23 Temmuz 2022

Mesele yok

Dün öğle üzeri Perşembepazarı'na gittim, oradaki ufak bir işimi hallettikten sonra iki adım ötedeki Salt'ın kapısında buldum kendimi. Kapıdaki arkadaşa, görecek bir şey var mı, diye sordum, var deyince içeri girdim. Varşova'dan gelen bir film gösterimi sergisi var. Beş on tane tüplü televizyondan Polonyalı yönetmenlerin vakti zamanında çektikleri kısa filmler gösteriliyor. Galiba çoğu amatör yönetmen. Alacakaranlıktan Önce adlı altı dakikalık filmi izleyip kalktım, diğerlerineyse sırayla göz attım, koltuklar rahattı, azıcık dinlenmiş de oldum.

Sonra mimarlık kütüphanesine şöyle bir göz attıktan sonra oranın içinden geçilen kasa odalarındaki Osmanlı paraları sergisini gezdim. Bilen bilir, Galata'daki Salt binası, zamanında Bank-ı Osmanî'nin bulunduğu bina. Sonra birer birer üst katlara çıktım, gezinip binanın fotoğraflarını çektikten sonra çıktım.

Yukarıya doğru giderken Şınaydertempel'e de bir bakayım dedim. Bir şeyler var mı diye sordum, evet, orada da bir resim ve heykel sergisi varmış, onu da hemencecik gezip çıktım. Schneider Tempel, Galata bölgesindeki eski bir sinagog, pek büyük değil, günümüzde sanat merkezi olarak kullanılıyor. Buraya en son Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun sergisine gelmiştim, iki yılı geçti galiba.

Yukarı doğru çıkmaya devam ettim, garibim yaşlı bir çift uflaya puflaya yokuşu çıkıyordu, Galata Kulesi'ne çok var mı diye sordu amca, on dakika var dedim, halbuki benim adımlarımla bir iki dakika kalmıştı. Yaşlılık zor iş vesselam.

Baktım kulede pek sıra yok, ben de hemen kuyruğa katıldım, az sonra da içeri girdim zaten. (Kuyrukta yaşlıca iki Fransız abla hemen arkamda konuşuyorlardı. Üstelik bunlar Cezayir asıllı filan da değil, bildiğin Fransız. Evet, önceki günkü meseleden söz ediyorum gene. Türkiye ucuzlayınca bu yıl gözle görülür artış var Avrupalı turist sayısında.) Yukarısı her zamanki gibi harika esiyordu. Biraz fotoğraf çekip indim. Kararsızdım, İstiklal'e mi çıksam, aşağıya mı insem derken Tophane'ye indim. Yemek yiyip gidip bir kafede oturdum, Salt'tan aldığım bülteni biraz okudum, biraz da telefona bakındım, bir saat kadar orada oyalandıktan sonra da kalkıp Kabataş'a yürüdüm. Gene kararsızdım, Taksim'e çıkıp oradan mı eve gitsem, yoksa Kadıköy'e gidip oradan mı? Kendimi iskelede buldum, az sonra da vapur geldi, ver elini Kadıköy. İstanbul Kitapçısı'nda biraz otururdum ama kapanmasına yarım saat vardı, ben de metrobüse doğru yol aldım. Fakat az sonra aklıma evde lazım olan bir iki şey gelince Ayrılıkçeşmesi'ndeki AVM'ye saptım. Nihayetinde de Söğütlüçeşme'ye, oradan da eve.

İstanbul ısınmaya başladı, lakin akşamlar iyi gene de. Hep böyle sürmesinde benden yana mesele yok. Serinlikler diliyoruz efendim.

21 Temmuz 2022

Temmuzun üçte ikisi geride kalmışken

Dün gün boyu evde oturunca bari akşam dışarı çıkayım diyerek saat ona doğru evden çıktım. Nereye gideceğimeyse oracıkta karar verdim. Yukarıki caddeye varıp yürümeye koyuldum, (gözüme kuruyemişçi çarptı, biraz ceviz içi aldım), Kulaksız'a varınca kaç zamandır buraya gelip bir gezeyim diyerek hep de ertelediğim tarihi mezarlığa gireyim bari, dediysem de gene ertelemek zorunda kaldım, zira akşam olunca kapıları kapatmışlardı. Ben de Kasımpaşa'ya saptım, Haliç'teki o parkın adı ne sahi, orada beş on dakika dinlenmek üzere durup saate baktım, evden çıkalı kırk dakika olmuştu. Biraz arkadaşlarla mesajlaştım, Y'yi aradım, Y şu an Bolu'da, biz konuşurken orada deprem oldu. Daha sonra WhatsApp grubumuza yazacağına göre merkez üssü Düzce olan 4.2 şiddetinde bir depremmiş. Bundan böyle görüp göreceğimiz en büyük deprem bu olsun temennileriyle konuşmamızı bitirdik. Kalkıp Şişhane'ye, oradan da İstiklal'e doğru yürümeye devam ettim. Caddeyi boylu boyunca yürüyüp Taksim'e vardım. 

