31 Mayıs 2016

Köprünün sonu

Bir yolda yürüyorken bir köprüyle karşılaştın mı yürüyüşüne ara vermez, köprüyü geçer gidersin. Peki, ya köprünün öbür tarafında yol yoksa?..

25 Mayıs 2016

Çünkü tüm kimlikler tehlikeli ve ölümcüldür.

Savaş Bu, Kimliksiz Girilmez

Bir sabah Kirkor olarak uyansak. Ertesi sabah Osman, sonra Yorgi, sonra Botan.
Bir sabah kadın olsak; ertesi sabah erkek.
Bir sabah hiç sevişmesek; ertesi sabah herkesin koynuna girsek.
Bir sabah İsa’ya dua etsek; ertesi sabah Musa’ya.
Bir sabah namaz kılsak, ertesi sabah tüm peygamberlere saysak.
Bir sabah ölsek; ertesi sabah öldürsek.
Kim olduğumuzu hiç bilmesek. Yine de kinlenebilir miyiz bir diğerine?
Bir insanın, kendi varlığına yüklediği öncelikli ve tehlikeli anlam, kim olduğu sorulduğunda verdiği cevapta gizlidir.
Önce ismini mi söylüyor, yoksa kendisini mesleği, etnik kökeni, dini inancıyla ya da cinsel kimliğiyle mi tanımlıyor...
O cevaptan hemen anlarsınız;
Neresinden vurursanız ölür ya da nerenizden vurup sizi öldürür.
Çünkü tüm kimlikler tehlikeli ve ölümcüldür.
Ardımızda, varlığı, birbiriyle savaşa savaşa düşmanlıklara gömülmüş kavimlerle dolu bir tarih çöplüğü bırakarak ilerliyoruz.
Farkında bile değiliz;
Bir başkasını öldürdüğümüzü zannederek her seferinde bir kez daha kendimizi öldürüyoruz.
Hayvanlar birbirlerine isim vermezler.
Sizin taktığınız ismi de, istemezlerse hiç bellemezler. Bir kedi, tekir ya da sarman olduğunu umursamadığı için mutludur. Ve bir insan için Ermeni, Türk, Kürt ya da Musevi olduğunu umursamak, ölümcül bir mutsuzluktur.
Birbirini eze eze ilerleyen
ve kindarlığı dededen toruna
lanetli bir miras gibi geçiren
insanlığın geleceği kimliğiyle mühürlü.
Bu mühürle beslenen öfke yüzünden kimliklerimiz bizden daha güçlü.
Biz kimliğimiz büyüdükçe küçülüyoruz.
Biz küçüldükçe öfkeleniyoruz.
Doğar doğmaz üzerimize yapıştırılan ve kanımızda dolaştığına inanılan kimlikler bir tercih meselesi bile değiller.
Aslında istesek...
Onlara atadan kalan ateşli ve eski bir silah gibi davranabiliriz. Kimliklerimizi duvara bir süsmüşçesine asıp, şarjörünü boş tutabiliriz.
Ama insan, soyu adına savaşan ve savaştıkça soysuzlaşan bir hayvan.
Rakibini içgüdüleriyle değil öngörüleriyle yok etmekte usta.
O yüzden doğadaki kavgaların en vahşilerine imza atıyor.
Kimlik silahını duvara asmıyor; yastığının altında onunla uyuyor.
Sonra tarih, kazananın hikâyesini yazıyor.
Sonra tarih, kazanmanın muhasebesini yapıyor.
Nihayetinde de tarih, yeni savaşların ve kazançların peşine düşüyor.
İktidarların çağlar boyu kimlikler üzerinden kin güderek yeni oyunlar kurması bu yüzden...
Harıl harıl tarih yazması ve kendi yazdığına kendisinin inanması bu yüzden...
Halkları birbirinden ayırması ve topraklara sınırlar çizmesi ve sınırlara mayınlar döşemesi ve herkese ama herkese onu bir diğerinden ayırt edebileceği kimlikler dağıtması da bu yüzden.
Savaş bu; kimliksiz girilmez!

Mine Söğüt

24 Mayıs 2016

Bil ki Çaresizlikten

Göl akarsuya demiş ki bir gün, "Beni bu dünyada ancak sen denize ulaştırabilirsin." Akarsu hüzne boğulmuş oracıkta. Ne diyeceğini bilememiş. "Bunca zamandır bana cömertçe kucak açmış olan bu göle ne desem de onu düş kırıklığına uğratmasam," diye geçirmiş içinden. Göl, gözlerinde umut dolu bir parıltıyla ona bakarken o zor tutmuş kendini, yutkunmuş ve şunları söyleyebilmiş: "Kelin ilacı olsa evvela kendi başına sürermiş. Ben de her akarsu gibi, bir denize ulaşmanın hayaliyle çıkmıştım yola. Fakat pek acı gerçeklerle karşılaştım. Bugün koca bir denize değil de sencileyin mütevazı bir göle dökülüyorsam, bil ki çaresizlikten."

