzere Gelibolu'ya gider. Oraya varır varmaz tutuklanıp zincire vurulur. Oğulları ise bir dağ kalesi olan, bugünkü Kütahya'daki Eğrigöz'e götürülür. Dracul, bir yıl boyunca Gelibolu'da tutuklu kaldıktan sonra Sultan'ın istetmesiyle başkent Edirne'ye götürülür. Yıl 1443'tür. Bu yıla dikkat etmek gerekir. İstanbul'un fethine on yıl kalmıştır. 

Edirne'de Dracul Sultan Murad'ın yeni bir anlaşmasını kabul eder, hem İncil'e hem de Kuran'a el basarak, Osmanlı'ya yönelik girişilecek herhangi bir savaşa katılmayacağına yemin eder. Vergisini vermeye de devam edecektir. Böylelikle serbest bırakılır. II. Murad, Vlad Dracul'un daha önce verip de tutmadığı sözlerini göz önünde bulundurarak bu kez anlaşmayı garanti altında tutmak istemektedir, bundan ötürü Dracul'un iki oğlunu, Drakula ile Radu'yu rehin olarak tutmaya karar verir. O sırada Drakula on iki, Radu ise yedi yaşındadır. Drakula tam altı yıl boyunca ailesinden hiç kimseyi görmeyecek, Türkler'in arasında yaşayacaktır. Radu ise yirmi yıl kalacaktır. 

Bu küçük rehineler bir süre sonra başkent Edirne'ye götürürler. Sultan'ın onları rehine olarak almış olmasının tek nedeni babalarının kendisine bağlı kalmasını sağlamak değildir. Gelecekte kendi ülkelerinde tahta geçecek olan çocukların Osmanlı'ya bağlılıklarını sürdürmesi için şimdiden gerekli çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu nedenle de onlara iyi davranılmak zorundadır. Örneğin, İslam'a geçmek için zorlanmazlar. Bir de tutsaklıklarına son verilir. Babaları sözünde durduğu sürece kendilerine gayet iyi davranılır. Sarayda yaşarlar, Sultan nereye giderse onun maiyetinde yer alırlar. Örneğin Sultanla birlikte onun yazlık sarayının bulunduğu Manisa'ya giderler. Tek rehineler de onlar değildir bu arada, başkaları da vardır. Balkanlar'dan çok sayıda genç, aynı nedenlerle Osmanlı Sarayında tutulmaktadır. Sarayda Mehmed adında bir genç daha vardır, fakat adından da anlaşılacağı gibi bir rehine değildir. Sultan'ın oğlu, geleceğin Fatih'i, Şehzade Mehmed'dir bu.  

Osmanlı Sarayında, o zamana göre son derece kaliteli bir eğitim vardır. Drakula ve Radu da bundan paylarını alırlar elbette. Aralarında Molla Gürani'nin de bulunduğu zamanın değerli öğretmen ve bilim adamlarınca yetiştirilirler. Kolayca tahmin edileceği gibi, "Drakula'nın Türkçe bilgisi kısa sürede mükemmele yaklaşır. Bu özelliğinden ileride sık sık yararlanacaktır."

Osmanlı ülkesindeki altı yıllık tutsaklık Drakula'nın yaşamında bir dönüm noktasıdır. Burada yaşadıkları, gördükleri, aldığı eğitim yaşamı boyunca onun kişiliğinde rol oynayacaktır. "Osmanlı'nın yanında geçirdiği yılların, Drakula'nın soğuk ve sadist kişiliğini oluşturduğunu iddia etmek yanlış olmaz." Bunun yanı sıra, Drakula, gelecekteki rakibi olan Osmanlı'yı ve de Fatih Sultan Mehmed'i son derece iyi tanıma fırsatı bulmuştur.

Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

19 Ocak 2014

Drakula Kimdir? (2)

1386-1418 yılları arasında Yaşlı Mircea adlı biri, bugünkü Romanya ve civarında genişçe bir Rumen devleti kurdu. Bu süre içinde başarılı sayılabilecek işler yaptı.

1393'te Türkler Bulgaristan'ı aldıklarında Mircea, sıranın kendi ülkesine geleceğini anladı ve hemen Osmanlı'yla bir bağlılık anlaşması imzaladı. Ne var ki, iki yıl sonra Avrupalı dostlarına yanaştı ve 1396'daki Niğbolu Savaşında onlarla birlikte hareket etti. Tam o sırada, doğuda Timur tehlikesi belirince Osmanlı tüm dikkatini oraya yöneltti. Yıldırım Beyazıt esir alındı ve tutsakken intihar etti. Mircea, Osmanlı'da işlerin bu şekilde yolunda gitmemesinden faydalanmak istedi ve kızını Şehzade Musa ile evlendirdi, onun Osmanlı tahtına geçmesi için de elinden gelen desteği verdi. Ancak bu işte bir rakibi vardı, Bizans İmparatoru II. Manuel de I. Mehmet'i (Çelebi Mehmet) desteklemekteydi. Mehmet, Musa'yı öldürtünce Mircea da şansını kaybetmiş oldu. Ayrıca, topraklarının bir kısmını da Osmanlı'ya kaptırdı. Nihayet 1417'de kaçınılmaz sonla karşılaştı ve Osmanlı'nın hakimiyetine girdi. Bundan bir yıl sonra Mircea öldü. Mezarının bugün hâlâ ziyaret edildiği söylenir. 