(İstiklal'de bilindik mevsim kalabalığı, yürümek bile zor bu saatlerde. Pastane camekânları önünde durup selfi çeken mi dersin, selfiyi boşverip elindeki tatlı kutusunu dükkânın logosuna denk getirip çekmeye çalışan mı? Kim ne derse desin, dünya tarihinin hiç görmediği bir görgüsüzlük çağını biz yaşıyoruz, tam ortasındayız. Instagram görgüsüzlük okyanusuna döndü. Turistin görgüsüzü bir yana, son yıllarda Avrupalı turist de artık gelmez oldu derken bu yıl gene göze çarpmaya başladılar, nedeni belli tabii, konu açılınca da herkes aynı örnekleri veriyor zaten: Adamın maaşı diyelim dört bin euro, bunun yalnızca binini bozdurup Türkiye'ye geldi mi kral gibi on günlük tatil yapar, üstelik de şu enflasyonda. Burada ise millet memleketine gidemiyor.) 

Taksim'de direkt metroya binip metrobüse gittim, oradan da eve döndüm. Hava da olabildiğince güzeldi, esiyordu. Yürümek iyidir arkadaşlar.

***
Bugün de şu vakte kadar hep evdeydim. Kahvaltı ettim. Bilgisayarı açıp bir şeyler okudum. Telefona takıldım, yemek yaptım, yemeğin yanına salata yapayım derken baktım sadece göbek marul var, yalnız gitmesin diye içine bir tane de soğan doğradım (bu salatanın adını marsoğ koyalım), şimdi de bir yandan soğuttuğum çayımı içiyor, bir yandan da bunu yazıyorum. Birazdan duş alıp çıkacağız gene. Benle yalnızlığım. Bakalım bugün nereye gidiyoruz. Herkese yaz boyu serinlikler diliyoruz.

20 Temmuz 2022

Serinlikler

Bari günlük tutayım burada... Malzeme desen istemediğin kadar. İstanbul'da malzemeden bol ne var? Hem zaten bloğa yazmadığım için sürekli kendime söylenip duruyorum. O halde yaz kardeşim, seni tutan mı var.

Bu hayattaki en sevimsiz, tatsız meselelerden biri nedir: Yolu biliyor olmanıza rağmen girip yürümüyor oluşunuz.

Bugüne değin tıkanmaktan, bir türlü yazamamaktan yakınıp çare soran kaç insana akıl vermişliğim vardır halbuki: Tıkanmanın tek çaresi yola devam etmektir kardeşim. Berbat, gereksiz, anlamsız şeyler çiziktireceksen bile her gün, bilemedin her hafta çiziktireceksin bir şeyler... İşte bunu bilen, bunu diyen fakirin kendisi bu reçeteye uymuyorsa bilin ki orada sıkıntı vardır. 

Bu hayattaki en sevimsiz, tatsız meselelerin bir diğeri de, hiç kuşkusuz, kişi kendine verdiği sözü tutmamaktır. Bakalım tutabilecek miyiz. 

İstanbul'da meseleden bol ne var deyince tabii bu işin bir yüzü, diğer yüzüyse şudur ki yazmak dedin miydi malzemesi de kişinin içindedir sanki, ne dersiniz?

Yaz günlerinize bolca serinlikler dilerim efendim.

21 Haziran 2022

Müslümanlarla Frenkler

Peygamberin ümmeti dokuzuncu yüzyıldan sonra kendi kaderinin iplerini elinden kaçırmıştı. Yöneticilerinin hemen hepsi yabancıydı. İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişilikten hangileri Araptı? Vakanüvisler, kadılar, birkaç yerel emir (...) ve iktidarsız halifeler. Ama iktidarı asıl elinde tutanlar ve hatta Frenklere karşı mücadelenin belli başlı kahramanları -Zengi, Nureddin, Kutuz, Baybars, Kalavun- Türk’tü; el-Efdal Ermeni’ydi; Şirkuh, Selahaddin, el-Adil, el-Kâmil Kürt’tü. Bu devlet adamlarının çoğu kültürel ve duygusal açıdan Araplaşmıştı haliyle; ama Sultan Mesud’un 1134’te Halife el-Müsterşid’le tercüman aracılığıyla konuştuğunu unutmayalım; çünkü Bağdat’ın kendi boyu tarafından fethedilmesinden seksen yıl sonra bile bu Selçuklu sultanı tek kelime Arapça bilmiyordu. Daha da kötüsü: Arap veya Akdeniz uygarlıklarıyla hiç ilgisi olmayan çok sayıda bozkır savaşçısı durmadan gelip yönetici askeri kasta katılıyorlardı. Baskı altına alınan, ezilen, horlanan, kendi topraklarında yabancı konumuna düşürülen Arapların yedinci yüzyılda başlamış kültürel gelişmeyi sürdürmeleri olanaksızdı. Frenkler geldiğinde bulundukları yerden bir adım ileri gidemeyip geçmişin mirasını yemekle yetinmeye başlamışlardı bile. Ve bu yeni istilacılardan birçok alanda üstün olsalar da, gerileme dönemine girmişlerdi aslında.

