19 Eylül 2013
Bilgisayarım
Sevgili bilgisayarım, bugün dördüncü fareni de eskittin. Sen hiç bozulma e mi, bozulan fareler sana kurban olsun! Onlar bozuldukça ben sana yenisini alırım, yeter ki sana bir şey olmasın. Fare mare hikâye, bir gerçek var, o da sensin. Sen olmasan örneğin, ben neyle yazacağım bunca şeyi bu bloga?
18 Eylül 2013
Radyo
![]() |
| © Copyright |
Dün çok kıymetli olan şeyler bugün beş para etmeyebilir, her iki anlamda da, hem maddi hem manevi. Sosyal ilişkilerimizde de böyle değil midir? Dün kıymet verdiğimiz insanlar bugün hafızamızdan silinip gitmek üzereler. Neden böyle acaba?
Dağınık bir yazı olmasını istiyorum bunun, Einstein'ın masası da dağınıkmış, facebook'ta gördüm, dağınık bir masa, yanında da Einstein, adamın biri yazmış üstüne, dağınık bir masa dağınık bir kafanın işaretiyse, boş bir masa neyin işaretidir, diye. Güya bunu Einstein böyle demiş. Koskoca Einstein böyle der mi hiç, Allah var.
Ein Almancada bir demek, stein da taş, oldu sana tek taş. Albert Tektaş. Dedim ya, dağınık bir yazı olmasını istiyorum bunun. Niye ki? Çünkü, güzel kardeşim, zihnim şu an olabildiğince dağınık da ondan. Bırakalım o vakit, dağınık bir yazı dağınık bir zihne delalet etsin. Bir şey daha diyecektim, neydi yahu, hay Allah.
Radyodan girdim, kim bilir nereden çıkacağım? İnsanın zihni neden bazen allak bullak olur? Beyne format atma diye bir şey çıkmış diyorlar. Her bir bok çıktı zaten, ne kaldı ki. Adam mezarından kalksa, bir çift pilin bu kadar ucuzladığını görse, kalmak mı ister acaba, yoksa mezarına geri mi dönmek? Beyne format atma meselesi ileride yaygınlaşırsa, bir beyinci açacağım, buna kesin kararlıyım. Yıllar önce de arkadaşım Yunus'la bilgisayar dükkanı açıp bilgisayarcı oluyorduk güya, ne oldu? Atıp atıp tutuyorduk, şunu şöyle edeceğiz, bunu böyle edeceğiz, şu kadar zaman içinde şöyle zengin olacağız. Ee, peki ya sonra? Sonra da dünyayı dolaşacağız. Adriyatik senin, Rio benim, Afrika senin, Avustralya benim, dur durak bilmeden dünyayı gezecektik. (Güya). Beyinci, diyordum, beyin dükkanı açıp insanların beynine format atacağım. Çünkü bilgisayarıma da kendim format atıyorum. Pek çok kişi uğraşmıyor oysa böyle işlerle, bilgisayarcıya götürüyor bilgisayarını herkes. Halbuki, ben bilgisayarcı geçinenlerden daha iyi anlıyorum bilgisayardan. O halde, beyinde de neden böyle olmasın? Beyninize Windows'un hangi sürümünü atalım hanımefendi? Vallahi kulağa çok hoş geliyor. (Bill Gates'in şirketi Windows. Gates: kapılar, windows: pencereler. Ne güzel ne güzel. Keşke herkes böyle yapsa.)
Bu dağınıklık, yazınca iyi bir şeymiş be. Demek ki psikologlar haklıymış, iç dökmekte fayda varmış. Saçmalamak diyor bazıları, toptan kesip atıyorlar öyle. Senin saçma dediğin şey belki adamın ilacıdır, ne biliyorsun. Batı medeniyeti aldı başını gidiyor, biz Doğu yerimizde sayıyoruz amına koyim. Bir Einstein, bir Freud çıkaramadık gitti. Okulda da çocuklarımıza ha bire, ampulü Edison buldu, kuduz aşısını Pasteur buldu falan. Ne diyeceğiz başka? Aşı demişken, geçen sonbahar gittim grip aşısı oldum, domuz gribinde de olmuştum, onu saymazsak hayatımda ilk kez grip aşısı oldum, işe yarıyormuş. Her kış düzenli olarak grip olurdum, bu kış olmadım. Ama bir de bağışıklık sisteminin güçlenmesini engelliyormuş, onu da söyleyeyim. Önümüzdeki yıl olmayacağım kısacası. (Grip mi olmayacaksın, aşı mı?)
Batı uygarlığı, diyorduk, aldı başını gitti. Bakınız, adamlar şizofren diyor, panik atak diyor, obsesif-kompulsif bozukluk diyor, psikolojisi bozuk diyor, üstüne gitmeyin diyor, Doğu uygarlığı ise hepsine toptan deli diyor. Kim deli, kim akıllı, varın siz karar verin.
Radyoya geri dönelim. Türkiye'de bir kuşağın, hatta belki iki kuşağın ömrü, bu radyodaki her gün sesini duyduğumuz adam neye benziyor acaba, diyerek geçti. Var mı çevrenizde böyleleri, dedeniz filan? Benim dedem daha yaşıyor, tamı tamına 100 yaşında, 1913'te doğmuş. Geçen yaz sonu, başından geçenleri anlatıyordu, "ben," diye başladı, "üç devir gördüm," diye sürdürdü. O öyle deyince ben içimden, biri Osmanlı, biri Cumhuriyet, diğeri ne ola ki, diye düşünürken, "biri çıra devri, biri gaz lambası devri, biri de elektrik devri," diyerek tamamladı konuşmasını. Adam Osmanlı vatandaşı olarak doğmuş, düşünsene. Dedem ölmeden Avrupa Birliği'ne girsek keşke.
