Resmi bir dairede yönetici olan birine bir gün bir arkadaşı ziyarete gitmiş. Odasına girince bakmış ki arkadaşı başını masaya gömmüş, türlü türlü dosyaların, kağıtların içine dalmış, kendisinin geldiğinin bile farkında değil. Hemen selam verip merakla ne olduğunu sormuş. Yönetici, canından bezmiş bir tavırla cevaplamış, "Ne olacak, işte görüyorsun halimi, "bir daha dünyaya gelsem, dünyaları verseler yönetici olmam!”
Arkadaşı meraklanmış haliyle,
“Yahu ne oldu da sen bu hallere düştün, biz seni işini seven, canı gönülden yapan biri bilirdik?”
“Evet, öyleydim," diye devam etmiş adam, "öyleydim ama, sen bir de işin içine girdikten sonra gör. Bıktım kardeşim, vallahi bıktım! Allah'ın her günü mevzuat mı değişirmiş yahu! Ben mevzuat değişikliklerinden bıktım, bunlar mevzuat yapmaktan bıkmadı! Bak kardeşim, bir daha dünyaya gelirsem imam olacağım. Bak, bin beş yüz yıldır mevzuat hep aynı. Değişiklik meğişiklik yok. Bir kere iyice öğren, uygula gitsin.”
(Kaynak; bizim eski kaymakamlar ne işle meşguller diye merak ederken rastladım.)
30 Ağustos 2012
24 Ağustos 2012
Yeni Bir Şemsiye
![]() |
20 Ağustos 2012
10 Soruda Kapalı Kapıların Tarihçesi
19 Ağustos 2012
Bayram Yazısı
"Bayram nasıl geçiyor?"
"Valla, sessiz. Seninki nasıl geçiyor?"
"Valla, bizimki de sessiz, sakin."
***
Bayramlar bayram olmaktan çıktı, bunu artık kabullenelim. Fakat, sadece bayramlar mı bayram olmaktan çıktı? Benim gördüğüm kadarıyla şu son yirmi-otuz yılda her bir âdet, gelenek, görenek ve bilumum kültür pratiği değişime uğradı; ama şöyle, ama böyle.
Nedir peki, her şeyi böylesine değişime uğratan? Bunun üzerine uzun uzadıya konuşulabilir, kısaca söylemek gerekirse, zaman. "Zamanın ruhu" denir ya, bu zamanın ruhu da böyle bir ruh işte.
Yıl sonu geldiğinde, müslüman mahallesinde salyangoz misali, bizim yüzde doksan dokuzu müslüman olduğu söylenen memleketimizde de bir noel telaşı başlar ya, çoğu kişi bu durumu, kendi kültürümüzü bıraktık, Batı kültürünü özümsedik, şeklinde algılıyor. Halbuki hiç de öyle değil. Siz sanıyor musunuz ki Batı dünyasında durum bizdekinden çok farklı, gelenekler, kültürler capcanlı? Hayır, onlarda durum bizdekinden de vahim. Nasıl ki bizde milyonlarca insan, "nerede o eski bayramlar" diye ahlanıp vahlanıyor, emin olunuz Avrupa ve Amerika'da da milyonlarcası, "nerede o eski noeller" diye sızlanıyordur.
Bu durum ne sadece Müslümanlıkla ne de Hıristiyanlıkla; ne sadece Doğuyla ne de Batıyla ilgili bir şey. Bu, günümüzün küreselleşmiş dünyasının, üzerinde yaşayan herkesi etkileyen "küresel kültürünün" bir sonucu ve gereği olarak ortaya çıkıyor. Noel coşkusu falan da aslında büyük oranda ekonomik kaygılara dayanıyor. Sevgililer Günü, Anneler Günü, şu günü, bu günü de hep aynı değil mi? Mesele para kazanmak. Sen coşacaksın ki para harcayasın, para harcayacaksın ki kimileri zengin olacak. Burada şu da sorulabilir elbette, neden bütün dünya Noel'de o kadar coşuyor da, örneğin Ramazan Bayramı'nda coşmuyor? Varın düşünün.
Canınızı sıkmayın bence, elle gelen düğün bayram, demişler. Evet, geleneklerin kayboluyor olması üzücü ama, olan sadece bize olmuyor. Bütün dünya değişiyor.
İyi bayramlar.
17 Ağustos 2012
İnsanlar İkiye Ayrılır
Twitter meretini bir tür beyin fırtınası aracı olarak da kullanabiliriz aslında. Nereden aklıma estiyse, "insanlar ikiye ayrılır," yazayım, bakalım neler çıkacak, dedim. Maalesef, zeka parıltılı sayılabilecek bir şey çıkmadı ama bu aşağıdakiler de fena sayılmaz.
- İnsanlar ikiye ayrılır, ben de ortalarından geçerim.