Arapların [bir diğer] “hastalığı”, istikrarlı kurumlar inşa edememeleridir. Frenkler ise Doğu’ya gelir gelmez gerçek anlamda devletler kurmayı başarmışlardır. Kudüs’te saltanat verasetinde genellikle bir çatışma çıkmıyordu; krallık meclisi hükümdarın siyaseti üzerinde etkili bir denetim kuruyor ve ruhban sınıfının iktidar oyunundaki rolü de kabul ediliyordu. Müslüman devletlerde ise durum hiç böyle değildi. Her monarşi, hükümdarın ölümüyle bildikte sallanıyor, iktidar ne zaman el değiştirse iç savaş tehlikesi yaşanıyordu. Bu hadisenin tüm sorumluluğu, devletlerin varlığını bile sürekli tehdit eden, o ardı arkası kesilmeyen istilalara yüklenebilir mi? Suçu, ister doğrudan Araplar isterse Türkler veya Moğollar söz konusu olsun, bölgeyi egemenliği altına alan halkların göçebe kökenli oluşunda mı aramak gerekir? (...) Aynı sorun, çok az değişmiş bir ilişkiler toplamı içinde, yirminci yüzyıl sonu Arap dünyasında da hâlâ gündemde[dir].

İstikrarlı ve kabul gören kurumların bulunmamasının, özgürlükler üzerinde de belli sonuçlara yol açması kaçınılmazdı. Batılılarda, Haçlı Seferleri döneminde, hükümdarın iktidarına ihlal edilmesi epey güç ilkeler yön verir. Üsâme, Kudüs Krallığı’na yaptığı bir ziyarette, “şövalyeler bir karar verdiklerinde, kralın bunu değiştiremediğini veya bozamadığını” saptar. İbn Cübeyr’in Doğu seyahatinin son günlerine ait şu tanıklığı daha da anlamlıdır: 

Tibnin’den ayrıldıktan sonra, ardı arkası kesilmeyen bir dizi çiftlik ve köyden geçtik; topraklar gayet güzel sürülmüştü. Buraların tüm sakinleri Müslüman, ama Frenklerle iyi geçiniyorlar. (...) Evleri kendilerine ait ve mallarına, mülklerine de hiç dokunulmamış. Suriye’de Frenklerin denetimi altındaki bölgelerin hepsinde bu düzen geçerli: Araziler, köyler ve çiftlikler Müslümanların elinde kalmış. Kendi durumlarını Müslüman bölgelerinde yaşayan din kardeşleriyle kıyasladıklarında, bu adamların çoğunun gönlüne kuşku düşüyor, çünkü Frenkler onlara hakkaniyetle davranırken, öteki taraftakiler kendi dindaşlarının adaletsizliğine maruz kalıyor.

İbn Cübeyr endişelenmekte haklıdır, çünkü bugün Güney Lübnan olan bölgenin yollarında çok ağır sonuçlara gebe bir gerçekliği keşfetmiştir: Frenklerdeki adalet anlayışı, Üsâme’nin de vurguladığı gibi, “barbar" diye nitelenebilecek bazı yönler içerse de, onların toplumu “hak dağıtıcı olma” avantajına sahiptir. Yurttaş kavramından henüz eser yoktur kuşkusuz, ama feodallerin, şövalyelerin, ruhban sınıfının, üniversitenin, burjuvaların, hatta “kâfir" köylülerin, herkesin çerçeveleri gayet iyi belirlenmiş hakları vardır. Arap Doğusu'nda mahkemelerin yargılama usulleri daha akılcıdır; yine de baştaki emirin keyfi iktidarının hiçbir sınırı yoktur. Bu yüzden hem ticaret kentlerinin gelişimi hem de fikirlerin evrimi gecikmiştir.

