18 Eylül 2013

Radyo

© Copyright
İki koyun satıp radyoya bir çift pil almışlar. Siz ister inanın ister inanmayın, aynen böyle olmuş. Biraz eskilerde tabii, şöyle temiz bir elli yıl önce. Mücahit anlattıydı, bizim ortaokul ve liseden bir arkadaştı, Müco derdik, kendi dedesiymiş bir çift pile bir çift koyun sayan kişi. Açıklama da yapmıştı üstelik, –herhalde dedesi için, deli miymiş neymiş, demeyelim diye açıklama yapma gereği duymuştu; bir çift pile bir çift koyun mu verilir, değil mi? Bugün bir koyun tam iki yüz pil eder– o zaman, demişti Müco, piyasada pil mi varmış, taa Amerika mamerikadan geliyormuş piller. Halbuki, açıklamaya gerek mi vardı, üç aşağı beş yukarı belliydi memleketin yakın tarihte nasıl bir yoldan geçip de geldiği.

Dün çok kıymetli olan şeyler bugün beş para etmeyebilir, her iki anlamda da, hem maddi hem manevi. Sosyal ilişkilerimizde de böyle değil midir? Dün kıymet verdiğimiz insanlar bugün hafızamızdan silinip gitmek üzereler. Neden böyle acaba? 


Dağınık bir yazı olmasını istiyorum bunun, Einstein'ın masası da dağınıkmış, facebook'ta gördüm, dağınık bir masa, yanında da Einstein, adamın biri yazmış üstüne, dağınık bir masa dağınık bir kafanın işaretiyse, boş bir masa neyin işaretidir, diye. Güya bunu Einstein böyle demiş. Koskoca Einstein böyle der mi hiç, Allah var. 


Ein Almancada bir demek, stein da taş, oldu sana tek taş. Albert Tektaş. Dedim ya, dağınık bir yazı olmasını istiyorum bunun. Niye ki? Çünkü, güzel kardeşim, zihnim şu an olabildiğince dağınık da ondan. Bırakalım o vakit, dağınık bir yazı dağınık bir zihne delalet etsin. Bir şey daha diyecektim, neydi yahu, hay Allah. 


Radyodan girdim, kim bilir nereden çıkacağım? İnsanın zihni neden bazen allak bullak olur? Beyne format atma diye bir şey çıkmış diyorlar. Her bir bok çıktı zaten, ne kaldı ki. Adam mezarından kalksa, bir çift pilin bu kadar ucuzladığını görse, kalmak mı ister acaba, yoksa mezarına geri mi dönmek? Beyne format atma meselesi ileride yaygınlaşırsa, bir beyinci açacağım, buna kesin kararlıyım. Yıllar önce de arkadaşım Yunus'la bilgisayar dükkanı açıp bilgisayarcı oluyorduk güya, ne oldu? Atıp atıp tutuyorduk, şunu şöyle edeceğiz, bunu böyle edeceğiz, şu kadar zaman içinde şöyle zengin olacağız. Ee, peki ya sonra? Sonra da dünyayı dolaşacağız. Adriyatik senin, Rio benim, Afrika senin, Avustralya benim, dur durak bilmeden dünyayı gezecektik. (Güya). Beyinci, diyordum, beyin dükkanı açıp insanların beynine format atacağım. Çünkü bilgisayarıma da kendim format atıyorum. Pek çok kişi uğraşmıyor oysa böyle işlerle, bilgisayarcıya götürüyor bilgisayarını herkes. Halbuki, ben bilgisayarcı geçinenlerden daha iyi anlıyorum bilgisayardan. O halde, beyinde de neden böyle olmasın? Beyninize Windows'un hangi sürümünü atalım hanımefendi? Vallahi kulağa çok hoş geliyor. (Bill Gates'in şirketi Windows. Gates: kapılar, windows: pencereler. Ne güzel ne güzel. Keşke herkes böyle yapsa.) 