- İnsanlar ikiye ayrılır, tanıdıkça büyüyenler, tanıdıkça küçülenler.
- İnsanlar ikiye ayrılır, yanınızdakiler, aklınızdakiler.
- İnsanlar ikiye ayrılır, bilim insanı, ne bilim insanı.
- Dürüst insanlar ikiye ayrılır, sarhoşlar ve çocuklar.
- İnsanlar ikiye ayrılır, sağdaki shift tuşunu kullananlar, soldaki shift tuşunu kullananlar.
- İnsanlar ikiye ayrılır, iyiler ve kötüler.
- İnsanlar ikiye ayrılır, ne yaparsan yap seni sevmeyecekler ve ne yaparsan yap seni sevecekler.
- İnsanlar ikiye ayrılır, ağzını burnunu kırmak istediklerimiz, ağzını burnunu yemek istediklerimiz.
- İnsanlar ikiye ayrılır, sonra birbirlerini özlerler.
- İnsanlar ikiye ayrılır, adaletli olanlar ve olmayanlar.
- İnsanlar ikiye ayrılır, vaktini beşe ayıranlar, vaktini boşa ayıranlar.
- İnsanlar ikiye ayrılır, insan olabilenler, insan görünebilenler.
Bir zamanlar bir filmin afişinde de şöyle bir şey yazılıydı: İnsanlar ikiye ayrılır, yola çıkanlar, yoldan çıkanlar. Ben de bir ekleme yapmıştım ona: İnsanlar üçe ayrılır, yola çıkanlar, yoldan çıkanlar, zaten yolda olanlar.
Geçenlerde de, twitter'da mıydı, başka bir yerde miydi, şöyle bir şey okumuştum, "insanlar ikiye ayrılır, ben ve diğerleri; diğerleri de ikiye ayrılır, sen ve diğerleri."
İlginç olamasalar da komik şeyler...
16 Ağustos 2012
Adın ne?
İbn-i Battuta'nın Seyahatname'sine göz
gezdiriyordum. Bir kadının adı dikkatimi çekti. Bugünkü Rusya toprakları içinde
kalan kuzeydeki Türk illerinden birinde, sultanın kızının adı "İt
Küçücek"miş. Okuyunca önce, herhalde bir anlamı vardır, diye geçirdim
içimden, ancak hemen ardından bu ismin Türkçede "Küçük Köpek"
anlamına geldiğini de okudum.
İbn-i Battuta'nın söylediğine göre o zamanki
Türkler de Araplar gibi çocuklarına ad verirken fal açarlarmış. "İt
Küçücek"in adı da faldan çıkmış. Artık nasıl bir falmış bilmiyorum, onu
söylemiyor.
Üniversitede Almanca da bilen bir hocayla
konuşmuştuk bir ara. Söz dönüp dolaşıp adlara gelince, Ursula'nın aslında “ayı” anlamına geldiğini söylemişti.
Şaşırmıştım. Birkaç ay önce de, İskandinav dillerindeki Björn adının da ayı demek olduğunu tesadüfen öğrenmiştim.
Şu kültürel farklılık dedikleri şeye ne güzel
örnekler, değil mi? Kim bilir, belki başka dillerde eşek, öküz, hayvan... gibi
daha başka adlar da vardır. Ama belki başka kültürlerde güneş, aslan, deniz,
doğan, şahin... gibi isimler de garip karşılanıyordur. Kim bilir?
Bu, aynı zamanda değişim paradigmasına da güzel
bir örnek. Baksanıza, adamın kızının adı İt.
Hem de sultanın kızı. Şimdi çocuğunuza bu adı koyduğunuzu düşünsenize. Sahiden
de zaman birçok şeyi değiştirdiği gibi kültürleri de tepetaklak ediyor. Ama bu
çok yavaş olduğu için farkına varamıyoruz. Tam da şu içinde yaşadığımız zamanda
mesela, öyle değişimler oluyor ki, pek çok kişi belki yaşadığı sürece farkında
bile olmayacak.
13 Ağustos 2012
Şehir Kedileri Manifestosu
Bizler,
halimiz vaktimiz yerinde
şehirlilerdeniz.
Hani şu cazibe merkezi şehirlerden.
Karnımız doyuyor bir şekilde,
Uykularımızın emrinde
kömürlükler, balkonlar, araba altları.
Çöp tankları, apartman pencerelerinin altları
bizimdir, bizim kalacak.
Bu şehrin insanları öyle uzak, öyle uzak,
kimsenin umurunda değiliz.
Şehir bizimdir ve kendine uzak insanların.
Kardeşçe paylaşıyoruz o yüzden
bir tane daha olmayan şehrimizi.
Ne insanlar karışır işimize, ne biz onların,
Hem görülmüş müdür dokunmuş zararımız insanlara?