Hatta, İbn Cübeyr'in tepkisi daha yakından düşünmeyi de hak etmektedir. Hem “melun düşman"ın vasıflarını kabul etme dürüstlüğünü göstermekte hem de Frenklerin hakkaniyetinin ve iyi idarelerinin Müslümanlar açısından ölümcül bir tehlike olduğu kanısından hareketle beddualar yağdırmaktır. Müslümanlar, refahı ve rahatlığı Frenk toplumunda bulurlarsa dindaşlarına -ve dinlerine- sırt dönmezler mi? Seyyahın bu tavrı, ne denli anlaşılabilir olursa olsun, kardeşlerinin de mustarip olduğu bir hastalığın da belirtisidir: Haçlı Seferleri'nin en başından en sonuna kadar, Araplar Batı'dan gelen fikirlere açılmayı reddetmişlerdir. Uğradıkları saldırıların belki de en yıkıcı etkisi bu alandadır. İşgalci açısından topraklarını fethettiği halkın dilini öğrenmek bir hünerdir; istilaya uğrayan halk açısından fatihlerin dilini öğrenmek ise bir taviz, hatta ihanettir. Gerçekten de çok sayıda Frenk Arapça öğrenirken birkaç Hıristiyan dışında memleket nüfusu Batılıların dillerine kulaklarını tıkamışlardır.

Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

28 Nisan 2022

Yalancı sabah gibi parlayıp sönen şöhretimi hatırladım

Sonra geçip giden ve bir daha geri dönmeyecek olan ömrümü acı acı düşündüm. Gençlik yıllarımda beslediğim ümitleri, istikbale olan güvenimi, ilk denemelerimde topladığım takdirleri, yalancı sabah gibi parlayıp sönen şöhretimi hatırladım. Bir zamanlar hep küçümseyerek baktığım, ama şimdi azim ve sebatla çalışmış olmaları ve düzenli hayatları sayesinde bir bakıma beni fersah fersah geride bırakmış bulunan okul arkadaşlarımın isimlerini saydım. Bir an boşluktan bunaldığımı hissettim. Cimri insanlar, biriktirdikleri hazinelere bakarken bunlarla neler alınabileceğini hayal ederlermiş. Ben de Ellénore’u düşünürken onun yüzünden nice başarılardan uzak kaldığımı fark ettim. O zamana kadar hiçbir mesleği denememiştim. Bu yüzden şu veya bu mesleğe girdim de başarılı olamadım diye değil, hiçbir mesleğe yönelmedim diye hayıflanıyordum. Ayrıca çalışıp yorulmanın ne olduğunu da bilmediğim için, yapabileceğim bir sürü meslek olduğunu düşünüyordum. Kendi kendime "lanet olsun" diyordum, keşke zayıf, beceriksiz, sıradan bir kişi olmasaydım, hiç olmazsa o zaman böyle boş gezmenin kabahatini kendimde aramazdım. “Olmadı, ne yapayım” derdim. Halbuki herkes benim zekâmı ve bilgimi övüyor ve bu övgüler beni kahrediyordu. Kendimi, zincire vurulup zindana atılmış olan ve pazularını herkesin hayranlıkla seyrettiği bir atlete benzetiyordum. Bazan bir iş tutmak için yaşımın henüz geçmediğini düşünerek cesaretimi topluyordum ama bu sefer de karşımda Ellénore’un hayali beliriyor ve beni yine boşluğa sürüklüyordu. Bu yüzden içimde ona karşı büyük bir öfke duyuyordum. Ama nedendir bilmiyorum, bu öfke Ellénore’un üzülmesine sebep olacağım endişesini kafamdan silemiyordu.

Benjamin Constant, Adolphe

12 Mart 2022

Aşk iki kişiliktir

— Merhaba sahip, artık bana yazmayacak mısın?
— Hiç olur mu öyle şey, Sevgili Bloğum, duymamış olayım.
— Niye yazmıyorsun öyleyse?
— Ne sen sor, ne ben söyleyeyim.
— Peki.
— Seni seviyorum Bloğum.
— Ben de seni.

