28 Nisan 2021

Başkasının Atı

Bir süredir bir rüya görüyordum. Rüyamda başkasının atına biniyordum. Başlangıcı pek de ilginç sayılamayacak olan bu rüya, ilerleyen zamanlarda bazen epey ilginç geliyor, bazen de gayet olağan görünüyordu. Tabii, şunu da söylemeliyim, rüyayı ilk gördüğüm zaman ben bunun bu kadar uzun süreceğini de, bu kadar çetrefilli olacağını da bilemezdim. Nereden bileydim?

Gördüğüm ilk rüya şöyleydi: Herhangi bir günde, ben işimde gücümdeydim. Her şey yolundaydı, gündelik hayat tüm sıradanlığıyla akıp gidiyordu. Birden, bir süreden beridir orada, gözüme görünür bir uzaklıkta, öylece kendi halinde eğleşen bir atın bana doğru geldiğini gördüm. Dediğim gibi, atı ben önceden orada görüyordum, ama yalnızca görüyordum, ne dikkatimi çekmişti ne bir şey. Ama işte, o bahsettiğim anda atın bana doğru geldiğini görünce, doğrusu şaşırmadım fakat yine de, hayırdır inşallah, diye geçirdim içimden.


At geldi, bana ne uzak ne de yakın sayılabilecek orta karar bir mesafede durdu. Ben bir şey yapmadım, işime gücüme baktım. Ancak biraz sonra, bu atın bana daha bir yaklaşmaya başladığını fark ettim. Korkmuyordu benden. Herhalde insanlara alışıktır, diye geçirdim içimden. Hem, benden neden korksundu ki? Ayıptır söylemesi, hiç de öyle korkulacak bir görünüşüm yoktur. At yanıma bu kadar yaklaşmışken ben de, biraz ilgi göstereyim bari, dedim. Gösterdim de. Ben ilgi gösterince beni sevmeye başladı. Allah var, ben de onu çok sevdim. İyi bakılmış bir Arap atına benziyordu, ama tam olarak ne olduğunu henüz anlayamamıştım. Biraz daha sevmeyi sürdürdüm. O da buna karşılık olarak yelelerini uzattı. Çok akıllı bir ata benziyordu, hani şu, Yaşar Kemal'in kitaplarında geçen akıllı uslu atlar var ya, işte onlara benziyordu. Neyse efendim, yelelerini uzatınca ben de nazikçe tuttum ve okşamaya başladım. Böyle olunca da bana iyiden iyiye alıştı, sokuldu, iyi mi. Bana bir şey anlatmak istiyor gibiydi. Rüya bu ya, çok geçmeden anladım ne istediğini. İlgi istiyordu. Besbelli ki sahibi hiç ilgi göstermiyor, o da ilgiyi dışarıda arıyordu, ne yapsındı biçare?


Sahibi demişken, tam da o sırada sahibi geldi aklıma. Böylesi bir atın muhakkak bir sahibi olmalıydı. Hiç de öyle kırlarda başıboş dolaşan atlara benzemiyordu çünkü. Dedim ya, iyi bakımlı bir attı. Sahibini merak etmekle birlikte, o an yapabileceğim pek bir şey de yoktu. Bildiğim tek şey, bu atın at gibi görülmeye ihtiyacı vardı. Derin bir çaresizlik içindeymişçesine bana iyice sokuluyordu.


Biliyorsunuz, her canlının bir doğası vardır ve kendisine o doğanın gerektirdiği biçimde davranılmak zorundadır. Öyle davranılmadığı taktirde doğası değişmeye başlar. Demek istediğim şu, insana insan, ağaca ağaç, kediye kediymiş gibi davranılmak zorundadır. Yoksa insan insanlığından, ağaç ağaçlığından, kedi kediliğinden, ama az ama çok, uzaklaşmaya başlar. Sözgelimi, ağaca ağaçmış gibi davranmadığınızda size meyve vermeyebilir. Bunları niye anlatıyorum? Rüyamda gördüğüm atın durumunu daha iyi anlatabilmek için. Bu ata atmış gibi davranılmıyordu, belliydi. Neden acaba?   


At bana sokuldukça ben ilgi gösterdim, ben ilgi gösterdikçe at bana sokuldu, derken birbirimize iyice alıştık. Ne var ki, vakit de geçiyordu. Akşam üzeri olmuştu, benim eve dönmem gerekiyordu. Peki, ama bu atı ne yapacaktım? Öyle ortalıkta bırakıp gitmek içime sinmiyordu. Gece de burada kalsa kurtlara yem olması işten bile değildi. Zaten etrafta fırsat kollayan sürüyle kurt vardı. O yüzden mutlaka bir şey yapmam gerekiyordu. Ben de yaptım, atı yanıma alıp eve götürdüm. 

Rüyayı ilk görüşüm burada sona erdi, uyandım. Birkaç dakika etkisinde kaldım. Hiç böyle atlı bir rüya görmemiştim çünkü. Ne yalan söyleyeyim, içimden, keşke biraz daha sürseydi, dedim. Sonunu merak ettim çünkü, sahibi bir yerlerden çıkıp gelecek miydi? 

Merakım, sonraki gece atı bir kez daha rüyamda görmemle giderilmiş oldu. Üstelik, rüyam dün kaldığı yerden devam ediyordu. Sabahleyin, atı kapatmış olduğum yerden çıkarıp yine çayırlıklara götürdüm. Kimi zaman biniyor, kimi zaman da otlaması için öylece salıyordum. Bir yerlere bağlamama da gerek yoktu. Çünkü zaten at kendisi bana gelmişti ve hiç de gidecek gibi davranmıyordu. 