Bizler bu şehrin kedileri,
Kasaplar Caddesi’nin müdavimleri
Az ya da çok, günde bir, iki günde bir,
Geliyor bir şeyler, çekiyoruz bir ziyafet.
Nanköre çıkmış adımız, değiliz.
Nankör değiliz, külliyen yalan.
Birimizden birimizin pis dediği,
Görülmemiş duyulmamış, ulaşamadığı ciğere.
Bazı bazı, soydaşlar görürüz,
kucaklarda, pencerelerde, pet shop'larda,
Özenmiyor değiliz, kim istemez sıcak bir yuvayı,
Lakin dışarıda istiklal bizimdir, hürriyet bizim,
Bu şehir bizimledir, bu şehir bizim.
Bizler, havlamak nedir bilmeyen köpeklerin yurdunda
can güvenliği içinde yaşayan kedileriz.
Kendi halimizdeyiz.
Ne köpekler uğraşır ne insanlar bizimle
Ne de biz uğraşırız şehirde olmayan farelerle.
Mart geldi mi sesimiz yükselir bizim.
Mırrr miyaeuwww mırrr miyaeuwww!
Yanlış anlaşılmasın, grevde değil sevişmedeyiz
bu yüzden yüksek çıkar sesimiz.
İnsanların dertleri kederleri başka,
kimse uğraşmaz, biz bakarız işimize.
Minnoş minnoş bebelerimiz olur sonra:
meuw meuw!
Nüfus planlaması falanla da uğraşmayız,
Şükür, şehirde istihdam edecek yeterlice çöplük var.
Bizler bu şehrin kedileriyiz.
Bu şehirde doğduk, burada öleceğiz.
Adımız çıktı sokak kedisine
gurur duyduk bundan.
Evet, biz bu sokakların kedileriyiz.
Şehir bizim,
Şehrin çöplükleri bizim,
Şehrin sokakları bizim.
Biz bu şehrin kedileri,
yaşamak bizim, umut bizim, yarınlar bizim.
halimiz vaktimiz yerinde
şehirlilerdeniz.
Hani şu cazibe merkezi şehirlerden.
Karnımız doyuyor bir şekilde,
Uykularımızın emrinde
kömürlükler, balkonlar, araba altları.
Çöp tankları, apartman pencerelerinin altları
bizimdir, bizim kalacak.
Bu şehrin insanları öyle uzak, öyle uzak,
kimsenin umurunda değiliz.
Şehir bizimdir ve kendine uzak insanların.
Kardeşçe paylaşıyoruz o yüzden
bir tane daha olmayan şehrimizi.
Ne insanlar karışır işimize, ne biz onların,
Hem görülmüş müdür dokunmuş zararımız insanlara?
Bizler bu şehrin kedileri,
Kasaplar Caddesi’nin müdavimleri
Az ya da çok, günde bir, iki günde bir,
Geliyor bir şeyler, çekiyoruz bir ziyafet.
Nanköre çıkmış adımız, değiliz.
Nankör değiliz, külliyen yalan.
Birimizden birimizin pis dediği,
Görülmemiş duyulmamış, ulaşamadığı ciğere.
Bazı bazı, soydaşlar görürüz,
kucaklarda, pencerelerde, pet shop'larda,
Özenmiyor değiliz, kim istemez sıcak bir yuvayı,
Lakin dışarıda istiklal bizimdir, hürriyet bizim,
Bu şehir bizimledir, bu şehir bizim.
Bizler, havlamak nedir bilmeyen köpeklerin yurdunda
can güvenliği içinde yaşayan kedileriz.
Kendi halimizdeyiz.
Ne köpekler uğraşır ne insanlar bizimle
Ne de biz uğraşırız şehirde olmayan farelerle.
Mart geldi mi sesimiz yükselir bizim.
Mırrr miyaeuwww mırrr miyaeuwww!
Yanlış anlaşılmasın, grevde değil sevişmedeyiz
bu yüzden yüksek çıkar sesimiz.
İnsanların dertleri kederleri başka,
kimse uğraşmaz, biz bakarız işimize.
Minnoş minnoş bebelerimiz olur sonra:
meuw meuw!
Nüfus planlaması falanla da uğraşmayız,
Şükür, şehirde istihdam edecek yeterlice çöplük var.
Bizler bu şehrin kedileriyiz.
Bu şehirde doğduk, burada öleceğiz.
Adımız çıktı sokak kedisine
gurur duyduk bundan.
Evet, biz bu sokakların kedileriyiz.
Şehir bizim,
Şehrin çöplükleri bizim,
Şehrin sokakları bizim.
Biz bu şehrin kedileri,
yaşamak bizim, umut bizim, yarınlar bizim.