Millet facebook'ta, twitter'da kafayı yemekle meşgul. Bereket versin blogger var.
Radyo, en iyisi yine radyodan devam etmek. Bizim burada eskiden çok ilginç bir gelenek vardı. Maç günleri köyde radyosu olanlar radyoyu dışarı çıkarır, yüksekçe bir yere koyar, sesini de sonuna kadar açar; ahali de, gelip radyonun başına toplanmadan, evinden, penceresini açar, yanına kurulur, maçı dinlerdi. Fenerbahçe-Beşiktaş falan. Sıcak mevsimlerde olurdu bu tabii. Eski radyolar da büyüktü, sesleri çok çıkardı. Şimdilerde Rıdvan Dilmen diyoruz ya, Rıdvan'ı herkesin "tanıdığı" ama hiç kimsenin bir kez olsun Dilmen'i duymamış olduğu günlerden söz ediyorum. Yüzlerin/suretlerin görül(e)mediği zamanlar insanoğlunun hayal gücünün zirveye çıktığı zamanlardır. Herkes Rıdvan'ın, Uğur'un nasıl bir şey olduğunu merak ederdi. Maçı sunan adamın orada bir ağacın üstüne falan çıktığını tasarlardı birileri. Öyle ya, adam maçta ne olup bitiyorsa hepsini anlatıyordu. Her bir yeri görüyor olduğu yüksekçe bir yere çıkmış olmalıydı. Ne diyorlardı bir zamanlar: Hayal gücü iktidara geliyor. Bugünkü şartlarda hayal gücü değil iktidara, masaya bile gelemez. Artık devir böyle. Radyo devri çoktaaan bitti. Devir facebook devri. Söylenenler doğruysa, salondaki kadın odadaki oğluna facebook'tan, oğlum yemeğin soğudu, diyormuş. Haberlerde okumuştum, ikisi de evli olan bir kadınla bir erkek internetten tanışmışlar, muhabbete başlamışlar. Sonra muhabbet ilerlemiş, bir gün buluşmaya karar vermişler, falan zamanda, falan kafede. Henüz birbirlerinin kim olduğundan habersizlermiş tabii. Gitmişler, buluşmuşlar, ne çıksa beğenirsiniz? Karı koca.
Bugün çarşamba. Yok yok, salı.
Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir. Kürt çocuklarının okulda en zor öğrendiği şeyler, işte böyle şeylerdir. Sonradan öğrendiğin bir dilde seni en çok zorlayan şey soyut kavramlardır. Keşke her şey tahtaya çizilen üçgen kadar somut olabilseydi. Şu anda yazdığım bu dilin, yedi yaşına kadar tek kelimesini bilmiyordum. Türkçe, dünyanın sonradan öğrenilmesi en zor dillerinden biridir, diyorlar. Yalan. İnanın veya inanmayın, bir ayda öğrendim Türkçeyi. Bir ay sonunda söylenen her şeyi anlıyordum. Ama mesela yıllardır İngilizce kitap okurum, hâlâ bir Bristol'lu konuşunca ağzından bir şey anlamakta zorlanıyorum. Türkçe bize zorla öğretiliyordu. Halbuki, buna hiç gerek yoktu, adam gibi, bakın burada bir dil var, öğrenmek istemez misiniz, diye sorulsaydı, hangi birimiz hayır derdik ki? Ben yıllardır Latince öğreneceğim, Fransızca öğreneceğim diye yırtınıyorum, bir arpa boyu yol alabilmiş değilim. Nereden bulacağım Latince hocasını, söyler misin be kardeşim?
Sık sık Allah'la konuşuyorum. Ya Rabbim, diyorum, Harvard'larda, Columbia'larda okuyan kullarının benden ne üstünlükleri var? Babalarının parası mı? E, o zaman neden tecelli ettirmiyorsun adaletini? Cevap veriyor Rabbimiz, hemen aklıma şu düşünceyi atıyor: Ya senden daha kötü durumda olanlar Harun efendi, sen kıytırık da olsa okuyacak bir üniversite bulabildin, ya hiç okuyamayanlar? O zaman bir şeyler daha söyleyecek oluyorum ama tıkanıp kalıyorum.
İnsan bazen hakikaten de tıkanıp kalıyor.
Uzak
Nuri Bilge Ceylan'ı facebook'tan ekleyeyim dedim ama sırada bekleyen çok sayıda arkadaşlık isteği olduğu için yeni istek gönderilemiyormuş. Bu da demek oluyor ki kendisi facebook'u çok az kullanıyor. Bir soru soracaktım Nuri Bilge'ye, ondan ötürü eklemek istedim.
Uzak, Nuri Bilge Ceylan'ın 2002'de çektiği, yanılmıyorsan birkaç tane önemli ödül de alan bir filmi. Galiba ilk olarak 2005'te izledim. Üniversitenin üçüncü sınıfındaydım ve o zamanlar bir tür yabancılık sendromuna yakalanmıştım. Yarıyıl tatillerinde falan memlekete geldiğimde kendimi büsbütün yabancı hissetiğim zamanlardı. Sanki burası benim, anamın babamın, atalarımın memleketi değilmiş, burada doğup büyümemişim de başka bir yerden gelmişim ve yabancılık çekiyorum gibi hissediyordum kendimi. İşte, Uzak'ı izlemem tam da o zamana rastlayınca haliyle çok beğendim. Aslında yalnızca bunun için değil, genel anlamda da beğendim. Güzel filmdi, yani benim sevdiğim tarzda bir filmdi. Evde bilgisayardan izlemiştim, onu anımsıyorum ama yalnız mıydım, yanımda birileri var mıydı, onu anımsamıyorum. Sanki yanımda biri vardı ve film bitinceye dek sıkıntıdan patlamıştı, öyle de bir şeyler hatırlıyorum, eğer bu filmde değilse bile, bu anlattığım, İklimler'de olmuştu. Nuri Bilge'nin filmleri, bilenler bilir, ağır aheste akan filmlerdir. Neyse, bunları ne demeye söylüyorum ki, konu bu değil.
