29 Eylül 2008

Nosce te ipsum

"İstediğimiz kadar yüksek duvarlara çıkalım, yine kendi bacaklarımızla yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız."
Montaigne

Nosce te ipsum: kendini bil.

Çocukluğumda Bayramlar

Üstlerinde alacalı entarilerle
Sekiz-on yaşlarında
kız çocukları.
Ellerinde poşetler,
Poşetlerde şekerden çok
umut.
Gözlerinde parıltılı,
kimi ela, kimi kahverengi,
kimi mavi mavi bakışlar,
Bakışlarda gülücükler,
Bir o kadar da umut.

Benim çocukluğumda bayramlar,
Bayramlarda şeker dolu poşetler
elimizde.
çamurlu-yağmurlu
tozlu-topraklı yollar,
Yollarda bizlerle beraber
ablalar, abiler.
Bayramlar…
Neşeliler, kederliler
Gülmeler, eğlenmeler
Daha da önemlisi çeşit çeşit
Şekerler.

Çocukluğumda bayramlar,
Bayramlarda heyecan.
Ya yakında bayram var
Ya da ne bu heyecan.
Heyecan çocuklukta
Tatlı bir şeker kadar.
Bir şekerin bayramda,
Çocukken çok hatırı var.

Bayramlarda çocuklar
Çocuklukta bayramlar.
Şekerler poşetlerde
Sevgiler yüreklerde.
Yürekler çocukturlar
Çocuklar bayramlarla
Yüreklerde coşarlar.

Poşetlerinde çocuklar
Bayramda şeker toplarlar.
Yüreğimde saklıdır,
Çocukluğumda bayramlar.

10.01.2005

27 Eylül 2008

Nasıl yazar olunur?

Faulkner, Hemingway, Malraux, Dos Passos, Camus, Sartre [...] Birçok kez onlardan birine yazıp (hepsi de hayattaydı hala) nasıl yazar olunur diye sormak geçti içimden. Ama bazen utangaçlıktan, bazen de bozum olurum korkusuyla bir türlü cesaret edemedim. Kimsenin yanıt vermeye gönül indirmeyeceğini bile bile neden yazacaktım ki? Edebiyatın birçokları için pek bir anlam taşımadığı, varlığını handiyse bir yeraltı etkinliği gibi toplumun uç boylarında sürdürdüğü ülkelerde böylesi duygulara kapılmak çoğu kez genç insanların heveslerini kursaklarında bırakır.
Mario Vargas Llosa, Genç Bir Romancıya Mektuplar.

20 Eylül 2008

The soup is too salty!

A Jewish folk tale relates the story of a mute child who had never said a word despite all the efforts of the doctors. Then one day, at the ripe age of ten, he dropped his spoon and cried out, "The soup is too salty!" His parents asked him in amazement why he had kept silent for years, and the child replied, "Until now, everything was all right".

Israel Shamir

19 Eylül 2008

Duvardaki Resim (Savaşta Çocuk)

Duvardaki masum resme
Gece olunca yıldızlar,
Issızca gelerek pencereme
Hayran hayran bakarlar.

Geceleri bu saatte
Girer o düşlerime,
Onu düşündükçe ben de
Dalarım duvardaki resme.

Geceleri duvarımda
Sahnelenir senin dansın,
Duvardaki duruşunla
Odamda tek varlığımsın.

Seni düşünenler sakın
Seni bir genç kız sanmasın,
Sen cennete o kadar yakın
Savaşın ortasındasın.

NOT: Duvardaki resim uzun yıllar önce çekilmişti. "Savaşın ortasında" çekilmişti. Savaştan bir parça "hayat" çıkıvermişti ve duvarımda, geceleri açık penceremden içeri süzülen ay ışığıyla dans ediyordu. Ben olan bitenin -elbette- farkındaydım ama belli etmemek, keyiflerini kaçırmamak için, nefes almıyordum. Yorganın altında öylece pusup kalıyordum.