6 Ağustos 2012
Bu Dağ Bitti
Bu dağ bitti bebeğim
Yavaş yavaş topla şarkını
Nereye gitsen
Uzak düştüğün bir deniz var
Ayak izin balık pulu, gözlerin
Balıksırtı meneviş
Dünyaya her dokunuşun
Su serinliği
Sana göre değil dağlar
Üstelik kumsallar şimdi daha çok özlüyor seni
Tırnakları sökülmüş bir gençlik
Yazılıyor duvarlara
Ateşten yaratılmış gölgeler dövüşüyor
Etle kemik uğruna
Kırıp kırıp dalları
Uçurumlardan atıyor bir el
İstiridyeler inci sakınıp ayışığından
Derine, daha daha derine kaçıyor
Kimse kimseyi dinlemiyor
Herkes çok özlemiş kendi sesini
Öyle çok öyle çok yazılmışlar ki
Sabahlara dek konuşuyorlar
İsa musa çöl muhammed meryem
Sen tanrıyı istiyorsun ya
Onlara dua etmek yetiyor
Yırtıyorsun sayfaları, aklını salıyorsun
Derin sulara
Hep sormak istiyorsun ama
Öğrenmek istemiyorsun
Kimse kimseyi dinlemiyor nasılsa
Aynı güneş de değil bu
Ergimiş maden tonunda
Hiçbir işçi yüz dökmemiş doğumunda
İşçi diye bir şey henüz yokmuş ki
Küçücük öyküleri birbirine ekliyor zaman
Sonradan önümüze seriyor onları
Ömrünüzün üvey sokakları
O zaman geçit veriyor
Çıkıp gidiyoruz
Sen ardına bak, şarkını topla dağını öp
Kumsallar çok özledi sesini.
Seval Esaslı
Yavaş yavaş topla şarkını
Nereye gitsen
Uzak düştüğün bir deniz var
Ayak izin balık pulu, gözlerin
Balıksırtı meneviş
Dünyaya her dokunuşun
Su serinliği
Sana göre değil dağlar
Üstelik kumsallar şimdi daha çok özlüyor seni
Tırnakları sökülmüş bir gençlik
Yazılıyor duvarlara
Ateşten yaratılmış gölgeler dövüşüyor
Etle kemik uğruna
Kırıp kırıp dalları
Uçurumlardan atıyor bir el
İstiridyeler inci sakınıp ayışığından
Derine, daha daha derine kaçıyor
Kimse kimseyi dinlemiyor
Herkes çok özlemiş kendi sesini
Öyle çok öyle çok yazılmışlar ki
Sabahlara dek konuşuyorlar
İsa musa çöl muhammed meryem
Sen tanrıyı istiyorsun ya
Onlara dua etmek yetiyor
Yırtıyorsun sayfaları, aklını salıyorsun
Derin sulara
Hep sormak istiyorsun ama
Öğrenmek istemiyorsun
Kimse kimseyi dinlemiyor nasılsa
Aynı güneş de değil bu
Ergimiş maden tonunda
Hiçbir işçi yüz dökmemiş doğumunda
İşçi diye bir şey henüz yokmuş ki
Küçücük öyküleri birbirine ekliyor zaman
Sonradan önümüze seriyor onları
Ömrünüzün üvey sokakları
O zaman geçit veriyor
Çıkıp gidiyoruz
Sen ardına bak, şarkını topla dağını öp
Kumsallar çok özledi sesini.
Seval Esaslı
5 Ağustos 2012
Olimpiyat Ruhu
Yaz'ı
Mevsimlerden yaz, aylardan ağustos olunca hava da sıcak mı sıcak oluyor haliyle. Fakat, Allah nazardan saklasın, bu durum benim için geçerli değil. Şu anda bu yazıyı yazdığım sırada günün bitmesine üç dakika var. Hava o kadar serin ki, birçok yerde para versen bulamazsın, o derece. Pencerenin iki kanadını da açmış oturuyorum, Allah sizi inandırsın, bir de kapıyı açtım mı öyle bir cereyan oluyor ki handiyse mevsim kış sanırsın. Üstelik, şimdi şehir merkezindeyim, hafta içlerini köyde geçiriyorum. Köy dağ başında, öyle "soğuk" ki battaniyeyle yatıyoruz, anlayın artık. İnsan daha ne ister?
Sıcaklardan bunalan herkese içten serinlikler diliyorum.
Sıcaklardan bunalan herkese içten serinlikler diliyorum.
4 Ağustos 2012
21 Temmuz 2012
9 Temmuz 2012
7 Temmuz 2012
Kuzgun
![]() |
| "Dedi ki kuzgun bir daha asla!" © Melih Tuğtağ |
Yem olmamak için azgın fırtınaya, sığınmıştım bir ardıcın kovuğuna;
Sabırsızlıkla beklerken sabahı, ilişti gözlerime sıcak
bir odanın aydınlığı.
