28 Mayıs 2021
Güneşler içindeki damdan insan dolu dünyaya baktığında
15 Mayıs 2021
Zirveye Uçmak veya Sürünerek Tırmanmak
İnsan şanslı doğmuşsa, mesela İskender'se ve kendisinden 100-150 yıl önce olağanüstü bilgisi ve el emeğiyle o muazzam Akropolis'i inşa etmiş bir halkın mensubu olan Aristoteles gibi bir düşünce devinin öğrencisiyse ve yanında da ölüme gülümseyen aslan arkadaşları varsa, süper güçlere bile diz çöktürüp zirveye uçarak ulaşabilir.
Yok ama eğer insan iliklerine kadar çürümüş bir toplumda doğmuşsa ve sadece anası babası değil, atalarının ataları da elifi görse mertek sanan kişilerse ve etrafı da ayılar, tilkiler, çakallar ve sırtlanlarla çevriliyse, işi çok zordur; çünkü ancak akrepler, yılanlar ve çıyanlar arasından sürünerek zirveye tırmanabilir; tabii eğer tırmanabilirse!
Çünkü bilgi ve kültür bir topluma ancak birkaç nesilde yayılabilir. Çünkü medeniyet, kavak değil, zeytin ağacı gibidir; çok yavaş büyür.
Sabah Kara
9 Mayıs 2021
5 Mayıs 2021
Hayallerini sürdür, onlara ne zaman ihtiyacın olacağını bilemezsin
"Yaz," dedi."Varır varmaz sana yazacağım," diye yanıtladı Julián."Hayır. Bana değil. Kitap yaz. Mektup değil. Benim için yaz. Penélope için yaz."Julián başıyla onayladı, en çok özleyeceği kişinin arkadaşı olacağını ancak şimdi fark etmişti."Ve hayallerini sürdür," dedi Miquel. "Onlara ne zaman ihtiyacın olacağını asla bilemezsin.""Her zaman," diye mırıldandı Julián, ama trenin gürültüsü kelimelerini bastırmıştı.
28 Nisan 2021
Başkasının Atı
Gördüğüm ilk rüya şöyleydi: Herhangi bir günde, ben işimde gücümdeydim. Her şey yolundaydı, gündelik hayat tüm sıradanlığıyla akıp gidiyordu. Birden, bir süreden beridir orada, gözüme görünür bir uzaklıkta, öylece kendi halinde eğleşen bir atın bana doğru geldiğini gördüm. Dediğim gibi, atı ben önceden orada görüyordum, ama yalnızca görüyordum, ne dikkatimi çekmişti ne bir şey. Ama işte, o bahsettiğim anda atın bana doğru geldiğini görünce, doğrusu şaşırmadım fakat yine de, hayırdır inşallah, diye geçirdim içimden.
At geldi, bana ne uzak ne de yakın sayılabilecek orta karar bir mesafede durdu. Ben bir şey yapmadım, işime gücüme baktım. Ancak biraz sonra, bu atın bana daha bir yaklaşmaya başladığını fark ettim. Korkmuyordu benden. Herhalde insanlara alışıktır, diye geçirdim içimden. Hem, benden neden korksundu ki? Ayıptır söylemesi, hiç de öyle korkulacak bir görünüşüm yoktur. At yanıma bu kadar yaklaşmışken ben de, biraz ilgi göstereyim bari, dedim. Gösterdim de. Ben ilgi gösterince beni sevmeye başladı. Allah var, ben de onu çok sevdim. İyi bakılmış bir Arap atına benziyordu, ama tam olarak ne olduğunu henüz anlayamamıştım. Biraz daha sevmeyi sürdürdüm. O da buna karşılık olarak yelelerini uzattı. Çok akıllı bir ata benziyordu, hani şu, Yaşar Kemal'in kitaplarında geçen akıllı uslu atlar var ya, işte onlara benziyordu. Neyse efendim, yelelerini uzatınca ben de nazikçe tuttum ve okşamaya başladım. Böyle olunca da bana iyiden iyiye alıştı, sokuldu, iyi mi. Bana bir şey anlatmak istiyor gibiydi. Rüya bu ya, çok geçmeden anladım ne istediğini. İlgi istiyordu. Besbelli ki sahibi hiç ilgi göstermiyor, o da ilgiyi dışarıda arıyordu, ne yapsındı biçare?
