Van'dan İzmir'e, Adana'dan Samsun'a, memleketin her yerinde Halil İbrahim'e rastlayabilirsiniz, ama nerede olursa olsun bir İbrahim Halil görürseniz, mutlaka ama mutlaka ya Urfalıdır ya da Urfa'yla bir ilişkisi vardır.
Bazı adların bazı yörelerde çoklukla kullanıldığını fark etmem on üç-on beş yıl öncesine rastlar. On yıl kadar önce Kıbrıs'a gitmiştim, gider gitmez de orada Derviş adının sıklıkla kullanıldığı dikkatimi çekmişti.
Şeyhmus (veya Şehmuz) adının Diyarbakır'da kullanıldığını biliyordum ama bu denli çok kullanıldığını bu yıl öğrendim. Nasıl ki Urfa'da her üç erkekten birinin adı İbrahim Halil'se, Diyarbakır'da da her üç erkekten birine Şeyhmus adını koyuyorlar. Bu arada, Urfa'da her üç kızdan birinin adı da Zeliha veya Züleyha'dır.
Antep, Kilis taraflarında da Ökkeş revaçta. Pek emin değilim ama galiba Rize civarında da Bayram Ali çok tutulan bir isim. Bir zamanlar bizim buranın Bayram Ali adında Rizeli bir kaymakamı vardı. Birkaç ay önce de bir Bayram Ali'ye rastlamış ve Rizeli olduğunu öğrenmiştim. Trabzon çevresinde de Şenol çok, değil mi?
Nedeni nedir peki, bazı adların bazı yörelerle özdeşleşmiş olmasının? Yanıt zor değil. Baştan başlayalım. Urfa'da İbrahim Halil adı, Hz. İbrahim'den geliyor. Halilullah da onun lakabı ya... Urfa'daki; Hz. İbrahim, mağara, Nemrut, mancınıklar, Balıklı Göl etrafında dönen efsaneyi anlatarak konuyu uzatmama gerek yok sanırım, merak eden internetten bulup okuyabilir.
Bu örneğe bakarak diğer adlar hakkında da bir tahmin yürütebilirsiniz. Bazı yörelerde insanların toptan saygı duyduğu, hatta kimi cahil cühelanın tapındığı, çoğunlukla tarihsel bir kişiliğe bürünmüş insanlar vardır. İşte onların isimleri o yörelerin insanları tarafından çokça kullanılır.
Diyarbakır'dan Mardin'e giderken yol üstündeki bir köyde bir türbe vardır. Türbede yatan kişi, o köye de adını vermiş olan Sultan Şeyhmus adlı biridir. İşte o yörede çok kullanılan Şeyhmus ismi ondan gelmektedir. Modern Kürt şiirinin en önde gelen temsilcilerinden, kimilerinin "Kürtlerin Nazım Hikmet'i" dediği Cegerxwîn'in pek az kişi tarafından bilinen gerçek adı da Sultan Şeymus'dur.
Alevi isimlerine de değinmek gerek tabii. Ali zaten çokça kullanılan bir ad ama özellikle Alevilerde daha da çok kullanılır. Çoğunlukla da bir başka adla birlikte, Ali Haydar, Ali Ekber, Ali Sefer, Ali falan, Ali filan gibi. Alevi kelimesinin kendisi zaten Ali'den geliyor. Bunun yanında, Alevi inancındaki imamların ve diğer kişilerin adları da sıklıkla kullanılır. Hıdır, Hızır, Haydar, Dursun, Düzgün, Döne gibi adlar Tunceli, Erzincan, Sivas, Tokat yörelerindeki Aleviler arasında oldukça yaygındır.
Bunların yanında, bir de belli bir yöreyle sınırlı kalmayıp bazı insanları, özellikle de dini ve ideolojik açıdan etkilemiş kimselerin adları da, o etkiledikleri kişiler tarafından çok kullanılır; buna memleketin her köşesinde rastlamak mümkündür. Dindarların veya dincilerin, çocuklarına Muhammed, Ahmet, Hatice; solcuların Deniz, Devrim, Ekin, sağcıların Alpaslan, Kılıçaslan, Asena adlarını koymaları gibi.