17 Eylül 2008

Tarayıcı Pazarı ve İnteraktif Demokrasi

Google'un birkaç gün önce duyurduğu Chrome adlı tarayıcısı büyük bir heyecan yarattı. Bunun birçok internet kullanıcısı gibi beni de gayet mutlu ettiğini söylemeliyim. Başlıca iki sebepten dolayı:

1. Google ne yaparsa iyi yapar kanısındayım. Elini attığı her şeyi sürekli olarak geliştiriyor, yenilikleri büyük bir hızla hayatımıza sokuyor, bizlere dinamik servisler sağlıyor,

2. Bir pazarda aynı hizmeti verenlerin sayısı ne kadar çoksa o hizmetin kalitesi de o oranda yüksek olur. Sadece Internet Explorer'ın olduğu günlerin üzerinden fazla bir zaman geçmiş değil. Mozilla'nın Netscape'ten sonra Firefox'u geliştirmesi zaten tam anlamıyla tarayıcı piyasasında bir devrim oldu. Firefox ile bir bakıma ufkumuz genişledi. Piyasaya gelen rekabet en çok kimin işine yaradı derseniz, tabii ki biz kullanıcıların.


Serbest piyasanın, insaniliği tamamen bir tarafa bırakan vahşi rekabetinden bahsetmiyoruz elbette ancak rekabet her zaman vahşi olacak diye de bir şey yok tabii. Nitekim bilişim dünyasının bu tür rekabetleri, görüldüğü gibi hem geliştiricilerin hem de kullanıcıların yararına. Hem sonra, hiç rekabetin olmadığı bir ortamda gelişme/ilerleme ya olmuyor ya da çok ağır oluyor. İşte bu nedenle ben Chrome gibi nur topu bir tarayıcımızın doğmuş olmasını oldukça önemsiyorum. Üstelik bunu Google gibi bir devin çıkarmış olmasını daha bir önemsiyorum.


Tarayıcılardan söz açılmışken atlanmaması gereken bir nokta daha var. Firefox'un yaptığı devrimin en büyük özelliklerinden biri tarayıcıyı bize ücretsiz sunması oldu. Google'un zaten şimdiye kadar kimseden para aldığı görülmemiş. Servislerinin neredeyse tamamını ücretsiz olarak kullanıma sunuyor. Microsoft da bu pazardaki payının azalmaması için büyük ihtimalle Explorer'ı artık ücretsiz sunacak. Yine biz kullanıcıların lehine.

İnteraktif Demokrasi
Tüm bunlar bize neyi gösteriyor? Demokrasinin, bilişim dünyasında da oturmuş olduğunu. Baksanıza, sayısı artan tarayıcılar, üstelik sadece tarayıcılar da değil, hemen her konuda bize büyük kolaylıklar sağlayan başta işletim sistemleri olmak üzere binlerce bilgisayar programı demokrasinin en önemli ilkelerinden biri olan çoğulculuğu doğurmuyor mu? Bir başka örnek vermek gerekirse, alın size Linux. Microsoft, Windows sürümlerini şimdi bile epey pahalı fiyatlardan satıyor. Siz bir de Linux ve diğer işletim sistemleri olmasaydı ne olurdu, onu düşünün.

İşte bütün bunlar Batıda birkaç yüzyıl önce temelleri atılan ve bugün artık tam olarak oturmuş olan demokrasinin doğal olarak interaktif dünyaya da hemen sirayet edip interaktif demokrasi diyebileceğimiz olgunun doğmasına yol açıyor.

Peki ya bizim buralarda? Hemen her gün sansür haberleri geliyor. Geçtiğimiz yıl Wordpress gibi bir platform aylarca kapalı kaldı. Bu yıl YouTube aynı kaderi paylaştı. Üstelik her geçen gün bu durum düzeleceğine daha da kötüye gidiyor. YouTube gibi milyarlarca videoyu barındıran bir sitenin birkaç video yüzünden aylarca kapalı kalmasının mantığını anlamak da doğrusu biraz zor. Hoş, işin içinde mantık da yok ya. Hani Çin gibi belli konularda kırmızı çizgileri olan bir ülke de değil burası, öyle olsa en azından işin biraz tutarlılığı olur. Ama o da yok.

14 Eylül 2008

İnsan bazen durur düşünür

İnsan bazen duradurur. Durur düşünür. Biraz durur, biraz düşünür sonra biraz daha durur. Durur durur durur, düşünür düşünür düşünür. İnsan bazen durur.

8 Eylül 2008

Azrail'in Karar Defteri

İş bu belge
"yukarıda"
açık hüviyeti yazılı
faninin hayatına
son verildiğini gösterir.