Bu böyle bir zaman sürdü. Atı sık sık rüyamda gördüm. Beni bilenler bilir, bilmeyenler için söyleyeyim, ata binmeyi çok severim. Çocukluğum at sırtında geçti. Hayır, o klişe lafı tekrar edip şaka yapmıyorum, gerçekten çocukluğum at sırtında geçti. Henüz beş-altı yaşlarındayken bir başıma ata binebiliyor, üstelik bundan da büyük bir zevk alıyordum. Dolayısıyla rüyamda gördüğüm o güzel ata da sık sık biniyordum. Bir zaman sonra artık rüya normal gelmeye başladı. O kadar kanıksamıştım ki herhangi bir gece başımı yastığa koyarken, o gün rüyamda "atımı" göreceğimi tahmin ediyor, hatta tahminden de öte biliyordum, ve gerçekten de at o gece rüyama giriyordu.

Bir gün yine atı rüyamda gördüğüm bir gecenin sabahında uyanınca nedense birden atın sahibi aklıma geliverdi. İlk başlarda biraz üstünde durmuş, daha sonra tamamen unutmuştum bu konuyu. Bu atın sahibi neredeydi ve neden hiç ortaya çıkmıyordu? Biraz düşündüm ve rüyamda sahibiyle ilgili bir ipucu olup olmadığını sorguladım, ama aklıma o an bir şey gelmedi. Bunun üzerine bir karar verdim, rüyayı görünce, tam da gördüğüm sırada her türlü ayrıntıya dikkat edecek, böylece sahibiyle ilgili bir işaret yakalamaya çalışacaktım. Böylece o günün akşamını sabırsızlıkla beklemeye koyuldum. 

Akşam oldu. Her zamanki yatma zamanımdan önce yatağa girdim, atla ilgili türlü türlü şeyler düşünmeye başladım. Bir zaman sonra uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradım. Çünkü at o gece rüyama girmemişti. Halbuki son zamanlarda hemen her gece giriyordu. Neyse, dedim ve yine geceyi bekledim. Ama yine olmadı. Ertesi sabah kalktığımda yine aynı hayal kırıklığını yaşadım. Böylece birkaç gün geçti ve artık atım rüyama girmez oldu. Buna bir yandan üzülüyor, bir yandan da şaşırıyordum. Onca zamandır rüyama girmesine karşın neden birden bire bıçak gibi kesildi. Üstelik, yaşamımda herhangi bir değişiklik de söz konusu değildi o sıralar. Son aylarda ne yapıp ediyorsam onu yapıp etmeyi, ne yiyip içiyorsam onu yiyip içmeyi sürdürüyordum.


18 Nisan 2014'te buraya kadar yazmış, bırakmışım. Neden bitirmedim, kendim de bilmiyorum.

20 Nisan 2021

Psikoloji nedir?

Psikoloji en geniş anlamıyla "kedi bilimi" demektir. Kedileri her açıdan ele alan bilim dalının adıdır. IX. yüzyılın ortalarından beri kullanılan bir terimdir. Kedilerin çeşitli özelliklerine göre sınıflandırılması, insanlarla ilişkileri, yaşadıkları ortamlar, tüy renklerine göre aldıkları adlar, farelere yaklaşımları, köpeklerle aralarındaki sosyal mesafe vb. hep psikoloji biliminin inceleme alanı olan konulardır.

Her ne kadar müstakil bir bilim dalı olması yüz elli yıl kadarlık bir geçmişe sahipse de psikoloji biliminin kurucusu olarak Orta Çağ'da yaşamış ünlü Portekizli zoolog Felixao da Catto kabul edilmektedir. Catto, psikolojinin zoolojiden ayrılarak kendi başına bir disiplin haline gelmesi gerektiğini ilk defa olarak dillendiren kişidir. Ya.

2 Nisan 2021

Ben Senin Krallığın Ülkene Yetiştim

Ben senin krallığın ülkene yetiştim
Kaldım gölge tanımayan güzelliğinle.
Her sabah büyüten denizimizi böyle
Gülüşlerindi o ülkede bilmez miyim.

Sen o çıktığım sularsın, zencim benim
Denize bakan evler gibiydim seninle.
Dur, geliyorum ellerin ne güzel öyle
Beni şey et gülüşlerini bekleyeyim.

Sen gittiğim o ülkesin varılmıyorsun
Vurmuş sonrasız nasıl en güzel sulara
Güzelliğin balıkları gibi İstanbul'un.

Şimdi her yerde ne güzeldiniz o kalmış
Yankımış denizlere öbür kadınlara
Dünyada sizinle İstanbul olmak varmış.

İlhan Berk

1 Nisan 2021

Çekik Gözlü Atlar

Rüyamda günümüzden bin yıl kadar önce Çin'deyim. Neredeyse hiç şehir yok fakat çok köy var. Bu köylerin arasındaki mesafeyse azımsanacak gibi değil. Bütün bir koca coğrafya ormanlık dağlar, tepelerle kaplı. Ulaşımsa atlarla sağlanıyor. Ancak öyle her önüne gelenin atı yok. Zenginlerin var sadece. Bir köyde bir-iki at ya var ya yok.

Çinli değilim. Oraya başka bir diyardan gelmişim. Tuhaftır, Çinlilerle anlaşabiliyoruz, ama daha da tuhaftır, hangi dili konuştuğumuzu bilmiyorum, ben mi onların dilini konuşabiliyorum, onlar mı benimkini, hiç bilmiyorum.

Altı ay kadar kaldıktan sonra ayrılıp memleketime döneceğim zaman gelip çatıyor. Dönüş hazırlıklarımı yapmaya başlıyorum. Bir gün benden sekiz-on yaş büyük bir arkadaşım, "Burada kaldığın kısa süre içinde Çin'le ilgili pek çok şey öğrendin, gelgelelim bir şeyin bir türlü farkına varamadın," diyor bana. "Nedir ki o şey?" diye atılıyorum merakla. "Atlarımız," diyor, "tıpkı bizler gibi çekik gözlüdür." Bunu duyunca utanıyorum. Nasıl olur da atları çok seven ben bunu fark etmem? Mümkün mü bu? Atı olan köy büyüğünün evine gidelim, diyorum. Gidiyoruz. At evin önünde bağlı, otluyor. Yanına yaklaşıp bakıyorum, evet, sahiden de öyle, at çekik gözlü. Rüyanın burasında uyanıyorum.