20 Mayıs 2016

Bildiğin gibi değil

Durup dururken merak edip geçmişime gitmeye karar verdim. 
Anneme geçmişimi nerede bulabileceğimi sordum.
"Eski samanlığın tavan arasına kaldırmıştım," dedi.
Kalkıp eski samanlığa gittim.
Baktım ki tavana çıkamayacağım, ne merdiven var ne bir şey.
Ötede otlayan atımız ilişti gözüme. Çağırdım, geldi.
"Tavan arasına çıkmam lazım," dedim ata. Derhal beni sırtlanıp çıkardı o da.
Çıkarınca da otladığı yere geri gitmek üzere dönecek oldu.
"Dur," dedim, "burada benim geçmişim duruyor, onu alıp gene ineceğim."
"O işler senin bildiğin gibi değil," diye yanıtladı beni at, "hem zaten senin geçmişinde ben yokum," diye de ekledi ve gitti.

15 Mayıs 2016

Madrigal

Madrigal I
Ben Ne Kadar Şey Gördüm Yaşadımsa Onları Anlatmayı Söz Verdim Sana.
1. Sevgilim, durma beni öp ve kösnül ve peçeli kal öyle.
2. Sonra oranı daha büyüt, ağzını yarı aç, içini uzun tut, kan aksın.
3. Ve asılı ıslak bir çamaşır gibi gövdeni orda bırak, dinlensin.
4. Hem her şey toprağın alanı gibi üçle çarpıla çarpıla çıkar biliyorsun.
5. Ben ne kadar şey gördüm yaşadımsa onları anlatmayı söz verdim sana.
6. Sen bu madrigali de öbürleri gibi o taç yaprağına tut, büyüt.

Madrigal II
Dünyanın İlk Günlerinden Kalma Bir Güneşle Gider Gelirdiniz.
1. Siz uğultulu ormanlar garip kuşlar yabanıl ırmaklardınız.
2. Dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz.
3. Ben büyük ağzın, boynun, yabanıl kokunla döner dururdum.
4. O onmaz tadı (neydi o?) düşündüm durdum her seferinde.
5. Çürümüş rahimler gördüm ben bu yeryüzünde yalpalarken.
6. Bütün gördüklerimi orda bırakıp kalktım sonra da.

Madrigal III
Uzun Uzun Öpüşmeler Sarılmalar Diye Bilirdik Dünyayı.
1. Gel otur bacaklarını aç, çok güzelsin çünkü ve bir şeftali gibi kokuyorsun.
2. Soframızda atlar, kocaman kuşlar, yangın merdivenleri, zebralar…
3. Gerimizde uslu tarih uslu coğrafya, adlarını bilmediğimiz ağaçlar.
4. Sen topla ve dağıt saçlarını ve kapama kasıklarını, ıslak tut.
5. O gün dünyanın ikinci günündeydik bir sürü yağmur yağdırıp bıraktık.
6. Uzun uzun öpüşmeler, sarılmalar diye bilirdik dünyayı.

İlhan Berk

12 Mayıs 2016

Bu toprağı koklayan bizler

Üçümüz eve dönüyorduk. Ben, büyükbabam ve at. Salınmış bir atın nasıl yakalanabileceğini öğrendiğim gündü. Büyükbabam bir-iki adım önden gidiyordu. Onun ardı sıraysa benle at yürüyorduk. Keçiyolundaydık. Atın yuları benim elimdeydi. Ziyadesiyle mutluydum.

Atı bulacağımız yere varıncaya değin bir yandan onu nasıl yakalayacağımızı merak ede durmuş, bir yandansa bu işin dakikalar, hatta belki saatler alabileceğini düşünmüştüm. Vardığımızda atımızı bir başına otlarken görmüştük. Oysaki atlar hep beraber gezip dolaşırlar. Onu tutmamız beş dakikamızı almamıştı. Tutup bağlamış, gerisin geri dönüş yoluna koyulmuştuk.