01.06.2005

1 Eylül 2008

Ramazan ve Kapitalizm

Bir ramazan daha geldi. Hoş geldi. Değişen, dönüşen Türkiye ve tabii ki dünya ile birlikte hemen her kültürel etkinlik değiştiği gibi ramazan da değişiyor, dönüşüyor.
Bu konu üzerinde uzun uzadıya durulabilir elbet, ancak ben burada daha çok ramazanı ve tabii ki diğer dini veya herhangi bir özelliği olan günleri bir fırsat bilen kapitalizm üzerinde duracağım.

Ben bildiğiniz anti-kapitalistlerden biri değilim. Yani gözüm kapalı bir şekilde kapitalizm karşıtlığı yapmıyorum. Elbette kapitalizmin karşı olduğum tarafları da var. Karşı olmadığım ve kabullenebilir bulduğum tarafları olduğu gibi. Konumuz bu değil tabii...

Ramazan geldi dedik, reklam sektörüne de can geldi. Cola reklamları mı dersin, gazetelerin dini kitap promosyonları mı dersin. Reklamlar da tam damara basacak türden yani. Reklam sektörü bu, zaten nerede basılacak bir damar varsa ona basıyor. Bu, o sektörde çalışanların işi. Teslim etmek gerekir ki son derece iyi de yapıyorlar işlerini. Damara basmaları bana o kadar da ilginç gelmiyor doğrusu. Hatta hiç gelmiyor.

İlginç olan şu: Bana öyle geliyor ki halk bütün bunlara inanıyor. Eğitim seviyesi vs. düşük olanlar hayli hayli inanıyor. Bir gazete falanca dini kitabı veriyorsa, o ne mübarek gazetedir o. Şu falanca televizyon da var ya, işte o eskisi gibi değil artık. Dini filmler falan da çıkarıyor. Bunu anlamaya çalışmak için akademik raporlara falan bile başvurmaya gerek yok. Şöyle çıkın, sokakta bir kulak kesilin insanların konuştuklarına, hemen anlarsınız neyin ne olduğunu. Siz bakmayın pilitikacıların her fırsatta halk dediğimiz o mefhumu kutsadıklarına. Halk o kadar da tılsımlı birşey değil aslında. Halkın ne olduğu bir başka fasıl gerçi.

Ne diyorduk. Ramazan geldi. Oruç tutacak olanların ne kazanacaklarını Allah bilir. Ama kapitalizmin ne kazanacağını hepimiz biliyoruz. Esas kazancı da o kazanıyor zaten. Siz bakmayın ramazanda dini duyguları okşadıklarına, kapitalizm için para varsa bilip bileceğiniz her yol mubahtır. Ramazan da olabilir bu, Noel de, sevgililer günü de.

Henüz dört saat var bayaa acıktım valla.

30 Ağustos 2008

Afacan Çocuk

Böyle çocukların pek kalmadığını sanıyordum. Teyzemin küçük oğlunu görünce sevindim doğrusu. Bu tür çocuklar olmadan olmuyor. Sizlere bu yazıda teyzemin dört yaşındaki oğlundan söz edeceğim.

Geçenlerde teyzem çocuklarıyla bize geldi. Ben oğlunu bundan daha küçükken görmüştüm tabii ama bu kadar yaramaz bir çocuğa dönüşeceğini tahmin etmemiştim. Teyzem içeri girince su istedi. Biraz sonra su geldi, teyzem içti suyunu. Bunun üzerine bizimki başladı:

"Ben önce içecektim, neden içtiiin!"
"Sana da getirsinler oğlum sen de iç."
"Hayır ben o suyu içecektiiim!"
"Oğlum ne fark eder su değil mi istediğin?"
"Hayır o senin içtiğindi benim suyuuum, çabuk karnından çıkar ver o suyu!"

Diyalog bir süre devam etti. Bizimkinin inadı inat: İlla ki o suyu içeceğim. Annem de amcamlardaydı, o an geldi. Bizimki tekrar başladı:
"Bu kadın da nereden çıktı? Söyleyin gitsin çabuk. Kim bu?"

Annem de huyunu bildiğinden çıktı, biraz sonra arka kapıdan tekrar girdi. Bu sefer de sızlandı mızlandı ama... Bu arada teyzemle annem öpüştüler. Ufaklık bu sefer de bu duruma bozuldu:
"O kadın seni niye öptü?"
"Oğlum ablam o benim."
"Olmaz seni öpmesin!"
"İyi tamam bir daha öpmez."
"Hayır seni öptü, çabuk yüzünü kes!"
"..."
"Hadiii, sana yüzünü kes diyorum."