Sahibi demişken, tam da o sırada sahibi geldi aklıma. Böylesi bir atın muhakkak bir sahibi olmalıydı. Hiç de öyle kırlarda başıboş dolaşan atlara benzemiyordu çünkü. Dedim ya, iyi bakımlı bir attı. Sahibini merak etmekle birlikte, o an yapabileceğim pek bir şey de yoktu. Bildiğim tek şey, bu atın at gibi görülmeye ihtiyacı vardı. Derin bir çaresizlik içindeymişçesine bana iyice sokuluyordu.
Biliyorsunuz, her canlının bir doğası vardır ve kendisine o doğanın gerektirdiği biçimde davranılmak zorundadır. Öyle davranılmadığı taktirde doğası değişmeye başlar. Demek istediğim şu, insana insan, ağaca ağaç, kediye kediymiş gibi davranılmak zorundadır. Yoksa insan insanlığından, ağaç ağaçlığından, kedi kediliğinden, ama az ama çok, uzaklaşmaya başlar. Sözgelimi, ağaca ağaçmış gibi davranmadığınızda size meyve vermeyebilir. Bunları niye anlatıyorum? Rüyamda gördüğüm atın durumunu daha iyi anlatabilmek için. Bu ata atmış gibi davranılmıyordu, belliydi. Neden acaba?
At bana sokuldukça ben ilgi gösterdim, ben ilgi gösterdikçe at bana sokuldu, derken birbirimize iyice alıştık. Ne var ki, vakit de geçiyordu. Akşam üzeri olmuştu, benim eve dönmem gerekiyordu. Peki, ama bu atı ne yapacaktım? Öyle ortalıkta bırakıp gitmek içime sinmiyordu. Gece de burada kalsa kurtlara yem olması işten bile değildi. Zaten etrafta fırsat kollayan sürüyle kurt vardı. O yüzden mutlaka bir şey yapmam gerekiyordu. Ben de yaptım, atı yanıma alıp eve götürdüm.
Rüyayı ilk görüşüm burada sona erdi, uyandım. Birkaç dakika etkisinde kaldım. Hiç böyle atlı bir rüya görmemiştim çünkü. Ne yalan söyleyeyim, içimden, keşke biraz daha sürseydi, dedim. Sonunu merak ettim çünkü, sahibi bir yerlerden çıkıp gelecek miydi?
Merakım, sonraki gece atı bir kez daha rüyamda görmemle giderilmiş oldu. Üstelik, rüyam dün kaldığı yerden devam ediyordu. Sabahleyin, atı kapatmış olduğum yerden çıkarıp yine çayırlıklara götürdüm. Kimi zaman biniyor, kimi zaman da otlaması için öylece salıyordum. Bir yerlere bağlamama da gerek yoktu. Çünkü zaten at kendisi bana gelmişti ve hiç de gidecek gibi davranmıyordu.
Bu böyle bir zaman sürdü. Atı sık sık rüyamda gördüm. Beni bilenler bilir, bilmeyenler için söyleyeyim, ata binmeyi çok severim. Çocukluğum at sırtında geçti. Hayır, o klişe lafı tekrar edip şaka yapmıyorum, gerçekten çocukluğum at sırtında geçti. Henüz beş-altı yaşlarındayken bir başıma ata binebiliyor, üstelik bundan da büyük bir zevk alıyordum. Dolayısıyla rüyamda gördüğüm o güzel ata da sık sık biniyordum. Bir zaman sonra artık rüya normal gelmeye başladı. O kadar kanıksamıştım ki herhangi bir gece başımı yastığa koyarken, o gün rüyamda "atımı" göreceğimi tahmin ediyor, hatta tahminden de öte biliyordum, ve gerçekten de at o gece rüyama giriyordu.
Bir gün yine atı rüyamda gördüğüm bir gecenin sabahında uyanınca nedense birden atın sahibi aklıma geliverdi. İlk başlarda biraz üstünde durmuş, daha sonra tamamen unutmuştum bu konuyu. Bu atın sahibi neredeydi ve neden hiç ortaya çıkmıyordu? Biraz düşündüm ve rüyamda sahibiyle ilgili bir ipucu olup olmadığını sorguladım, ama aklıma o an bir şey gelmedi. Bunun üzerine bir karar verdim, rüyayı görünce, tam da gördüğüm sırada her türlü ayrıntıya dikkat edecek, böylece sahibiyle ilgili bir işaret yakalamaya çalışacaktım. Böylece o günün akşamını sabırsızlıkla beklemeye koyuldum.