Filmi ilk izleyişimden önce miydi, sonra mıydı, onu da hatırlamıyorum, Radikal'in sinema sayfasında Uzak üzerine yazılmış bir yazı okumuştum. Yazının başlığı, "Kendi Kültürüne Uzak"tı. Yazarın bu yargısına katılmamıştım. Çünkü o, filmin başrol oyuncularından Mahmut'u yeriyordu bu başlıkla. Bense o zamanlar Mahmut'u, onun tutumunu, tavrını tutuyordum. Mahmut, karısından boşanmış, İstanbul'da yalnız başına yaşayan, bir seramik şirketine mermer fotoğrafları çekerek geçinen, hali vakti yerinde sayılabilecek, 40-50 yaşlarında eski bir fotoğraf sanatçısıdır. Günün birinde Yusuf adlı bir genç iş bulup çalışmak için köyünden kalkıp İstanbul'a gelir, Mahmut'a misafir olur. Mahmut'un akrabası olduğu belli ama tam olarak nesi olduğunu filmden öğrenemiyoruz. Yusuf rastgele gelmiştir, ekonomik kriz de vardır, bu nedenle de iş bulmak hiç de kolay değildir. Mahmut'unsa ona yardımcı olmaya niyeti yoktur, çünkü etliye sütlüye dokunmayan bir yapısı vardır. Yusuf'a belli etmek istemez ama bir an önce bir iş bulup gitmesini istemektedir, çünkü yalnız yaşamaya alışmış ve böyle yaşamayı da seviyor görünmektedir. İşte bu nedenle Yusuf'un iş bulamadan akşam eve geldiği her geçen gün ondan sıkılmaktadır. Sonunda dayanamaz ve bu sıkıntısını bir yolunu bularak Yusuf'a belli eder:
— Sen salonda sigara mı içtin?
— Hayır, içmedim.
— Oğlum yalan söyleme, geldiğimde içerisi leş gibi sigara kokuyordu! Halıların üstünde küller, izmaritler...
— Ya, geçende beraber odada içtiydik ya, herhalde artık içiliyordur diye bir tane içmişimdir belki.
— Bak oğlum, azıcık yüz verince hemen cıvıtıyorsun. Sana kaç sefer tuvaletten çıkınca sifonu çek demedim mi?
— Demedin.
— Bunu demem mi lazım! Eşek kadar adam oldun, daha bunu öğrenemedin mi? İnsan misafir kaldığı evde biraz dikkat eder. Bir gün gelmeyeceğim, dedim, sıçmışın evin içine, ortalığı bok götürüyor! Bin türlü derdim var, bir de senin pisliğini temizleyeceğim burda...
— ...
— Bana bak, ben sigarayı bıraktım, bundan sonra mutfakta da sigara içmek yok!
— Tamam.
Birkaç gün sonraysa Mahmut'un sıkıntısı iyice artar ve deyiş yerindeyse, artık Yusuf'a patlar. O sahnedeki diyalog da şöyledir:
— Ne oldu senin gemi işi?
— Valla, işte haber bekliyoruz ya. Daha belli değil.
— Ne zaman belli olacak?
— Valla... Bilmiyom ki ya, işte... İşi kolluyorum yani, öyle, gidip geliyorum, birkaç güne kadar haber veririz dediler. Oradaki gemiciler kahvesine falan da gidiyorum.
— Peki o iş olmazsa ne yapacaksın? Köye mi döneceksin?
— Köye döner miyim ya...
— Ne bok yiyeceksin peki?
— Valla, bir kere ben köye dönersem bir daha hayat boyu oradan kurtulamam artık. Fabrikada da hiç iş falan yok. Köyde durum çok sakat yani.
— Peki oğlum bu durumda ne yapacaksın, bana onu söyle!
— Şu sizin seramik şirketinde bana göre bir iş bulamaz mıyız acaba?
— Oh! Adamlar zaten seni bekliyordu. Oğlum, burda da adamlar sapır sapır adam çıkarıyor. Kriz yok mu sanıyorsun burda?
— Yahu... Gene de bir denesek, belki bir bekçilik işi falan, oralardan denk getiririz.
— Lan iki gün evi sana bıraktık, ne hale getirdin, senden bekçi mi olur!
— ...
— Senin ne vasfın var ki alsınlar işe? Hadi girdin, ne yapacaksın o zaman? Ne iş yapacaksın? Fasülye mi dikeceksin? Kamarotluk mu yapacaksın? Miçoluk mu yapacaksın?
— Ya bak, Mahmut Abi, dallandırıp budaklandırma o kadar. Senden bir şey rica ettik, söyleyiversen ne olur sanki? Ben olsam söylerdim.
— Oğlum, bugüne kadar ben kendim için bile bir şey söylemedim.
— Zaten siz hepiniz böylesiniz ya, burası değiştirmiş sizi.
— Oğlum, gurur diye bir şey var, öyle paldır küldür harcanmaz. Salak herif!
— Yahu, bir kere denemekten ne olur ya? Hem ben olsaydım çoktan söylerdim ha.