Böyle gri tarihler, gri gökler altında yaşadık. —İlhan Berk

24 Mart 2021

Söyle bülbülcüğüm söyle

İstanbul'a henüz yaz günleri gelip cümle çiçekler zeyn olmamışsa da şiirdir, ola ki içimizi ısıtır.


Yine yaz günleri geldi söyle bülbülcüğüm söyle
Cümle çiçekler zeyn oldı söyle bülbülcüğüm söyle

Kış çıkıcak irdi bahâr cânunı gafletden uyar
Cennete döndi her diyâr söyle bülbülcüğüm söyle

Yeşil ton geydi ağaçlar pervâz urup uçar kuşlar
Nefesün canlar bağışlar söyle bülbülcüğüm söyle

Işk ile eylegil cûşı gider gönlünden teşvîşi
Çıkuban gülzâra karşı söyle bülbülcüğüm söyle

Kuru dikende gül biter hasretinden gine yiter
Dertli m'oldun benden beter söyle bülbülcüğüm söyle

Bülbül âşık idur güle âşıkun hâlin kim bile
Güle karşu hoş ışk ile söyle bülbülcüğüm söyle

Kudret haznesi açıldı âleme rahmet saçıldı
Hulle tonları biçildi söyle bülbülcüğüm söyle

Şeyhüm andadur ben bunda cânum karar kılmaz tende
Zârılığum dün ü günde söyle bülbülcüğüm söyle

Kanadun açabilürsin açuban uçabilürsin
Deryâlar geçebilürsin söyle bülbülcüğüm söyle

Yuvandan yavrun aldılar seni divâne kıldılar
Zaman böyl'olur didiler söyle bülbülcüğüm söyle

Geçdi ya ömrümün varı kor gidersin bu gülzârı
Yûnus’un mûnisi yâri söyle bülbülcüğüm söyle

Yunus Emre

15 Mart 2021

Kutsal Ben

İşin özü biraz daha başkaydı elbet. Her şeyden evvel kendimin kutsal olduğuna inandırmıştım kendimi. Kimsecikler için değil ama, sırf kendim için kutsaldım ben, kendimin kutsalı. Buna iyiden iyiye kendimi inandırdıktan sonra elim ayağım, saçım başım, tırnağım dişim, içim dışım hep kutsal görünmeye başlamış, benim de haliyle  onlara bakışım değişmişti. Artık sabahları kalkıp elimi yüzümü yıkadığımda mesela, daha bir özenle yıkıyordum. Parmaklarımla saçımı tarayışım bile değişmişti. Anlayacağınız kutsal bir beden taşıyordu şimdi ruhumu.

—M.Ö. yaşamış Koreli filozof Kim Ki-Bu 

13 Ocak 2021

Buz Tutmuş Bir Rüya

Rüyamda yavru ördekler annelerine, "Bizi göle götür," diye ısrar ediyorlar. Başlangıçta hiç oralı değil anne, "Bu kış günü ne gölü," diyor, "kesin sesinizi, oturun oturduğunuz yerde." Gelgelelim yavruların ısrarı kestirilip atılacak türden değil. Kümesten yaşlıca bir hindi, "Ee, kızım, bu mevsimde yavrularsan olacağı bu," diyor. "Sen sus," diyor içinden anne ördek, "mel'un hindi, yılbaşında götürülüp kesilmediğine dua et."

Yavruların ısrarının kesilmeyeceğini anlayan ördek onları alıp göle götürüyor, çaresiz. Akşama da az kalmış. Varır varmaz göle atlıyorlar birer birer. Yirmi dakika kadar yüzdükten sonra, "Hadi, yeter artık," diyor anneleri, "eve gidiyoruz." Fakat yavrular onu duymuyorlar bile. Anne bir on dakika daha sabrettikten sonra bir kez daha sesleniyor, "Yeter artık, gidiyoruz." Sızlanmalar başlıyor, "Hayır, biraz daha kalalım," sesleri duyuluyor. Anne başına iş açtığının farkına varıyor. Sesini yükseltiyor, bağırıyor, kızıyor da yavrular ancak o zaman gölden çıkmaya başlıyorlar isteksizce. Ne var ki bir tanesinin hiç çıkası yok. Anne yavruları sayınca fark ediyor bunu. Sazlıkların arasında saklanmış. Annesi çağırıyor, gelmiyor. Bağırıyor, oralı olmuyor. Bakıyor ki olacak gibi değil, "Siz kalın burada, sakın bir yere gitmeyin," diye öbürlerini uyararak suya atlıyor. Haylaz yavru kaçmaya başlıyor. Sazlıkların arasında gizleniyor, kimi zaman etrafında dolanıyor, annesini iyicene yoruyor. Anne ördek afallıyor, nesi var bu yavrunun böyle, anlamak için sudan çıkıp diğerlerinin yanına gidiyor. Biraz sessizce bekledikten sonra bu kez tatlı dille onu çıkarmayı deniyor. Bebeğim, şekerim, kuzum, sıralıyor. Fakat bu da para etmiyor. Ördek bir kez daha suya atlayıp kovalıyor ama bir sonuç alamıyor. Tepesi atıyor, gölden çıkıp yavruları alıp eve doğru yol alıyor. Hava da kararmaya başlıyor. Epey de soğuk. Ördeğin öbür yavrularını bırakıp döneceğini sanıyorum. Gelgelelim uzunca bir zaman geçiyor da gelen giden olmuyor.