Akşam oldu. Her zamanki yatma zamanımdan önce yatağa girdim, atla ilgili türlü türlü şeyler düşünmeye başladım. Bir zaman sonra uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradım. Çünkü at o gece rüyama girmemişti. Halbuki son zamanlarda hemen her gece giriyordu. Neyse, dedim ve yine geceyi bekledim. Ama yine olmadı. Ertesi sabah kalktığımda yine aynı hayal kırıklığını yaşadım. Böylece birkaç gün geçti ve artık atım rüyama girmez oldu. Buna bir yandan üzülüyor, bir yandan da şaşırıyordum. Onca zamandır rüyama girmesine karşın neden birden bire bıçak gibi kesildi. Üstelik, yaşamımda herhangi bir değişiklik de söz konusu değildi o sıralar. Son aylarda ne yapıp ediyorsam onu yapıp etmeyi, ne yiyip içiyorsam onu yiyip içmeyi sürdürüyordum.
18 Nisan 2014'te buraya kadar yazmış, bırakmışım. Neden bitirmedim, kendim de bilmiyorum.
20 Nisan 2021
Psikoloji nedir?
Psikoloji en geniş anlamıyla "kedi bilimi" demektir. Kedileri her açıdan ele alan bilim dalının adıdır. IX. yüzyılın ortalarından beri kullanılan bir terimdir. Kedilerin çeşitli özelliklerine göre sınıflandırılması, insanlarla ilişkileri, yaşadıkları ortamlar, tüy renklerine göre aldıkları adlar, farelere yaklaşımları, köpeklerle aralarındaki sosyal mesafe vb. hep psikoloji biliminin inceleme alanı olan konulardır.
Her ne kadar müstakil bir bilim dalı olması yüz elli yıl kadarlık bir geçmişe sahipse de psikoloji biliminin kurucusu olarak Orta Çağ'da yaşamış ünlü Portekizli zoolog Felixao da Catto kabul edilmektedir. Catto, psikolojinin zoolojiden ayrılarak kendi başına bir disiplin haline gelmesi gerektiğini ilk defa olarak dillendiren kişidir. Ya.
2 Nisan 2021
Ben Senin Krallığın Ülkene Yetiştim
1 Nisan 2021
Çekik Gözlü Atlar
Rüyamda günümüzden bin yıl kadar önce Çin'deyim. Neredeyse hiç şehir yok fakat çok köy var. Bu köylerin arasındaki mesafeyse azımsanacak gibi değil. Bütün bir koca coğrafya ormanlık dağlar, tepelerle kaplı. Ulaşımsa atlarla sağlanıyor. Ancak öyle her önüne gelenin atı yok. Zenginlerin var sadece. Bir köyde bir-iki at ya var ya yok.
Çinli değilim. Oraya başka bir diyardan gelmişim. Tuhaftır, Çinlilerle anlaşabiliyoruz, ama daha da tuhaftır, hangi dili konuştuğumuzu bilmiyorum, ben mi onların dilini konuşabiliyorum, onlar mı benimkini, hiç bilmiyorum.
Altı ay kadar kaldıktan sonra ayrılıp memleketime döneceğim zaman gelip çatıyor. Dönüş hazırlıklarımı yapmaya başlıyorum. Bir gün benden sekiz-on yaş büyük bir arkadaşım, "Burada kaldığın kısa süre içinde Çin'le ilgili pek çok şey öğrendin, gelgelelim bir şeyin bir türlü farkına varamadın," diyor bana. "Nedir ki o şey?" diye atılıyorum merakla. "Atlarımız," diyor, "tıpkı bizler gibi çekik gözlüdür." Bunu duyunca utanıyorum. Nasıl olur da atları çok seven ben bunu fark etmem? Mümkün mü bu? Atı olan köy büyüğünün evine gidelim, diyorum. Gidiyoruz. At evin önünde bağlı, otluyor. Yanına yaklaşıp bakıyorum, evet, sahiden de öyle, at çekik gözlü. Rüyanın burasında uyanıyorum.
Böyle gri tarihler, gri gökler altında yaşadık. —İlhan Berk
24 Mart 2021
Söyle bülbülcüğüm söyle
İstanbul'a henüz yaz günleri gelip cümle çiçekler zeyn olmamışsa da şiirdir, ola ki içimizi ısıtır.
