10 Ağustos 2014

Mobil

Merhabalar… Bu, bloğa telefondan yazdığım ilk yazı. Bilgisayardan yazmaya hiç benzemiyor. Bilgisayardan yazdıklarımın haddi hesabı olmamasına rağmen sanki bloğuma yazdığım ilk yazıymış gibi geliyor. Demek ki mecra değişince içindeki şey de değişti izlenimi doğuyor insanın gözünde. Doğal bir şey bu. Bir ırmağın mecrası değişirse örneğin, insanlar yeni bir ırmak doğdu zannederler. (Aklıma Herakleitos amca geldi böyle deyince. Hani diyor ya, "Aynı ırmakta iki kere yıkanamazsınız," diye, "çünkü içinden akan su bir an önce başkayken şimdi başkadır." Değişim esastır demeye getiriyor Herakleitos. Panta Rhei de diyor ya zaten, her şey akar). Sözümün başını unuttum iyi mi. Çünkü efendim telefondan yazmak -hem de ilk kez- zor oluyor haliyle. Herakleitos'a nereden geldik? Hah evet, mecra diyorduk, akarsu diyorduk, değişim diyorduk… Peki, oraya nereden geldik? Blogdaki ilk mobil kayıt diyorduk. Falan filan… Şu halde yazının buraya kadarında doğru dürüst hiçbir şey söylemiş değilim. İyisi mi artık bu yazıya bir son vermek. Hazır bir şey dememişken hiç demeyelim, ne olacak yani. Selamlar, sevgiler…

9 Ağustos 2014

Mevsim

Bazen sanki anlatılması gereken her şey anlatıldı gibi geliyor.

7 Ağustos 2014

Önerdiğim Kitaplar

Blogdaşlardan Dr. Blue son zamanlarda herkese önerdiğim kitapları sormuş. Sorması iyi oldu, zira bu konuda bir şeyler karalamayı düşünüyordum zaten. (Evet, hep böyle yazmayı düşündüğüm konular vardır kafamın bir yerlerinde. Kafamın içinde kaç yer, kaç köşe bucak olduğunu da az merak ediyor değilim hani.) Belki daha sonra yine yazarım, şimdi, biraz spontane olacak bu yazıda aklıma gelenleri yazayım bari. 

İnsanlara kitap önerme taraftarı değilim. İki nedenden ötürü. Birincisi, muhatabım eğer okuyan bir insansa doğal olarak kitaba aşinadır zaten, böylece ne okuyacağını da bilir, ona benim önermemin gereği de kalmaz. Gene de böyle bir insan yakınımsa eğer beğendiğim bir kitabı ona önerdiğim olur. İkincisi, eğer okuyan bir insan değilse ona hangi kitabı önerirsem önereyim okumayacağını, okusa bile ondan bir feyz almayacağını bilirim, bildiğim için de önermeyi gereksiz bulurum. "Neyi seviyorsan onu oku," böyle insanlara en çok söylediğim sözdür, "çocuk kitabı seviyorsan çocuk kitabı oku."

Kitap dediğin bir bütün değildir aslında. Fiziksel olarak neredeyse hepsi birbirine benzer ama içerikleri bakımından asla yan yana koyamayacağımız kitaplar vardır. Misal, bir yemek kitabıyla bir şiir kitabı, bir taşla bir tahtanın benzemesi kadar benzerler birbirine. Nasıl ki bir bakkala girdiğimizde aynı rafta gördüğümüz şampuan kutularıyla sıvı yağ şişeleri birbirlerinden bütünüyle ayrı şeylerse, bir kitapçıya girdiğimizde de aynı rafta gördüğümüz bir romanla bir sosyoloji kitabı büsbütün ayrı şeylerdir kanısındayım. Bazı insanların çay, bazılarının gazoz sevmesi gibi, kimi insanların öykü, roman, şiir, deneme, kimilerininse felsefe, sosyoloji, tarih, siyaset kitapları sevmeleri normal karşılanmalıdır. Daha da indirgenebilir hatta; tarihi roman seven insan olabileceği gibi, aşk romanı seven de çıkabilir. O vakit çay seven birine neden gazoz önerelim ki? 

Tabii, bunları genel anlamda söylüyorum. Kitap önereceğimiz insanı tanıyorsak o başka, önerebiliriz elbette. Edebiyat seven yakın bir arkadaşımıza ya da ailemizden birine pek tabii ki bir şiir kitabı, bir roman önerebiliriz.

Dr. Blue'nun sorusu üç aşağı beş yukarı yanıtını buldu sanırım. Yalnızca son zamanlarda değil, hiçbir zaman herkese önerdiğim bir kitap olmamıştır. Belki bir arkadaş sohbetinde ortaya, "Şu kitabı çok severim, herkes okumalı," yollu bir şeyler söylemişimdir. Blogda söylediğim de olmuştur. Öylesi bir durumda da benim dediğimi isteyen üzerine alınır zaten. Söz gelimi, filanca romanı çok beğendiğimi dile getirmişsem, edebiyata aşina, roman okuyan bir insan alıp okuyabilir, ben de öneride bulunmuş olarak sevap işlemiş olurum. Ancak, yukarıda da söyledim, insanlara kitap önerdiğim olmuştur, hatta, nadiren de olsa, okumayacaklarından emin olduğum insanlara bile kitap önerdiğim olmuştur, fakat herkese "kendine göre" kitaplar önermişimdir. Unutmadan, öğrencilerimi tüm bu söylediklerimin dışında tuttuğumu da belirteyim. Onlara daha çok okuma alışkanlığı kazandırma yolunda önerilerde bulunuyorum, şimdilik konumuz ayrı olduğu için üzerinde durmayacağım.