Mircea'nın birçok çocuğu vardı, ama bunlardan sadece Mihail adında olanı meşruydu. Fakat o zamanki kurallara göre meşru olmayan oğullar da babalarının tahtı üzerinde hak iddia edebiliyorlardı. İşte bunlardan biri, Vlad adındaki oğluydu.

Babasının sağlığında Vlad, Kutsal Roma-Germen İmparatoru Sigismond'un sarayında yaşamaktaydı. Orada, şövalye adayı olarak sarayda verilen seçkin eğitimden payını almıştı. Babası Mircea ölünce, hemen memleketine gitmek yerine Sigismond'un yanında bir süre daha kalmayı tercih etti. Mircea'nın ölümünden iki yıl sonra, yerine geçmiş olan oğlu Mihail de öldü. Kardeşleri tahta çıkmak için didişmeye başladılar. Vlad'ın da en büyük amacı buydu. Ama o, mücadelesini ülke dışında vermeye karar verdi. Sigismond, kanı kaynayan bu adamın Eflak tahtını ele geçirme uğruna kendi menfaatlerinin dışında hareket edeceğini anlayarak ona oyalayıcı işler verdi. Genç Vlad, Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki birleşme çalışmalarına katıldı böylece. Bir heyetle beraber İstanbul'a gitti. Burada, bir yandan söz konusu kilise işlerine katılırken diğer yandan Eflak tahtına çıkmak için kendisine siyasi destek aramaya çalıştı. Bir zaman İstanbul'da kaldıktan sonra Sigismond'un yanına döndü. 

Vlad, 1431 yılında Ejderha Tarikatı'na kabul edildi. Yaklaşık elli yıl önce Sigismond tarafından kurulmuştu bu tarikat. Görünürde diğer tarikatlardan pek farklı olmayan bir tür kardeşlik cemiyetiydi, fakat asıl amacı Sigismond ve çevresi için Avrupa'da menfaat sağlamaktı. Üyelerinin çoğu soylulardan oluşmaktaydı. Tarikatın her üyesine üzerinde ejderha olan, özenle işlenmiş bir madalyon verilirdi. Şövalye, bu madalyonu ölene dek boynunda taşımak zorundaydı. Ölünce de madalyon kendisiyle beraber tabuta konulurdu.

Zaman geçti ve nihayet Vlad, Sigismond'un güya desteğini de arkasına almış olarak Romanya topraklarına gitti. Ejderha, yani, Latincesiyle Draco tarikatına üye olduğu ve ejderhalı madalyonu sürekli olarak taşıdığı için, orada kendisine Dracul diye hitap ettiler. "Ejderha üyesi" gibi bir anlama geliyordu bu. Bundan sonra da kendisine artık gerçek adı Vlad'dan çok Dracul diye hitap edildi, o da bu adı kısa sürede benimsedi. Öyle ki, Dracul aile adı olarak yıllar boyu kullanıldı.


Tüm Drakula yazıları



Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

18 Ocak 2014

Drakula Nedir? (1)

Drakula adını duymayan yoktur herhalde; hepimiz bir kere bile olsa duymuşuzdur ve neredeyse hepimize olumsuz bir anlam çağrıştırır bu ad. Zira onun bir vampir olduğunu bilmiyorsak bile, aklımızın bir köşesine onun insan olmadığı, bir tür canavar olduğu bilgisi yerleşmiştir. Peki, neden böyle olmuştur? Nedir bu Drakula, necidir, kimin nesidir ki kafamızda bir canavar olarak yer etmiştir? 

Efendim, mesele basit aslında. Bram Stoker adlı İrlandalı bir adamın 1897 yılında yayımlanan romanının başkahramanı Drakula adlı biridir ki, aslında bir insan değil, bir vampirdir bu. Roman çok ilgi çekici bulunmuş olacak ki değişik zamanlarda birkaç kez sinemaya uyarlanmış, filmi çekilmiştir. Zaten Drakula'nın bu kadar ünlü olmasının nedeni de romanın kendisinden çok bu filmlerdir. En azından Türkiye için bu böyle. Gelgelelim, Bram Stoker kahramanını tamamen kendisi mi yaratmıştır acaba? Yani, şu hepimizin adını duyduğu Drakula, Stoker'ın hayal ürünü müdür? 


Drakula adlı birinin tarihte yaşamış gerçek biri olduğunu elbette bilenler vardır, ancak sayıları çok azdır kanımca. Cüneyt Arkın'ın filmlerinden Kazıklı Voyvoda adını da duymayanımız yoktur, değil mi? Hatta bizde Drakula'dan daha ünlüdür Kazıklı Voyvoda, en azından yerli filmlerde rastlamış olduğumuz için. Peki, Drakula ile Kazıklı Voyvoda'nın aynı kişi olduğunu biliyor muydunuz? Sözün kısası, hem Drakula hem de Kazıklı Voyvoda yalnızca birer roman ve film kahraman değiller. Her iki isim de zamanımızdan 550-600 yıl önce yaşamış bir adama aittir. 