Baktılar olacak gibi değil, mutfaktan bir bıçak getirdiler. Annesi yüzünü keser gibi yaptı ama olur mu? Gerçekten kesmesi gerekiyormuş.

Devam etmeme gerek yok. Böyle bir çocuk işte. Böyle çocuklar da olmasa yani hayatın bir damarı eksik olacak değil mi? Laf aramızda ben de küçükken böyleydim.

27 Ağustos 2008

Hayat bir komediydi

Size şimdi anlatacağım olay ayniyle vakidir. Başından sonuna kadar gerçektir. Nereden başlasam ki anlatmaya? O kadar ilginç, o kadar ilginç ki! Ama durun, belki de sadece bana ilginç geliyordur, kim bilir?

Vakti zamanında, ben daha çocukken bizim köyde benden birkaç yaş büyük Mustafa adlı bir çocuk vardı. Benim o zamanki yaşımı sorarsanız, beş veya altı. Çocuk da taş çatlasa on yaşında. Bu çocuğun babası ve amcası iki kız kardeşle evlenmişlerdi. Yani iki kardeş aynı zamanda bacanaktı. Bizimkinin annesi de nasıl bir kadındı öyle, nasıl anlatılır ki? Biraz dominantlığı vardı ama öyle kocasını kılıbıklaştıran türden bir dominant değil. Yani kocasına dediğini yaptırır ama mesela kocasının sözünden de pek çıkmazdı.


Bu kadın bir gün büyük oğlunu evlendirmeye niyetlenir. Kadının niyetini de tam olarak anlamak mümkün değil. Yani sen kalkıp on yaşındaki çocuğu neden evlendiriyorsun? Tabii, ben o zamanlar daha çocuktum, aklım da pek ermiyordu ya. Kadının esas amacı zannediyorum eve bir hizmetçi kız almaktı. Çünkü bizim buralarda maalesef oğlan evlendirmenin, yani eve gelin getirmenin amacı biraz da bu. Her ne kadar şimdi eskisi kadar olmasa da. Bir de bizim buralarda, bilhassa köylerde iş çok olur. Suyu çeşmeden taşıyorsun, ailelerde çocuk sayısı fazla olduğundan yemeği çok yapıyorsun, çamaşırı çok yıkıyorsun vs. Bir de bu çocukların bakımı var tabii. Dolayısıyla da evlerde çalışan kadın sayısının birden çok olması lazım ki tüm bu işlerle başa çıkılabilsin. İşte kadının, büyük oğlu Mustafa'yı çocuk yaşta evlendirmek istemesinin birincil sebebi bu olsa gerekti. Tabii cehaletin rolünü de yabana atmamak gerek. Yani on yaşında bir çocuğu her ne sebeple olursa olsun evlendirmek cehalet değil de nedir? Her ne ise, konuyu epey dağıttım.

Efendim, bizim bu abla kalktı oğlumu evlendireceğim dedi, kocası da onayladı, gittiler Mustafa'dan en az beş yaş büyük amcasının kızını kendisine istediler. (Tabii kız aynı zamanda teyzesinin de kızı). Kızın yaşı biraz ilerlemiş olduğundan haliyle artık pek çocuk da sayılmazdı. Ama Mustafa kelimenin tam anlamıyla çocuktu. Hem yaşı yönünden hem de zekâ bakımından yaşıtlarından bir iki yaş kadar "geriden" geliyor olması yönünden. Kızı istediler, anne-babası da verdiler. Verdiler vermesine de bunları evlendirmek başlı başına bir iş oldu. Çünkü çocuk daha evliliğin ne olduğunun bile farkında değildi. Ama bu pek de problem olmadı. Nasıl olsa çocuğun annesine şimdilik bir kız lazımdı, gerisinin ne önemi vardı?