Bir de futbolcu, şarkıcı, oyuncu, siyasetçi adlarını çocuklarına verenler var, onları da es geçmemek gerek. Hülya Avşar'dan mülhem, kızına Hülya adını verenler az değil. Keza şu son on yılda Tayyip adında patlama olduğu söyleniyor. Şenol, Hami, Saffet, Hakan da bol miktarda var. Bizim okulda Ahmet Nejdet adlı bir çocuk var, Tansu bile var yahu.
Bu adlar konusunda yazılacak birkaç şey daha var da, iyisi mi onları da sonra yazayım.
4 Nisan 2013
3 Nisan 2013
Paradoks Ne Demektir?
2 Nisan 2013
Yok
Geçenlerde bir arkadaş anlattı:
Biz Van'da falanca lisede okurken, okula bir tür yardım adı altında her öğrenciden yirmi lira alınırdı. Arkadaşlardan biri, parayı henüz vermemiş olduğu için müdür bir gün onu yanına çağırır. Aralarında şöylece bir diyalog geçer:Müdür, o bilindik züppe yurdum müdürü edasıyla üsteler:
"Parayı neden vermiyorsun çocuğum?"
"Hocam, çünkü param yok."
"Ne demek param yok?"
"Yok işte hocam."
"Oğlum, nasıl yok lan?"
"Yok hocam işte, bildiğiniz yok!"
"Yok nedir, ben anlamıyorum?"Balon falan değil, aynıyla vakidir.
"Hocam, yok yoktur."
"Anlat bakim, yok nasıl yoktur?"
"Hocam sizin hiç Yakup adında bir kardeşiniz var mı?"
"Yok."
"İşte yok budur."
Sayıklama
ner eyeb akar san bak
be nigö remez sin
çün kübe no ralar dade ğilim
bakt ığınyer ler dede ğilim
ba kaka lır sıngi denge mini nar dından
atam azsın ken dinide nizedün yagü zel
–serde erkeklik de kadınlık da kalmadı artık, ne halt edeceğiz şimdi–
ner eye akar sanak
va rıpva raca ğın yerden iz dir
–alıp verdiğin her soluk bile senden bir izdir–
5 Soruda Evrim Nedir?
- İmtihân-ı tesbit-i seviyye
- Seviye tesbit imtihanı
- Seviye tespit sınavı
- Seviye belirleme sınavı
- Düzey belirleme sınavı
1 Nisan 2013
1 Nisan Şakası
XVI. Yüzyıl başlarında Fransa'da yılbaşı 25 Mart'ta kutlanır ve 1 Nisan'a kadar sürerdi. 1564'te Gregoryen takvimin kabul edilmesiyle yılbaşı 1 Ocak'a taşındı. Bu uygulamaya direnenlerin veya unutkanların varlığı, sahte davetiyeler gönderilerek ve türlü şakalar yapılarak yeni karara uyanlara eğlence fırsatı doğurdu. Bu sırada güneş, balık burcundan çıktığı için bu kişilere Nisan balığı denildi. Napoleon'a da Avusturyalı Marie-Louise'le 1 Nisan 1810'da evlendiğinde Nisan balığı denmişti.
Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi, s. 65.
Portre
29 Mart 2013
Aşk ve Seks
Kimileri, "Ne güzel, keşke bu an hiç bitmese, hep burada, bu güzel kumsalda uzanıp güneşlensek," dediler. Sonraki kavimler de adını aşk koydular bu isteklerinin.
Kimileriyse, "Bunca güneşlendik de ne oldu, hadi kalk denize girelim," diye tutturdular; bunun da adına seks dedi kadim medeniyetler.
Böylece devam etti gitti düzen.
Kimileriyse, "Bunca güneşlendik de ne oldu, hadi kalk denize girelim," diye tutturdular; bunun da adına seks dedi kadim medeniyetler.
Böylece devam etti gitti düzen.