Nihayet bir ses yükseliyor. Epeycedir sazlıkların arasında pusup kalmış olan yavru bağırarak annesini çağırıyor. Anne duyuyor mu, duymuyor mu, belirsiz. Vakit geçiyor biraz. Ve ben pek çok kez olduğu gibi, en heyecanlı yerinde uyanıyorum rüyanın. Tuvalete gidip geliyorum ve derhal gözümü kapatıyorum belki devamını görürüm diye. Şansıma bak ki bu kez görüyorum da, halbuki hiç olmaz böylesi. Rüyam kaldığı yerden değil de kesintiye uğramış da devam ediyor. Sabah olmuş, yavru ördeğin yarısı donmuş olan suyun içinde donakalmış, göğsünden yukarısı da dışarıda, annesiyle kardeşleri gelmiş, kenardan onu izliyorlar, o da bir neşeli, bir neşeli ki sorma. Diğerleri de yüzlerinde gülümseyişle bakıyorlar ona. Yarısı böylecene buz tutmuş haldeyken neden bu kadar neşeli ki bu ördek, diye meraklanıyorum. Ve işte o sırada bir kez daha uykum bölünüyor. "Rüyamızın en heyecanlı yerinin neresi olduğunu nereden bilebiliriz," diyorum kendi kendime.

7 Ocak 2021

Bir kadeh meyle değişmiş küfrü de imânı da

Bağlanıp zülfünde bozdum ahdi de peymânı da
Çeşmini gördüm unuttum derdi de dermânı da

Ey hoş ol mest-i muhabbet kim humâr-ı aşktan
Bir kadeh meyle değişmiş küfrü de imânı da

Merd-i bî-kayda belâ-keşliktedir ârâm-ı dil
Yoksa çoktan terk ederdim cânı da cânânı da

Bende-i pîr-i harâbâtım ki yoktur sıkleti
Zâhid-i zerrâkın olsun ilmi de irfânı da

Âteş-i can-sûz-i dil fikr-i dehân-ı dil-rüba
Âşıkın ma'lûmudur peydâsı da pinhânı da

Çünki derd ehline hep bîgânelerdir çare ne
Sen dahi yâd etme Gâlib sabrı da sâmânı da

Şeyh Gâlib

2 Ocak 2021

İnternetsel işler

Ayrıca rivayet olunur ki Sâdi'nin zamanında damara basmak modaydı.


1 Ocak 2021

Olacak iş

Yıl olmuş 2021, benim hâlâ zaman zaman canım sıkılıyor. Olacak iş değil. Ee, olacak iş değilse nasıl oluyor ki bu iş? Oluyor işte, nasıl oluyorsa öyle oluyor demek ki. Yağmayacak yağmurla kar da yağsa bari. Yağsa da ortalığı biraz şenlendirse.

***

Bugün Facebook'ta 158 arkadaşımın doğum günüymüş. Ne diyelim, insanın arada doğası da geliyor demek ki.

***

Bir zamanlar maarif nazırı olan Emrullah Efendi'nin "Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdik," dediği söylenir ya, o minvalde, şu insanlar da olmasaydı dünyayı ne güzel idare ederdik. Geride bıraktığımız 2020'ye dönüp şöyle bir bakınca aklıma pandemi mandemi gelmiyor da bu geliyor nedense.

Hadi iyi akşamlar.

29 Aralık 2020

Noel

"Noel" kelimesi no-el'den gelmektedir. No el, yani el yok. Rivayete göre dört arkadaş oturmuş, eşli okey oynuyorlarmış. Bunlardan ikisi, rakipleri anlamasın diye güya İngilizce işaretleşiyorlarmış. Bir ara biri arkadaşına "elin nasıl" anlamında kaş göz yapmış, o da "no el" demiş, yani elimde bir şey yok. Ne dedin, diye sormuş rakiplerden biri. Bu da, anlamasınlar diye, hiç demiş, arkadaşım bugün ayın kaçı diye sordu, ben de cevap verdim. O gün de 25 aralıkmış. Rakipler bütün elleri alarak kazanmışlar oyunu ve bunu kutlamışlar. O güne de sevinçten "no el" adını vermişler. Ve bu böyle sürüp gitmiş. Yaa.

26 Aralık 2020

Salya

Olabildiğince tuhaf bir kadın bu. Yani öyle böyle değil, bir tuhaf ki sorma gitsin. Nasıl mesela? Ağlayışı mesela. Ne varmış ağlayışında? Ağlarken gözyaşı yerine salya akıtıyor bu kadın. Evet, salya sümük ağlayışlara çok rastlanmıştır fakat bunda ne sümük var ne gözyaşı, tek salya. Şimdi, bilinen bir şeydir ya, salya dendi mi akla ilkin köpek gelir. Burada da bir köpek var elbette. Nerede? Burada işte, bu yazıda. Bir köpek var, hatta daha sonra başkaları da geliyor, birkaç köpek oluveriyorlar. Ne ki bu köpekler salya akıtmıyor, bilakis kadının akıttığı salyaları bekliyorlar.

28 Kasım 2020

Hakikat bir hayal ve hayal bir hakikat gibi görünürdü

Leonardo “Resme Dair” başlıklı notlarında şöyle yazar:

Resim yapmak için hususi bir atölyen olmalıdır. Uzun dört köşeli bir salon, yirmi arşın uzunluğunda, on arşın genişliğinde duvarlar, siyah önünde bir dam çıkıntısı ve güneşe karşı keten bir perde. Bu perde ihtiyaca göre açılıp kapanabilmeli. Perdesiz olarak yalnız alaca karanlıkta veya bulutlu ve sisli havada resim yap. Bu ışık mükemmel bir ışıktır.

Leonardo ev sahibi Martelli'nin evinde işte böyle bir atölye yaptırmıştı.

1505 yılının ilkbahar sonu idi. Sisli bir gündü. Güneş ıslak bulut örtülerinden geçiyordu. Gölgeler narindi ve duman gibi uçuşuyordu. Leonardo bu ışığı çok severdi, çünkü ona göre bu ışık, kadın yüzüne müstesna bir güzellik verirdi.