Gene de burada birkaç kitap adı sayacağım. Hepsini öneri olarak kabul edin. Cervantes'in Don Quijote'sini (daha bilinen adıyla Don Kişot) ne zamandır bir kez daha okuyasım var, umarım bu yıl bitmeden okurum. Aynı şekilde Çehov'un Bozkır'ının da tadı damağımda kalmış. Yaşar Kemal'in İnce Memed'i de koca dört cilt, vakit bulup onu da bir kez daha okusam hiç fena olmaz hani. Sait Faik hikâye ustası, hiç olmazsa Seçme Hikâyeler'i okunmalı. Deneme dendi mi aklıma Nermi Uygur gelir, tüm kitaplarını okuyup bitirmek düşüncesindeyim, bakalım, Dilin Gücü'nü çok severim, üç kere okudum galiba, yine okuyacağım. Albert Camus'nün Yabancı'sını severek okumuştum. Comtesse de Ségur'den Bir Eşeğin Anıları'nı pek çok kişiye önerdiğim olmuştur. Garip ve İkinci Yeni şairlerinin şiirlerini severim. Daha geçen gün Göğü Delen Adam adlı bir kitap okudum ve çok beğendim, blogda yazacağım zaten. Ferit Edgü'nün Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı'sını beşinci okuyuşumdu galiba. Bunların dışında sevdiğim birçok kitap daha var tabii, ancak bunlar yeter diye düşünüyorum. Bir de, görüldüğü üzere, edebiyatın dışına çıkmak istemedim. Yalnızca bir tane felsefe kitabı önereceğim, madem Sokrates'in yeğeniyim, Sokrates'in Savunması'nı da okuyun derim. 

Kalın sağlıcakla...


Üşenmedim bir de kolajını yaptım.

6 Ağustos 2014

Kuşları Beklerken

Ekmeği pencereye koymuş, öylece bekliyor. Kuş gelecek de, ekmeği bulup pencereye konacak, o da fotoğrafını çekecek.

Evde kimse yok. Annesi, ablası komşuya oturmaya gittiler, babası işte.

Babasının fotoğraf makinesini kurmuş, hazırda bekliyor. 

Gelgelelim kuşun geleceği yok.

"Hayat kısa, kuşlar uçuyor." Babasının duvarında böyle yazıyor. Bir dünya şey daha var duvarda. Yazılar, resimler, haritalar...

Bekleyip duruyor. Zaman akıyor. 

Hayat kısa mı sahiden? Galiba evet. Kısa olmalı ki kuşlar bir yerlerde uçuyordur şimdi, ondan ötürü gelmiyorlar pencereye.

5 Ağustos 2014

Turgut Uyar

1926 yılı Ağustosu’nda İstanbul’da doğmuşum. Hayatım düpedüz ve kupkurudur. Alaka çekecek bir macera olmamasından, herkesinkinden ayrı bir hususiyet taşımamasından ayrıca haz duyarım.
(...)
Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o benim. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan. Törenler askeriyim ben. Cumartesi ve Pazar askeri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sıkıntıya ısrarla giden, tümünün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe ve sonsuz çılgınlığa varacak bir oluşumu sıkıntıyla bekleyen bölünmez bir varlık’ın ben’i.
(...)
Kendimle ilgili hiçbir şey biriktirmiyorum. Arşivim yok örneğin. Öldüğümde el yazısıyla tek şiirim kalmayacak arkamda. Kitaplardaki şiirlerimden başka bırakmak istemiyorum. Kendini gizleyen yazarları seviyorum.*















Senfoni

Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli!
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak.

Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta karada ve denizde
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz üç kere çınarlar 

Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum.




* Turgut Uyar'ın Korkulu Ustalık kitabındaki bu alıntılar şuradan alınmıştır.

4 Ağustos 2014

Korkuluklar ve Kargalar

Yalnızlıktan ölesiye canı sıkılan korkuluklar havadaki kargalara bakıp özlemle şunu geçirdiler içlerinden: "Ah keşke biri gelip üstümüze konsa da yalnızlığımızı hafifletse!"

Oysa havadan içleri geçerek buğday başaklarına bakan kargalar korkuluklara ölüm senaryoları yazıyorlardı: "Sizin de elbet gününüz gelecek!"

Böylece devam etti gitti düzen.

3 Ağustos 2014

Eşek sütünden dondurma

Çocukluğumda yazın köye seyyar dondurmacılar gelirdi. Ellerindeki mavi renkli dondurma kovası bir tür termostu galiba. Dondurmalarının tadı da bir başkaydı, şehirdekilere pek benzemiyorlardı. Ucuz da satarlardı, köydeki çocukların parasının olmadığını bilirlerdi çünkü.

Bir gün evde oturuyorduk. Açık olan camdan dondurmacının sesi duyuldu. Babam bana para verip, git kendine dondurma al, dedi. Gittim aldım. Dönünce tatlarının niçin böyle değişik olduğunu sordum babama. O da her zamanki tavrıyla yanıtladı sorumu: Eşek sütüyle yapıyorlar da ondan.