28 Mart 2013
İlkbahar
İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olmayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu… Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, Çingene, kuzu… Klasik ilkbaharların içinde hepsi, hatta sülüğün bile yeri vardır. Unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.Sait Faik, Bir İlkbahar Hikâyesi.
27 Mart 2013
Köpeklik
Facebook arkadaşlarımdan gezgin fotoğrafçı Metin Denizmen'in tanık olduğu bir gündelik yaşam enstantanesi. Böylesi, ilk bakışta oldukça basit görünen ama basmakalıp yargılarımız üzerine düşünmemiz için bizi dürtükleyen olaylar azdır.
Dalgalı denize doğru emekleyen bir bebek... Ne annesinin ne de kendisini izleyen diğer insanların akıl edemediğini küçük bir köpek akıl edebilmiş. Hayvanların sandığımız kadar hayvan, insanlarınsa sandığımız kadar insan olmayabileceğini her zaman söylemişimdir.
Bir Köpekliğin Ardından
Çarpıcı bir olay anlatacağım bugün. Anlatacaklarım, sadece beni sarsmamış olmalı ki; birlikte
tanık olduğumuz on kadar arkadaşın ötesinde, son anda deklanşörlere basarak ebedileştirdiğimiz bu enstantane paylaştığımız sosyal medya ortamlarında da ilgi ve şaşkınlıkla izlendi.
Fethiye ve civarında yaşama imkan ve şansını yakalamış herkes bilir, farklı bir coğrafyada hüküm sürmekte olduğunu. 3000 yıllık bir tarihin içinde süzülüp gelen, pek çok medeniyete mekan olmuş, şiir, müzik ve sanat tanrısı Apollon’un doğduğu ve hükmettiği topraklarda yaşamanın hazzı, kehanetin kol gezdiği coğrafyada dolaşmanın gizi sarıp sarmalar kadim Likya topraklarında insanoğlunu.
Köyceğiz’den Antalya’ya uzanan bu kadim uygarlık, 23 kent-devletten oluşan Likya Birliği’nden geriye kalan Xantos, Patara, Tlos, Myra, Olimpos ve Simena yerleşimleri ile tarihe, denize, maviye ve yeşile duyulan özlemleri gideriyor, hasretlere derman oluyor.
Fethiye ve çevresi, dağların babası Babadağ ile denizlerin anasının kucaklaştığı, Ege ve Akdeniz’in birleşip tek vücut olduğu, kumsallarında dinlendiği bir yeryüzü cenneti.
Fethiye’de bunca güzelliği paylaşmak amacı ile bir ara gelen doğa dostu yürüyüş severler, farklı gruplar içerisinde her hafta sonu antik coğrafyalarda, dağlarda, orman patikalarında yürür, tarih ve doğanın farkındalığı ile hemhal olurlar.
Geçtiğimiz Pazar günü, bu yürüyüş gruplarından Mortırnaklar ile antik Likya Yollarında idim, her zaman ki gibi. Kadim Likya patikalarını dolduran, baharın müjdecisi kır çiçekleri, kabartlağan soğanları ve hayat fışkıran sütleğenler eşliğinde keyifli bir yürüyüş sonrası Kabak Koyu’na inmiştik.
Kumanyalar açılmış, güneş altında parlayan Akdeniz’e nazır mükellef birer ziyafet olmuştu çıkınlarımızın içindekiler. Ardından gelen rehavetle uzanmış, kumsalda devrilip tükenen dalgaların, kumlar üzerindeki beyaz köpüklerini izliyordum. Az ileride, denize doğru ilerleyen bir şey dikkatimi çekti. Doğruldum, baktım; küçücük bir bebek, emekleyerek, beyaz dalgalara doğru ilerliyordu. Bir ara durdu, ışıl ışıl denize baktı ve minicik bedeninden beklenmeyecek bir hızda, dalgaların kırılarak oluşturduğu beyaz köpüklere ulaşıverdi bir anda.