On yıl önce bir sahafta rafları karıştırırken Drakula ya da Kazıklı Voyvoda adlı bir kitaba rastladım. Kitabın alt başlığı daha bir ilgi çekiciydi: Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı. Oldukça merak uyandırıcıydı benim için, içindekilere göz attıktan sonra arka kapağını da okuyunca hemen almaya karar verdim. Şunlar yazıyordu New York Times Book Review'den alınmış olan arka kapak yazısında: 
"Kitap, (...) Drakula'nın, veya bizde daha çok bilinen adıyla Kazıklı Voyvoda'nın sıradışı yaşamını anlatıyor. Düşmanlarının yüreğine dehşet salan, kendisinden sonra yaşamış Korkunç İvan gibi birçok hükümdarın gıptayla baktığı  Drakula (...) Bram Stoker'ın klasik vampir hikâyesine de esin kaynağı oldu. Ancak, [bu kitapta] anlatılanlar, gerçek Drakula'nın, Bram Stoker'ın hayali vampirinden çok daha ilginç bir kişilik olduğunu belgeliyor.
Kitabı okuduğumda, arka kapakta az bile söylendiğini gördüm. Sahiden de bir vampirinkinden çok daha ilginç bir yaşammış onunki. 

Drakula'nın çocukluğunun, pek ünlü bir Osmanlı padişahınınkiyle beraber geçtiğini, onun son derece iyi Türkçe bildiğini söylesem herhalde şaşıracaksınız. Neden "Kazıklı" lakabını aldığını, bunu nasıl hak ettiğini duysanız şaşkınlığınız daha da artacaktır, eminim. Huzuruna gelen yabancı elçiler, başlarındaki başlıkları çıkarmayınca onlara ne yaptığını öğrendiğinizde, bu kadar da olmaz, diyeceksiniz. Bir de, halkına verdiği bir ziyafetten sonra neler olduğunu duyduğunuzda, pes! diyeceksiniz.




Tüm Drakula yazıları

17 Ocak 2014

Erteleyip durmak

Sanırım kendime biraz kızmam gerek, pek çok şeyi ertelediğim için. Günümüz filozoflarından Alain de Botton erteleme üzerine bir şeyler yazmış mıydı, yoksa bana mı öyle geliyor? Bir bakınayım, yazmışsa bir an önce okuyayım. (Bak gördün mü, bu "bir bakınayım"da bile bir erteleme gizli). De Botton demişken, onun Felsefenin Tesellisi'nin bir bölümünü üç yıl önce bir kütüphanede ayaküstü okumuştum, tamamını daha sonra okuyacaktım güya, ne oldu... Ertele dur... 

Blogda şu anda seksen civarında kayıt var yayımlanmayı bekleyen. Aklıma bir şeyler geliyor bazen, unutmayayım diye bir iki ilgili şey yazıyorum, çoğunlukla da geçici bir başlık atıyorum, öylece kalıyor. Bazen de uzun uzadıya yazıyorum ancak içime sinmiyor, daha sonra dönüp bir daha bakmak üzere kaydet düğmesine basıyorum, o da öylece kalıyor. Fena olmadığı halde daha iyi olabilir diye düşünüp de taslak olarak bıraktıklarım da yok değil. Tabii bir de biraz araştırma isteyen konular var, onlar da yine o araştırma yapılıncaya dek taslaklar arasına konuluyor ve öbürleri gibi öylece kalıyor. Sonuç? Seksen kadar yayımlanmayı bekleyen yazı vs. Bu taslakların kimi şanslı çıkıyor, fazla beklemeden yayımlanıyor, kimiyse, deyiş yerindeyse, sanal alemin raflarında tozlanmaya yüz tutuyor. Ama ne olursa olsun, hiçbiri daimi olarak orada durmuyor, ama erken ama geç, zamanı geliyor ve her biri muhakkak yayımlanıyor.
***
Birkaç yıl önce bir sahafta Drakula'nın hayatını anlatan bir kitap bulmuştum, on yıl oluyor galiba, o zamanlar tarihi kitaplara ilgim de bugünkünden fazlaydı, arka kapağını okur okumaz almış ve o hafta okumuştum kitabı. Ondan üç-dört yıl sonra ikinci kez, son olarak iki yıl önce de üçüncü kez okudum. Drakula'nın hayatı dediğim, gerçek Drakula'nın hayatı, aklınıza vampir filan gelmesin. Kitap, akademik bir çalışma olsa da akademik bir dille yazılmamış. Çok beğenince, burada yayımlamak için bazı notlar aldım, alıntılar yaptım kitaptan. Ne var ki, dediğim gibi, öylece kaldı o da. Sonra, birkaç ay önce internette rastladım, efendim, Muhteşem Yüzyıl'a rakip mi geliyormuş, neymiş, Fatih'in hayatını anlatan bir dizi başlıyormuş yakında, vatandaşın biri de, "Ben dizide Radu'yu oynuyorum" demiş. Okuyunca aklıma unutup kaldığım o notlar, alıntılar geldi haliyle, oracıkta biraz kızdım da kendime, çünkü Radu dediği adam Drakula'nın kardeşi, Radu varsa mutlaka Drakula da vardır, diye düşündüm ve dizinin çıkmasından sonra iki yıldır bekleyen notlarımı blogda yayımlamanın da bir anlamının olmayacağını söyledim kendime. Sonuç olarak taslak olarak kalmaya devam etti o Drakula notları da. Neyse ki, az önce baktım, dizi beklenen ilgiyi görmemiş ve yayından kaldırılmış. Ne güzel ne güzel... O zaman ben yarından tezi yok bir gözden geçirip burada yayımlayayım o notları.