15 Mart 2021
Kutsal Ben
22 Ocak 2021
13 Ocak 2021
Buz Tutmuş Bir Rüya
7 Ocak 2021
Bir kadeh meyle değişmiş küfrü de imânı da
3 Ocak 2021
2 Ocak 2021
1 Ocak 2021
Olacak iş
Yıl olmuş 2021, benim hâlâ zaman zaman canım sıkılıyor. Olacak iş değil. Ee, olacak iş değilse nasıl oluyor ki bu iş? Oluyor işte, nasıl oluyorsa öyle oluyor demek ki. Yağmayacak yağmurla kar da yağsa bari. Yağsa da ortalığı biraz şenlendirse.
***
Bugün Facebook'ta 158 arkadaşımın doğum günüymüş. Ne diyelim, insanın arada doğası da geliyor demek ki.
***
Bir zamanlar maarif nazırı olan Emrullah Efendi'nin "Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdik," dediği söylenir ya, o minvalde, şu insanlar da olmasaydı dünyayı ne güzel idare ederdik. Geride bıraktığımız 2020'ye dönüp şöyle bir bakınca aklıma pandemi mandemi gelmiyor da bu geliyor nedense.
Hadi iyi akşamlar.
31 Aralık 2020
29 Aralık 2020
Noel
"Noel" kelimesi no-el'den gelmektedir. No el, yani el yok. Rivayete göre dört arkadaş oturmuş, eşli okey oynuyorlarmış. Bunlardan ikisi, rakipleri anlamasın diye güya İngilizce işaretleşiyorlarmış. Bir ara biri arkadaşına "elin nasıl" anlamında kaş göz yapmış, o da "no el" demiş, yani elimde bir şey yok. Ne dedin, diye sormuş rakiplerden biri. Bu da, anlamasınlar diye, hiç demiş, arkadaşım bugün ayın kaçı diye sordu, ben de cevap verdim. O gün de 25 aralıkmış. Rakipler bütün elleri alarak kazanmışlar oyunu ve bunu kutlamışlar. O güne de sevinçten "no el" adını vermişler. Ve bu böyle sürüp gitmiş. Yaa.
26 Aralık 2020
Salya
28 Kasım 2020
Hakikat bir hayal ve hayal bir hakikat gibi görünürdü
Leonardo “Resme Dair” başlıklı notlarında şöyle yazar:
Resim yapmak için hususi bir atölyen olmalıdır. Uzun dört köşeli bir salon, yirmi arşın uzunluğunda, on arşın genişliğinde duvarlar, siyah önünde bir dam çıkıntısı ve güneşe karşı keten bir perde. Bu perde ihtiyaca göre açılıp kapanabilmeli. Perdesiz olarak yalnız alaca karanlıkta veya bulutlu ve sisli havada resim yap. Bu ışık mükemmel bir ışıktır.
Leonardo ev sahibi Martelli'nin evinde işte böyle bir atölye yaptırmıştı.
1505 yılının ilkbahar sonu idi. Sisli bir gündü. Güneş ıslak bulut örtülerinden geçiyordu. Gölgeler narindi ve duman gibi uçuşuyordu. Leonardo bu ışığı çok severdi, çünkü ona göre bu ışık, kadın yüzüne müstesna bir güzellik verirdi.
Gelmeyecek mi diye düşündü. Düşündüğü kadın kendisi için alışıldık olmayan bir sebatla, büyük bir gayretle üç senedir portresini yaptığı kadındı.
Atölyeyi hazırlamıştı. Talebesi Beltrafiyo onu yan gözle inceliyordu. Daima sakin olan hocasının sabırsızlıkla bir şey bekleyişini hayretle temaşa ediyordu. Leonardo fırçasını, boyalarını hazırlamıştı. Portreyi açmıştı. Odanın ortasında, o kadını eğlendirmek için kurduğu fıskiyeyi açtı. Düşen sular cam kürelere çarpıyor, garip hafif bir müzik yaratıyordu. Fıskiyenin etrafında Leonardo kendi eliyle kadının çok sevdiği iris çiçeklerini dikmişti. Halının üstünde bir beyaz Asya kedisi uyuyordu. Onu da kadın için satın almıştı. Kedinin bir gözü topaz sarısı, bir gözü de safir mavisi idi. Talebesi Saleno notaları açmış, viyolasını akort ediyordu. Sonra Leonardo'nun Milano'dan beraber getirdiği ikinci bir müzisyen geldi. O da Leonardo'nun icadı olan ve bir at kafasına benzeyen gümüş lavtayı çalıyordu.