Gelmeyecek mi diye düşündü. Düşündüğü kadın kendisi için alışıldık olmayan bir sebatla, büyük bir gayretle üç senedir portresini yaptığı kadındı.

Atölyeyi hazırlamıştı. Talebesi Beltrafiyo onu yan gözle inceliyordu. Daima sakin olan hocasının sabırsızlıkla bir şey bekleyişini hayretle temaşa ediyordu. Leonardo fırçasını, boyalarını hazırlamıştı. Portreyi açmıştı. Odanın ortasında, o kadını eğlendirmek için kurduğu fıskiyeyi açtı. Düşen sular cam kürelere çarpıyor, garip hafif bir müzik yaratıyordu. Fıskiyenin etrafında Leonardo kendi eliyle kadının çok sevdiği iris çiçeklerini dikmişti. Halının üstünde bir beyaz Asya kedisi uyuyordu. Onu da kadın için satın almıştı. Kedinin bir gözü topaz sarısı, bir gözü de safir mavisi idi. Talebesi Saleno notaları açmış, viyolasını akort ediyordu. Sonra Leonardo'nun Milano'dan beraber getirdiği ikinci bir müzisyen geldi. O da Leonardo'nun icadı olan ve bir at kafasına benzeyen gümüş lavtayı çalıyordu.

Kadını eğlendirmek için Leonardo en iyi şarkıcıları, hikâyecileri ve şairleri davet ederdi. Kadının yüzünde, bu seslerin uyandırdığı çizgileri takip ederdi. Fakat son zamanlarda bu toplantılara pek lüzum kalmamıştı. Çünkü kadının bunlarsız da sıkılmadığını görmüştü. Yalnız müzik devam ediyordu.

Her şey hazırlanmıştı. Fakat kadın, hâlâ görünmüyordu.

Gelmeyecek mi diye düşündü Leonardo, bugün ışık ve gölge tam bu işe elverişli, acaba birisiyle çağırtsam mı? Fakat beklediğimi biliyor. Herhalde gelecektir. Talebeleri üstatlarının sabırsızlığının gittikçe arttığını görüyorlardı. Birdenbire pınarın suları yan tarafa eğildi, cam küreler ses verdi ve su damlaları altında iris yaprakları titreşiyordu.

Üstadın yüzünde, kadının geldiği belli oluyordu. Odaya önce rahibe Kamila girdi. O her defasında beraber gelirdi. Odanın bir köşesine oturur; İncil'i açar, onu okurdu. Varlığından kimse haberdar olmazdı. Konuştuğunu da duyan yoktu. Arkadan beklenen kadın içeri girmişti. Otuz yaşlarında basit, koyu elbiseli, alnının ortasına kadar varan şeffaf koyu bir örtü örtülüyordu. Bu Monaliza Gioconda idi. Kadın, Napoli'nin kadim bir ailesindendi. Vaktiyle zengin olup Fransızların yağmasından sonra fakirleşmiş Mösyö Gerardini'nin kızı ve Floransa jokontunun karısı idi. Bu adam, önce iki defa evlenmiş, iki karısı da ölmüştü. Monaliza üçüncü karısı idi. Bu tabloyu yaparken sanatkâr elli yaşındaydı. Kadının kocası ne fena ne iyi, tutumlu, orta adamdı. Güzel karısını evin münasip bir ziyneti sayardı. Ama Monaliza'nın güzelliğini Sicilya öküzlerinin güzelliği kadar olsun anlamazdı. Bu kadını da kendi arzusuyla değil, babasının zoruyla almıştı. Kadının ilk âşığı harpte ölmüştü. Kadını başka sevenler de oldu, fakat kadının hiçbirisine ümit vermediği de söylenirdi. Sakin, mütevazı ve dindardı. Kilisenin bütün emirlerini yerine getirirdi. İyi bir ev kadını, sadık bir zevceydi. On iki yaşındaki üvey kızı için de şefkatli bir anneydi.

Talebeleri biliyorlardı ki Leonardo bu kadını ancak çalışma esnasında görebilirdi ve hiçbir zaman yalnız kalmazlardı. Ama talebesi Giovanni hissederdi ki sanatkârla kadının arasında, onları diğer insanlardan ayıran esrarlı bir bağ vardı. Ve bu sır başkalarının aşk dedikleri şey değildi.

Leonardo'dan işitmişti ki sanatkârlar yaptıkları portrelerden kendilerine benzeyen bir yüz yaratmaya meylederler. Çünkü Leonardo'ya göre insanın vücudunu ruhu biçimlendirirdi. Giovanni dikkat ediyordu ki yalnız portre değil, bizzat Monaliza da zamanla Leonardo'ya benzemeğe başlamıştı. Bu benzeyiş yüz hatlarından ziyade, gözlerde ve gülümsemede idi.

Giovanni hayretle hatırlıyordu ki aynı tebessüm İsa'nın yaralarına elini dokunduran Thomas'ın yüzünde de vardı. Çünkü Verrocchio'nun bu tablosuna genç Leonardo model durmuştu.

Üstadın ilk eserlerinden birisi olan Havva'nın portresinden sonra, Melek portresinde de bu tebessüm görülürdü. Sanki Leonardo her yerde kendi güzelliğinin tam bir yansımasını aramış ve onu nihayet Monaliza'nın yüzünde bulmuştu.

Bazan Giovanni ikisinin yüzündeki bu gülmeye bakarken âdeta korkar ve bir mucize karşısında olduğunu sanırdı. Hakikat bir hayal ve hayal bir hakikat gibi görünürdü. Sanki Monaliza canlı bir kadın değil ve Mösyö Jokont'un karısı değil de Leonardo'nun çağırdığı bir hayalet, bir büyü ve Leonardo'nun kadın dublörü idi.

Monaliza, kucağına sıçrayan kediyi okşadı. Leonardo işe başladı. Bazan fırçayı bırakır, dikkatle onun yüzüne bakardı. Bu yüzdeki en küçük gölge, en hafif değişiklik onun gözünden kaçmazdı.