Bu bir, gelelim ikincisine. Yayınevleri konusunda da bir şeyler karalamak istemiştim. Geçen yılın mayısında, sekiz ay önce taslak olarak kaydedilmiş. "Kirpi, koca gagalı karga, kırmızı kalp, dinozor. Bunlar Türkiye'nin en iyi yayınevleri," diye başlamış, o paragrafı bitirip öylece bırakmışım. Yayınevlerinin logolarından, tarihlerinden, yayımladıkları nitelikli kitaplardan vs. bahsedecektim. Bu dördünü seçmemdeki önemli nedenlerden biri, bunların geride bıraktığımız yirmi-otuz yılda yakalayıp sürdüregeldikleri istikrardı. Nitekim yazıyı yazdığımda İletişim, Metis ve Can otuz, Ayrıntı'ysa yirmi beş yaşını doldurmuştu. Neyse efendim, işte geçen gün gördünüz, Can Yayınları logosunu değiştirdi, gerçi yanda da görüldüğü gibi kırmızı kalp gitmedi, ama asıl büyük değişikliği beyaz kapaklara elveda demekle yaptı yayınevi. Bundan böyle yayımlanan her kitaba içeriğine uygun bir kapak tasarlanacakmış. Böylelikle bu da kendime kızmam için bir vesile oldu işte, yazmadım yazmadım, sonunda adamlar logoyu değiştirdi. 

Üçüncüsü de var... Malum, taptaze gündem konularımızdan biri Haşhaşiler. Dilbilime, etimolojiye olan merakım blogdan anlaşılır zaten, birkaç ay önce Doğu dillerinden İngilizceye geçmiş olan kelimeler üzerine bir şeyler yazmayı tasarlamıştım. Biraz düşünmüş ve aklıma gelenleri yazmıştım. Biri özel isim olmak üzere sekiz kelime bulmuştum. İşte onlardan biri de Haşhaşiyyun kökünden evrilmiş olan assasin'di. On tane olsun bari, diyerek, nasıl olsa aklıma birkaç tane daha gelir düşüncesiyle onu da taslaklar arasına kaydetmiştim. Evet, o da öylece kalakaldı. Ve işte, baktım bazıları yazmış bile Haşhaşi - assasin ilişkisini, ben de yine kendime kızacak oldum tabii, ne demelere erteleyip duruyorum? Fakat aklıma daha fazlası gelse de gelmese de bu konuyu da en kısa sürede yazacağım. 

Diyeceksiniz ki, senin aklına gelen şey başkasının da aklına gelebilir. Elbette öyle. Drakula'yı anlatan o kitabı yalnızca ben okuyacak değilim. Sözü geçen yayınevleri üzerine söyleyecek iki sözü olan benden başka insanlar da var tabii ki. Kelimeleri sevmek de yalnızca bana özgü bir iş değil. O halde? Benim meselem bu değil aslında. Benim canım bir şeyleri erteleyip duruyor oluşuma sıkılıyor. Ama biliyorum ki bu yalnızca benim sorunum değil, çağımızın bir tür hastalığı bu da, orada burada okuyoruz.

Her neyse, salondan çağırıyorlar, yemek soğuyormuş, bunu ertelemeye gelmez şimdi. Bu arada, "her neyse" gibi bu kurtarıcı sözler de olmasa ne yapacağız acaba, düşündünüz mü hiç?

Neşeli Ayaklar'ı izlemişsinizdir, yaşlı penguenlerden biri ne diyordu: "Ne olursa olsun yumurtanızı düşürmeyin." İlgisiz olacak ama, siz siz olun, elinizden geldiğince hayatı ertelemeden yaşayın. İçimden bir ses de, sen önce kendine bak, diyor ya, neyse.

15 Ocak 2014

If

eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer er eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer
eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer eğer

13 Ocak 2014

Püsfar

Demek ki ayakta işeyenlerden bazıları "püsfar"a değil, ortalığa işiyor. 
Yoksa adam durup dururken bu uyarıyı asar mı?

Ha, bu arada, lütfen iğrenç kokular için duyarsız olmayalım. 
İğrenç koku bu, duyarsız olmaya gelmez.

12 Ocak 2014

Havva Anamız, Pandora Bacımız

Bir görüşe göre şöyle oldu:

Baştanrı Zeus, tanrılardan Hephaistos'a Pandora Bacımızı yaratmasını buyurdu, o da su ve toprak kullanarak Pandora'yı yarattı. Öbür tanrılar da ona birçok nitelikler bahşettiler; Athena onu giydirdi örneğin, Afrodit ona güzellik verdi, Hermes konuşma verdi falan.