— Şuna bak şuna. Lan bir bok anladığın yok, cart curt konuşuyorsun. Kolay mı sanıyorsun sen bu işleri! Lan adamlara on yıldır binlerce fotoğraf çektim, şu balkona yirmi metrekare seramik lazım oldu, üç kuruş indirim yaptıramadım be! Taşradan gelmişsiniz, işiniz gücünüz torpil aramak! Bir vasıf filan bulmak diye bir derdiniz yok, amcaydı, dayıydı, bakandı, milletvekiliydi, cart curt! Her şeyi hazır bulmaya çalışıyorsunuz! Ben bu işe başladığım zaman kimse yardım etmedi bana, her şeyi tırnaklarımla kazandım! İstanbul'a geldiğimde cebimde otel parası bile yoktu!
— ...
— Bir bok öğrenmeden, plansız programsız kalkıp geliyorsunuz İstanbul'a, ondan sonra kalakalıyorsunuz ortalıkta!
— S.ktir lan, ...
Az önce de söyledim, filmi ilk izlediğimde Mahmut'u tutmuştum ben. Ama şimdi biraz farklı düşünüyorum tabii. Bana kalırsa, objektif bir açıdan baktığımızda Mahmut'a da hak vermemiz gerekir, Yusuf'a da. Bir kere, akrabalık, yakınlık denen bir değer var. Tutup da bir kalemde silemeyiz. İnsan dara düştü mü yakınlarından yardım ister, bu çok doğal. Yusuf'un hakkı burada. Bir de, bireysel tercihler mi dersiniz artık, işin o yönü var. İnsanların yaşam biçimi zamanla değişebilir, bunu garipsememek gerek. Bir kimse kalkıp İstanbul'a ya da Paris'e gittikten sonra değişebilir. Yaşamı da değişebilir, kendisi de. Buna saygı göstermek gerek. Mahmut'un hakkı da burada.
Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini çok severim. Bir Zamanlar Anadolu'da'yı da henüz izlemedim bu arada. Geçen gün, Nuri Bilge'nin filmlerini birer kez daha izleyesim tuttu ve bilgisayarda bulunanlardan Uzak'ı açıp izledim. Yazının başında, Nuri Bilge'ye bir şey soracaktım dedim, şimdi gelelim ona. İlk izlediğimde dikkatimi çekmemişti, ama bu kez birden fark ettim, daha doğrusu bana öyle geldi, filmin her iki başrol oyuncusu da galiba Nuri Bilge Ceylan'ın ta kendisi. Yani, Ceylan galiba burada kendi hayatından kesitler sunmuş bize. Kendi hayatını anlatan binlerce yönetmen var. Hatta, çoğu yönetmenin ilk filmlerinde kendilerini anlattığı yönünde efsane-gerçek karışımı bir yargı da var. Bir yönetmen, isterse bütün filmlerinde kendini anlatsın, benim için sorun yok, yeter ki anlattığı hikâye gerçek bir film olsun.
Merakımı giderebilirim umarım. Öyle düşünüyorum ama sormakta yarar var, Acaba hem Mahmut, hem de Yusuf Nuri Bilge Ceylan'ın kendisi mi?
Uzak, Nuri Bilge Ceylan'ın 2002'de çektiği, yanılmıyorsan birkaç tane önemli ödül de alan bir filmi. Galiba ilk olarak 2005'te izledim. Üniversitenin üçüncü sınıfındaydım ve o zamanlar bir tür yabancılık sendromuna yakalanmıştım. Yarıyıl tatillerinde falan memlekete geldiğimde kendimi büsbütün yabancı hissetiğim zamanlardı. Sanki burası benim, anamın babamın, atalarımın memleketi değilmiş, burada doğup büyümemişim de başka bir yerden gelmişim ve yabancılık çekiyorum gibi hissediyordum kendimi. İşte, Uzak'ı izlemem tam da o zamana rastlayınca haliyle çok beğendim. Aslında yalnızca bunun için değil, genel anlamda da beğendim. Güzel filmdi, yani benim sevdiğim tarzda bir filmdi. Evde bilgisayardan izlemiştim, onu anımsıyorum ama yalnız mıydım, yanımda birileri var mıydı, onu anımsamıyorum. Sanki yanımda biri vardı ve film bitinceye dek sıkıntıdan patlamıştı, öyle de bir şeyler hatırlıyorum, eğer bu filmde değilse bile, bu anlattığım, İklimler'de olmuştu. Nuri Bilge'nin filmleri, bilenler bilir, ağır aheste akan filmlerdir. Neyse, bunları ne demeye söylüyorum ki, konu bu değil. Filmi ilk izleyişimden önce miydi, sonra mıydı, onu da hatırlamıyorum, Radikal'in sinema sayfasında Uzak üzerine yazılmış bir yazı okumuştum. Yazının başlığı, "Kendi Kültürüne Uzak"tı. Yazarın bu yargısına katılmamıştım. Çünkü o, filmin başrol oyuncularından Mahmut'u yeriyordu bu başlıkla. Bense o zamanlar Mahmut'u, onun tutumunu, tavrını tutuyordum. Mahmut, karısından boşanmış, İstanbul'da yalnız başına yaşayan, bir seramik şirketine mermer fotoğrafları çekerek geçinen, hali vakti yerinde sayılabilecek, 40-50 yaşlarında eski bir fotoğraf sanatçısıdır. Günün birinde Yusuf adlı bir genç iş bulup çalışmak için köyünden kalkıp İstanbul'a gelir, Mahmut'a misafir olur. Mahmut'un akrabası olduğu belli ama tam olarak nesi olduğunu filmden öğrenemiyoruz. Yusuf rastgele gelmiştir, ekonomik kriz de vardır, bu nedenle de iş bulmak hiç de kolay değildir. Mahmut'unsa ona yardımcı olmaya niyeti yoktur, çünkü etliye sütlüye dokunmayan bir yapısı vardır. Yusuf'a belli etmek istemez ama bir an önce bir iş bulup gitmesini istemektedir, çünkü yalnız yaşamaya alışmış ve böyle yaşamayı da seviyor görünmektedir. İşte bu nedenle Yusuf'un iş bulamadan akşam eve geldiği her geçen gün ondan sıkılmaktadır. Sonunda dayanamaz ve bu sıkıntısını bir yolunu bularak Yusuf'a belli eder:
— Sen salonda sigara mı içtin?