“Madam,” dedi Leonardo, “bugün o kadar sakin değilsiniz.” Monaliza sakin bakışını Leonardo'ya yönelterek, “Evet,” dedi “biraz yorgunum. Üvey kızım hasta, bütün gece uyumadım.”

“Bugün çalışmayı bırakalım mı?”

“Hayır, böyle bir güne yazık değil mi? Şu narin gölgelere, şu canlı gün ışığına bakın, tam benim günüm. Beni beklediğinizi biliyordum. Erken gelecektim ama Madam Sofonizba…”

“Kim?” dedi Leonardo. “Anladım... Sesi pazar karısına, kokusu bir bakkal dükkânına benzer.”

Kadın gülüyordu:

“Madam Sofonizba bana dün akşam Madam Anjelika'nın verdiği ziyafeti, kadınların kıyafetlerini; kimin kime kur yaptığını anlatmağa geldi.”

“Anlaşıldı. Sizin keyfinizi kaçıran, kızınızın hastalığı değil, bu dedikodu. Madam farkında mısınız ki herhangi manasız gündelik bir dedikodu bile bazan ruhlarımızı karartır ve ağır bir ıstıraptan fazla keyfimizi kaçırabilir.”

Kadın başını eğdi. Zaten ikisi kelimesiz anlaşıyorlardı. Resme devam etmeğe çalıştı.

Monaliza üstada: “Bana bir şey anlatın,” dedi.

“Ne?”

Kadın bir an düşündükten sonra: “Venüs’ün âleminden bir şey,” dedi.

Leonardo onun bilhassa sevdiği hikâyeleri, seyahat hatıralarını, tabiat gözlemlerini, resim planlarını bilirdi. Ve her defasında, hafif bir müzik eşliğinde, bir çocuk basitliğiyle bunlardan birisini anlatırdı. Leonardo'nun bir işareti üzerine “Venüs Âlemi” hikâyesine refakat etmek üzere sazlar çalınmağa başladı.

“Sicilya sahillerinde oturan gemiciler hikâye ederler ki denizde ölmesi mukadder olanlar en şiddetli fırtınada aşk ilahesinin biri olan Kıbrıs'ı görebilirlermiş. Adanın güzelliğine meftun olan nice gemiciler kayalıklarda denize dökülmüşlerdir. Nice batmış gemilerin bakiyeleri hâlâ oralarda görülür. Bunlar o kadar çoktur ki sanki mahşer olmuş ve batan gemiler ortaya çıkmıştır. Lakin adanın üstünde ebediyen mavi bir gök parıldar ve güneş çiçekli tepeleri aydınlatır. Hava o kadar sakin ki bacalardan çıkan dumanlar dimdik havaya yükselir. Denizde ölecek olanlar bu yakın ve sakin denizi görürler. Rüzgâr onlara çiçek kokuları getirir. Fırtına ne kadar şiddetli ise, Kıbrıs'taki sükûn da o kadar derindir.”

Hikâye bitince, Leonardo sustu. Çalgılar da sustular. Böylece bütün seslerden daha şahane olan bir sükûn, müzikten sonraki sükûn peyda oldu. Monaliza, müziğin ninnisiyle ve sükûnla hakiki hayattan uzaklaşmış vuzuh dolu yüzüyle sakin sular gibi esrarlı, şeffaf fakat hiçbir bakışın derinlerine inemediği bir gülümseme ile Leonardo'nun yüzüne bakıyordu.

Giovanni'ye öyle geliyordu ki Leonardo ile Monaliza karşı karşıya konmuş ve birbirinde sayısız yansımalar yapan iki ayna idiler.

Sadi Irmak, Leonardo da Vinci ve Rönesans.

Mona Lisa
Monna Lisa, Leonardo da Vinci, 1503-1506.


18 Kasım 2020

Bloğuma yazamıyorum, ne yapmalıyım hocam?

Bloğunu boşlayanların, istediği gibi yazamayanların, çok istediği halde yazamayanların, eskisi kadar hevesle yazamayanların, yazmak için vakit bulamayanların, kafasını toparlayamayanların sayısı az değil bloglar âleminde. Naçizane, bunca yıldan edindiğim tecrübeye dayanarak bunun gayet olağan bir durum olduğunu, her blogger'ın başına zaman zaman geldiğini söylemek isterim. Kendine bir blog açıp bu yolculuğa çıkmış kişiye bunları peşinen kabullenmesi gerektiği söylenmelidir. Kaldı ki bu yalnızca blogcuların değil, yazmaya bir biçimde bulaşmış herkesin yaşadığı bir sorundur.

Bu tür tıkanma durumlarında üzerinde ilk durulacak nokta, yazılacak bir şeyin olup olmadığıdır. Öyle ya, blog yazmaya karar verdiğinde yazacağı konuları kafasında biriktirmiş biri, bunların hepsini yazıp bitirdiğinde kendini birden boşlukta bulacaktır. İşte bu boşluk bir yol ayrımıdır. Ya blog macerası burada sona erecek ya da kahramanımız yeni konuları, ilgi alanlarını beklemeye koyulacaktır. Gelgelelim bu durum söz konusu değilse, yani sözünü ettiğimiz, "yazacağım her şeyi zaten yazdım" noktası değilse fakat buna rağmen tıkanmışsa o zaman sorunun kaynağını başka yerde aramalıdır.

Blogcunun kendisinden beklentisi nedir? Bu yolculuğa çıkarken ne aralıkla yazacağını kendine söylemiş midir? Bir başka deyişle, yazma potansiyelinin farkında mıdır; günde bir mi yazacaktır, ayda bir mi? Hatta üç ayda bir mi? Eğer ki blogcu bu sorunun cevabını kendine verebiliyorsa tıkandığında tıkanmanın kaynağını bulması kolaylaşır. Haftada bir yazı kotarabileceğini düşünen, kendinde o potansiyeli gören ya da zaten bunu önceden yapmış olan bir blogger diyelim bir aydır, iki aydır yazamıyorsa o zaman ortada sorun var demektir. Ama yok, baştan beri mesela hep ayda bir yazmışsa, şimdiyse ritim iki ayda bire düşmüşse bunun bir sorun olduğu söylenemez.