(Prometheus cennetten ateşi çalınca Zeus'un bunun öcünü alması icap etti haliyle, o da ne yaptı? Pandora'yı Epimetheus'a armağan etti. Olaya bak, böyle bir intikam fikri kimin aklına gelir? Kafanız karışmasın; Epimetheus Prometheus'un kardeşiydi. Zeus güzel kızı onun kardeşine vererek Prometheus'a "Hadi bakalım, sen de avucunu yala," demek suretiyle öç almış oluyordu.)


Pandora'ya güzel bir kutu da verilmişti ve hiçbir zaman, hiçbir durumda açmaması da kendisine bir güzel tembih edilmişti. Ne var ki merakının zorlamasıyla, ki bu merak da yine tanrılar tarafından verilmişti kendisine, Pandora kutuyu açtı, açınca da kutudaki tüm kötülükler kaçıp dünyaya dağıldı. Hemen kutuyu kapatmak için yeltendi ama olan olmuştu, bütün kötülükler çoktan kaçmıştı, ancak yalnızca bir tanesi kalmıştı, kutunun en dibinde duruyordu öylece: Elpis, yani umut.


Şimdi gel de merak etme: Umut çok mu kötü bir şeydir ki, bir sürü kötülüğün arasında yer alıyor? Düşün dur.


Pandora yaptığına pişman oldu haliyle. Çok üzüldü, ayrıca Zeus'un gazabına uğramaktan da korktu, zira görevini suistimal etmişti. Gelgelelim Zeus Pandora'yı cezalandırmadı, çünkü bunun zaten olacağını biliyordu. So what?


Sonuç olarak Pandora Bacımız (isterseniz Anamız da diyebilirsiniz) dünyaya ayak basan ilk insan olarak tarihe geçti.


Bir başka görüşe göre de şöyle oldu:


Tanrı bir gün insanları yaratmaya karar verdi. Tüm meleklerini ve cinlerini etrafına topladı ve onlara bu kararını bildirdi. "Ben," dedi, "topraktan insan yaratacağım ve siz de ona secde edeceksiniz." İblis adlı cin itiraz etti, "Hayır canım, olur mu öyle şey, ben ateşten yaratıldım, ateş ki topraktan daha üstündür, nasıl ona secde ederim," falan filan ama para etmedi, sonuçta karar verilmiş olduğu üzere Adem Babamız 0001 seri numarasıyla üretilen ilk insan oldu. O da aynen Pandora gibi toprak ve su kullanılarak yaratıldı. Havva Anamız da onun kaburga kemiğinden yapıldı vesaire.


Yaratılmışların en üstünü olan insandan önce neden melekler ve cinler yaratılmıştı? Onu da merak etmiyor değilim hani.


Cennette yok yoktu. Dilediğin kadar ye iç, gez dolaş, eğlen coş, ama tek bir şeye yaklaşma. Sakın ama sakın, ne yaklaş ne de dokun: Yasak Meyve, yani elma.


Şimdi insan ister istemez merak ediyor, merak etmeyenin aklından şüphe ederim zaten, madem hem Pandora'ya, hem de Adem'le Havva'ya akıl verildi, irade verildi, üstelik merak yetisi de verildi, o halde bunların o kutunun içindekinin ne olduğu merakıyla uykusuz kalacağı, o yasaklanmış ağacın meyvesinden yemek için yanıp tutuşacağı bilinmiyor muydu? Hal böyleyken, bunlara birer suçlu gözüyle bakılmanın biraz adaletsizlik olacağını düşünen yalnızca ben miyim? O kutu Pandora'nın eline neden verildi, kutunun muhafaza edilebileceği başka yer mi yoktu? Madem meyvesinden yemek yasaktı, o ağaç neden Adem'le Havva'nın gözünün önüne konuldu, orada o ağacın yeşereceği başka bir yer yok muydu? Mesela Amazon Ormanları kadar kocaman bir ormanın ortasına konulamaz mıydı?

Bunları eğlenmek için yazdığımı düşünebilirsiniz. Hayır, gerçekten merak ediyorum. Varsa bu sorulara bir yanıtınız lütfen çekinmeyiniz, beni aydınlatınız, size minettar kalırım. Ama bakın, lütfen o eskimiş püskümüş, "Canım, burada amaç insanın imtihan edilmesidir," türünden cevaplar vermeyin, o tür cevapları ben iki yaşımdan beri dinliyorum, emin olun. Varsa yeni, aydınlatıcı bir cevabınız, başım gözüm üstüne.

11 Ocak 2014

Etkisiz bir şair

Etkisiz bir şair aniden siyasileşirse, beşikteki bir bebeği anımsatır bana: “Baba, annemin pişirdiğini yeme sakın!” 

— Heinrich Heine (via)

9 Ocak 2014

Van Gölü Adaları

Van Gölü'nde 4 tane ada vardır. Bunlar, Adır, Ahtamar, Çarpanak ve Kuş adalarıdır. Bunlardan en büyüğü Adır Adası, en küçüğü de Kuş Adası'dır.