11 Mayıs 2016

Tırışka

Yeni bir çay yapmaktansa saatler önce yaptığımı ısıtmak daha mantıklı göründü. Belki de mantık falan değil, başka bir şeydir bu. Çaydanlıkta az su kalmış ama demlikteki çay yeter de artar. Suyun ısınması mesele değil de demlik üstte durduğundan çayın ısınması biraz zaman alabilir. Nitekim aldı da. Çayımı koyup oturunca baktım ki evet, doğru dürüst ısınmamış. Gene de içtim hemen, tek şekerle, kırtlama. (Bir zamanlar küp şekerler çok sertti, şimdikilere üflesen eriyecekler handiyse. Doğrusu beni hiç bağlamıyor şekerlerin sert ya da yumuşak olmaları. Bir zamanlar tuzlu şekerler bile vardı sanki. Evet evet, bildiğiniz küp şeker ama tuzlu. Yani, üretilirken içine tuz katılmıyordu, öyle bir şey değil, bir yerlerden tuz –ya da tuzluluk– kapıyordu şekerler. Kapıyordu ya, hiç öğrenemedim nereden, nasıl kaptığını.) İyicene ısınmamış olmasına rağmen çayımı birkaç yudumda içip bitirmem tamamen biraz önce yediğim bol tuzlu makarnadan ötürüydü. Makarna aslında tuzlu değil, peynirliydi. Tuzlu olan da peynirdi. Ve canım hâlâ çay istiyor. Kalkıp yenisini yapmak üzereyim.
***
İnternette gezinirken karşıma Tarık Ali'nin bir yazısı çıktı. Bir zamanlar sever sayardım Ali'yi. Herhalde hâlâ öyledir. Epey oldu yazılarını okumayalı. Tıklayıp açtım yazıyı, gelgelelim bir-iki cümlesini okuduktan sonra bırakıp başka yana döndüm. Son yıllarda çok yapıyorum bunu. Ağaçların esen yelde sallanması kadar çok, ondan da öte, olağan. İnsanda bir şeyin olağanlaşması iyiye alamet değil. Bir zamanlar güzel gazete, dergi okurdum. Boyuma bosuma bakmadan nitelikli yazıları büyük bir ciddiyetle okurdum. İnsan kendinden büyük şeylere niye bulaşır ki? Sanırım doğası gereği. Her neyse... Tarık Ali İngiliz ama aslında İngiliz değil, Pakî. Yani Pakistan kökenli ama İngiliz vatandaşı. Dün müydü, önceki gün mü, radyodan duydum, aynı onun durumundaki biri, Pakistan asıllı bir İngiliz Londra'ya belediye başkanı olmuş, adını hatırlayamadım. Demek ki Britanya demokrasisi böyle bir kıvama sahip. Peki ya Türkiye demokrasisi? Türkiye'de bırakın yabancı ülkeden birinin, bir Diyarbakırlının Ankara'ya belediye başkanı olması 2016 yılı itibarıyla sadece bir hayal. 2016 yılı itibarıyla Türkiye'de demokrasi olduğuna hiçbir biçimde ikna olamıyorum. Evet, durumun bir Kuzey Kore, bir İran, bir Arabistan kadar kötü olmadığını biliyorum ama dört yılda bir sandık kurulup seçim yapılması bir ülkede demokrasi olduğu anlamına gelmez. Gelmemeli. Sandık dediğin nedir ki? Marangozun olduğu her yerde dilediğin kadar sandık yaptırabilirsin. Ama demokrasiyi yapmak o denli kolay değil.
***
Durup dururken tırışka kelimesinin anlamını merak ettim. Açıp sözlüğe baktım, yoktu. Google'a yazdım sonra, Vikisözlük'te çıktı. Argo kelimelerin normal sözlükte olmadığını unutmuşum bir an. "İşe yaramaz, faydasız, yararsız kişi, nesne, fikir vb." demekmiş tırışka.

10 Mayıs 2016

Kaçış

Bir şey kaçmışsa bir neden ötürü kaçmıştır. Ortada bir neden yoksa gerçekleşen fiile kaçma denebilir mi? Buna bir yanıt bulabilmek için birkaç örnek üzerinde çalışmak gerekir. 