— Hayır, içmedim.
— Oğlum yalan söyleme, geldiğimde içerisi leş gibi sigara kokuyordu! Halıların üstünde küller, izmaritler...
— Ya, geçende beraber odada içtiydik ya, herhalde artık içiliyordur diye bir tane içmişimdir belki.
— Bak oğlum, azıcık yüz verince hemen cıvıtıyorsun. Sana kaç sefer tuvaletten çıkınca sifonu çek demedim mi?
— Demedin.
— Bunu demem mi lazım! Eşek kadar adam oldun, daha bunu öğrenemedin mi? İnsan misafir kaldığı evde biraz dikkat eder. Bir gün gelmeyeceğim, dedim, sıçmışın evin içine, ortalığı bok götürüyor! Bin türlü derdim var, bir de senin pisliğini temizleyeceğim burda...
— ...
— Bana bak, ben sigarayı bıraktım, bundan sonra mutfakta da sigara içmek yok!
— Tamam.
Birkaç gün sonraysa Mahmut'un sıkıntısı iyice artar ve deyiş yerindeyse, artık Yusuf'a patlar. O sahnedeki diyalog da şöyledir:
— Ne oldu senin gemi işi?
— Valla, işte haber bekliyoruz ya. Daha belli değil.
— Ne zaman belli olacak?
— Valla... Bilmiyom ki ya, işte... İşi kolluyorum yani, öyle, gidip geliyorum, birkaç güne kadar haber veririz dediler. Oradaki gemiciler kahvesine falan da gidiyorum.
— Peki o iş olmazsa ne yapacaksın? Köye mi döneceksin?
— Köye döner miyim ya...
— Ne bok yiyeceksin peki?
— Valla, bir kere ben köye dönersem bir daha hayat boyu oradan kurtulamam artık. Fabrikada da hiç iş falan yok. Köyde durum çok sakat yani.
— Peki oğlum bu durumda ne yapacaksın, bana onu söyle!
— Şu sizin seramik şirketinde bana göre bir iş bulamaz mıyız acaba?
— Oh! Adamlar zaten seni bekliyordu. Oğlum, burda da adamlar sapır sapır adam çıkarıyor. Kriz yok mu sanıyorsun burda?
— Yahu... Gene de bir denesek, belki bir bekçilik işi falan, oralardan denk getiririz.
— Lan iki gün evi sana bıraktık, ne hale getirdin, senden bekçi mi olur!
— ...
— Senin ne vasfın var ki alsınlar işe? Hadi girdin, ne yapacaksın o zaman? Ne iş yapacaksın? Fasülye mi dikeceksin? Kamarotluk mu yapacaksın? Miçoluk mu yapacaksın?
— Ya bak, Mahmut Abi, dallandırıp budaklandırma o kadar. Senden bir şey rica ettik, söyleyiversen ne olur sanki? Ben olsam söylerdim.
— Oğlum, bugüne kadar ben kendim için bile bir şey söylemedim.
— Zaten siz hepiniz böylesiniz ya, burası değiştirmiş sizi.
— Oğlum, gurur diye bir şey var, öyle paldır küldür harcanmaz. Salak herif!
— Yahu, bir kere denemekten ne olur ya? Hem ben olsaydım çoktan söylerdim ha.
— Şuna bak şuna. Lan bir bok anladığın yok, cart curt konuşuyorsun. Kolay mı sanıyorsun sen bu işleri! Lan adamlara on yıldır binlerce fotoğraf çektim, şu balkona yirmi metrekare seramik lazım oldu, üç kuruş indirim yaptıramadım be! Taşradan gelmişsiniz, işiniz gücünüz torpil aramak! Bir vasıf filan bulmak diye bir derdiniz yok, amcaydı, dayıydı, bakandı, milletvekiliydi, cart curt! Her şeyi hazır bulmaya çalışıyorsunuz! Ben bu işe başladığım zaman kimse yardım etmedi bana, her şeyi tırnaklarımla kazandım! İstanbul'a geldiğimde cebimde otel parası bile yoktu!
— ...
— Bir bok öğrenmeden, plansız programsız kalkıp geliyorsunuz İstanbul'a, ondan sonra kalakalıyorsunuz ortalıkta!
— S.ktir lan, ...
Az önce de söyledim, filmi ilk izlediğimde Mahmut'u tutmuştum ben. Ama şimdi biraz farklı düşünüyorum tabii. Bana kalırsa, objektif bir açıdan baktığımızda Mahmut'a da hak vermemiz gerekir, Yusuf'a da. Bir kere, akrabalık, yakınlık denen bir değer var. Tutup da bir kalemde silemeyiz. İnsan dara düştü mü yakınlarından yardım ister, bu çok doğal. Yusuf'un hakkı burada. Bir de, bireysel tercihler mi dersiniz artık, işin o yönü var. İnsanların yaşam biçimi zamanla değişebilir, bunu garipsememek gerek. Bir kimse kalkıp İstanbul'a ya da Paris'e gittikten sonra değişebilir. Yaşamı da değişebilir, kendisi de. Buna saygı göstermek gerek. Mahmut'un hakkı da burada.
Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini çok severim. Bir Zamanlar Anadolu'da'yı da henüz izlemedim bu arada. Geçen gün, Nuri Bilge'nin filmlerini birer kez daha izleyesim tuttu ve bilgisayarda bulunanlardan Uzak'ı açıp izledim. Yazının başında, Nuri Bilge'ye bir şey soracaktım dedim, şimdi gelelim ona. İlk izlediğimde dikkatimi çekmemişti, ama bu kez birden fark ettim, daha doğrusu bana öyle geldi, filmin her iki başrol oyuncusu da galiba Nuri Bilge Ceylan'ın ta kendisi. Yani, Ceylan galiba burada kendi hayatından kesitler sunmuş bize. Kendi hayatını anlatan binlerce yönetmen var. Hatta, çoğu yönetmenin ilk filmlerinde kendilerini anlattığı yönünde efsane-gerçek karışımı bir yargı da var. Bir yönetmen, isterse bütün filmlerinde kendini anlatsın, benim için sorun yok, yeter ki anlattığı hikâye gerçek bir film olsun.
Merakımı giderebilirim umarım. Öyle düşünüyorum ama sormakta yarar var, Acaba hem Mahmut, hem de Yusuf Nuri Bilge Ceylan'ın kendisi mi?
17 Eylül 2013
Kuşlar ve İnsanlar
İnsanlar, binyıllar boyunca hep, "Ah keşke kanatlarımız olsaydı da biz de kuşlar gibi uçabilseydik, havada özgürce süzülebilseydik!" diye, özlemle karışık serzenişlerde bulundular. Ama bir yandan da kuşları öldürmeyi, onları korkutmayı sürdürdüler.
Kuşlarsa, "Keşke insanlar biraz insanca davranabilselerdi de, yeryüzünde biz de rahatça yaşayabilseydik," dediler ve iç geçirerek şunu eklediler: "Kim bilir, o zaman belki elbirliğiyle uçmanın bir yolunu bulabilirdik insanlara."
Böylece devam etti gitti düzen.
16 Eylül 2013
Zor Eğitim
![]() |
| Zor Ders, William-Adolphe Bouguereau |
***
Bazen geriye dönüp bütün bir öğrencilik hayatıma bakıyorum. Düşünüp duruyorum da, hadi üniversiteyi bir yana bırak, ilkokul, ortaokul ve lisede, hepsi değil ama bana ders vermiş olan öğretmenlerin büyük çoğunluğunun bir bok öğretmediğini görüyorum. O kadar sığ, o kadar bilgisiz öğretmenler gördüm ki... Bazılarına örneğin, öğretmenlikten başka her şeyi yaptırabilirdin. Ama her nasıl olmuşsa öğretmenliğe kapağı atmayı becerebilmişlerdi. Bizimse, öğrenci olarak yapabileceğimiz hiç ama hiçbir şey yoktu. Ne yapacaktık ki, "reddi hoca" mı yapacaktık? Böyle böyle, derken yıllar geçip gitti, sınıflar sınıfları, okullar okulları izledi, ilkokul, ortaokul, lise bitti, sonra üniversite, derken koca adam olup çıktık. Yüzde doksanı öğretmenlikten anlamayan insanların, o çok kokuşmuş deyişle, "rahlei tedrisinden" geçtikten sonra insan geldiği yere de şükrediyor doğrusu. Düşünün, öyle öğretmenlerin elinden çıkıp, en azından bir üniversite okumayı becermek de hiç fena bir iş değil. Gerçi burada kişisel çabalar da var, onları da göz ardı etmemek gerek. Öğretmenler kötüyse bile sen kendin bir çaba gösteriyorsan onun da elbette bir karşılığı oluyor. Ama her ne olursa olsun, senin gösterdiğin çaba ne denli büyük olursa olsun, gene de öğretmen çok önemlidir ve onun oynadığı rolün sonucu olarak, çok iyi bir duruma da gelebilirsin, çöpe de gidebilirsin.Bunlar iyi güzel de, şimdi konuşmanın faydası ne, diye sorulabilir. Şimdisi mimdisi yok be kardeşim. Olan olmuş, ölen ölmüş. Yedi yaşına dönüp her şeyi baştan alacak halin yok ya. Kader deyip sıyrılmak da pek içime sinmiyor ama ne yapalım, bugün artık yapacak bir şey yok, geçen zaman geçip gitmiş.
***
Öğrenci merkezli eğitim deniyor ama o da öyle basit değil, iki günde olmuyor. Adamakıllı oturması için nereden baksan yirmi yıl gerekli. Kısacası, eğitim-öğretim düzenimiz hâlâ öğretmen merkezli. Böyle olunca da öğretmenin nasıl biri olduğu, gerçekten öğretmenlik yapabilip yapamadığı hayati bir önem taşıyor. Demem o ki, okula giden çocuğunuz varsa, öğretmenlerini sık sık ziyaret etmeniz, onları "tanımanız" çocuğunuzun ve hatta sizin geleceğiniz için çok yararlı olacaktır.
Filozof John Locke'un tabula rasa yorumunu herkes bilir. İnsan bu dünyaya "boş bir levha" olarak gelir, sonradan o levhanın üzeri yazılır, çizilir. Bizim ülkemizde kalem kimin elinde, onu da herkes bilir: öğretmenin elinde. Dolayısıyla, öğretmenin o boş levhaya ne yazacağı, ne çizeceğidir önemli olan. Evet, bugün anne-babalar geçmişe göre çok daha bilinçli, hadi diyelim küçük bir kalem de onların elinde, ama esas kalem yine öğretmende, başlangıçtaki boş levhada ileride belirgin olarak görünecek olanlar öğretmenin yazıp çizecekleridir. O nedenle, bir kez daha söylüyorum, çocuğunuz okula gidiyorsa, öğretmenlerini yakından tanımanız çok önemli.