Gözlerimi diktim camlara, baktım içeride genç bir adam
tek başına oturmakta;
Ölümün gölgesi düşmüş gözlerine, başı önde derin derin
düşünmekte
Kendi çilem yetmezmiş gibi bana, uçtum yüzü kederle
güzelleşen bu adama
Mezar taşını andıran bir koltukta oturan o yıkılmış
adama.
Kasvetli bir gece yarısı, düşünürken zayıf, tasalı
Yabansı, tuhaf sesi üzerine eski, unutulmuş bilgilerin,
Uykunun eşiğinde düşerken başım öne, aniden bir tıkırtı
geldi içeriye
Sanki biri usulca vurdu, vurdu kapısına odamın
"Bir ziyaretçi olmalı," diye mırıldandım,
"bir ziyaretçi çalıyor kapısını odamın
Yalnızca bu, başka bir şey değil."
Korkunca kanatlarımın sesinden, ürküttüm onu istemeden,
Başladı kendi kendine konuşmaya, belki de ihtiyacı vardı
bir arkadaşa
Nasıl bir acıydı onu böyle içine döndüren, gözleri
açıkken kâbuslar gördüren,
Keşke konuşacak kadar gelişmiş olsaydı dilim, bu düşküne
hemen yardım ederdim
O ise unuttu bile beni, unuttu odasının önündeki gölgemi.
Anlamsızca mırıldanıyor dudakları, yitik bir bakışı
gizliyor gözkapakları.
Ah, çok iyi anımsıyorum, solgun bir aralıktı
Ölen her kor bırakıyordu hayaletini döşemeye ayrı ayrı
Nasıl diledim nasıl, bir sabah olsa; -ödünç almak için
aradım kitaplarımda
Acının ara verdiği anı boşuna -yitirdiğim Lenore'un
verdiği acı-
O eşsiz, ay yüzlü masum kız, meleklerce konmuştu Lenore
adı,
Sonsuzluğa karışan o yitik adı
Fısıldayınca böyle sevgilisinin adını, yaşayacak sanıyor
yeniden o tutkulu anları
Buruk bir sanrı salınıyor tüllerle, salınıyor tüllere
bürünmüş bir genç kız görünümünde
Salınıyor ışığın aydınlatmaya yetmediği bu alacakaranlık
adamın yüreğinde,
Bitmek tükenmek bilmeyen o uğursuz kış gecesinde,
Titrek bacaklarının üzerinde doğrularak, dinlemeye
çalışıyor o tuhaf hayali
En renkli düşlerin bile özlemini dindiremeyeceği o narin
hayali
İpeksi mor perdelerin üzgün, kararsız sesi
Ürküttü beni, o güne kadar hissetmediğim bir dehşetti
kaplayan içimi
Hızla çarparken yüreğim, sürekli yineledim
"Bir ziyaretçi," dedim, "içeri girmeyi
diliyor kapısında odamın
Geç kalmış bir ziyaretçi, girmeyi diliyor kapısında
odamın
Hepsi bu, başka bir şey değil"
Dikkatsiz bir kıpırdanış, fark ettirdi beni, fark ettirdi
kara gölgemi.
Yine de anlamış değil, benim yalnızca bir kuş olduğumu;
Ona yardım etmek için güvenli yuvamı bırakıp penceresine
konduğumu.
O kendi cinnetini büyüterek içinde, savuruyor belleğini
karanlık rüzgârların önüne;
Gizli bir zevk de alıyor bundan, damarlarında dolaşan o
katıksız acıdan.
İşitiyorum korkusunu duvarların ardından, görüyorum
sararmış yüzünü pencerenin kenarından.
Ruhuma güç geldi aniden, artık ikircime düşmeden
"Bayım," dedim, "ya da bayan, diliyorum
sizden affımı
Ancak şudur olan, uyukluyordum, çalındı kapım,
Çalındı belli belirsiz, kapımı tıkırdatan sizdiniz;
Öyle ki emin olamadım duyduğuma bir tıkırtı" - İşte
açtım ardına dek kapımı;
- Yalnızca karanlık, başka bir şey değil
Yanlış yerde arıyor beni, bir insan sanıyor bu solgun
sisler içinde bekleyeni.
Çok genç sayılmasa da tanıyamamış daha insanoğlunu;
Umut diye onlara sesleniyor hala, hiç anlayamamış yaşamı
bu zavallı budala.
Kahrediyorum dilsizliğime, seslenmek isterdim bu talihsiz
şaire;
Boşuna dikme gözlerini gecenin sisine, o genç kızın
hayalini artık bekleme,
O çoktan karıştı toprağın tenine, çoktan alıştı
sessizliğin sesine.