25 Aralık 2021

Atkı

O gün yakalı bir kıyafet giymiştim ve hava da adlı adınca soğuk olduğundan atkımı da bağlamıştım elbet. Gelgelelim kıyafetimin yakalı oluşu atkıyla da birleşince rahatsız ediyordu yürürken. Gün dediğime bakmayın tabii, düpedüz akşamdı. Öylecene, arada bir elimi atıp boynumu rahatlatmaya çalışarak geçirmiştim geceyi eve gelene kadar. Ertesi günü gene atkıyı bağlamakla birlikte, bir atkıyla beraber giyilebilecek en rahat kıyafeti giyip çıktım. Gelgelelim hava atkılık bir hava değildi, sıcak bile sayılabilirdi.  Çıkardım boynumdakini. Elinde bir atkıyla dolaşmanın ne denli sıkıcı olacağını herhalde herkes bilir. Sırt çantası yerine de yandan askılı bilgisayar çantası almıştım ve işte, bir bilgisayar çantasına bir atkı sığdırmaya çalışmanın da gene ne denli sıkıcı olacağını herkes bilir. Üstelik de bu atkı elle örülmüş kalınca bir atkıysa. Elimde taşımayacaktım haliyle, çantanın kulplarından geçirdim, ortaladım ki düşmesin. Fakat bu kez de yürüdükçe atkı bir yana doğru kayıyor, düşecek gibi oluyor, ben de tekrar düzeltiyordum. İkide bir de bakıyordum, düşüyor mu diye. Bir yandan da, akşama hava nasılsa soğur, bağlayıp da eve dönerim, diye avutuyordum kendimi.

Biz insanoğlu ve insankızlarının bütün hayatı böyle geçiyor işte. İstediklerimiz olmadığı gibi, istemediklerimiz de oluveriyorlar. Zaman zaman da kimilerimiz avunuyor. Avunmak deyip geçmemek lazım, diyenler de az değil tabii, vardır bir bildikleri. İyi hoş da hayat büsbütün çekilmez mi yani, hiç mi yerine gelmez isteklerimiz? Gelir elbet, öbür türlü yaşanır mıydı yoksa?

Metrobüsle geçerken köprü trafiğine takılıp da yavaşlayınca insanın aklına türlü türlü düşünce geliyor doğrusu. Bugün de eskilerde televizyonlardan, gazetelerden gördüğümüz intihar girişimleri geldi aklıma. İntihara niyetli biri neden Boğaz'a atlar diye meraklandım. Onca yüksek bina varken suya atlamanın anlamı nedir? Neyse, zaten millet ölmüş, bir de ölümden söz etmeyelim şimdi. İntihar demişken aklıma geldi, Azrail'i Beklerken hâlâ en sevdiğim filmler arasındadır. Bir İntihar Efsanesi'ni ise büyük bir hevesle elime almış, üstelik okuyup bitirmiş ama hiç sevmemiştim.

***
Hayat kısa mıdır uzun mu? İnsanın ömründe bir kez dahi olsa bu soruyu ciddi bir şekilde kendine sorması gerekir. Ben sormuş muyumdur? Sormasına sormuşumdur fakat ne derece ciddi, bilmiyorum. 

Geçen hafta bu vakitte neredeysem tam olarak şu anda da oradayım. Ama bir hafta da olsa zaman geçip gitmiş, bir daha da asla geri gelmeyecek.

***
Handiyse yirmi yıldır internette bir şeyler karalıyorum. Bu blogdaki serüvenim de on beş yılını doldurdu. Başlarda her genç gibi görünmek istiyordum doğal olarak. Ne ki kimsenin pek önemsediği yoktu karaladıklarımı. Şimdiyse –sanırım şöyle bir beş yıl kadardır– hiç mi hiç üzerinde durmuyorum karalayıp çiziktirdiklerimi kimlerin gördüğünden. Fakat tuhaftır, bazen hiç ummadığım biri bloğumu takip ettiğini söylüyor. Kim bilir, hayatta hiç ummadığımız daha neler neler oluyordur da haberimiz bile olmuyor. 

Son hesaplaşmada hayat ilginç bir trene benziyor arkadaşlar. Mutlu yıllar...

8 Aralık 2021

Çılgın-Hüzünlü

çünkü yaşamak gibi bir şeydi yaptığı
anasız bir tay gibi coşkun ve hüzünlü
akşamın dinginliğini otluyordu o zaman

her sabah denize çıkar, bir elma yerdi
hüznünü ve çılgınlığını elmanın
gözünü yumsan ağzında duyarsın

        ellerine bakma artık
        çünkü kar yağıyor
        çılgın hüzünlü

büyük kentleri düşünse de rahatlasa
işte her şey nasıl haince karıştırılmış
kirli çamaşırlarla sabunlar ayrı semtlerde
saatin sonunda meydan
suyun sonu ilerde
böyle yaşamak zordur elbet anlıyorum
çılgın ve hüzünlü

çünkü bakışları yazda geçmiş bir geceyi andırıyor
yaşanmış mı temmuzda mı belli değil
çılgın ya da hüzünlü