***
Biraz öğretmenleri yeren bir yazı oldu. Onları kötülediğim, karaladığım düşünülmesin, kendim de bir öğretmenim. Öğretmenler de elbette insan, onların da herkes gibi kusurları, eksik gedikleri olabilir, doğaldır. Mesleğini mükemmel bir biçimde yapabilen insanlar azdır, çünkü siz ne olursanız olun, sizin dışınızdaki koşullar size doğrudan ya da dolaylı olarak etki eder, bu da işinizi dört dörtlük yapmanıza engel olur. Kusursuz insan olmaz kısacası. Önemli olan bu kusurların ne kadar sizin dışınızda, ne kadar sizden dolayı gerçekleştiğidir. Benim burada söylemeye çalıştığım da bu. Bir öğretmen, eğer benim yukarıda sözünü ettiğim kendi öğretmenlerim gibiyse hiç olmasın daha iyi. Ama elinden gelen çabayı gösteriyorsa ne ala. Beklentileri karşılayan bir yıl olmasını diliyorum.
15 Eylül 2013
Nadya'ya Mektup
Sevgili Nadya, nasılsın iyi misin? İyi olmanı Cenabı Hak'tan niyaz ederim. Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Bizleri soracak olursan, hamdolsun iyiyiz.
Zaman ne çabuk geçiyor, değil mi? Son mektubumun üzerinden ne kadar zaman geçtiğini bile, bir an durup düşününce, hatırlayamadım.
Bizim buraya sonbahar geldi denebilir. Havalar serinlemeye başladı. Özellikle geceleri oldukça serin oluyor. Hatta, yaşlılara bakılırsa soğudu bile denebilir. E, bizim bura böyleyse, sizin oranın da iyice soğumuş olduğunu çıkarabiliriz. Gerçi, alışkanlıkları da işin içine katmalıyız, siz o havaya alışıksınız, biz buna.
Bu yaz benim için hiç iyi geçmedi Nadyacığım. Çok sıkıldım. Canım o kadar sıkkındı ki, normalde cep telefonu mesajlarında da yazım kurallarına uymaya özen gösteren ben, bir arkadaşımın halimi hatrımı sorması üzerine yazdığım bir mesajda, affedersin "canım çok s.kiliyor" yazmışım, o derece. Bu yaz bir ara handiyse patlıyordum sıkıntıdan. Neyse, sıkıntılarımdan daha fazla söz edip seni de sıkıntıya sokmayayım şimdi. Tatil senin için iyi geçmiştir umarım. Katya'dan öğrendiğime göre Orta Amerika'ya gitmişsin. Güzel geçti mi tatilin? Ben de oraları çok merak ediyorum ama hiç fırsat bulamıyorum gezmek için. Peki, gelecek yıl için neler planladın, bir yerlere gidecek misin? Umarım yine buraya gelirsin.
Elizarov ailesi taşınmış diye duydum, doğru mu? Ben kendilerine ulaşmaya çalıştım ama, tahmin edersin ki ulaşmak öyle kolay değil. Eğer gerçekten taşınmışlarsa senin için hiç iyi olmamıştır. Yalnız hissediyorsundur kendini. Umarım duyduklarım doğru değildir. Elizarovlar dedim de, aklıma yine Ludmila geldi. O ne yapıyor? Çok uzun zaman oldu ondan bir haber almayalı. Merak etmiyorum desem yalan olur.
Sevgili Nadya, sen bu mektubu okurken, (o ne be, eski Türk filmleri gibi oldu, hahaha!), evet, sen bu mektubu okurken ben dayımın düğününde olacağım. Dayım dediğime bakma, çok da yaşlı sayılmaz, daha doğrusu aynı yaştayız. Bir kız bulmuş evlenmiş kısacası, biz de düğününe gidiyoruz işte. Hatırlıyor musun, buraların düğünlerini çok merak ettiğini söylemiştin? Ben de sana, buralarda düğünler çoğunlukla güzün yapılır demiştim, eylülde gel, seni bir düğüne götüreyim, diye de eklemiştim. Sen de, kısmetse olur demiştin. Gördüğün gibi hâlâ kısmet olmuş değil. Senden ötürü ama, geleceğim diyorsun, geldiğin yok.
Kan kardeşim Vıladimir geldi aklıma şimdi. Tahmin edebileceğin gibi bu yaz da gelmedi. O da senin gibi, hep sürüncemede bırakıyor. Hayır, kara kaşına, ela gözüne hayran olduğumdan değil, evet, kan kardeşim bir yerde ama ben asıl yıllar önce yaptığımız planlarımızı artık uygulamaya koymak derdindeyim, o yüzden istiyorum gelmelerini. Bir de Aleksey Amca'nın o doyum olmaz sohbetlerini özledim. Bir keresinde ava gitmiştik beraber. Ava gittik dediğim, o avlanmaya çıktı, ben de ona eşlik ettim, yoksa avlanmak gibi etkinliklere toptan karşıyım, bilirsin. Hayvancağızları öldürüp duruyorlar. Ben de sırf gıcıklık olsun diye Aleksey Amca'yı tek bir hayvan olmayan yerlere götürmüştüm. Benim amacım boyuna sohbet etmekti. O da bunu ve kendisine oynadığım oyunu fark etmişti ama bana da çaktırmamıştı. Yılların ustasıdır o. Ne de olsa Sibiryalı sayılır.