Karanlığın derinliklerini gözledim, uzun süre orada
korkuyla merakla bekledim
Şüpheyle düşledim hiçbir ölümlünün düşünmeye cesaret
edemeyeceği düşler;
Ama sürekliydi sessizlik ve hiçbir yanıt vermedi
Söylenen tek sözcük, fısıldanan bu addı,
"Lenore?"
Fısıldadım, yankı bana fısıldadı yeniden,
"Lenore!"
Yalnızca bu, başka bir şey değil.
Odama döndüğümde, bütün ruhum yanıyordu bedenimde.
Yeniden duydum daha güçlü bir tıkırtı,
"Eminim," dedim, "eminim, bu bir şey
penceremin kafesindeki;
Bakmalı ne ise oradaki, çözmeli bu sırrı;
Yalnızca rüzgâr, başka bir şey değil!
Kepengi açınca, gördüm kanat çırpan telaşla,
Geçmişin kutsal günlerinden gelen heybetli bir kuzgun,
Aldırmadan hiç bana, durup dinlemeden bir dakika,
Bir lord ya da lady edasıyla, tünedi odamın kapısına,
Tünedi Pallas büstüne, duran kapımın hemen üstünde;
Tünedi ve oturdu, hepsi bu.
Bu abanoz siyahı kuş takındığı sert, kara ifadeyle,
Döndürdü karamsarlığımı bir gülümsemeye.
Dedim: "Kesinlikle korkak değilsin, kırık olmasına
rağmen sorgucun,
Gecenin kıyısından gelen, ölüye benzeyen antik kuzgun,
Söyle nedir gecenin ölüler kıyısındaki adın!"
Dedi: "Hiçbir zaman!"
Şaşırdım bu tuhaf kuşun konuşmasına, böyle açıkça,
Çok kısa ve ilgisiz olmasına rağmen yanıtı;
Katılmadan edemeyiz bu fikre kutsanmamıştır hiç kimse oda
kapısının üstünde bir kuş görmekle;
Kuş ya da canavar tüneyen kapısının üstündeki büste,
anılan "Hiçbir zaman" gibi bir isimle.
Ama kuzgun tek başına oturarak sakin büstün üzerine;
Yalnızca bir sözcük söyledi, o sözcük taşıyordu sanki
ruhundan;
Ne tek bir tüyünü kıpırdattı, ne de başka bir şey çıktı
ağzından.
Ta ki ben zoraki mırıldanana kadar, "Daha önce diğer
arkadaşları uçup gitti;
Yarın o da terk edecek beni, tıpkı uçup giden umutlarım
gibi,
Ama kuş dedi: "Hiçbir zaman!"
Ürktüm sessizliği bozan bu yerinde yanıttan,
"Kuşkusuz," dedim, "bildiği bu birkaç
sözcüğü,
Öğrenmiş, insafsız belaların kovaladığı mutsuz bir
sahipten;
Şarkıları tek nakarat oluncaya kadar kovalanan o mutsuz
kişiden.
Öğrenmiş, umudun ağıdı olan şu kederli nakaratı:
"Hiç-hiçbir zaman!"
Ama kuzgun hala döndürüyordu hayalimi gülümsemeye;
Oturdum kuşun, büstün, kapının önündeki koltuğun üstüne;
Gömüldükçe kadife yastığın içine, gömüldüm hayalden
hayale,
Düşündüm geçmişten gelen bu uğursuz kuşu;
Geçmişten gelen bu zalim, tuhaf, korkunç, sıkıcı, uğursuz
kuşu.
O tekrarladı ilençli sesiyle, "Hiçbir zaman!"
Oturup, tahmine koyuldum tek hece söylemeden kuşa,
Ateşli gözleri kalbimi dağlayan kuşa;
Tahminimi sürdürdüm yaslayarak başımı;
Lambadan süzülen ışığın aydınlattığı yastığın kadife
kumaşına,
Lambanın aydınlattığı menekşe moru kadife şekilleniyordu
ışıkla;
O hiç yaslanamayacak, ah! Hiçbir zaman, bir daha!
Sanki hava ağırlaştı gizli bir buhurun kokusuyla;
sallandı yer,
Ayaksız meleklerin adımlarıyla, ayak sesleri dönüştü tüy
kaplı zeminde çıngırak seslerine.
"Zavallı," diye bağırdım kendime, "Tanrın
gönderdi bu iksiri sana melekleriyle,
Unutasın diye bir an Lenore'un anılarını.
İç, kana kana iç bu ilacı, unut artık şu yitik Lenore'un
aşkını!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"
"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş
ya da şeytan, yine peygamber!-
Bir kışkırtıcı mıydı seni gönderen, ya da fırtına mı bu
kıyıya getiren,
Yine de çok cesursun bu ıssız, büyülenmiş yerde-
Korkunun terk etmediği bu evde -yalvarırım bana doğruyu
söyle-
Var mı? Var mı umar Tur-i Sina'da? -söyle- yalvarırım
söyle!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"
"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş
ya da şeytan, yine peygamber!-
Üzerimizde uzanan cennet adına, ikimizin inandığı Tanrı
adına;
Söyle bu hüzün yüklü ruha, o uzak cennette,
Sarılabilecek miyim, meleklerin Lenore diye adlandırdığı
o kutsal kıza?