Mesela evin kedisi kaçabilir. (Kedisi kaçan biri ne yapar? Herhalde ilkin konuya komşuya sorar. Apartmanda yaşıyorsa kapıcıyı arayıp ona sorar filan. Bir yanıt bulamazsa belki oraya buraya kedinin resminin basılı olduğu ilanlar asar. Bundan da netice alamazsa belki belediyeyi arar, ne bileyim. Belki kedisi kaçtığı halde hiçbir şey yapmayıp oturan da vardır. Bu oturma belki kedinin kendiliğinden gelmesini umma anlamında bir beklemedir, belki de "iyi ki gitti, zaten ondan kurtulmak istiyordum" anlamında bir rahatlamadır. Daha fazla ihtimal sayılabilir. Fakat kedisi kaçan birinin ya da bir ev halkının ne yapıp edeceği bizim asıl meselemiz değil. Kedinin kaçmış olmasının muhakkak bir nedene bağlı olduğunu konuşuyoruz burada. Ve, dedim ya, eğer ortada bir neden yoksa kedinin evden ayrılmış olmasının adına kaçma diyemeyiz, evet.) Eğer evin kedisi sürekli olarak evde tutuluyorsa, bir başka deyişle, evden çıkmasına izin verilmiyorsa ve kedi de bir yolunu bulup dışarı çıkmayı becerip kaçtıysa bu kaçma ayrı bir meseledir; yok, kedi zaten dilediği zaman dışarı çıkabiliyorken bir gün aniden kaçtıysa bu da apayrı bir meseledir. Şunu soran olacaktır: Kedinin kaçtığını nereden bileceğiz? Belki de kaybolmuştur. Mesela belki evin yolunu kaybetmiştir? Ya da belki birileri onu tutup götürmüştür? Hakiki bir soru ve korkarım ki yanıtı bende yok. O vakit ne edelim? Başka bir hayvandan devam edelim.
***
Mesela kafesteki kuş kaçabilir. Ve bunun da elbette bir nedeni vardır. Şimdi, kafesteki kuşun kaçış şansının kedininkinden kat be kat az olduğunu belirtmeden geçmek olmaz. Kedi kapıdan, pencereden, icabında bacadan bile kaçabilir. Evin çıkış kapısı, pencere ve baca sayısına bağlı olarak da kaçış şansı değişir. Oysa bir kafes kuşu yalnızca kafesin kapısından kaçabilir. Kaldı ki, kafes evin içindeyse kafesten çıkmış olmak kaçma anlamına gelmez. Esas, evden çıkmak gerekir. Bir kuşun kafesin açık bırakılan kapısından dışarı çıkması kedinin salondan mutfağa gitmesi gibi bir şey. Evin içinde yer değiştiriyor, bunda bir şey yok. Fakat eğer kuş kapıdan ya da pencereden uçup gittiyse işte o zaman kaçtı denebilir. Gelgelelim kedi için sorulan soru gayet tabii kuş için de sorulacaktır: Kuşun kaçtığına nasıl emin olabiliriz? Belki de doğası gereği öylesine uçup gitmiştir. O halde kuştan da bize ekmek yok. Başka bir şey bulmak gerekir.
***
Mesela insanın boğazına bir şey kaçabilir. Birkaç da nedeni olabilir. Bir şey iyice çiğnenip ufaltılmadan yutulmaya kalkılırsa boğaza kaçabilir. Ya da kişinin boğazı çok dardır, yedikleri boğazına kaçıyor olabilir. Veyahut kişinin boğazından rahatsızlığı vardır, bu da yiyeceklerin boğazına kaçmasına neden olabilir vs. Fakat burada ilginç bir şey yok mu? Sen zaten bir şey yerken bile isteye o şeyi boğazından geçirmeye çalışmıyor musun? Nasıl oluyor da boğazına kaçırıyorsun? Sanırım burada bildiğimiz kaçma eylemindeki mantığın tam tersi geçerli. Kaçma, bir insanın, hayvanın ya da herhangi bir şeyin tutulmakta olduğu yerden kurtulmasıdır. İşte kedi ve kuş örneği. Yani kedinin ve kuşun bir yere gitmemesi, evinde veya kafesinde kalmasıdır istenen. Halbuki boğazda bir şeyin kalması değil, tam tersine, boğazdan hemen geçip gitmesi istenir. (Yalnızca insan boğazı için de değil bu, İstanbul Boğazı için de söz konusu. Keza Cebelitarık için. Oralarda da gemilerin beklemeyip hemen geçmesi gerekir. Eğer çok gemi birikirse kazalar olabilir. Cebelitarık hadi neyse de, o biraz geniş, İstanbul Boğazı'nda böyle bir durumda kaza olma olasılığı çok yüksektir.) Şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya: Kaçma eylemini kaçan şeyin kendisi, mesela kedi gerçekleştiriyorsa, eş deyişle, kaçan şeyin iradesi söz konusuysa bu kaçma kaçanın gözünden olumlu, onu alıkoyanın gözündense olumsuzdur. Örneğin kedinin kaçışı kendisi için olumlu, sahibi için olumsuzdur. Fakat kaçma eylemini kaçan şeyin kendisi gerçekleştirmiyorsa, bir başka deyişle, kaçan şeyin iradesi söz konusu değilse bu kez kendisi için değişen bir şey yokken onu kaçıran için olumsuz bir durum söz konusudur. Dediğim şu, boğaza kaçan bir yiyecek parçası için bir şey söylenemez, çünkü cansızdır, ama onu boğazına kaçıran kişi için olumsuz bir durum söz konusudur.
***
Mesela insanın ağzından bir şey kaçabilir ve bu da çok ilginçtir. İlginçtir, çünkü ağızdan kaçan şey aslında ağızda değildir. Sakız değil ki bu dakikalarca ağızda kalsın. Bir kelimenin ağızda kalma süresi bir saniye bile değildir. O halde ağızda zaten neredeyse hiç durmayan bir şey nasıl oluyor da ağızdan kaçıyor olabilir? Evde olmayan kedi hiç evden kaçabilir mi mesela? Cheshire kedisi mi bu? Burada sanki beyinle ağzın bir tür işbirliği söz konusu. Kelime beyinde duruyor diğer tüm kelimeler gibi, ama kaçarken ağızdan kaçıyordur. Bu durumda ağız kapı görevi görüyordur. Zaten de öyle. O halde mesele çözülmüş görünüyor.
***
Mesela insanın hevesi kaçmış olabilir. Bunun da gene pek çok nedeni olabilir. Heves dediğin de farklı farklı konularda kaçmış olabilir. Örneğin insanın bloğuna yazma hevesi kaçabilir.