Önce gördüklerim hoşuma gitmişti. Yumurtadan çıkan Caretta yavrularının denize kavuşma özlemini hatırlatmıştı. Yanımdaki arkadaşlarım da fark etmiş şaşkınlıkla olan biteni izliyordu ve (ne hikmetse) hiçbir müdahale gelmemişti kimseden. O anda şimşek hızıyla bir karaltı kaydı kumdan denize doğru ve bebeğin denizle buluşacağı anda, önünü keserek durdurdu onu. Bir köpekti bu, tehlikeyi hissetmiş, annesinin dalgınlığından yararlanarak, üzerindeki giysilerle denize dalmak üzere olan bebeğin önüne geçerek durdurmuştu onu. Muhtemelen; King Charles Spaniel cinsi olan köpek, burnunu bebeğin burnuna dayamış, telaşlı havlıyor, yaramazlığından ötürü azarlıyordu açıkça.
Durumu fark eden annesi, kendini paralarcasına koştu, çocuğunun yanına neden sonra, köpek, yavruyu usulca annesine teslim etti ve ilerideki ağaçların gölgesine uzandı, hiçbir ödül, takdir beklemeden. Sonunda çözülüp, kendimize geldik bizler de.
Gözlerim doldu, insanları düşündüm, savaşları, cinayetleri, çirkin egoların emrindeki canavarları. Yalakaları, menfaat düşkünlerini, sahtekarları, birbirini boğazlamaktan zevk alan zavallı insanlığı düşündüm. Birkaç saniye içinde küçücük bir köpek, yazının icadından bu yana yazılmış tüm ahlak kitaplarından daha fazla bir ders vermişti bizlere, hem de farkında olmadan.
Tüm kitaplarımı yakmak istedim, tüm öğretileri paramparça etmek isteği uyandı içimde. Bir de, bu köpeğin ayakları dibinde bir gece geçirmek istedim, belki bana ve türdeşlerime bir hayvanın, bir köpeğin duyarlılığı bulaşır umuduyla.
Metin Denizmen
Dalgalı denize doğru emekleyen bir bebek... Ne annesinin ne de kendisini izleyen diğer insanların akıl edemediğini küçük bir köpek akıl edebilmiş. Hayvanların sandığımız kadar hayvan, insanlarınsa sandığımız kadar insan olmayabileceğini her zaman söylemişimdir.
Bir Köpekliğin Ardından
Çarpıcı bir olay anlatacağım bugün. Anlatacaklarım, sadece beni sarsmamış olmalı ki; birlikte
tanık olduğumuz on kadar arkadaşın ötesinde, son anda deklanşörlere basarak ebedileştirdiğimiz bu enstantane paylaştığımız sosyal medya ortamlarında da ilgi ve şaşkınlıkla izlendi.
Fethiye ve civarında yaşama imkan ve şansını yakalamış herkes bilir, farklı bir coğrafyada hüküm sürmekte olduğunu. 3000 yıllık bir tarihin içinde süzülüp gelen, pek çok medeniyete mekan olmuş, şiir, müzik ve sanat tanrısı Apollon’un doğduğu ve hükmettiği topraklarda yaşamanın hazzı, kehanetin kol gezdiği coğrafyada dolaşmanın gizi sarıp sarmalar kadim Likya topraklarında insanoğlunu.
Köyceğiz’den Antalya’ya uzanan bu kadim uygarlık, 23 kent-devletten oluşan Likya Birliği’nden geriye kalan Xantos, Patara, Tlos, Myra, Olimpos ve Simena yerleşimleri ile tarihe, denize, maviye ve yeşile duyulan özlemleri gideriyor, hasretlere derman oluyor.
Fethiye ve çevresi, dağların babası Babadağ ile denizlerin anasının kucaklaştığı, Ege ve Akdeniz’in birleşip tek vücut olduğu, kumsallarında dinlendiği bir yeryüzü cenneti.
Fethiye’de bunca güzelliği paylaşmak amacı ile bir ara gelen doğa dostu yürüyüş severler, farklı gruplar içerisinde her hafta sonu antik coğrafyalarda, dağlarda, orman patikalarında yürür, tarih ve doğanın farkındalığı ile hemhal olurlar.