Sarılabilecek miyim meleklerin Lenore diye andığı o
eşsiz, ay yüzlü kıza?
Kuzgun dedi: "Hiç - hiçbir zaman!"
"Bu sözcük ayrılığımıza işaret olsun kuş ya da
iblis!" diye bağırdım.
"Geri dön fırtınana, dön gecenin ölüler kıyısındaki
diyarına!
Tek bir kara tüyünü bile bırakma, işareti olarak ruhunun
söylediği o yalanın!
Yalnızlığımı bozma! Kapımın üstündeki büstü terk et!
Gaganı çıkar yüreğimden, bedenini kapıdan al git!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"
Kuzgun bir an olsun ayrılmadı, oturdukça oturdu,
Oturdukça oturdu oda kapımın hemen üstündeki Pallas
büstünde;
Benziyordu gözleri hayal kuran bir şeytanın görüntüsüne,
Vuruyordu kara gölgesini yere lambadan yansıyan ışık;
Kapalı kaldı ruhum bu kara gölgenin içinde,
Kurtulamayacak - Hiçbir zaman!
Edgar Allan Poe
Çev.: Burçak Özlüdil
6 Temmuz 2012
Aşk Olsun!
Bir kadın muhabir, söyleşi yapmak için Can Yücel'i arar. Yücel:
"Bırak şimdi söyleşiyi de, gel sevişelim," der. Bir an neye uğradığını şaşıran kadın durumu kurtarmaya çalışır:
"Aşk olsun ama Can Bey."
Can Yücel o bilindik tavrıyla şu cevabı verir:
"Aşk olacak tabii, ne olacak!"
(Bunu iki yıl önce bir kitapta okumuştum ama adını hatırlayamıyorum. Bundan ötürü kaynak gösteremiyorum.)
"Bırak şimdi söyleşiyi de, gel sevişelim," der. Bir an neye uğradığını şaşıran kadın durumu kurtarmaya çalışır:
"Aşk olsun ama Can Bey."
Can Yücel o bilindik tavrıyla şu cevabı verir:
"Aşk olacak tabii, ne olacak!"
(Bunu iki yıl önce bir kitapta okumuştum ama adını hatırlayamıyorum. Bundan ötürü kaynak gösteremiyorum.)
3 Temmuz 2012
Generalim Tankınız Ne Güçlü
Tankınız ne güçlü generalim,
Siler süpürür bir ormanı,
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var;
İster bir sürücü.
Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim,
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var;
Usta ister yapacak.
İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.
Bertolt Brecht
Çev. Asım Bezirci
Siler süpürür bir ormanı,
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var;
İster bir sürücü.
Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim,
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var;
Usta ister yapacak.
İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.
Bertolt Brecht
Çev. Asım Bezirci
29 Haziran 2012
Yanlış Anla(t)ma
![]() |
Dipnot adlı haber sitesi. Haberin başlığını görüyorsunuz: Kızıyla ilişkiye giren gence ilginç ceza. Sanki genç, kendi kızıyla ilişkiye girmiş. Anlaşılan o. Başlığı okuduğumda şaşırdım haliyle, kişinin kendisi gençse kızı kaç yaşındadır ki? N'oluyoruz lan, diye geçirdim içimden. Halbuki mesele başlıktan anlaşıldığından çok farklı. Vatandaşın biri, kızının arkadaşını dövmüş, hepsi bu. |
28 Haziran 2012
Muzır Hayat
Çocuklar top oynuyor. Biri diğerine bağırıyor: “Çekmesene
a.ına koyim!” A.ına koyan kişi altı (6) yaşında. Anaokuluna gidiyor.
Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu adlı iki kitap hakkında, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunca verilen rapor doğrultusunda dava açılmıştı ya, unutmuştum, Yekta Kopan'ın blogunda okuyunca hatırladım.
Ne kadar ilginç şeyler oluyor memlekette. Dram mı, trajedi mi, komedi mi, mümkün değil kestiremiyorsunuz. Diyelim ki muzır olan her şeyi kitaplardan çekip çıkardık. Bütün rafları silip süpürdük, ortalık tertemiz, şenlendi. Peki ya sokak? Ya gündelik hayat? Ya televizyon? İnternet? Dergiler, gazeteler?