Babamın söyledikleri üzerine düşünmek için dondurmamı yiyip bitirmeyi bekledim. Bitirdikten sonra babamın doğru söylediği kanısına vardım. Bir kere ucuzdu dondurma, diyelim şehirde iki liraysa bunlar elli kuruştu. Elbette o yaşta seyyar dondurmacıların kiraydı, vergiydi, şuydu buydu gibi sorunlarının olmadığını bilmiyordum. Sözün kısası, babamın dediği aklıma yatmıştı hemen. Bu dondurmalar eşek sütünden yapılıyordu.

O günden sonra seyyar dondurmacılardan dondurma alıp yedim mi hatırlamıyorum, ancak bende onlara karşı enikonu bir iticilik başladığını iyi anımsıyorum. Eşek sütünden dondurma mı olurdu, haramdı bir kere, vay namussuzlar...

Hey gidi günler hey!.. İnsanın zihni nasıl da değişiyor zamanla... Öyle bir yere varıyorsun ki geçmişteki kendini tanıyamıyorsun. Sanki o sen değilmişsin de bir kitapta okuduğun, bir filmde izlediğin biriymişçesine yadsıyorsun. Kendi geçmişin sana yabancılaşıyor.

Uzatmayayım, çocukluğumda yediğim o dondurmalar sahiden eşek sütünden mi yapılıyordu, Allah bilir, gelgelelim bugün bir yerde eşek sütünden dondurma satıldığını duysam kalkar koşa koşa giderim. Anlatabiliyor muyum?

2 Ağustos 2014

Ayrılış

Eğer ölürsem,
bırakın açık kalsın balkonum.

Küçük oğlan portakal yiyor.
(Görüyorum balkonumdan.)

Rençber buğdayları biçiyor.
(Duyuyorum balkonumdan.)

Eğer ölürsem,
Bırak açık kalsın balkonum.

Federico García Lorca
Çeviren: Ülkü Tamer

1 Ağustos 2014

Yolda

Bayramın birinci gününü dün anlattım. Çay içip durdum boyuna. Geceyi amcamlarda geçirdiğimi de söylemiştim. Ertesi gün ev halkı benden önce uyanmıştı doğal olarak. Bir ara gözümü açtım, dışarıda oynayan çocuk sesleri geliyordu. Yeniden uyuya kalmışım. Gene de saat on sularında uyandım, misafirdim neticede, kendi evimde olsam daha çok uyurdum kuşkusuz. Uykucu biri değilim, altı-yedi saatten fazla uyumam, gelgelelim geceleri uyuyamayınca gündüze kalıyor uyku. Geçelim...

Amcamın oğluyla kahvaltı ettikten sonra dışarı çıkıp bahçede biraz fotoğraf çektim. Ne ki makinemin bozulduğunu geçen gün söylemiştim, adamakıllı bir şeyler çıkmadı ortaya. Ben bahçedeyken yakın arkadaşım Y. aradı. Hazırlan, Tatvan'a gidiyoruz, dedi. Hayırdır, diye sordum. Bizim bir çocukluk arkadaşı, Y.'nin de akrabası oluyor, Tatvan'da askerlik yapıyor, bayram iznine gelmiş, onu bırakmaya gideceklermiş, o arada da bir tur atalım diyor. Önce hiç gidesim yoktu, sonra kararımı değiştirdim, bir hava almış olurdum. 

Kalkıp eve geldim ilkin. Biraz oturdum. Misafir filan da vardı. Karnım çok aç değildi ama yolda acıkma ihtimaline karşı mutfakta ayaküstü bir şeyler yedim. Öğleden sonra iki buçukta beni evden aldılar. Askerle birlikte beş kişiyiz. Hepsi çocukluk arkadaşım sayılır. Benim dışımdakiler akraba, birbirlerinin amca çocukları. Asker olan arkadaş da askerliğini erteledi durdu, ta ki evlenip iki çocuk sahibi oluncaya dek. Bu yaşta askerlik de zor olmalı.

Yola çıktık. Van Gölü'nün çevresindeki yol tek kelimeyle enfestir, her zaman söylerim. Başka yerlerde belki şehirler daha güzeldir, ancak bizim burada şehirlerin dışına çıktın mı güzellikleri görmeye başlarsın. Erciş'ten çıkılır çıkılmaz Süphan Dağı insana sıcak bir selam verir ve o yoldan çıkılmadığı sürece de asla yanından ayrılmaz. Ona bir de kimi sararmaya başlamış, kimi de biçilmiş buğday tarlalarını ekleyin, yanına bir de denizin farklı tonlarda maviliklerini koyun.
Elbette bir de kıyıya serpilmiş Van Gölü'nün yemyeşil çocukları, yani şehirler: Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Tatvan, Gevaş, Edremit, Van. 

Yol boyunca konuşup durduk. Üçümüz askerlik yapmışız, biri henüz yapmamış, biri de zaten asker. Böyle olunca konuşmanın ana ekseni de askerlik anıları oluyor. Şunu şöyle yaptım, bunu böyle ettim...