Bu dağınıklık, yazınca iyi bir şeymiş be. Demek ki psikologlar haklıymış, iç dökmekte fayda varmış. Saçmalamak diyor bazıları, toptan kesip atıyorlar öyle. Senin saçma dediğin şey belki adamın ilacıdır, ne biliyorsun. Batı medeniyeti aldı başını gidiyor, biz Doğu yerimizde sayıyoruz amına koyim. Bir Einstein, bir Freud çıkaramadık gitti. Okulda da çocuklarımıza ha bire, ampulü Edison buldu, kuduz aşısını Pasteur buldu falan. Ne diyeceğiz başka? Aşı demişken, geçen sonbahar gittim grip aşısı oldum, domuz gribinde de olmuştum, onu saymazsak hayatımda ilk kez grip aşısı oldum, işe yarıyormuş. Her kış düzenli olarak grip olurdum, bu kış olmadım. Ama bir de bağışıklık sisteminin güçlenmesini engelliyormuş, onu da söyleyeyim. Önümüzdeki yıl olmayacağım kısacası. (Grip mi olmayacaksın, aşı mı?)


Batı uygarlığı, diyorduk, aldı başını gitti. Bakınız, adamlar şizofren diyor, panik atak diyor, obsesif-kompulsif bozukluk diyor, psikolojisi bozuk diyor, üstüne gitmeyin diyor, Doğu uygarlığı ise hepsine toptan deli diyor. Kim deli, kim akıllı, varın siz karar verin.


Radyoya geri dönelim. Türkiye'de bir kuşağın, hatta belki iki kuşağın ömrü, bu radyodaki her gün sesini duyduğumuz adam neye benziyor acaba, diyerek geçti. Var mı çevrenizde böyleleri, dedeniz filan? Benim dedem daha yaşıyor, tamı tamına 100 yaşında, 1913'te doğmuş. Geçen yaz sonu, başından geçenleri anlatıyordu, "ben," diye başladı, "üç devir gördüm," diye sürdürdü. O öyle deyince ben içimden, biri Osmanlı, biri Cumhuriyet, diğeri ne ola ki, diye düşünürken, "biri çıra devri, biri gaz lambası devri, biri de elektrik devri," diyerek tamamladı konuşmasını. Adam Osmanlı vatandaşı olarak doğmuş, düşünsene. Dedem ölmeden Avrupa Birliği'ne girsek keşke. 


Millet facebook'ta, twitter'da kafayı yemekle meşgul. Bereket versin blogger var.


Radyo, en iyisi yine radyodan devam etmek. Bizim burada eskiden çok ilginç bir gelenek vardı. Maç günleri köyde radyosu olanlar radyoyu dışarı çıkarır, yüksekçe bir yere koyar, sesini de sonuna kadar açar; ahali de, gelip radyonun başına toplanmadan, evinden, penceresini açar, yanına kurulur, maçı dinlerdi. Fenerbahçe-Beşiktaş falan. Sıcak mevsimlerde olurdu bu tabii. Eski radyolar da büyüktü, sesleri çok çıkardı. Şimdilerde Rıdvan Dilmen diyoruz ya, Rıdvan'ı herkesin "tanıdığı" ama hiç kimsenin bir kez olsun Dilmen'i duymamış olduğu günlerden söz ediyorum. Yüzlerin/suretlerin görül(e)mediği zamanlar insanoğlunun hayal gücünün zirveye çıktığı zamanlardır. Herkes Rıdvan'ın, Uğur'un nasıl bir şey olduğunu merak ederdi. Maçı sunan adamın orada bir ağacın üstüne falan çıktığını tasarlardı birileri. Öyle ya, adam maçta ne olup bitiyorsa hepsini anlatıyordu. Her bir yeri görüyor olduğu yüksekçe bir yere çıkmış olmalıydı. Ne diyorlardı bir zamanlar: Hayal gücü iktidara geliyor. Bugünkü şartlarda hayal gücü değil iktidara, masaya bile gelemez. Artık devir böyle. Radyo devri çoktaaan bitti. Devir facebook devri. Söylenenler doğruysa, salondaki kadın odadaki oğluna facebook'tan, oğlum yemeğin soğudu, diyormuş. Haberlerde okumuştum, ikisi de evli olan bir kadınla bir erkek internetten tanışmışlar, muhabbete başlamışlar. Sonra muhabbet ilerlemiş, bir gün buluşmaya karar vermişler, falan zamanda, falan kafede. Henüz birbirlerinin kim olduğundan habersizlermiş tabii. Gitmişler, buluşmuşlar, ne çıksa beğenirsiniz? Karı koca.