Şöyle bir çözüm bulundu: Ayten, kızın adıydı bu, eve getirilecek, birkaç yıl evde kalacak, hem bu arada kaynanasına da ev işlerinde yardım edecek, Mustafa biraz büyüdü müydü de düğün yapılacaktı. Tamam işte,  mesele hallolundu. Yalnız ufak bir sorun vardı. Kızın kaçıp evine gitmemesi gerekiyordu. Ona da hemen şu akıl dolu, zekâ fışkıran pratik çözüm bulundu: Bir akşam, hava iyice karardıktan sonra gittiler ve Ayten'i evlerine giden normal yoldan değil de bir diğer yoldan, üstelik gözünü bağlayarak, evet evet yanlış duymadınız gözünü bağlayarak getirdiler. (Bizim köy biraz büyüktü, neredeyse bir kasaba kadardı). Ayten artık kayınpederinin evindeydi. Mustafa'yla tam anlamıyla iki küçük arkadaş gibiydiler. Birgün Ayten'in köyün biraz dışından geçen görece büyük bir çaydan Mustafa'yı sırtına alarak geçirdiğini görenler bile oldu.

Gel zaman git zaman, tabii bu arada Ayten'in bir-iki kaçma denemesi de oldu, kızın bu şekilde dört-beş yıl bekleyemeyeceği anlaşıldı. Kız artık büyümüş, aklı iyiden iyiye başına gelmişti. Bu oyundan sıkıldığı her halinden belliydi. Netice olarak, yaklaşık bir yıl sonra, düğünü bir an önce yapmanın en iyi seçenek olacağı düşünüldü ve karar hemen uygulamaya konuldu. Kızı tekrar alıp düğün gününe kadar kalmak üzere babasının evine götürdüler.

Ve nihayet nişan günü geldi çattı. Buraya dikkat lütfen, nişan günü muhteşemdi. Sabah erkenden davetliler gelmeye başladı. Pek davetli de yoktu zaten. Çoğu da bizim köydendi. Davetlileri gelin evine götürecek minibüs de geldi. İki ev arasında yaklaşık iki kilometre mesafe vardı. Saat 9-10 gibi davetliler minibüse doluşmaya başladılar. Bu arada damadın hal ve hareketlerinden onun da gitmeye gönüllü olduğu belli oluyordu. Velakin kendisi nişan günü gelemezdi. Adet böyleydi. Minibüs doldu, artık hareket vaktiydi. Ama sevgili damat ben de gideceğim diye tutturmuş, inadından vazgeçmiyordu. Baktılar olacak gibi değil, minibüs de geç kalıyor, Mustafacığımızın dayılarından biri çıkarıp, o zamana göre hatırı sayılabilecek miktarda bir banknot verdi kendisine. Ama bu da fayda etmedi. Çocuk nuh diyor peygamber demiyordu. En sonunda aynı dayısı, şoföre gitmesini, kendisinin de Mustafa'yı tutacağını sonra da kestirmeden kendilerine yetişeceğini söyledi. Dediğini yaptılar. Dolmuş hareket etti, korna çala çala gitti. Kornanın sesi artık kesilir gibi olunca dayısı, o zamana kadar kendisini kollarından kurtarmaya çalışan Musto'yu bırakarak kestirme yoldan minibüse yetişmek için koştu. Ama damat da tabanları yağladı ve normal yoldan koştu. Bu arada damadın gelin evine gitmeye neden bu kadar istekli olduğu da biraz sonra anlaşıldı: Çocuk çerez için gitmeye can atıyormuş. Hani düğünde, nişanda dağıtılan çerezler var ya.

Netice itibariyle damat o gün, kendi nişanının yapıldığı gün gelin evine gitti. Sanırım yeterlice çerez de yemiştir orada.

O nişanın sonu maalesef gelmedi. Çünkü Ayten bu çocukla bu kadar oyunun yeterli olduğuna karar vermişti. O da tutturdu inadı, bununla evlenmem dedi, nihayetinde nişan bozuldu.

Bugün, o komediden yıllar sonra bunları yazmak bile bana o kadar zevk veriyor ki. Köyümüzde televizyon bile büyük bir lükstü. Sinema, tiyatronun zaten ne olduğunu bilmiyorduk. Ama hayatımızdaki gerçek tiyatro oyunlarının sayısı o kadar çoktu ki. Çok eğlenceliydi çocukluğumuz.

Bu gerçek öyküyü hatırlayabildiğim kadar zaten hatırlıyordum, hatırlayamadığım kısımlarını da birkaç yıl önce anneme ve o gün, nişan günü orada bulunmuş birkaç kişiye sormuştum. Hep beraber hatırlamış, gülmüş, eğlenmiştik.