Tatvan'a vardık. Askeriye şehrin girişinde. Vedalaşıp arkadaşı bıraktık. Nizamiye kapısına gitti. Dönüp bize baktığında içinin nasıl yandığı bakışlarından belli oluyordu. Bizse çarşıya gittik. Sahilde bir kafede oturup çay içtik, okey oynadık. Ardından kalkıp biraz daha dolaştıktan sonra tekrar bindik ve düştük yola. Akşam olmak üzereydi zaten. Vakit olsa Nemrut'a da giderdik. Gelişte deniz solumuzda, bu kez de sağımızdaydı. Süphan ise kıvrılan yollardan ötürü kâh önümüze, kâh sağımıza, kâh solumuza düşüyordu.

Erciş'e varınca ekipteki arkadaşlardan biri bizi yemeğe davet etti. Gittik evine. Yemekten sonra sohbet ettik, gece yarısına yakın kalktık. O arkadaşın şirin mi şirin üç kızı var. Onlara gofret filan almıştım. Meğer biz evden ayrıldıktan sonra babasına, "Baba, kurt amca bana gofret verdi," demiş biri. Babası önce anlamamış, bir çizgi filmden falan söz ediyor sanmış, ancak sonra kafasına tak etmiş, ben bir ay kadardır sakal uzattığım için kız bana kurt amca demiş, ertesi gün bunu bana anlatınca çok güldüm.

31 Temmuz 2014

Beni bayramdan bayrama...

Bayramın birinci günü sabah kalkıp saate baktığımda sekizi gösteriyordu. Yanlış anlamayın, tuvalete gitmek için kalkmıştım, çünkü uykuya daldığımda hava ışımak üzereydi, böylece yatalı henüz dört saat bile olmamıştı. Salondan geçince ben hariç herkesin kahvaltı sofrasında oturduğunu gördüm. Sofrayı uykulu gözlerle şöyle bir selamlayarak lavaboya gittim. Odaya döndüğümde kendimi yatağa bırakışımdan başka bir şey hatırlamıyorum.

Saat on birde ablam gelip misafirlerin beni beklediğini söylemese kaçta uyanırdım hiç kestiremiyorum. Kalkıp giyindim, misafir odasına geçtim. Dayım Mehmet, kuzenlerim Burhan ve Zafer oturuyorlardı. Kendileriyle ve ev halkıyla bayramlaştıktan sonra kahvaltı edip onlara katıldım. Önce komşumuz olan büyük teyzeme gittik bayramlaşmaya. Teyzem yetmiş yaşında. Onun dışında sekiz teyzem daha var. Teyzemin oğlu gelmiş İstanbul'dan, çok sevimli iki kızı var. Çay içtik. Teyzemin kızı bize kadayıf getirdi. Ev yapımı olmadığını biliyordum elbette, ama yine de bir sorayım, sen mi yaptın diye, umarım evet der de ben de yalandan, çok güzel olmuş, derim diye geçirdim içimden. Sen mi yaptın kadayıfı, çok güzel olmuş, diye sordum, yok canım, hazır kadayıf, dedi. Ben iki, ekibin geri kalanıysa birer bardak çay içtikten sonra kalkalım dedik, kalktık.

Bu kez en küçük teyzeme gitmek üzere yola koyulduk. Küçük teyzemi oldum olası çok severim, hatta, böyle meselelerde ayrım yapmam ama, galiba teyzelerimden en çok onu severim. Küçük teyzemin evi şehre altı-yedi km. mesafedeki yol üstü bir köyde. Gittik, bayramlaştık, oturduk. Teyzemin çocukları da olabildiğince tatlı. Küçük oğlunu ilk görüşümdü yanlış bilmiyorsam. Çağırdık, yanımıza gelmedi. Ne ettiysek ikna edemedik. Sonra ben fotoğraf makinesini çıkarıp, gel fotoğrafını çekeceğim, der demez yanıma geldi, kucağıma oturdu, bir daha da gitmedi. Teyzemin kocasının kitaplığı da duruyordu orada. İçinde az ama iyi kitaplar vardı. Tabii, gün bayram günü olunca yiyip içmemek olmaz. Teyzem de bize önce çay getirdi. Eğer doğru hesapladıysam altı bardak çay içtim. Çay güzeldi, ne yapayım. Hem de hava sıcaktı, hararetimi almış oldu. Ardından yemek yedik ve kalktık.

Bu kez de bir diğer teyzeme gidiyorduk. Annemin iki küçüğü. Onun da evi biraz ötedeki bir beldede. Gittik, oturduk, yine bayramlaşma vs. Teyzemin iki oğlu evdeydi. Daha birkaç yıl önce küçücük çocuktular, şimdi ikisi de üniversiteye gidiyor. Tabii, biz yaşlandık artık. Zaten nereye gitsek bu konu açılıyor. Hem Mehmet dayım hem de ben otuzu aşmış olmamıza rağmen henüz bekâr olduğumuz için konu biraz zorunlu olarak açılıyor. Biz de geçiştiriyoruz işte. Dayıma ben de sordum, artık evlenmeyi düşünmüyor musun, diye, kafam rahat, diye kestirip attı. Tabii, bana sorarsanız bekârlık da iyi olmasına iyi de bir yere kadar be kardeşim. Gerçi evli olan Burhan'a, ne diyorsun, artık evlensek mi, yollu bir şey sordum, yok be, işiniz mi yok, dedi. Ne diyorduk, teyzemin evinde de çaydı, baklavaydı derken, kalkalım dedik. Orada kaç bardak çay içtiğimi hatırlamamakla birlikte dört olma ihtimali epey yüksek.