İki-üç yıldır, ha bugün ha yarın, derken erteledim durdum ama deyiş yerindeyse artık farz oldu yazmak. Çünkü koskoca Atlas Dergisi bile aynı hataya düşmüş. Naçizane, bu hatayı düzeltmek de bizim işimiz olsun.

Efendim, Van Gölü'nün Türkiye'nin en büyük gölü olduğunu herkes bilir, çünkü henüz ilkokulda öğretilir bu, ancak Van Gölü'nde kaç tane ada olduğunu bazı Vanlılar bile bilmez. Peki, ya Van Gölü üzerindeki adaların en büyüğü hangisidir? İşte bunu bilenlerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Evet, pek çok kimse Van Gölü'nün en büyük adasının Ahtamar (Akdamar) olduğunu sanır. Nedeni de basittir, aslında Ahtamar, göldeki en büyük değil, en ünlü adadır, bundan ötürü de insanlar, düz mantık mı dersiniz artık, en büyük adanın da o olduğu yönünde yanlış bir kanıya sahiptirler. Sözünü ettiğim, ve Türkiye'nin tartışmasız en önde gelen coğrafya dergisi Atlas'ın da düştüğünü söylediğim hata bu. Atlas'ı yıllardır takip ederim, bir zamanlar aboneydim de, geçen gün yeni sayısını aldım, yanında Her Güne Bir Cennet adlı 2014 takvimi de hediye olarak veriliyor bu sayıda, takvimin her yaprağında muhteşem bir fotoğraf yer alıyor, Artos Dağı manzaralı Ahtamar Adası fotoğrafı da var, baktım şöyle yazıyor: "Akdamar, Van Gölü'ndeki üç adadan en büyük olanı." Haydaa, dedim içimden, bunu herkesten beklerdim ama Atlas'tan değil, çünkü Atlas'ın birçok profesyonel muhabir, fotoğrafçı ve gezgine sahip olduğunu biliyorum. Söz konusu hataya düşen yalnızca Atlas Dergisi değil, şu cümle Van Valiliği'nin resmi internet sitesinde yer alıyor: "Akdamar Adası Van Gölü'ndeki en büyük ada olup, uzunluğu 1,5 km. ve genişliği 500 m.dir." İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün sitesinde de aynı yanlış bilgi var, orada da Van Gölü'ndeki en büyük adanın Ahtamar olduğu yazılı.

Ahtamar Adası, üzerindeki kiliseden dolayı tanınan ve yerli yabancı çokça turist çeken, Doğu Anadolu'nun en önemli uğrak noktalarından biridir. Gerçi, Adır ve Çarpanak'ta da kiliseler bulunuyor ama onlar Ahtamar'daki kadar şanslı değil, acınacak haldeler, Ahtamar'daki, Yaşar Kemal'in de katkılarıyla korunarak ünlenmiş, böylece dünyaca tanınan bir yer haline gelmiş. Bir ara o meseleyi de anlatırım burada, şimdi konumuz ayrı, Ahtamar Adası diyordum, belirttiğim gibi, kilisesinden dolayı ünlü olduğu için insanlar en büyük ada olduğunu sanıyorlar. Kendi halindeki halkın bunu böyle bilmesi normal karşılanabilir de Valilik, Atlas Dergisi, Kültür Turizm Müdürlüğü falan işin içine girince garipsiyor insan. Peki, bu kurumlar, kuruluşlar nereden edinmiş olabilir bu yanlış bilgiyi? Sanırım hiçbir yerden. Tahminimce zamanın birinde vatandaşın biri bunu böyle yazmış ve bugüne kadar da böyle devam edegelmiş. Araştırma gereği duyulmamış, kimsenin de aklına bu adalardan hangisinin daha büyük olduğu gelmemiş, gelmişse de fazla önemsenmemiş. Halbuki bu ilin otuz iki yıldır üniversitesi var, nasıl olmuş da birileri bu konuda bir şeyler yazıp çizmemiş, hayret. Ben iki yıl önce bu konuyu o zamanki valiye de yazdım ama ses seda çıkmadı. 

Şimdi diyeceksiniz ki, sen nereden biliyorsun? Anlatayım. Beş yıl kadar önce Adır Adası'na pikniğe gitmiştik. Güzel fotoğraflar eşliğinde anlatmıştım burada o günü. Adır'a ilk gidişimdi bu. Pek gidilip gezilen bir ada değildir, Ahtamar'a haftanın her günü, günün her saati tekneyle ulaşım var örneğin, ama Adır'a gitmek için ya Erciş'ten ya da kıyısındaki köyden tekne tutmak zorundasınız. Adayı daha önce defalarca görmüştüm, Erciş-Van yolunun 60. km.sinden rahatlıkla görünür, ama gerçek büyüklüğünü oradan kestirmek çok güçtür, birkaç km. uzaktır çünkü, hem de kıyıdaki yola dikey bir doğrultuda uzanır, bu nedenle pek çokları gibi ben de Adır'ın gerçek büyüklüğünün farkına varmamıştım gidip görene dek. İşte, oraya o ilk gidişimde Adır'ın Ahtamar'dan daha büyük olduğunu gördüm. O gün eve gelince Google Maps'ten de kontrol ettim, sahiden de gölün en büyük adası olduğu açıkça görülüyor. İşte, aşağıya da aldım, görüyorsunuz. Az kalsın unutuyordum, adaların en büyüğü Adır, en küçüğü de Kuş Adası'dır dedik, peki ya Ahtamar'la Çarpanak'tan hangisi Adır'dan sonra geliyor? Wikipedia'ya göre Ahtamar. Bu arada, bazı eski haritalarda Adır Adası'nın Gadir Adası diye geçtiğine de rastladım. Birkaç kez de Yaka Adası diye anıldığını gördüm.