Geçtiğimiz Pazar günü, bu yürüyüş gruplarından Mortırnaklar ile antik Likya Yollarında idim, her zaman ki gibi. Kadim Likya patikalarını dolduran, baharın müjdecisi kır çiçekleri, kabartlağan soğanları ve hayat fışkıran sütleğenler eşliğinde keyifli bir yürüyüş sonrası Kabak Koyu’na inmiştik.
Kumanyalar açılmış, güneş altında parlayan Akdeniz’e nazır mükellef birer ziyafet olmuştu çıkınlarımızın içindekiler. Ardından gelen rehavetle uzanmış, kumsalda devrilip tükenen dalgaların, kumlar üzerindeki beyaz köpüklerini izliyordum. Az ileride, denize doğru ilerleyen bir şey dikkatimi çekti. Doğruldum, baktım; küçücük bir bebek, emekleyerek, beyaz dalgalara doğru ilerliyordu. Bir ara durdu, ışıl ışıl denize baktı ve minicik bedeninden beklenmeyecek bir hızda, dalgaların kırılarak oluşturduğu beyaz köpüklere ulaşıverdi bir anda.
![]() |
| © Yusuf Ceran |
Önce gördüklerim hoşuma gitmişti. Yumurtadan çıkan Caretta yavrularının denize kavuşma özlemini hatırlatmıştı. Yanımdaki arkadaşlarım da fark etmiş şaşkınlıkla olan biteni izliyordu ve (ne hikmetse) hiçbir müdahale gelmemişti kimseden. O anda şimşek hızıyla bir karaltı kaydı kumdan denize doğru ve bebeğin denizle buluşacağı anda, önünü keserek durdurdu onu. Bir köpekti bu, tehlikeyi hissetmiş, annesinin dalgınlığından yararlanarak, üzerindeki giysilerle denize dalmak üzere olan bebeğin önüne geçerek durdurmuştu onu. Muhtemelen; King Charles Spaniel cinsi olan köpek, burnunu bebeğin burnuna dayamış, telaşlı havlıyor, yaramazlığından ötürü azarlıyordu açıkça.
Durumu fark eden annesi, kendini paralarcasına koştu, çocuğunun yanına neden sonra, köpek, yavruyu usulca annesine teslim etti ve ilerideki ağaçların gölgesine uzandı, hiçbir ödül, takdir beklemeden. Sonunda çözülüp, kendimize geldik bizler de.
Gözlerim doldu, insanları düşündüm, savaşları, cinayetleri, çirkin egoların emrindeki canavarları. Yalakaları, menfaat düşkünlerini, sahtekarları, birbirini boğazlamaktan zevk alan zavallı insanlığı düşündüm. Birkaç saniye içinde küçücük bir köpek, yazının icadından bu yana yazılmış tüm ahlak kitaplarından daha fazla bir ders vermişti bizlere, hem de farkında olmadan.
Tüm kitaplarımı yakmak istedim, tüm öğretileri paramparça etmek isteği uyandı içimde. Bir de, bu köpeğin ayakları dibinde bir gece geçirmek istedim, belki bana ve türdeşlerime bir hayvanın, bir köpeğin duyarlılığı bulaşır umuduyla.
Metin Denizmen
Tutsağıyız
İnsanlar Hayat'ın tutsağıdırlar. Ve bu tutsaklıktır, onların günlerini sefalet, umutsuzluk ve çöküntüyle, gecelerini de gözyaşı ve bunalımla dolduran.Halil Cibran, Gece ile Sabah Arasında.
26 Mart 2013
Özgürlük
![]() |
| via
Gece yarısı olup da ruhlar saklandıkları yerlerden dışarı çıktıklarında, bir kadavra gördüm; dizlerinin üzerine çöküp aya bakarak yok olup gitmek üzere olan bir hortlak gördüm... Ona yaklaşıp, "Adın ne senin?" diye sordum. Dehşet saçan gölgesi iskeletin, "Adım Özgürlük benim," diye cevap verdi bana.