Şehre döndük. Yol üstü başka bir akrabaya da uğrayıp ayaküstü bayramlarını kutladık. Dayımlar, bizimle köye gel, dedilerse de arkadaşımla görüşeceğim için gitmedim. Beni eve yakın bir yere bırakıp gittiler. Ben de yol üstü amcamlara uğradım. Bayramlaştık. Misafirleri de vardı, çay hazırdı. Orada da iki bardak içtim. Biraz oturup kalktım eve geldim. Kuzenlerim oturuyorlardı. Yarım saat kadar lafladık. Kalkıp gittiler. O sırada arkadaşım aradı. Çıktım. Çarşıda görüştük. Tavla oynayalım dedik, tavlası olan bir yere gittik. Arkadaş çay istedi, çay geldi, içtik. Biraz sonra bana sormadan bir kez daha çay istedi, o da geldi, onu da içtik. Tavlayı da ben kazandım bu arada. Kalktık. Arkadaşım eve doğru yollandı, ben de başka bir mahalledeki akrabalarımı ziyarete gittim.

Babamın bir büyüğü olan amcama gittim önce. Evdeydi amcam, bayramını kutladım. Oturup konuştuk biraz. Hava da kararıyordu artık. Tatlı geldi, mecbur yedim iki dilim. İlginçtir, gün içinde peşimi hiç bırakmayan çay yoktu bu kez, tatlının yanında fanta vardı. Yarım saat sonra yemeğe geçtik. Yemek yedik. Yemekten sonra çay içtik mi içmedik mi, vallahi anımsamıyorum. İçmiş olmamız lazım. Çünkü biraz sonra kalkıp bir alt katta oturan amcamın oğluna gittiğimde, tutturdular çay ve tatlı getirelim diye, zinhar olmaz, yukarıda çay da içtim, tatlı da yedim, dedim. Orada da biraz oturduktan sonra kalkıp bu amcamın bir diğer oğlunun evine gittim. O da hemen yan tarafta oturuyor. Orada da bayramlaşma falan derken, baktım tatlı geldi. Biraz sonra da çay. Bizim burada böyledir işte. Midende yer var mı yok mu, hiç umurunda olmaz kimsenin, bir yere gittin mi çay muhakkak gelir. Orada da içtim iki bardak. Sonra oradan da kalkıp bir başka kuzenimin evine gittim. O da onların komşusu. Orada da itiraz etmeme rağmen yine tatlı geldi. Allah'tan çay gelmedi yanında. Kola mıydı neydi. Sonra kalkıp amcamlara döndüm. Yanımda amcamın oğlu da vardı. Gece amcamlarda kaldım.

Görüyorsunuz işte, yediğim tatlılar şöyle dursun, bu arada gittiğim her evde tutulan şeker ve lokumlardan da hiç söz etmedim, hani bazıları Ramazan Bayramı demekte diretirken bazıları da Şeker Bayramı diyor ya, vallahi ikisi de yalan söylüyor, bu bayram bildiğin çay bayramı yahu. 

Yarın da bayramın ikinci gününü anlatayım o zaman.



Not: Çocukluğumdaki bir düğünü hatırlıyorum. Çalgıcıların repertuarı o kadar fakirdi ki dönüp dönüp aynı şarkı-türküleri söylüyorlardı. Onlardan birinde "Beni bayramdan bayrama" sözü geçiyordu. O kadar tekrarlanıyordu ki, türkünün tamamı bu sözden ibaretti neredeyse. Yazıya ne başlık atayım, diye düşünürken aklıma geliverdi.

29 Temmuz 2014

Eskimiş bir gömlek gibi

En sevdiğim üç gömleğimin yakaları eprimiş. Olacak iş mi? Evet, olacak iş, zira yıllardır giyiyorum üçünü de. Ne zaman, nerede aldığımı bile unutacağım neredeyse. Dışarıya çıkacağım zaman yeni gömlekler orada duruyorken elim onlardan birine gidiyor, ama yapacak bir şey yok. Eskimek eşyanın doğasında var. Bir gün gelecek, her şey eskiyecek, aha buraya yazıyorum.

27 Temmuz 2014

Bir kelebek ölmüş desinler

Dün sabah kalkınca masanın üstünde ölü bir kelebek buldum. Nasıl ölmüş bilemedim. Pencere açıktı, dışarıya çıkabilirdi. Alıp bir köşeye koydum. Hâlâ orada duruyor. Kitaplığa koyacağım. Dursun orada durabildiğince. Ölü bir kelebekle birlikte yaşayayım yaşayabildiğimce. Odamda bir kelebeğin cesedi dursun.

Dünyanın bir ucunda bir kelebek kanat çırpar, başka bir ucunda fırtına kopar. Kaos Teorisi'nde Kelebek Etkisi derler buna. Çok küçük bir hareketlilik devasa sonuçlar doğurabilir, demeye getiriyor. Örnek için kelebeğin seçilmiş olması, tek kelimeyle olağanüstü.