5 Mayıs 2016

Hıdrellez vesilesiyle Hızır Baba'ya mektup

Sayın Hazreti Hızır Baba,

Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı Cenab-ı Hak'tan niyaz ederim ve herhalde iyisindir. Yani koca Hızır olarak Sen de iyi değilsen zaten artık e ne?.. Hızır Baba, mübarek ellerinden öperim ve de sonsuz saygılarımı ve sevgilerimi takdim ederim. 

Bugün akşam üzeri kapının önündeki gül ağacının dibine kızın biri bir şey gömüyordu. Besbelli, Sana yazdığı dilekleriydi. Biliyorsun, nice zamanlardır âciz insanlar Hıdrellez günü Senden dilek dilerler. "Yetiş Ya Hızır!" diye ünleyenlerin sayısı az değil. 

Hızır Babacığım, 
Geçen yıl yazdığım dileği gül ağacının dibine gömmeye kıyamadım ve getirdim bir yerlere sakladım. Galiba bir defterimin arasına koyduydum. Ne dilediğimi de anımsamıyorum şimdi. Biz insanlar böyleyiz işte, biliyorsundur Sen de, bugün dilediğimizi yarın unutup başka bir şey diliyoruz. 

Bugün öğrendiğime göre Hıdrellez günü güneşin doğuşuyla birlikte gömmek gerekiyormuş dileği. Ne yalan söyleyeyim, benim o saatte kalkmam, bahçeye çıkıp dileğimi gömmem olabildiğince zor görünüyor yani.

Ya Hızır Hazretleri, 
Kim bilir bugüne değin insanlar senden neler neler diledi. Hani, insan merak ediyor. Şimdi bunu düşündüm de, sırf bunu öğrenmek için bile olsa insanın hâşâ Senin yerinde olası geliyor. Bir yandan böyle merak ediyorum, bir yandan da diyorum ki, insanoğlu ve de insankızının dileyeceği şeyler üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilir. Mesela, bir tek insan, gözünü doyuracak bir avuç toprak dilemiş midir, sanmıyorum. Oysa mal mülk, şan şöhret dileyenlerin haddi hesabı yoktur herhal.

Ya Hazreti Pir, 
Senin hakkında, "Kul sıkışmayınca yetişmez," derler. Bilmiyorum, yalnızca sıkışan kullara mı yetişirsin, yoksa sıkışmayanlara da uğrar mısın? Belki canın sıkılıyordur. Oturup konuşmak, dertleşmek istiyorsundur. Her yetiştiğin Senden bir şey diliyordur, kimse de oturup bir konuşayım edeyim demiyordur. Eğer ki bize gelirsen, ben de elbette bir şeyler dilerim, yalanım yok, fakat seninle saatlerce konuşabilirim de. Bak şimdi merak ettim Hızır Baba, acaba Senin de bir şeyler dilediğin oluyor mudur? 