Kadını eğlendirmek için Leonardo en iyi şarkıcıları, hikâyecileri ve şairleri davet ederdi. Kadının yüzünde, bu seslerin uyandırdığı çizgileri takip ederdi. Fakat son zamanlarda bu toplantılara pek lüzum kalmamıştı. Çünkü kadının bunlarsız da sıkılmadığını görmüştü. Yalnız müzik devam ediyordu.
Her şey hazırlanmıştı. Fakat kadın, hâlâ görünmüyordu.
Gelmeyecek mi diye düşündü Leonardo, bugün ışık ve gölge tam bu işe elverişli, acaba birisiyle çağırtsam mı? Fakat beklediğimi biliyor. Herhalde gelecektir. Talebeleri üstatlarının sabırsızlığının gittikçe arttığını görüyorlardı. Birdenbire pınarın suları yan tarafa eğildi, cam küreler ses verdi ve su damlaları altında iris yaprakları titreşiyordu.
Üstadın yüzünde, kadının geldiği belli oluyordu. Odaya önce rahibe Kamila girdi. O her defasında beraber gelirdi. Odanın bir köşesine oturur; İncil'i açar, onu okurdu. Varlığından kimse haberdar olmazdı. Konuştuğunu da duyan yoktu. Arkadan beklenen kadın içeri girmişti. Otuz yaşlarında basit, koyu elbiseli, alnının ortasına kadar varan şeffaf koyu bir örtü örtülüyordu. Bu Monaliza Gioconda idi. Kadın, Napoli'nin kadim bir ailesindendi. Vaktiyle zengin olup Fransızların yağmasından sonra fakirleşmiş Mösyö Gerardini'nin kızı ve Floransa jokontunun karısı idi. Bu adam, önce iki defa evlenmiş, iki karısı da ölmüştü. Monaliza üçüncü karısı idi. Bu tabloyu yaparken sanatkâr elli yaşındaydı. Kadının kocası ne fena ne iyi, tutumlu, orta adamdı. Güzel karısını evin münasip bir ziyneti sayardı. Ama Monaliza'nın güzelliğini Sicilya öküzlerinin güzelliği kadar olsun anlamazdı. Bu kadını da kendi arzusuyla değil, babasının zoruyla almıştı. Kadının ilk âşığı harpte ölmüştü. Kadını başka sevenler de oldu, fakat kadının hiçbirisine ümit vermediği de söylenirdi. Sakin, mütevazı ve dindardı. Kilisenin bütün emirlerini yerine getirirdi. İyi bir ev kadını, sadık bir zevceydi. On iki yaşındaki üvey kızı için de şefkatli bir anneydi.
Talebeleri biliyorlardı ki Leonardo bu kadını ancak çalışma esnasında görebilirdi ve hiçbir zaman yalnız kalmazlardı. Ama talebesi Giovanni hissederdi ki sanatkârla kadının arasında, onları diğer insanlardan ayıran esrarlı bir bağ vardı. Ve bu sır başkalarının aşk dedikleri şey değildi.
Leonardo'dan işitmişti ki sanatkârlar yaptıkları portrelerden kendilerine benzeyen bir yüz yaratmaya meylederler. Çünkü Leonardo'ya göre insanın vücudunu ruhu biçimlendirirdi. Giovanni dikkat ediyordu ki yalnız portre değil, bizzat Monaliza da zamanla Leonardo'ya benzemeğe başlamıştı. Bu benzeyiş yüz hatlarından ziyade, gözlerde ve gülümsemede idi.
Giovanni hayretle hatırlıyordu ki aynı tebessüm İsa'nın yaralarına elini dokunduran Thomas'ın yüzünde de vardı. Çünkü Verrocchio'nun bu tablosuna genç Leonardo model durmuştu.
Üstadın ilk eserlerinden birisi olan Havva'nın portresinden sonra, Melek portresinde de bu tebessüm görülürdü. Sanki Leonardo her yerde kendi güzelliğinin tam bir yansımasını aramış ve onu nihayet Monaliza'nın yüzünde bulmuştu.