Kelebeklerin de sesi hiç çıkmaz karıncalar gibi. Ağlarlar mı acaba? Bir kelebek öldüğü zaman öbürleri ağlar mı?

Bu gece rüyamda gölgeliğe uzanıp dinlenen bir kelebek göreceğim.

Beni soran olursa, bir kelebek ölmüş, yasını tutuyor, desinler.

26 Temmuz 2014

Aegroto dum anima est, spes est

Bu kez de fotoğraf makinem durduk yerde bozuldu. Neye uğradığımı şaşırır oldum. Bilgisayar bozuldu, yaptırdık. Mobil modem bozuldu, yaptırdık. O ara bir-iki şey daha oldu, şimdi aklımda yok, dur bakalım daha neler olacak. Deyiş yerindeyse feleğimi şaşırdım. İsyan edesim var. Zaten ediyorum da, siz sağ olun.

Balkonda kurumak için bırakılmış kayısılar vardı. İki gün önce gördüğümde yenice koyulmuşlardı. Fotoğraflarını çekeyim dedim; çok güzel görünüyorlardı. Güneş sarı, kayısılar sarı... Erteledim, birazdan çekerim dedim. Lakin akşam oldu. Kendime azıcık kızarak yarına erteledim bu kez. Erteledim ama o güzel görünüşlerinin yarına kalmayacaklarını da biliyordum, kuruyacaklardı çünkü, kendime kızmam bundandı zaten. 


(Tam şu anda elektrik kesildi. Bir mum yaktım. Oturmuş mumun alevini izliyorum.)


Elektrik geldi. Ne diyorduk, kayısılar... Fotoğraflarını çekmeyi yarına bıraktım. Bıraktım bırakmasına da, yarın oldu yine çekmedim. Gene aynı şey oldu, biraz sonra, biraz sonra derken akşam oldu. Bir kez daha yarına bıraktım. Bir daha yarın oldu (yani bugün) ve nihayet çektim. Beklendiği gibi kurumuşlardı.


İnsan neden bazen hep erteliyor? İnsanı bırak bir kenara da ben neden hep erteliyorum? Bunu açıklamak pek de kolay değil. Kendimle ilgili nedenler de var elbette ama sanırım benim dışımdaki nedenler daha baskın burada. Dilediğin hayatı yaşayamadığın zaman dilemediğin hayatı yaşamaya can atmazsın, değil mi? O halde ertelemek iyi bir seçenek olur. Kanlı canlı bir yaşam sürüyorken ertelenmesi gerekenleri bile ertelemezsin. Gelgelelim yaşam kara kuru bir şeye dönüşmüşse onu ertelemekten başka bir şey gelmiyor elden.

Bütün hayatını köyünde geçirmiş insanlar tanıdım. İlgimi ilk çeken şey diyemeyeceğim, çünkü son derece mutlu mesut olduklarını yıllar sonra fark ettim. Bütün hayatı küçük bir köyde, hatta hatta, o hayatın büyük bir bölümü de kendi evinin avlusunda geçen çokça insan tanıdım. Ben çocukken sayıları epeyceydi, göçüp gittiler hep, çok az kaldı onlardan; çok mutluydular, gündelik hayatın sıkıntısı, derdi kederi elbette onlarda da vardı ancak hiçbir gün hayatlarından memnun olmadıklarını, mutlu olmadıklarını, heyecanlarını yitirdiklerini duymadım onlardan. Çünkü başka bir hayat yoktu ellerinde. Köylerini içine almış dağların ardında ne olduğunu bile bilmezlerdi belki. Merak da etmezlerdi. Bir yerlerde daha iyi şartlar, daha iyi kanunlar, daha iyi sistemler, kısacası, daha iyi bir hayat olduğunu bilmezlerdi. Hal böyle olunca, eldeki tek hayatı da yaşamak zorundaydılar, kanunları buydu. Ve işte tam da bundan ötürü mutluydular.

Felsefe profesörü eski bir hocam geçen gün facebook'ta bir şeyler yazmıştı, beklentiler insanı insanlığından çıkarır, yollu bir şeyler diyordu. Çok hoşuma gitti söyledikleri, çok doğru değil mi hakikaten, sürekli beklentilerle çalkalanan bir hayat kokuşmuş bir hayat değil de nedir?

On yıldır Avrupa'da yaşayan bir akrabam var. Ailesini ziyarete gelmiş. Geçen gün akşamdan oturup sabah hava ışıyana dek saatlerce konuştuk. Anlattı durdu. Pek çok şeye aşinayız elbette, işte kitaplar, televizyon, internet falan, ancak yine de oradaki yaşam koşullarını ondan birebir dinlemek ayrıydı tabii. Tek kelimeyle, içim gitti. Düşün, bir yerlerde bu senin yaşadığından kat be kat daha iyi bir yaşam var ve sen bu boktan hayatı yaşıyorsun hâlâ. O zaman isyan etmezsin de ne edersin.