Köyden ayrılalı çok oldu. Ayten'i en son onların evinde görmüştüm. Başka biriyle evlenip bizim köyden ayrıldı. Yüzünü bile artık hayal meyal hatırlıyorum. Musto'yu görmeyeli de epey oldu. O da evlendi sonradan. Tabii bu sefer büyümüştü, askerliğini falan da yapmıştı. Kendinden sonraki kız kardeşini berdel yaptılar. Çocuklarını hatırlıyorum.

Ne komediydi hayat.

26 Ağustos 2008

Elim Deklanşörde: Yelkenliler [Yalıkavak]

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı

Bu yazın en keyifle okuduğum kitaplarından biri oldu Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı. Aslında bunu iki yıl önce de okumuştum ama bir daha okuyasım vardı, kısmet bu yazaymış. Ferit Edgü'nün maalesef başka bir kitabını okumuş değilim ama bu kitap onun diğer eserlerini de bir an önce okuma hevesi uyandırdı bende.

Her ne kadar Türk Edebiyatının Batı edebiyatıyla boy ölçüşecek duruma gelmesine daha bir hayli zaman varsa da, yine de Türkçede başta roman olmak üzere, azımsanmayacak derecede edebiyat kitabı var. Gerek yerli gerekse çeviri. Bir de zaten okuma alışkanlığının çok alt seviyelerde gezindiği Türkiye için kitap sayısının az olduğu pek söylenemez ama ne edersiniz, okuyanlar için yine de az.

Şuraya gelmeye çalışıyorum, edebiyat denen o koca denizde öyle güzel adalar var ki, her birini keşfetmek o kadar da kolay olmuyor maalesef. Bunun için öncelikle o denizde eyepce bir zaman geçirmek gerek sanırım. Yani, bu denizin aşinası olmak lazım. Ancak ne kadar da aşina olunursa gene de bir gün bir yerlerde yeni, heyecanlandırıcı bir şeyler keşfedilebiliyor. İşte benim Eylülün Gölgesinde Bir Yazdır'ı keşfedişim de böyle oldu biraz.

Hoş benim daha epey yol katetmem, epey rüzgar yemem lazım bu denizde. Edebiyata tamamen hakim olduğum, yıllar yılı kitap tozları yuttuğum gibi bir şey anlaşılmasın sakın.

Birbiriyle bir yerden bitişen iki öykünün anlatıldığı bu bir okumluk leziz romanda Ferit Edgü "alt sınıf" insanlarının yaşamını usta bir dil ve bunun yanında alışılmışın dışında bir teknikle anlatıyor. Oldukça sürükleyici bu kitabı yaz bitmeden okumanızı tavsiye ederim.

25 Ağustos 2008

Haymatlos (O Ülkede)

Ben de sizler gibi bir çocuktum. Yani hiçbirinizden farkım yoktu. Her biriniz ne yapıp ediyorsanız öyle yapıp ediyor, ne yiyip içiyorsanız onu yiyip içiyordum ben de.

Anne babaların çarşı pazardan getirip de ekmeğimizin arasına katık yaptığı umutlar, hayaller var ya... İşte onlardan en az sizin kadar yedim ben de. Öğretmenin sınıfta sandalyesine oturarak bol keseden savurduğu umutlardan ben de sizler kadar pay alıyordum. Hatırlıyorsunuz değil mi?


Gittiğimiz şehirler, uğradığımız ülkeler... Hayaldi. Hepsi hayal. Dinlediğimiz masallar, şarkılar, çaldığımız enstrümanlar, kırdığımız oyuncaklar... Ütopyalarda yaşıyorduk hep beraber.


Sonra ne oldu birdenbire? Üstümüze üstümüze geldiler çocuklar. Orada yolumuzu kaybettik. Koptuk birbirimizden. Neden sonra farkına vardığımızda birbirimizi kaybettiğimizin, vakit çok geçti. Hayat bir deli rüzgar gibi geçti.

İşte çocuklar, ben sizi orada, o ülkede yitirdim. Meğer ben sürüden kopmuşum o fırtınada. Meğer birbirimizi kaybetmemişiz de bir tek ben kaybolmuşum. Ne de iyi etmişim. İyi mi etmişim? Evet. Ben sizleri tanıyorum çünkü sizlerden kopalı. Bir o kadar da "o ülke"yi tanıyorum. Yani hayallerimizi, ütopyamızı.