İlkin dileklerimi buraya yazmaya karar vermiştim. Sonra vazgeçtim. Dünyada binlerce gül ağacı var. Hem dilekler yalnızca gül ağacının dibine de gömülmüyor. Dileğini türlü türlü yollarla ifade eden var. Hangi birine yetişeceksin? Dedim ki, eğer Hızır Baba gelirse dileklerimi ona bizzat iletirim. Yok, gelmezse canı sağ olsun, var olsun. 

Hızır Baba, mektubumu çok uzatıp Seni meşgul etmek istemiyorum. İnşallah gelirsin. Seni çok seviyoruz. Lütfen kendine iyi bak. Sağlığına çok dikkat et. Tekrar ellerinden öper, saygı ve sevgilerimi sunarım ve baki selam.

1 Mayıs 2016

Mayıs

Bir martı
kıyıdaki sokak lambasına konmuş
balıkçı dükkânından gelen türküye kulak kesiliyor:
o leyli leyliii...

21 Nisan 2016

Amor est vitae essentia

Dobro doşli'yi nerede, ne zaman duyduğumu düşünüyorum. Elbette ne anlama geliyor olabileceğini de. Bir filmde duymadığıma emin olmakla birlikte bir yerlerde okumuş olma ihtimalim var. Şu ihtimaller de olmasa ne yapıp edeceğiz, bilmiyorum hiç. Dobro doşli'yi boş verelim de şimdi, Sabina hangi filmde oynuyordu yahu? 
***
Meğer geçen gün burada iki günlük bir Kant Sempozyumu varmış. O tarafa gittiğim gün sonuncu günmüş. Oradan geçerken kalabalığı da gördüm üstelik. Bir etkinlik olduğu besbelliydi. Zaten de hafta sonuydu, hafta sonları bina kapalı olur, ortalıkta da pek kimse olmaz, halbuki o gün ana baba günüydü.  İnsan bir gidip bakar. Eğer baksaydım yapmam gereken bir-iki işi erteleyecektim gerçi, bu da biraz canımı sıkacaktı, fakat Kant üzerine yeni ve belki çok heyecanlı bir şeyler öğrenecektim. 

Kant'ı çok severim. Günün birinde bir Alman arkadaşım olsa ve bir oğlu doğsa adını Immanuel koymasını öneririm. Bir Alman, diğer her şey bir yana, sırf Kant'ın yurttaşı olduğu için doya doya övünebilir.
***
Bir de Kiyarüstemi'nin fotoğraf sergisi vardı CerModern'de. Aylar önce, sergi henüz açılmadan afişlerini görmüştüm metroda. Zaman bol, elbet giderim dedim. Dedim de dedim. Ha bugün, ha yarın derken gidemedim, inanabiliyor musun! (Bu paragrafı yazar yazmaz CerModern bitişik mi, ayrı mı yazılıyor diye CerModern'in sitesine girdim ve serginin 24 Nisan'a kadar uzatıldığını gördüm. İnanabiliyor musun!)
*
Kiyarüstemi'nin film çekmenin yanında fotoğraf da çektiğini bilmiyordum. Sergi afişinde kullanılan fotoğrafı şahaneydi. Zaten sinemayla fotoğraf kardeş iki sanat dalı değil mi? Biri öbürünün hareketli hali.
***
Bu CerModern, cermodern diye mi okunur, sermodern diye mi, ne zaman yanından geçsem bunu düşünüyorum.
***
Babasını kıskanan insanlar var mıdır acaba, bugün bunu da düşündüm.
***
Kant Sempozyumu'nun afişinde N. Hoca'nın da adı vardı. Görünce zamanın bu denli hoyratça geçişine bir kez daha içerledim. Vakti zamanında ondan da bir-iki ders almıştım. Çok iyi insandı. Hâlâ da öyledir. Evet, bazı insanların iyiliği dönemseldir. Yani, galiba öyledir. Bazılarınınkiyse daimidir. Yüzlerine bakınca anlarsınız bunu. N. Hoca onlardandı. Alman terbiyesi de almıştı. Doktorasını Mainz'da yapmıştı filan. 
***
Trivia Crack diye bir oyun çıkmış. Bir tür bilgi yarışması. Millet oynayıp duruyor. Ben de biraz oynadım. Soruları kullanıcılar hazırlayıp gönderiyor galiba. Genel olarak kıytırık sorular.
***
Dün terleten bir güneşli hava vardı, bugünse herkes üşüyordu.
***
Sabina gerçek bir oyuncu muydu, yoksa o da filmde oynayan diğer pek çoğu gibi ora halkından biri miydi, bunu hiç bilemedim.
***
Annem bana çilek yıkayıp getirdi. Babamsa akşam gelince bana ceviz içi verdi. Hayır, çocukluğumda değil, bugün oldu bunlar.
***
Norveç'in kendi dilindeki adı Norge. Bu kelime Eski Norse dilindeki nordr ve vegr kelimelerinden türemiş. "Kuzey yolu" anlamına geliyormuş.
***