şimdi dolaşıp duruyor aramızda
kıpkırmızı bir duygu olarak
doğudan batıya bir güz halinde
çılgın ve hüzünlü

biraz dağ yollarını öğrenmesi gerekir sanırım
kahırçeker mekkâri katırları gibi
onlar ki hiçbir şeyleri yok
korkunca çılgın sevinince hüzünlü

        kar dindi
        gerçekten dindi
        ellerine bakabilirsin artık

Turgut Uyar

6 Aralık 2021

Geleceğimiz

Bir araştırmanın sonucunu veren şuradaki haber olabildiğince ilgi çekici. Dünyamızın geleceği hakkında tahmin yürütmek için de açık bir ipucu. 2020 sonu itibarıyla insan elinden çıkma malzemenin kütlesi, ağaç, bitki ve hayvanlar dahil, yeryüzündeki toplam canlı kütlesini aşmış. Yani insanların bugüne değin yaptığı binalar, yollar, araç gereçler ve bilumum şeyin ağırlığı dünyadaki tüm canlıların ağırlığını geçmiş. Bugüne kadar diyoruz ama bunun yanıltıcı olmaması lazım, zira insanlık sadece şu son kırk yılda önceki binlerce yıldan daha fazla şey üretti. Yalnızca günümüze bakalım. Dünyanın dört bir yanında binalar, yollar, köprüler, istasyonlar, stadyumlar, hava ve deniz limanları, barajlar, denize dolgular, arabalar, uçaklar, gemiler, elektronik cihazlar, mobilyalar, kılık kıyafet, kap kacak derken her gün, her saat tonlarca ama tonlarca malzeme üretiliyor. Araştırmanın daha ilginç bir bulgusuna göreyse bugün sadece bir hafta içinde üretilen malzemenin ağırlığı, dünyada şu an yaşayan sekiz milyara yakın insanın ağırlığına eşitmiş. Sadece bir haftada. 

Şimdi oturup düşünelim. Nereye kadar gidecek bu? Üretim dediğin şey hammade gerektirir. E, doğal olarak bunun bir yerde bitmesi gerekir. Nitekim bitiyor da. Pek çok şeyin hammaddesi biz farkında olmadan bitiyor. Otuz yıl önce üretilen kâğıdın malzemesiyle bugün üretileninki bir mi? Giysilerin büyük bir kısmı sentetik kumaşlardan üretiliyor bugün. Günümüz teknolojisi biten bir şeyin yerine şimdilik başka bir şey koyabiliyor ama o başka şey de bittiğinde ne olacak? Ne olacağı az buçuk tahmin edilebilir.  Mesela poşetler kalkacak, markete, pazara kırk elli yıl öncesine kadar olduğu gibi pazar fileleriyle gideceğiz gene. Kâğıt mendiller kalkacak, eskiden olduğu gibi cebimizde kumaş mendil taşıyacağız falan filan. Şu habere bir bakın, gün gelecek dünyada "kum mafyası" diye bir şey çıkacak deseler kim inanırdı. Ee, milyonlarca ton betonun üretildiği bir çağda kum da bir gün bitecekti elbette. Sadece kum mu? Madenler bitiyor, ormanlar bitiyor, tarım toprakları bitiyor, su bitiyor su.

Peki, bu işin nihai durumu ne olacak diye sorarsanız, naçizane tahminim, dünya insanlığı sırtından atacak. Sen benim ırzıma geçtin, al ben de seninkine geçiyorum diyerek insanı kıracak, gidişat bu yönde. Ve insan faaliyeti yeryüzünde azaldıkça gezegenimiz tahmin ettiğimizden bile daha hızlı toparlayacak kendini. Çevre felaketi, iklim krizi gibi kavramları her gün duyuyoruz artık ama insan penceresinden bu böyle, oysaki gezegenin gözünden bakarsan pek de öyle felaketlik bir durum olmadığını görürsün. Dedim ya, insanı sırtından attıktan sonra dünya hemencecik toparlar kendini, asıl felaket insan felaketi olacak. Bunun ne zaman olacağına dairse benim bir öngörüm yok, yirmi yıl sonra mı olur, iki yüz yıl sonra mı, bilmiyorum.

Dünya değil sekiz milyar, on beş milyar insanı bile rahatça besleyebilecek bir yer, gelgelelim insan doymak bilmiyor kardeşim.

29 Ekim 2021

Bu böyle

Sekiz on gün süren nezleden tam kurtulmuştum ki gene başladı. Dünden beri burnum akıp duruyor affedersiniz. Çok olmasa da hapşırıyorum da. Havaların soğumasından herhal. Kaloriferi de yakmaya başladım bugün. Gelgelelim ısıtmıyor, peteklerin havasını almak gerek. Keşke hayatta her istediğimiz şeyin havasını alabiliyor olsaydık. Gerçi her şeyin bir bedeli var. 