Bazan Giovanni ikisinin yüzündeki bu gülmeye bakarken âdeta korkar ve bir mucize karşısında olduğunu sanırdı. Hakikat bir hayal ve hayal bir hakikat gibi görünürdü. Sanki Monaliza canlı bir kadın değil ve Mösyö Jokont'un karısı değil de Leonardo'nun çağırdığı bir hayalet, bir büyü ve Leonardo'nun kadın dublörü idi.
Monaliza, kucağına sıçrayan kediyi okşadı. Leonardo işe başladı. Bazan fırçayı bırakır, dikkatle onun yüzüne bakardı. Bu yüzdeki en küçük gölge, en hafif değişiklik onun gözünden kaçmazdı.
“Madam,” dedi Leonardo, “bugün o kadar sakin değilsiniz.” Monaliza sakin bakışını Leonardo'ya yönelterek, “Evet,” dedi “biraz yorgunum. Üvey kızım hasta, bütün gece uyumadım.”
“Bugün çalışmayı bırakalım mı?”
“Hayır, böyle bir güne yazık değil mi? Şu narin gölgelere, şu canlı gün ışığına bakın, tam benim günüm. Beni beklediğinizi biliyordum. Erken gelecektim ama Madam Sofonizba…”
“Kim?” dedi Leonardo. “Anladım... Sesi pazar karısına, kokusu bir bakkal dükkânına benzer.”
Kadın gülüyordu:
“Madam Sofonizba bana dün akşam Madam Anjelika'nın verdiği ziyafeti, kadınların kıyafetlerini; kimin kime kur yaptığını anlatmağa geldi.”
“Anlaşıldı. Sizin keyfinizi kaçıran, kızınızın hastalığı değil, bu dedikodu. Madam farkında mısınız ki herhangi manasız gündelik bir dedikodu bile bazan ruhlarımızı karartır ve ağır bir ıstıraptan fazla keyfimizi kaçırabilir.”
Kadın başını eğdi. Zaten ikisi kelimesiz anlaşıyorlardı. Resme devam etmeğe çalıştı.
Monaliza üstada: “Bana bir şey anlatın,” dedi.
“Ne?”
Kadın bir an düşündükten sonra: “Venüs’ün âleminden bir şey,” dedi.
Leonardo onun bilhassa sevdiği hikâyeleri, seyahat hatıralarını, tabiat gözlemlerini, resim planlarını bilirdi. Ve her defasında, hafif bir müzik eşliğinde, bir çocuk basitliğiyle bunlardan birisini anlatırdı. Leonardo'nun bir işareti üzerine “Venüs Âlemi” hikâyesine refakat etmek üzere sazlar çalınmağa başladı.
“Sicilya sahillerinde oturan gemiciler hikâye ederler ki denizde ölmesi mukadder olanlar en şiddetli fırtınada aşk ilahesinin biri olan Kıbrıs'ı görebilirlermiş. Adanın güzelliğine meftun olan nice gemiciler kayalıklarda denize dökülmüşlerdir. Nice batmış gemilerin bakiyeleri hâlâ oralarda görülür. Bunlar o kadar çoktur ki sanki mahşer olmuş ve batan gemiler ortaya çıkmıştır. Lakin adanın üstünde ebediyen mavi bir gök parıldar ve güneş çiçekli tepeleri aydınlatır. Hava o kadar sakin ki bacalardan çıkan dumanlar dimdik havaya yükselir. Denizde ölecek olanlar bu yakın ve sakin denizi görürler. Rüzgâr onlara çiçek kokuları getirir. Fırtına ne kadar şiddetli ise, Kıbrıs'taki sükûn da o kadar derindir.”
Hikâye bitince, Leonardo sustu. Çalgılar da sustular. Böylece bütün seslerden daha şahane olan bir sükûn, müzikten sonraki sükûn peyda oldu. Monaliza, müziğin ninnisiyle ve sükûnla hakiki hayattan uzaklaşmış vuzuh dolu yüzüyle sakin sular gibi esrarlı, şeffaf fakat hiçbir bakışın derinlerine inemediği bir gülümseme ile Leonardo'nun yüzüne bakıyordu.
Giovanni'ye öyle geliyordu ki Leonardo ile Monaliza karşı karşıya konmuş ve birbirinde sayısız yansımalar yapan iki ayna idiler.
Sadi Irmak, Leonardo da Vinci ve Rönesans.
![]() |
| Monna Lisa, Leonardo da Vinci, 1503-1506. |