19 Nisan 2016

Baharat Yolu

[Baharatın] Avrupalının ağız tadıyla ilgili lüks bir ihtiyaca karşılık verdiği düşünülmemelidir. Baharata Batı ülkelerince neden bu kadar değer verildiğini anlamak için Ortaçağ'ın hayat şartlarını incelemek gerekir. Bu çağda Avrupa mutfağı genellikle baharata dayanmaktaydı. Patates ve birçok sebze cinsleri henüz bilinmiyordu. Buna karşılık büyük tüketimi olan etlerin uzun süre bozulmadan saklanması gerekmekteydi. Kuzey Avrupa'da hayvan kesimi ve etlerin kış ayları için baharatlanması sonbaharda yapılırdı. Ortaçağ Avrupasının yemek listesi, bugüne kıyasla çok sınırlıydı. Ne çay biliniyordu ne kahve, ne de kakao. Ancak çok zengin ailelerin şeker ve şarap almaları mümkündü. Halkın çoğunluğu, büyük bir gıda yoksunluğu içindeydi. Yalnız tat bakımından çok kuvvetli olan ilaçların iyi edici nitelikte olduğuna inanılıyor, bu nedenle baharat ayrıca ilaçları tatlandırmakta da kullanılıyordu. 
(...)
Karabiber, karanfil, tarçın, hindistancevizi, zencefil, havlıcan, kakule, Çin tarçını, ve günlük gibi baharat cinsleri, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, Avrupa'nın ticaret hayatını yüzyıllar boyu etkiledi durdu. 
Joachim G. Leithäuser, Ufkun Ötesindeki Dünyalar

15 Nisan 2016

Saksağan geçiyor, biz zaman geçti sanıyoruz

Kütüphanedeyim. Sabahtan geldim. Bugün hiç saate bakmadım. Bir ara karnımın acıktığını fark ettim, aşağıdaki kantine inip bir peynirli çizi bir de çay aldım, yedim içtim, gene yukarı çıktım. 

Saate baksan da bakmasan da zaman geçiyor ya, küçük çocuklar gibi seviniyorum bu duruma. Bak mesela, geçen yıl gene burada, birkaç masa ötede dışarıya bakıp saksağanları görüşümün üzerinden bir yıl geçmiş. Hatta bir yılı on gün aşmış. İlginçtir, o gün salonun en sonundaki masada oturmuştum, bugünse en başındakinde oturuyorum. Bu masanın bir sorunu var, hemen yanında kalınca bir kolon var, dışarıyı adamakıllı görmemi engelliyor. Gerçi epey yoğundum bugün, bilgisayardan başımı kaldıracak zamanım pek olmadı. Demin iki güvercin gördüm de aklıma geçen yılki saksağanlarım geldi, başladım bunu yazmaya. 

Geçen yıl bu vakitler hava şimdikinden daha sıcaktı. Günlük güneşlikti. Bugün de açıktı açık olmasına, biraz esiyordu ama. 

Bana sorarsanız zamanın geçtiği filan yok. Esasında zaman denen bir şey yok. Bir dünya şey oluyor, milyonlarca, milyarlarca, sonsuzca, sınırsızca şey oluyor ve bu oluşların adına da toptan zaman deniyor. Haksızsam söyleyin. 

Saksağanlar birbirini seviyor, saksağanlar yumurtluyor, yumurtalardan yeni saksağanlar çıkıyor, ağaçlar yapraklanıyor, birinde saksağanların yuvası duruyor, dalların içinden başka kuşların sesi geliyor, oynayan çocuk seslerine karışıyor, uzaktan bir köpeğin havlayışı duyuluyor, arabalar geçiyor, yel esiyor, biri yerinden kalkıp pencereyi açıyor, biri toparlanıp evine gidiyor, kütüphaneci ışıkları yakıyor, havanın rengi akşama yüz tutuyor... Oluyor da oluyor. Sonra da oturup tüm bunların adına zaman diyoruz.