Bugün çarşamba. Yok yok, salı. 


Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir. Kürt çocuklarının okulda en zor öğrendiği şeyler, işte böyle şeylerdir. Sonradan öğrendiğin bir dilde seni en çok zorlayan şey soyut kavramlardır. Keşke her şey tahtaya çizilen üçgen kadar somut olabilseydi. Şu anda yazdığım bu dilin, yedi yaşına kadar tek kelimesini bilmiyordum. Türkçe, dünyanın sonradan öğrenilmesi en zor dillerinden biridir, diyorlar. Yalan. İnanın veya inanmayın, bir ayda öğrendim Türkçeyi. Bir ay sonunda söylenen her şeyi anlıyordum. Ama mesela yıllardır İngilizce kitap okurum, hâlâ bir Bristol'lu konuşunca ağzından bir şey anlamakta zorlanıyorum. Türkçe bize zorla öğretiliyordu. Halbuki, buna hiç gerek yoktu, adam gibi, bakın burada bir dil var, öğrenmek istemez misiniz, diye sorulsaydı, hangi birimiz hayır derdik ki? Ben yıllardır Latince öğreneceğim, Fransızca öğreneceğim diye yırtınıyorum, bir arpa boyu yol alabilmiş değilim. Nereden bulacağım Latince hocasını, söyler misin be kardeşim? 


Sık sık Allah'la konuşuyorum. Ya Rabbim, diyorum, Harvard'larda, Columbia'larda okuyan kullarının benden ne üstünlükleri var? Babalarının parası mı? E, o zaman neden tecelli ettirmiyorsun adaletini? Cevap veriyor Rabbimiz, hemen aklıma şu düşünceyi atıyor: Ya senden daha kötü durumda olanlar Harun efendi, sen kıytırık da olsa okuyacak bir üniversite bulabildin, ya hiç okuyamayanlar? O zaman bir şeyler daha söyleyecek oluyorum ama tıkanıp kalıyorum.


İnsan bazen hakikaten de tıkanıp kalıyor. 

4 yorum:

  1. Hey dostum süper bir yazı olmuş bu. Sen sık sık iç dök.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sağol dostum. "Geldikçe" dökerim. :)

      Sil
  2. Ahahaha, saat 05.17 ve ben bu yazıya gülüyorum. Yalnız küfür Can'ın dünkü bombasını hatırlattı: İşlek bi yolda yürüyoruz. Can, ritmik bir şekilde ilk küfrünü ediyor, sanırsın şarkı söylüyor: Mmına goyim, mmına goyim!.. Ben dumur tabii. Daha önce ağzından böyle bi küfür duymamıştım. Çocuk küfürden habersiz ama bi yandan muzipçe tepki ölçüyor. Hayır, bi de bangır bangır söylüyor. Adanalı olma yolunda ilk adımını attı serseri. Gelen geçen de bana bakıyor, anaya bak hele dercesine :D İşte sırıtıp çocuğa eşlik edecen, şarkı söylğyoz diye :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selam Şerife, nasılsın? Bence fazla endişelenmeye gerek yok. İnsanların giderek sosyal hayattan koptukları böyle bir zamanda bırakın çocuk azacık sosyalleşsin. :) Hem, içinde yaşadığı toplumu da tanımak zorunda bir yerde. Sokağın dili de günümüzde öğrenilmesi gereken bir dil, ne yaparsın. Azıcık oluruna bırakmak lazım. :)

      Sağlıkla kalın ikiniz de...

      Sil

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git