Daha önce de söyledim mi bilmiyorum, cahil insanlara özendiğim oluyor. Keşke ben de cahil kalsaydım, dediğim de oluyor. Çünkü sahiden de cahiller çok mutlular. Cehalet dediğinin de iki türlüsü vardır, biri gönüllü cehalet, öbürü zorunlu cehalet. Gönüllü cehalete daha çok günümüzde rastlıyoruz. Her taraftan bilginin fışkırdığı bir devirde öyle insanlar var ki –hepimiz her gün görüyoruz onlardan– cehalet çukurunda debelenip duruyorlar. Zorunlu cehalet ise insanların dışında gerçekleşir. İçinde bulundukları şartlardan ötürü cahil kalır insanlar. Bu tür cehalete de daha çok geçmişte rastlanırdı. Okul yoktu örneğin, kitap yoktu falan. Benim istediğim de sanırım daha çok bu türden bir cehalet. Tabii, siz böyle dediğime bakmayın, bilgi kıymetlidir. Kendimi bilgili addettiğimi sanmayasınız ha, benim bilgim olsa olsa denizde bir-iki damla, ona da şükür elbette, ama cahil insanlar da hayatlarından pek bir memnunlar be. Uzatmayayım fazla.

Fotoğraf makinem bozulmayaydı iyiydi be. Bayram ağzı zaten, tatilden sonra gönderebilirim ancak. Gidişi, gelişi iki haftayı bulmasa da iyi. Tam da arkadaşlarla bir yerlere gidecektik fotoğraf çekmeye.

Ne şanssız insanım yahu! Dışarıdan bakılınca hiç mi hiç fark edilmez oysa.

Gene de öyle böyle yaşayıp gidiyoruz bu hayatı. Sevmesek de yaşıyoruz, ne yapalım. Ne demiş Erasmus amcamız: "Aegroto dum anima est, spes est." Kendisini saygıyla anıyoruz.

24 Temmuz 2014

Uçak nereye gider?

Çocukken havada gördüğüm uçakların nereye gittiğini merak etmişliğim çoktur. Dışarılarda oyun oynarken herhangi birimiz havada bir uçak gördük mü derhal öbürlerine söylerdik. Ve boynumuz yoruluncaya değin bakakalırdık. 

Hiç unutmam, 90'lı yılların ortalarıydı, havadaki uçakların sayısının arttığını fark etmiştim birden. Nedenini de az merak etmemiştim hani. Kime sorduysam doğru dürüst bir cevap alamamıştım ama.

Teknoloji hayatımızı çok değiştirdi. Eskiden hayal dediklerimiz bugün artık gözümüze son derece basit görünüyorlar, bunu birkaç defa yazdım burada.

O kadar küçükken, adını bile bilmediğim ülkelere, şehirlere giden o uçakların içinde kimler vardı?.. Bugün internet sayesinde havada gördüğümüz uçağın içinde kimlerin olduğunu bilemesek de nereye gittiğini kolaylıkla öğrenebiliriz. Hangi şirketin uçağı olduğunu, hangi şehirden hangi şehre gittiğini, saat kaçta kalktığını öğrenebiliriz. Hatta hızını bile.

Dün gece çayımı alıp balkona çıktım. Baktım güneydoğu - kuzeybatı yönünde bir uçak gidiyor. (Çocukken gece uçan o uçakların yürüyen yıldız olduğunu sanmışlığım da az değildir.) Meraklandım nereye gidiyor diye. İçeride bilgisayar açıktı, hemen gidip baktım. İşte, resimde de görüyorsunuz, Hollanda Kraliyet Havayolları KLM'ye ait bir uçakmış, Dubai'den Amsterdam'a gidiyor. Uçağın o an ne kadar yükseklikte, ne kadar hızla uçtuğunu da gösteriyor. Hatta o uçağın resmini bile görebiliyorsunuz.
-
Büyütmek için üstüne tıklayınız.
Bunu bize Flight Radar 24 adlı site sağlıyor. Dünyadaki hava trafiğini 24 saat canlı olarak yayımlıyor. Bir yakınınız uçakla bir yere gittiğinde onun uçağını internetten takip etmek eğlenceli olabilir. Benim dün gece gördüğüm uçak bu yandaki. Tabii, İstanbul gibi hava trafiğinin yoğun olduğu yerlerde bu dediğimi yapmak zor olabilir. Ancak benim gibi Anadolu'da yaşayan biriyseniz kolayca deneyebilirsiniz. Keşke çocukluğumda da olsaydı böyle bir şey.
-
Şu anda dünya semalarında 10,309 uçak var.

-

22 Temmuz 2014

Komşunun Kızı

Komşunun büyük kızını
tanımadık etmedik birilerine 
verdiler.

O tanımadık etmedik adamlar
sessiz sakin bir yaz günü
bizim mahalleye 
geldiler.

Düğün dernek kurmadan
uzak memleketlerine
kızı alıp 
gittiler.

Ardından 
anasının göz yaşlarını
serptiler.


Yine böyle bir temmuz günüydü. Mahallenin çocukları evlerinin avlusuna birikmiştik. Kızı arabaya bindirip götürdüler. Babası bahçedeki işleriyle ilgilenmeye koyuldu. O zaman anlayamazdım tabii, adam üzüntüsünü içine atmak için bahçeyle oyalanmaya gitmişti. Giden kız ablamın çocukluk arkadaşıydı. Kendileri de çocuk sayılırlardı daha. O gittikten sonra ablam içeri geçince ben de ardından girdim. Kızın anası küçük evlerinin salonunda oturmuş ağlıyordu. Neden ağladığını anlamayıp ablama sordum. Kızı gitti, ona ağlıyor, dedi. O an çok uzak bir yere gittiğini, artık hiç gelmeyeceğini anladım.