Bir kitapta şöyle yazıldığını düşünün: "Genç kadın çıplak sayılırdı, üstünde sadece kırmızı sutyeniyle külotu vardı, delip geçici bakışları..." Siz kalkıp bu ve buna benzer cümlelerin yer aldığı kitabı, küçükleri muzır neşriyattan koruma kaygısıyla yasakladınız, küçükleri korumuş mu oldunuz gerçekten? Bu tarif edilen genç kadına Allah'ın her günü Hürriyet, Sabah, Milliyet, Haberturk ve bilumum günlük gazetede rastlamıyor mu çocuk? Ya magazin dergilerinde, TV reklamlarında? Hele bir de İnternette, trilyonlarca böyle cümle, trilyonlarca böyle fotoğraf.
Bugün sizin erotik, hatta porno dediğiniz her şey sokakta var artık, gündelik hayatın tam içinde var. Bundan elli yıl önce koca koca insanların bilmediği şeyi bugün çoluk çocuk biliyor, elli yıl önce yetişkinlerin ağzına almaktan imtina ettiği sözü bugün beş yaşındaki çocuk çekinme nedir bilmeden gönül rahatlığıyla söylüyor. O zamanlar otuz yaşındaki birinin kendi yaşıtları yanında bile söylemeye, yapmaya çekindiği sözü, davranışı bugün üç yaşındaki çocuk bizzat ana babasından öğreniyor.
Demem o ki, devletin ciddi bir zihin değişikliğine ihtiyacı var. Çok değil, on beş yıl öncesinin yöntemleri bile bugün artık işe yaramıyor. Bir kitabı yasaklamakla hiçbir şeyi değiştirmiş olmuyorsunuz. Öte yandan, yasaklamak zaten çözüm değil, hiçbir zaman olmadığı gibi. Bütün hayatı yasaklarsanız ancak o zaman birtakım şeylerin önüne geçebilirsiniz, o zaman da hayat olmaz ortada.
Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu adlı iki kitap hakkında, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunca verilen rapor doğrultusunda dava açılmıştı ya, unutmuştum, Yekta Kopan'ın blogunda okuyunca hatırladım.
Ne kadar ilginç şeyler oluyor memlekette. Dram mı, trajedi mi, komedi mi, mümkün değil kestiremiyorsunuz. Diyelim ki muzır olan her şeyi kitaplardan çekip çıkardık. Bütün rafları silip süpürdük, ortalık tertemiz, şenlendi. Peki ya sokak? Ya gündelik hayat? Ya televizyon? İnternet? Dergiler, gazeteler?
Bir kitapta şöyle yazıldığını düşünün: "Genç kadın çıplak sayılırdı, üstünde sadece kırmızı sutyeniyle külotu vardı, delip geçici bakışları..." Siz kalkıp bu ve buna benzer cümlelerin yer aldığı kitabı, küçükleri muzır neşriyattan koruma kaygısıyla yasakladınız, küçükleri korumuş mu oldunuz gerçekten? Bu tarif edilen genç kadına Allah'ın her günü Hürriyet, Sabah, Milliyet, Haberturk ve bilumum günlük gazetede rastlamıyor mu çocuk? Ya magazin dergilerinde, TV reklamlarında? Hele bir de İnternette, trilyonlarca böyle cümle, trilyonlarca böyle fotoğraf.
Bugün sizin erotik, hatta porno dediğiniz her şey sokakta var artık, gündelik hayatın tam içinde var. Bundan elli yıl önce koca koca insanların bilmediği şeyi bugün çoluk çocuk biliyor, elli yıl önce yetişkinlerin ağzına almaktan imtina ettiği sözü bugün beş yaşındaki çocuk çekinme nedir bilmeden gönül rahatlığıyla söylüyor. O zamanlar otuz yaşındaki birinin kendi yaşıtları yanında bile söylemeye, yapmaya çekindiği sözü, davranışı bugün üç yaşındaki çocuk bizzat ana babasından öğreniyor.
Demem o ki, devletin ciddi bir zihin değişikliğine ihtiyacı var. Çok değil, on beş yıl öncesinin yöntemleri bile bugün artık işe yaramıyor. Bir kitabı yasaklamakla hiçbir şeyi değiştirmiş olmuyorsunuz. Öte yandan, yasaklamak zaten çözüm değil, hiçbir zaman olmadığı gibi. Bütün hayatı yasaklarsanız ancak o zaman birtakım şeylerin önüne geçebilirsiniz, o zaman da hayat olmaz ortada.
27 Haziran 2012
İç Ses
Size de oluyor mu bu?
Hi waz en old men hu fişıd elon in e skif in dı Gulf Strim end hi hed gan eyti for deyz naw widaut teyking e fiş. İn dı först forti deyz e boy hed bin wid him. Bat aftır forti deyz widaut e fiş dı boys perınts hed told him det dı old men waz naw definıtli end faynılli salao, wiç iz dı wörst form of anlaki. (Dı Old Men end dı Si)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.bmp)