Sizler orada kaldınız. Düşlerinizde. Oysa ben yıllar yılı sizi aradım durdum. Şimdi dönüp arkama baktığımda bir şeyler görüyorum, görüyorum görmesine de sizler misiniz bilemiyorum. Gözümün önüne bir karartılar geliyor ama seçemiyorum artık bu mesafeden. Birbirimize çok uzağız şimdi çocuklar. 


Gönüllü bir haymatlosum ben, sizlerin tanımadığı bir ülkedeyim şimdi. Ama düşlerim... Düşlerim hâlâ duruyor orada. Bir kitap, sahibinden sonra nasıl unutulur, tozlanır durur raflarda... Düşlerim şimdi orada sizlerle beraber yaşıyor, farkına varamasanız da.

Ben uzaklarda... ve dahi uzaklıklarda gönüllü bir haymatlosken şimdi... Düşlerim bir eski zamanda, "o ülke"de.

From my release button : Köyüm 2


24 Ağustos 2008

Fotoğraf

Havaya bakışlarını dikmiş bakıyordu Biri. Birdiğeri merak etti nereye baktığını. Havada beyaz, dağınık bulutlardan başka birşey yoktu ki... Güneş de baktığı tarafta değildi zaten. Biraz sonra Birdiğeri, Birinin havadaki bulutları izlediği kanısına vardı.

Merakı biraz yatışır gibi oldu Birdiğerinin. Alt tarafı, çiğnenmiş şekersiz bir sakıza benzeyen bulutlara bakıyordu Biri. Yok yok, bulutlarla biri bakışıyorlardı. Evet, şimdi tam olarak emindi bundan. Ortada karşılıklı bir bakışma vardı. Biri bulutlara bakıyorken bulutlar da boş durmuyordu elbet.

Biri istifini hiç bozmadan bulutlara bakmaya devam ediyordu. Neden sonra Birdiğeri, Birinin aslında bir fotoğrafa baktığını seziverdi. Birinin havaya baktığı falan yoktu. Üstelik bulutlar da fotoğraf karesinin tam ortasındaydılar.

Birdiğeri, Birinin bakışlarına odaklanırken elindeki fotoğrafı gözünden kaçırıvermişti. Havada da bulutlar yoktu zaten.

Balıkçılar

- Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine; lakin yarın, Ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare, kader!

- Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta…

- Olur;
Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;
Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz…
Cocuk düşündü şikayetli bir nazarla: - Ya biz,
Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?

Hala
Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi
Döğerdi sahili binlerce dalgalar asabi.

- Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın;
Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme…
Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın;
Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,
Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zira
Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!

Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın
Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa.

- Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa?
- O gitmek istedi; ‘Sen evde kal!’ diyor…
- Ya sakın
O gelmeden ben ölürsem?

Kadın bu son sözle
Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle
Soluk dudaklarının ihtizaz-ı hasirine
Bakıp sükut ediyorlardı, başlarında uçan
Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine.
Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cuşan
Bir ihtilac ile etrafa ra’şeler vererek
Uğulduyordu…

- Yarın yavrucak nasıl gidecek?

şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin
Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak
ılerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak -
şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin
Siyah kaburgasını… Ah açlık, ah ümid!
Kenarda, bir taşın üstünde bir hayal-i sefid
Eliyle engini guya işaret eyleyerek
Diyordu: ‘Haydi nasibin o dalgalarda, yürü!’

Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; ‘Yürümek,
Nasibin işte bu! Hala gözün kenarda… Yürü!’
Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?

Deniz ufukta, kadın evde muhtazır… ölüyor:
Kenarda üç gecelik bar-ı intizariyle,
Bütün felaketinin darbe-i hasariyle,
Tehi, kazazede bir tekne karşısında peder
Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor;
Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikayetler…

Tevfik Fikret

18 Ağustos 2008

Cam

Biri yukarıdan aşağıya doğru hızla geçip gitti. Öbürü onu takip etti. Bir başkası da onu. Birbirlerinin ardı sıra bir başkası, bir başkası daha...

Biri sola doğru hafif bir kavis çizdikten sonra düz yolda devam etti gitti. İşte bir tane daha. Ama bak! Bak bak şuna, zik zak çizip gidiyor aşağı doğru...

On dakika, on beş dakika, yarım saat, bir saat... Birbirleri ardı sıra hızla akıp gittiler.

Ve nihayet sonuncusu. Diğerlerinden pek de farklı bir davranışta bulunmayan bu sonuncusu camdan aşağı sürüklenip giden berrak mı berrak bir yağmur damlasından başka birşey değildi.
Sayfa başına git