12 Nisan 2016

İpsiz Kuyu

Doya doya su içip susuzluğunu gidermiş olan kadın kuyunun dibinde bekliyor. Yukarı çıkmak için ip yok. Kuyuya inmeden önce içini kavurmuş olan susuzluk, inip su içtikten sonra nasıl geri çıkacağını düşünmesine engel olmuştu. Şimdi susuzluğunu gidermiş ama nasıl çıkacağını bilmiyor. Ne edecek bu kadın?

7 Nisan 2016

Yaşamın symptoma'sı

Bazı şeyler yoktur. Fakat olmadıkları halde onları var biliriz. Bilmek hadi neyse de, var “kabul ederiz” ve asıl yanılgıya da işte o zaman düşeriz.

Mesela, şişede duran şey nedir?

Alıp tencereye boşalttığımızda yalnızca şişedeki sütü değil, ayrıca ağırlığı da boşaltmış oluruz. Elimizde boşalıp hafiflemiş bir şişe kalır geriye. Şu halde, tencereye boşaltmadan önce şişede duran şeyin süt mü yoksa ağırlık mı olduğu meselesi sanıldığından daha önemlidir. “Burada önemli olan ne var ki? Hem süt hem de ağırlık, ikisi bir arada bulunur,” diyecek olanlara verilecek bir yanıtımızın olmadığını unutmadan söylemeliyiz. Bununla birlikte, edilecek ısrarlara da hazırlıklı olmalıyız. Şişeden boşalan kadar sütün şişeden boşalan kadar ağırlıkla birlikte tencereye geçmiş olduğu iddiasıyla üzerimize gelinebilir. Biz de o an bilumum ağırlık ölçer aletlerin, örneğin terazinin, tartının, kantarın insan yapımı olduğunu, bunlara güvenmemekte ya da bunları yok saymakta herkes kadar özgür olduğumuzu söylemeliyiz. Şöyle bir karşı sav da geliştirebiliriz: Küçük bir çocuğa kaldıramayacağı denli ağır gelen bir şişe süt, bir yetişkine gayet de hafif gelebilir. Evet, şu halde ağırlık denen şey gerçekte yoktur. Oysaki süt bütün gerçekliğiyle orada duruyordur. Çocuğa, yetişkine ya da başka bir şeye göre değişmez bu, süt süttür ve orada duruyordur. İşte bunun gibi, aslında yok olduğu halde var kabul edilen şeylere felsefede araz derler. Sonradan ilinek diye Türkçeleştirilmiş de.

Gelmek istediğim yer şurası, eğer ağırlık denen şey yoksa, ki yok, bize ağır gelen onca şeyin altında hiç yere mi eziliyoruz? Diğer milyon kadar şey bir tarafa, bazen hayatın kendisi bir bütün halinde bize ağır gelmiyor mu? O vakit, gerçekte olmayan şeyi varmış gibi düşünmemizi, öyle kabul etmemizi sağlayan şeyi bulmamız gerekiyor galiba. Bulduk mu dünyanın tekmil ağırlıklarını üzerimizden kolayca atabiliriz, değil mi?

Derdest Çağrışım (xxxvi)

Via

6 Nisan 2016

Karınca’nın Merakı

Karınca doğduğu günden beri o dağın ardını merak edip durmuştu. Henüz küçücük bir yavruyken ne pahasına olursa olsun günün birinde oraya gideceğine dair kendine söz vermişti. Bir gün bu konudan Karga'ya da söz açmıştı. Karga, "Dostum, gel seni götüreyim oraya, bu benim için hiç de zor bir şey değil," demişti. Karınca bunu duyar duymaz heyecanlanmış, ama heyecanı geçer geçmez de düşüncelere dalmıştı. Bir huzursuzluk sezmişti. Nitekim çok geçmemiş, bulmuştu huzursuzluğun nedenini. Başkasının sırtında gidecek olmak onu enikonu rahatsız edecekti. Vicdanına sığmazdı bu. –Evet ya, karıncaların da vicdanı vardır. Hem de insanlarınkine hiç benzemeyen.– Hem, yıllar sonra gitmeyi koymuştu kafasına, şimdi değil. Eğer hemen şimdi dostu Karga'nın sırtına atlayıp da oraya gidip gelse merakını giderecekti gidermesine, fakat o büyük idealini yitirmiş olacaktı. "Karıncaları yaşatan idealleri değil midir," demişti içinden ve eklemişti, "oraya kendi başıma, kendi emeğimle gitmeliyim." Karga'nın önerisini nazikçe geri çevirmiş, orada ne olduğuna dair kendisine tek bir şey söylememesini de tembihlemişti.
Sayfa başına git