Diyelim bir zamandır bir bloğunuz var, bir yıldır veya beş yıldır; bir de belli bir yazma hızınız var, haftada bir veya ayda bir; şimdiyse bir süredir tekliyor, eski hızınızı yakalayamıyorsunuz, ne yapmalısınız? Bu durumda bir arabanız olsaydı nasıl bir süreç işlerdi mesela? Bir süredir tekleyen bir araba karşısında tamircinin ilk yapacağı şey, teklemenin kaynağını bulmaya çalışmaktır. O halde bir blogger da bir süredir tekliyorsa bunun kaynağını bulmaya çalışmalıdır.

Çoğu dallı budaklı pek çok konuda yazıyor olsa da bir blog yazarını yazmaya güdüleyen esas bir etmen vardır. Örneğin kimisi yaptığı çalışmalar, ürettiği ürünler hakkında insanlara bilgi vermek için yazıyordur, kimisi hayat karşısındaki memnuniyetsizliğini içinde tutamayıp dışarıya konuşmak için yazıyordur, kimisi neşesini insanlarla paylaşmak, belki de gözlerine sokmak için yazıyordur, kimisi kendi çapında ün kazanmak için yazıyordur, kimisi yapıp ettiklerini, sözgelimi, okuduğu kitapları, izlediği filmleri yorumlamak yazıyordur, kimisi öykü, şiir gibi edebi çalışmalarını insanlara ulaştırmak için yazıyordur vs. Buradan hareketle, blog yazarı kendisini blog yazmaya sevk eden o esas itkiyi bulmalı ve o itkinin içinde hâlâ durup durmadığını sorgulamalıdır. Peki, bunu yapması yeter mi? Yetmez.

Unutulmaması gereken çok önemli bir konu var: Blogger'lık amatörce bir iştir. Amatör kelimesi Türkçede anlamını neredeyse yitirip yeni bir anlam kazandı, bugün artık acemiliğe amatörlük deniyor, oysaki gerçek anlamında amatörlük hevesle yapılan işlere denir. Hiçbir zorunluluk olmadığı halde istekle yapılan iş amatörce iştir. Çocukların toplanıp oyun oynaması amatörlüktür. Karşıtı ise profesyonelliktir. Para kazanmak için yapılan iş profesyonel iştir. Sevsen de sevmesen de o parayı kazanmak istiyorsan yapmak zorunda olduğun iştir. Blogger'lık diyorduk, amatörce bir iştir. O halde amatörce işlerin kurallarına tabidir. Nedir o kurallar? Aslına bakılırsa bir ana kural vardır, o da hevesin kendisidir. Değil mi ya, hevesi olmayan biri oyun oynamak istemez, halbuki profesyonellikte bu yoktur, pazartesi günü kim kalkıp güle oynaya işe gider ki? Mecburen gideceksin, hevesin olsa da olmasa da. O halde şuraya varalım mı: Bloğunuza bir süredir yazamıyorsanız hevesinizin kaçmış olması çok büyük bir olasılık. Dolayısıyla şimdi kendiliğinden yeni bir soru çıkıyor ortaya: Heves niye kaçar, nasıl kaçar?

Elbette hevesin kaçmasının pek çok nedeni vardır. Hem bunlar kişiden kişiye, koşuldan koşula, şehirden şehre vb. değişir de. Bir kimse nelere heves ettiğini, kendisini yaşama bağlayan bağların ne olduğunu, yaşam enerjisi dedikleri şeyi nereden aldığını en iyi gene kendi bilir. O halde böyle bir durum karşısında yapılacak şey, kaçmış olan hevesi geri getirmeye çalışmaktır.

Peki, sadece hevesin kaçması mıdır kişiyi yazmaktan kesen? Bunun tam tersini savunan bir görüş de yok mudur? Çoğu yazara, şaire, eleştirmene göre, yazan insan derdi olan insandır. Derdi olmayan yazamaz ya da kendisi zaten yazmaya yeltenmez. O vakit şöyle bir sonuca daha varalım mı: Yazmaktan kesilmiş biri olarak siz hevesiniz kaçtığı için mi yazamıyorsunuz, yoksa bir derdiniz olmadığı için mi? Bu soruya da bir cevabınız olmalı. Bu noktada da şu sorunun akla gelmesi mümkün: "Evet, benim öyle büyük bir derdim yok çok şükür, gelgelelim yazmayı da çok istiyorum." Olabilir elbette. Şayet sözünü ettiğimiz iki etmen, hevesinizin kaçmış olması ve derdinizin olmaması söz konusu değilse fakat gene de yazmak isteyip de yazamıyorsanız bunun başka bir nedeni olabilir. 

Mesela okumak? Evet, yazmak okumakla yakından ilişkilidir. Okumayan yazamaz da. İyi bir yazar çok iyi bir okurdur. Peki, siz okuyor musunuz? Kendinizi besliyor musunuz? Okuma hızınızla yazma hızınızı, okuma zamanınızla yazma zamanınızı vb. karşılaştırmayı hiç denediniz mi? Örneğin az okuduğunuz mevsimlerde az yazdığınız, çok okuduğunuzdaysa çok yazdığınız oluyor mu? Üzerinde düşünmeye bir hafta sonunuzu ayırmaya değer.