***

YouTube'dan sipsi açtım dinliyorum şimdi. Erbabı olan enfes çalıyor bu çalgıyı.

***

Windows 11 piyasaya çıktı. Ben de kurdum bilgisayara ama üç gün kullanıp Windows 10'a geri döndüm bugün. i3 işlemcili  bilgisayarımı zorladı biraz, hep sesli çalışıyordu. Beş altı yıl önce Windows 10'u çıkaran Microsoft güya artık yeni bir işletim sistemi çıkarmayacak, ömür boyu 10'u güncelleyecekti. Yalandan kim ölmüş.

***

Ne izlesem, diye düşünürken açtım Tatar Ramazan Sürgünde'yi izledim. Yemek olaraksa musakka yaptım. Bir zamanlar öldürsen patlıcan yemezdim, şimdi yemeğini yapıyorum. Bu böyle. Kendi yaptığım yemekleri bazen beğeniyor, bazen beğenmiyorum.

***

Kardeşim Vıladimir'e mektup yazmayalı yıllar olmuş. Nasıl bir ağır yüktür bu, bilemezsiniz.

***

Ziya Paşa'nın Terkib-i Bend'inden okudum bugün biraz. Diyor ki,

Hür olmak eğer ister isen olma cihanın
Zevkinde, safasında, gamında, kederinde.

***

Bir Facebook grubunda birisi nasıl insan sarrafı olunabileceğini sormuş. Muhtemelen haklıdır, insanlardan ağzı yanmıştır. Fakat heyhat, insan sarrafı olmak kolay mı be kardeşim.

24 Ekim 2021

Adamı altın kafese koymuşlar, ah bloğum demiş

Şu bir iki yıldır en çok kullandığım sosyal medya mecrası Instagram. WhatsApp ve diğer mesajlaşma programlarını sosyal medyadan saymayıp es geçiyoruz tabii. Bloğu ise, görüldüğü üzere, son yıllarda az kullanıyorum. Az yazıyorum, demek daha doğru aslında, zira her gün açıp bakıyorum. Blog âlemini de takip ediyorum tabii. Ama işte, yazmaya gelince eski verimim yok. Daha çok yazmam gerek, deyip duruyorum kendime. Deyip duruyorum da...

En çok kullandığım Instagram, evet, seviyorum da, gelgelelim kendimi hiçbir mecrada blogdaki kadar yerli hissetmiyorum. Bunu da söylemiş olalım.

9 Eylül 2021

Yaz bitti

Evvela, havalar serinledi, bir iki hafta öncesinin bunaltıcılığı yok artık. Birkaç gündür gömleğin altına atlet giyiyorum. Temmuzun ortasından itibaren genellikle üstü açık yatarken eylülün başlamasıyla pikeyi her gece kullanmaya başladım, şimdi de ikiye katlıyorum. Bir de yatarken tişört neyim giyiyorum. Yaz boyunca hiç mi hiç kapatmadığım pencere hâlâ açık gerçi, gelgelelim sabaha karşı üşütüyor artık hava. Bu gece ya pencereyi kapatacağım gibi görünüyor ya da yorganı çıkaracağım. Soğuk duşlar da elbette sona erdi, hele ki sabahları soğuk duş al alabiliyorsan.

O vakit ne diyoruz: Yaz bitti.

24 Ağustos 2021

Saz kırılacak

Eski işyerimden bir arkadaşı, işin oradaki ayağını yürütmek üzere İstanbul'dan İzmir'e göndermişler. Bu da toparlanmaya fırsat bulamadan, eşyalarımı arkamdan gönderin gelsin, diyerek alelacele gitmiş. Eşyalarını toplamışlar, üç koli tutmuş. Bir de sazı vardı arkadaşın, kolilerle sazı alıp kargo şubesine götürmüşler. Görevli tartmış, ölçüp biçmiş, 400 lira tutuyor ama siz 250 verin, demiş. Niye ki, diye soracak olmuşlar, adam da sürdürmüş: Saz büyük ihtimalle yolda kırılacak, o yüzden.

Sonra ne olmuş dersiniz? Saz sahiden de kırılmış. Üstelik de on gün sonra arkadaşı geri çağırmışlar, bütün o eşyalarla birlikte ama bu sefer sazsız dönüp gelmiş. Gülünecek şey değil ama duyunca bir gülmedir aldı beni. Şimdi yazarken de gülüyorum. Ve bu meselede beni böyle güldüren nedir, hâlâ çıkarabilmiş değilim.