Halil Cibran, Gece ile Sabah Arasında
|
25 Mart 2013
Kravat
![]() |
| Keşke kravat da diğer pek çok aksesuar gibi kadınlara özgü olsaydı. Ne güzel olurdu. |
Tarihte olabildiğince ilginç konular var. Gelgelelim, okullarda tarih adına insanlara öğretilen şeyler savaşlar ve anlaşmalardan ibaret. Çoğu da yalan dolan zaten. Geriye dönüp de öğrencilik yıllarımda bana öğretilenlere baktığımda, neredeyse tamamının yalan yanlış şeyler olduğunu görüyorum. Daha sonra, benim de şimdi yaptığım gibi, o eski yanlış bilgileri yenileriyle değiştirmek mümkün elbette ama olan geçip gitmiş zamana oluyor.
Kravatın ve daha pek çok başka işe yaramaz zımbırtının tarih boyunca nasıl bir seyir izlediğini, hangi aşamalardan geçip günümüze geldiğini merak edenler için de alternatif kitaplar var tabii. Ancak ben asıl, insanların neden tarih boyunca gereksiz şeylere ihtiyaç duyduğunu merak ediyorum. Bu, sanırım biraz da psikolojinin konusu. Mesela, altın, pırlanta falan takmak tam olarak ne anlama geliyor? Üstünde değerli bir maden taşıyan kişi kendisine bir değer eklendiğini varsayıyordur herhalde. Bu tür aksesuarların çıkış noktası burası olmalı. Bu da bizi aşağılık psikolojisine götürüyor. Kendisine dışarıdan bir değer ekleme ihtiyacı duyan bir kimse, kendisini yeterli derecede değerli görmüyordur mantıken.
Yüzük gibi, amacı bakımından mantıklı aksesuarlar da var elbette. Topluma, ben nişanlıyım/evliyim mesajı vermekte bir mantıksızlık görmüyorum ben. Yine saat, toka, eldiven, atkı, şapka gibi insanın işine yarar aksesuarlarda da mantığa ters gelen herhangi bir şey yok. Ama kravattı, fulardı, bilezikti, kolyeydi, küpeydi, kol düğmesiydi, broştu... bunlara, biraz derinden düşününce, insan bir anlam veremiyor.
Tabii şöyle bir durum da var, pek çok aksesuarın zaman içinde kullanım alanı da amacı da değişiyor. Belki bugün bize gayet saçma ve gereksiz görünen birtakım eşyalar geçmişte oldukça işlevseldi. Bu da alışkanlık denen mefhuma götürüyor bizi. Kişioğlu bir şeye alıştı mı, şuyuna buyuna bakmıyor. Doğduğumuz zaman anababamız ne yapıp ediyorsa sorgusuz sualsiz aynısını yapıp etmiyor muyuz biz de?
(Yine nereden girdin nereden çıktın be oğlum. Alt tarafı, takmaktan bıktığın kravat üstüne iki laf edecektin. İyisi mi kes burada, kes kes.)
24 Mart 2013
Marilyn Monroe ve Nietzsche
![]() |
| Geçen günkü yazı için Monroe ile Nietzsche'nin resimlerinden bir kolaj yapmıştım. Yaptıktan sonra gördüm ki, Monroe'nun yüzü fazlasıyla baskın. Hemencecik o olduğu anlaşılıyor, ama Nietzsche'yi tanımak için kolaja biraz dikkatli bakmak gerekiyor. Şimdi işin yoksa gel çıkarımlarda bulun. Aşk felsefeye baskındır gibi ipe sapa gelmez bir iddiada mı bulunayım, ne yapayım? Nietzsche, bir eli suratında, tam da bir filozof edasıyla düşünceye dalmış. Bize bakmıyor oluşu, ben sizden değilim, sürünüzden biri değilim, anlamına gelmiyorsa, hangi anlama geliyor? Monroe'nun ise bakışları büsbütün bize odaklanmış, üstelik de ağzı açık, kahkaha atıyor. Bunun da anlamı açık: Ben sizden biriyim, bakın bana, iyice bakın. Beni var eden sizsiniz, tabii ki sizden biriyim. Hakikat ise her zamanki gibi çok uzaklarda. |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