Bu, Adır Adası. Van Gölü üzerindeki en büyük ada. Normal adımlarla adayı 
boydan boya yürümek 40-45 dakika alır. Nisan-mayıs aylarında yumurtlama ve 
yavrulama döneminde yeryüzünün hiçbir yerinde göremeyeceğiniz kadar çok 
martı bu adayı mesken tutar. Şuradan daha ayrıntılı bakabilirsiniz.

































Bu da Ahtamar Adası. Bir üçgen
prizmasına benziyor. Biraz açıklarında
bulunan Kuş Adası'yla birlikte şurada 
Ve bu da Çarpanak AdasıŞuradan 
görebilirsiniz, eskiden kıyıdaki uzantının devamıyken sonraları adaya dönüşmüş.

Toparlayıp bitirelim. Van Gölü'nde Adır, Ahtamar, Çarpanak ve Kuş adında dört ada bulunur. Bunlar, anıldıkları biçimde büyükten küçüğe sıralanırlar. Adır Adası gölün kuzeyinde, Çarpanak doğusunda, Ahtamar ve Kuş da güneyinde yer alırlar. Kuş Adası oldukça küçüktür, bu yüzden Kuş Kayalığı diye de anılır. Bu adalar, martı başta olmak üzere ilkbahardan sonbahara kadar pek çok kuşa ev sahipliği yapar.

Dikkatinizi çekmiştir, adaların tarihiyle ilgili pek bir şey söylemedim. Ayrıca Tamara Efsanesi de var, ondan da hiç söz etmedim, onlar da başka bir yazıya kalsın.

Bu taraflara gelecekler, gelip görmek isteyenler için de bir şeyler yazmış, haritalar falan hazırlamıştım bir ara, bu yazı vesilesiyle onu da hatırladım, yakınlarda derleyip toparlar, burada yayımlarım. Memleketimdir diye demiyorum, Van Gölü çevresi gerçekten güzeldir, mutlaka görülmesi gereken çok yer var buralarda. Şimdilik sağlıkla kalın.


8 Ocak 2014

Yazı

İNSAN HAYVAN

Bir okumak, bir de yazmak iyi eylemlerdir. Diğer eylemlerle karşılaştırdıkta ne denli "eylem" oldukları tartışılabilir gerçi, ama umurumda mı? Kalkıp şimdi taş taşımayla okuma yazmayı mı karşılaştıracağım. Okumak-yazmak dedik ama okumayı bir yana bırakalım şimdi, yazmaktan gidelim. Yazmak dediğin de öyle tek bir eylem değildir. Yazmak var, yazmak var. Bir öğrencinin, öğretmeninin söylediklerini defterine geçirmesi de yazmaktır örneğin, mahkemede "yaz kızım" emrine itaat eden kâtibin yaptığı da yazmaktır, Yaşar Kemal'in bütün bir yaşamını adadığı iş de yazmaktır.

Bir de işin öbür yönü var, daha teknik diyebileceğimiz bir yönü. Kuşkusuz, bu zamanın insanları olarak bu açıdan çok şanslıyız. Ya bin yıl önce doğsaydık, beş bin yıl önce? Platon onca diyaloğu neyle yazdı örneğin, hiç düşünüyor muyuz? Kalemi var mıydı? Taşa yazan vardı derdini, taşa! Ya bugün?

Yakın zamanlara kadar klasik kalemlerin üstünlüğü vardı yazı meydanında, ama bugün artık klavyeler üstünlüğü kesin olarak ele geçirmiş durumda. Kalemler daha bir süre bizimle kalacağa benziyor gerçi, belki elli yıl, belki yüz yıl, belki de daha fazla, ama yalnızca bir gecede twitter'da yazılanlara bakılarak bile artık hiçbir zaman üstünlüğü ele geçiremeyeceklerini anlayabiliriz. Gelecekte kalemler tamamen ortadan kalkabilir mi? Olabilir elbette, hiçbir şey şaşırtıcı değil. Klavye diyorum ama bildiğimiz klavyeler de yavaş yavaş ortadan kalkıyor artık, baksanıza "dokunmatik" şeyler sardı ortalığı, benim hâlâ bir dokunmatiğim yok, geçen gün dem vurmuştum bu konudan, fakirim, ne yapayım. Her şeyin ultra hızlı olup bittiği bir zamandayız. Bakıyorsunuz, son elli yılda meydana gelen değişim, İlkçağ'dan geçen yüzyıla kadar süren üç-beş bin yıllık zaman dilimi içinde meydana gelenden daha fazla. Ne yapsak?