Önemli bir konuyu da atlamayalım. Marifet iltifata tabidir, demişler. Kişi, yapıp ettiği iş her ne olursa beğenilmek, takdir edilmek ister. Bloğunuza yazdıklarınız beklediğiniz kadar okunmuyorsa hevesiniz kaçabilir. Bu konuda iyimser bir şeyler söylemek isterdim ama görünen köy kılavuz istemiyor. Bugün nüfusu seksen milyonu aşkın ülkede en ünlü yazarların bile yeni kitapları bin adet basılarak yayımlanıyor. Bunu hiç unutmayın. İnsanlar artık yazı okumuyor kardeşlerim. Onu dahi geçtim, on dakikalık videoları izlemek bile insanlara zor geliyor artık, böyle bir çağdayız. Demem o ki, beklentilerinizi olabildiğince düşük tutun, bir; karamsarlığa kapılmayın, iki; kendinizi büyütmeyin, üç. Alt tarafı bir blog yazarısınız. Tevazu iyidir.

Şunu da söylemeden geçmek olmaz elbet, sakın ama sakın başkaları beğensin diye, yorum yapılsın diye yazmayın. Hiç kimse okumayacakmış gibi, denizdeki balıklara yazıyormuşçasına yazın. Balıklar için yazın, fakat yazıp bitirdikten sonra vazgeçip insanlar için yayımlayın.

Bitirmeden önce hatırlatmakta yarar var, ne kadar yazacağınız konusunu belirleyin ama kendinizi zorlamayın. Bu kadar ya da şu kadar yazmak zorunda değilsiniz. Neticede kendi bloğunuzda yazıyorsunuz, sizden haftada beş gün yazı bekleyen bir editörünüz yok. Editör de sizsiniz yazar da.

17 Kasım 2020

Türlü türlü cefânın adını aşk vermişler

Türlü türlü cefânın adını aşk vermişler
Bu cefâya katlanan dosta halvet ermişler
Aşkdurur türlü belâ döndürür hâlden hâle
Dost elinden piyâle key melâmet olmuşlar

Kime kim aşk ulaştı her dem kaynaya taşa
İyi dirlik hem yavuz dört yanında durmuşlar
Her kim aşk eri ise aşka müşteri ise
Aşk onun yâri ise canına od urmuşlar

Miskin Yunus’un canı başında ser–encâmı
Aşka münkir âdemi bu meydandan sürmüşler

Yunus Emre

14 Kasım 2020

Selimiye nerededir?

Messenger'dan bir mesaj gelmiş, biri YouTube kanalının linkini göndermiş, abone olursanız sevinirim, demiş. Geçenlerde beni Facebook'tan ekleyen biri, tanımıyorum. Zaten şahsen tanımadığım o kadar çok kişi var ki listemde. Benim gibi, edebiyat çevrelerini filan takip edenler.

Videoya tıkladım. Şiir okuyor. Kendi yazmış. Daha on beşinci saniyeye varmadan "Pırıl pırıl Kapalıçarşı," sözü bir yerden tanıdık geliyor. Tabii ki Orhan Veli'nin ünlü İstanbul'u Dinliyorum şiirinden. Hemen ardından da "Avlusunda pır pır uçuşan güvercinlerinle Selimiye'nin" demez mi. Yeter bu kadar, diyerek videoyu durdurup kendisine bir mesaj gönderdim. Aramızda şu kısa diyalog geçti:

—Selimiye Camii Edirne'dedir.
—Eskiden Edirne  İstanbul'a bağlıydı
—Ne zaman?
—Osmanlı döneminde
—Dolayısıyla da Selimiye Camii İstanbul'daydı.
—İstanbul gibi tarihi geçmişi çok eskilere dayanan bir şehri anlatıyorsanız böyle düşünmelisiniz.
—Kesinlikle haklısınız. Ulu Cami de çok önemli bir tarihi eserimiz ama, keşke şiirde o da olsaydı.
—Bir başka şiirde ona da yer veririz
—İnşallah.
—İyi dinlemelet
—Sağolun.

Dunning–Kruger Etkisi nedir, bilir misiniz? Türkiye'de daha çok "cahil cesareti" olarak bilinir, "Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır." diyen şu teori. O kadar büyük bir cesarettir ki bu, çok bariz bir yanlışlarını düzelttiğinizde bile aslında yanlışı yapan onlar değil, sizsinizdir. Misal, boş bulunup, limon ekşidir, demişsinizdir, limonun aslında tatlı olduğuna kendileri zaten emindir de size de oracıkta dersinizi verirler tatlı olduğuna dair. Nitekim ne Selimiye Camisi'nin Edirne'de olması mühimdir, ne de Ulu Cami'nin Bursa'da olması, onlar nasıl biliyorsa doğrusu odur. Selimiye icabında İstanbul'dadır, icabında İzmir'de. Gelgelelim, bu örnekte Dunning-Kruger sendromundan fazlası var sanki. Adam muhtemelen İstanbul'un Süleymaniye'siyle Edirne'nin Selimiye'sini karıştırmış, birisi benim bu tür bir hatamı düzeltse kendisine oracıkta teşekkür eder, ayrıca minnet duyarım, bense ne bu vatandaşın teşekküründeydim ne minnetinde, oysaki onun bunu kabul etmek gibi bir niyeti yoktu, dedim ya, Dunning-Kruger'den fazlası bu, "Ben yanlış yapmam ama tutalım yaptım, bu durumda da benim yanlış yapmadığıma dair birinci madde geçerlidir" kafası bu.

Ben de az değilim doğrusu, zaman zaman insanları trollemek öyle hoşuma gidiyor ki. Nitekim, Ulu Cami'den dem vurarak vatandaşa ufak bir yem attım ama sonrasında vazgeçtim. "Eskiden Şam da İstanbul'a bağlıydı, dolayısıyla oradaki Emevi Camisi de İstanbul'dadır," diye de sürdürebilirdim pekala, neyse ki havamda değilim uzun zamandır.

Video şurada. Bu da Orhan Veli'nin şiirinin "ilgili" bölümü:

(...)
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı 
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular 
Çekiç sesleri geliyor doklardan 
Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları; 
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. 
(...)
Sayfa başına git