21 Temmuz 2014

Geçip gitmiş

Geçen gün bir ilkokul arkadaşımı gördüm. Sanırım şöyle temiz bir yirmi yıl vardı görüşmeyeli. Hiç değişmemişsin, dedi bana. Halbuki tüm eski arkadaşlarım, tanıdıklarım, şimdi de değil, daha on yıl önce çok değiştiğimi söylemişlerdi. Belki zaman içinde bir kez daha değişip eski halimi almışımdır, belli mi olur.

İlkokulun hangi sınıfındaydık hatırlamıyorum, yeni gelen öğretmenimiz –Ayşe örtmen miydi Özgül örtmen mi, onu da hatırlamıyorum– iki ay kadar süreyle benim adımı bu sözünü ettiğim arkadaşınkiyle karıştırdı. Daha doğrusu bana hep onun adıyla hitap etti. 

Hitap etmek dedim de, geçenlerde de aklıma gelen bir konuyu hatırladım gene. Hitap, birine yönelik konuşma demektir. Falankes hitap ediyor, denildiği zaman anlarız ki birilerinin karşısında konuşuyor, onlara yönelik konuşuyor. Halbuki konuşma fiilinin kendisi bu anlamı tam olarak karşılamıyor. Filankes konuşuyor, dediğimizde, illa birilerine yönelik konuştuğu anlamı çıkmayabilir. Çünkü filankes kendi kendine de konuşuyor olabilir.

Ben dördüncü sınıftayken Ayşe hocaların tayini çıktı, gittiler. Aradan on-on iki yıl geçmişti, bir gün internette arayıp buldum. Bir resmi vardı, o kadar değişmişti ki... Hayır, aslında değişen o değildi, biraz o zamanları anımsamaya çalışarak baktım resme, kendisi gibiydi, ne ki ben değişmiştim, o benim öğretmenim, ben de küçük bir öğrenciyken gözümde farklı biriydi, ben büyüyüp kocaman bir adam olduktan sonraysa farklı biri olmuştu. Zaman ne anlaşılmaz bir meseledir!

Yaylamızın envai çeşit çiçeğinden biri.
Arkadaşım, diyordum. Ayaküstü beş-on dakika konuştuk. Neler yaptın, neler ettin, derken, sen çoktan evlenmişsindir, dedim. Evet, evlendim, dört tane de çocuğum var, büyüğü ilkokul bilmem kaça gidiyor, dedi. Bense hâlâ bekârım. 

O yıl okula 60 küsur kişi başladıydık. Birkaç gün küçük sınıfımızda tıklım tıkış kaldıktan sonra bizi ikiye böldüler. Yarımızı adına Yukarı Okul dediğimiz yeni okula gönderdiler, yarımızı da eski okulda bıraktılar. Ben de eski okulda kalanlardandım. 

Başlarda isteyen istediği okula gidiyor sandığımdan ben de Yukarı Okul'a gidiyordum. Mahalleden tanıdığım arkadaşlarım hep oraya gidiyorlardı çünkü. Bir gün Aşağı Okul'dan çocuklar gelip beni sordular, öğretmen beni istiyormuş, mecbur, çantamı alıp gittim. Meğer benim kaydım oradaymış, kafama göre Yukarı Okul'a gitmişim bir süre. Yirmi gün kadar gittiğim o okuldaki öğretmenimi de bir türlü hatırlamıyorum. Bir kadındı sanki, ne adı kalmış aklımda ne de yüzü.

Köyümüzde iki ayrı okul var sanıyorduk hepimiz. İlginçti, her iki okulun da müdürü aynıydı. Sonra anladık tabii, aynı okulun ayrı iki binasıymış onlar. Kurumla binanın farkını o zaman öğrenmiş olmalıyım.

Bina dedim de, geçenlerde arkadaşıma gitmiştim. Küçük kızıyla kızından iki yaş büyük yeğeni konuşuyorlardı. "Şu an bu yediğimiz aşam yemeği," dedi kızı. Yeğeni, "Aşam değil, akşam," diye düzeltti. Kız itiraz etti: "Hayır, benim söylediğim doğru." Öbürü de itiraza itirazla karşılık verdi: "Hayır, benimki doğru." Küçük kız üsteledi: "Benim söylediğim doğru, çünkü burası bizim binamız." Bunları duyunca Türkiye'deki demokrasi anlayışını düşündüm. Doğru yanlışa bakılmadan, o an kimin binasında bulunuluyorsa onun söyledikleri doğru kabul ediliyor ne yazık ki. Son tahlildeyse bina sahiplerine giren çıkan pek olmuyor da olan halka oluyor. Filler ve çimen meselesi yani; filler tepişir, çimenler ezilir. Nereye kadar böyle süreceğini hiç kestiremiyor insan.

Bizim sınıfta S. adında bir kız vardı. Sarıya yakın kıvırcığımsı saçları vardı. Akıllı uslu bir kızdı. Benimle çok iyi geçinirdi. İlkokul bitti. Babası okutmadı öteki pek çok kızın babası gibi. Bir yıl sonra duyduk ki S.'yi evlendirmişler. Çocuk yaşta. Kim bilir şimdi kaç çocuğu vardır.
Sayfa başına git