15 Ağustos 2021

Düş içinde hatırlanan düş

Düşünde, beyaz duvarlı boş bir eve girdiğini gördü. Eve ayak basan ilk insan olmak canını sıkıyordu. Düşünde, bu düşü bir gece önce gördüğünü ve yıllardır ara sıra hep aynı düşü gördüğünü hatırladı. Daha uyanmadan biliyordu ki uyandığı anda düşü unutacaktı. Çünkü zaman zaman yinelenen bu düşün özelliği düş içinde hatırlanmasıydı.

Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık.

14 Ağustos 2021

Çocukkapan

Bir kadın, denize kaçan çocuğunu yakalamak için "çocukkapan"la peşinden koşuyor.
NY Daily News'in fotoğrafçısı Ed Clarity'nin ödüllü bir fotoğrafı. 1950'ler. 
 

 

10 Ağustos 2021

Böyledir

Nevaleyi düzüp denize gittik arkadaşla. Biz yüzmekteyken martının biri gelip poşetteki şeftaliyi epey bir gagalamış, gene de poşeti yırtamamış. Ağzına bir şey atmaya gör, hemen yakına gelip öterek adeta, "bana da ver" diyecek kadar insana alışkın bir martıydı. Sudan çıkınca poşeti açıp şeftaliyi yanına attım. Gelip şöyle bir bakındı, bir ısırık alacak oldu, vazgeçti.

Hayat böyledir işte hocam.

3 Ağustos 2021

Nice öğleler gelip geçer

Tam öğleyin: saate vurursak, hergün başka bir andır bu, dallar yapraklar arasına saklanmış serçelere birbirinden ilginç türküler söyleten allar yeşiller renk olmaktan çıkıverir birden. Tepeler, bayırlar, duvarlar, evler ağırlığını yitirir, maddenin içi çekilir. Kızgın güneşli fundaları bırakıp toprağın oyuklarına kaçar ağustosböcekleri. Söğütler kıpırdamaz, otlar sallanmaz; oynak dikenler göğe yapışır sanki. Bahçe kapısının yanındaki tahtakova çatlar. Demin bağırıp çağıran çocuklar susuverir. Sarı-kuru çayırda taze-diri ot aramak için upuzun boynuyla başını çite gömmüş olan at, sağa sola dökülen kabarık yelesiyle tam kişneyecekken ağzını açamaz. Birtürlü yerden kalkamaz yol kenarındaki karga. Kıyıda kum çeken hantal mavna sulara gömülüverir çıt çıkarmadan. İnsanı hayvanı, ağacı toprağıyla olgun bir meyve gibi kıvamını bulur evren. Uçsuz bucaksız bir kilit kitlenir evrence. Yeri göğü kuşatan bir ip düğümlenir. Herşey nicedir özleyip aradığı orta'ya erişir. Durmadan artan bir acı diner. Varlığın çarkı durur. Tüm evren yepyeni bir anlam atılışıyla tam orta yerinden korkunç (ama korkunç) bir sessizlikle ikiye bölünür, – bölünür bölünmez de birleşir.

Beklenen gerçekleşmiş, büyük bir gizem özünün tadına ermiş, evren istediği aşamaya bugün de varmıştır.

Bu evrensel devrimin hemen ardından, sanki hiçbirşey olmamış gibi kaldığı yerden dönmeye başlar varlık: Eskisi gibi renklenir birden heryan. Taş ağır, ev görkemlidir yine. Ağustosböceklerinin bitmez türküleri hiç kesilmemiş gibi sürüp gider. Rüzgâr dirilik katar değdiği yere. Saklambaç oynayan bir çocuk sesi "oldu" diye yankı yankı yankılanır. Birara canını yitirir gibi olan at, özgür özgür kişner. Bir kanat havalanırken çirkin bir karga sesi kulakları tırmalar. Yeniden su yüzüne çıkan kum mavnasının gıcırtıları duyulmaya başlar. Canlısı cansızıyla evreni kendi üstüne kapayan kilit yeniden açılır. Sonsuz büyüklükte bir meyve, binbir sıkıntıyla, yavaş yavaş yeniden olmaya yönelir.

Ne yazık ki, yaşıyorum diyenlerden pekçoğumuzun haberi bile olmadan nice öğleler gelip geçer.

 Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.

2 Ağustos 2021

Zamansız doğmuş insanlar vardır

Zamansız doğmuş insanlar vardır; ülkesiz, sınıfsız ve geleneksiz doğmuş insanlar vardır. Yaşamı tek başına sürdürmeyi seçenler değil tam olarak; sürgünler, gönüllü sürgünler. Bunlar her zaman da duygusal değildir: belirli bir şeye ait değildirler yalnızca — yani hiçbir yere ait değildirler.

Henry Miller, Uykusuzluk (Insomnia).

Sayfa başına git