Konumuzu dağıtmayalım. Yazı diyorduk... Acaba ilk yazı ne zaman, kimin tarafından, niçin ve nasıl yazıldı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Tıpkı diğer pek çok konuyu da hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gibi. O zaman işimiz tahmin kalesine şutlar atmaya kalıyor her zamanki gibi. Hadi bakalım. (O zaman herkes kendi tahminini yürütsün).

Bu dört sorudan; ilk yazının ne zaman, kimin tarafından, niçin ve nasıl yazıldığından hangisi daha önemli acaba? Bunları önem sırasına koyabilir miyiz? Benim aklıma gelmemiş olan sorular da olabilir tabii, onu da unutmadan, bana göre ilk yazının niçin yazıldığının bu bağlamda en önemli soru olduğunu belirteyim. Her şeyin bir nedeni var elbette, bu yeryüzünde ilk yazılan yazının da ilk yapılan her şey gibi bir nedene bağlı olduğu su götürmez bir gerçek; determinizm, nedensellik ilkesi falan, meraklısı Wikipedia'dan okuyabilir bu konuları, Allah Wikipedia'dan razı olsun. Bence ilk yazının nasıl yazıldığı, niçin'den sonra gelen en önemli soru. Bu soruyu kime yöneltseniz, muhtemelen hemen, "Taşla, çiviyle falan yazılmıştır ilk yazı," der, ne yapsın, hepimiz tarih kavramıyla ilkokul sınıfımızdaki tarih şeridiyle tanışmadık mı? E, bu tarih anlayışına göre çıkacak olan sonuç belli, ilk insanlar alet malet yaptılar ilkin, sonra yavaş yavaş gelişmeler oldu, falan filan. Gelgelelim hiçbirimiz ilk yazının nasıl yazıldığını da bilemeyeceğiz, ben böyle düşünüyorum. Ha, eldeki kaynaklara göre elbette bir şeyler söylüyor tarihçiler, evet, işte sivri taşlarla mağara duvarlarına bir şeyler çizildi filan, ama diyorum ya, "eldeki kaynaklara göre", halbuki, kim bilir elde olmayan nice kaynak var. İlk yazının kimin tarafından yazıldığı, önem sıralamasında üçüncü sırada geliyor diye düşünüyorum. O ilk kişiye biraz haksızlık olduğunu düşünebilirsiniz, sonuçta olağanüstü bir şey yapmış adam, ya da kadın, ama ne yapalım, tarihte pek çok adsız kahraman var, kaldı ki zaten adını da bilmiyoruz onun, daha da önemlisi, tarihte birçok kahraman var ki yaptığı iş kendisinden daha önemli, dolayısıyla bence ilk yazının nasıl, ama ondan da öte niçin yazıldığı, kimin tarafından yazıldığından çok daha önemli. Geriye kalıyor ne zaman yazıldığı, bu dört sorudan en önemsizi bu bence. Zaten hiçbir zaman bilemeyeceğimizi başta söyledim, tarihçiler elbette bunun için de bir tarih vereceklerdir, ama dediğim gibi, o da yine "eldeki kaynaklara göre".

Nereye varmak istiyorum bunları söylemekle? Vallahi ben de bilmiyorum. Yazıp gidiyorum işte. Eleştiri yazılarında falan okuduğumuz oluyor; romanının sonunun nereye varacağını bilmeyen yazarlar da varmış, onlarla karşılaştırınca bu ufacık blog metninin sonunun nereye varacağını bilmiyor olmam pek de canımı sıkmıyor doğrusu. –Bu doğrusu sözcüğünde de bir sorun varmış, bir-iki yıl önce okumuştum, sanırım Feyza Hepçilingir'in bir kitabıydı, iyi anımsamıyorum, ondan ötürü bir ara kitaba bir daha göz atıp ayrı bir yazının konusu ederim onu da–.

Madem sonunun nereye varacağını bilmiyorum, o zaman iyisi mi artık sona erdirmek. Az kalsın unutuyordum, yukarıda neden "İNSAN HAYVAN" yazdım? İnsan'ı neden italik yaptım? Hayvan'ı neden insan'dan daha büyük yazdım? Aslında bambaşka şeyler yazacaktım ama işte başlayınca aklıma geliverenleri sayıp döktüm, bunlar çıktı ortaya. O söylemek istediğim bambaşka şeyler de son paragrafa kaldı.

Yukarıda dedim ya, bu zamanın insanları olarak yazmak konusunda olabildiğince şanslıyız, diye. Dilediğimiz gibi yazabiliyoruz bugün. Yazabiliyoruzdan kastım, yazımızı dilediğimiz gibi biçimlendirebiliyoruz. İşte ben de eldeki olanakları kullanarak insanla hayvana dair ufak bir şey yapmaya çalıştım. İstedim ki bir kez de HAYVAN İNSAN'dan büyük olsun. Bir kez de İNSAN eğilsin HAYVAN'ın önünde. Çok şey değil inanın, binlerce yıldır "hayvan gibi" çalıştırıyoruz onları, süttü, yumurtaydı, her gün ürettiklerini yiyoruz, yetmiyor kesip etlerini yiyoruz, öldürüp işkence ediyoruz, ayrıca adlarını da birbirimize hakaret sözü olarak kullanıyoruz. Çok şey mi bu yaptığım?
Sayfa başına git