Fazla uzatmayayım Nadyacığım. Bir halini hatrını sorayım dedim. Birkaç gün sonra yine yazarım. Şimdilik kendine çok iyi bak, oradaki tanıdıklara da selam söyle.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, gözlerinden öper ve seni hasretle kucaklarım.
Zaman ne çabuk geçiyor, değil mi? Son mektubumun üzerinden ne kadar zaman geçtiğini bile, bir an durup düşününce, hatırlayamadım.
Bizim buraya sonbahar geldi denebilir. Havalar serinlemeye başladı. Özellikle geceleri oldukça serin oluyor. Hatta, yaşlılara bakılırsa soğudu bile denebilir. E, bizim bura böyleyse, sizin oranın da iyice soğumuş olduğunu çıkarabiliriz. Gerçi, alışkanlıkları da işin içine katmalıyız, siz o havaya alışıksınız, biz buna.
Bu yaz benim için hiç iyi geçmedi Nadyacığım. Çok sıkıldım. Canım o kadar sıkkındı ki, normalde cep telefonu mesajlarında da yazım kurallarına uymaya özen gösteren ben, bir arkadaşımın halimi hatrımı sorması üzerine yazdığım bir mesajda, affedersin "canım çok s.kiliyor" yazmışım, o derece. Bu yaz bir ara handiyse patlıyordum sıkıntıdan. Neyse, sıkıntılarımdan daha fazla söz edip seni de sıkıntıya sokmayayım şimdi. Tatil senin için iyi geçmiştir umarım. Katya'dan öğrendiğime göre Orta Amerika'ya gitmişsin. Güzel geçti mi tatilin? Ben de oraları çok merak ediyorum ama hiç fırsat bulamıyorum gezmek için. Peki, gelecek yıl için neler planladın, bir yerlere gidecek misin? Umarım yine buraya gelirsin.
Elizarov ailesi taşınmış diye duydum, doğru mu? Ben kendilerine ulaşmaya çalıştım ama, tahmin edersin ki ulaşmak öyle kolay değil. Eğer gerçekten taşınmışlarsa senin için hiç iyi olmamıştır. Yalnız hissediyorsundur kendini. Umarım duyduklarım doğru değildir. Elizarovlar dedim de, aklıma yine Ludmila geldi. O ne yapıyor? Çok uzun zaman oldu ondan bir haber almayalı. Merak etmiyorum desem yalan olur.
Sevgili Nadya, sen bu mektubu okurken, (o ne be, eski Türk filmleri gibi oldu, hahaha!), evet, sen bu mektubu okurken ben dayımın düğününde olacağım. Dayım dediğime bakma, çok da yaşlı sayılmaz, daha doğrusu aynı yaştayız. Bir kız bulmuş evlenmiş kısacası, biz de düğününe gidiyoruz işte. Hatırlıyor musun, buraların düğünlerini çok merak ettiğini söylemiştin? Ben de sana, buralarda düğünler çoğunlukla güzün yapılır demiştim, eylülde gel, seni bir düğüne götüreyim, diye de eklemiştim. Sen de, kısmetse olur demiştin. Gördüğün gibi hâlâ kısmet olmuş değil. Senden ötürü ama, geleceğim diyorsun, geldiğin yok.
Kan kardeşim Vıladimir geldi aklıma şimdi. Tahmin edebileceğin gibi bu yaz da gelmedi. O da senin gibi, hep sürüncemede bırakıyor. Hayır, kara kaşına, ela gözüne hayran olduğumdan değil, evet, kan kardeşim bir yerde ama ben asıl yıllar önce yaptığımız planlarımızı artık uygulamaya koymak derdindeyim, o yüzden istiyorum gelmelerini. Bir de Aleksey Amca'nın o doyum olmaz sohbetlerini özledim. Bir keresinde ava gitmiştik beraber. Ava gittik dediğim, o avlanmaya çıktı, ben de ona eşlik ettim, yoksa avlanmak gibi etkinliklere toptan karşıyım, bilirsin. Hayvancağızları öldürüp duruyorlar. Ben de sırf gıcıklık olsun diye Aleksey Amca'yı tek bir hayvan olmayan yerlere götürmüştüm. Benim amacım boyuna sohbet etmekti. O da bunu ve kendisine oynadığım oyunu fark etmişti ama bana da çaktırmamıştı. Yılların ustasıdır o. Ne de olsa Sibiryalı sayılır.
Fazla uzatmayayım Nadyacığım. Bir halini hatrını sorayım dedim. Birkaç gün sonra yine yazarım. Şimdilik kendine çok iyi bak, oradaki tanıdıklara da selam söyle.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, gözlerinden öper ve seni hasretle kucaklarım.
14 Eylül 2013
Başkalarını Eleştirirken
13 Eylül 2013
Kumsal
Bayram, arabayı yolun kenarına çekmiş, denize giren kadınlı kızlı kalabalığı izliyor. “Eskiden olsa utanırdım,” diye geçiriyor içinden. İçerliyor. Yine memleket düşüyor aklına. Zaten son zamanlarda iyice memleket hastası oldu çıktı. Nasıl olmasın, neredeyse yirmi yıl oldu memleketten çıkalı. Bazen artık dayanamadığını düşünüyor, çekip gitmek istiyor, bir daha hiç dönmemek üzere. "Kazandığım parayla bir biçimde yaşar giderim, çekip gitsem artık," diye söylenip duruyor, ama memlekette de artık o eski yaşamını bulamayacağının farkında. Bunu ne zaman düşünse acı bir gülümseme beliriyor yüzünde. “O eski güzel günler geçip gitti,” diye avutmaya çalışıyor kendini, “gençliğin avuçlarından kayıp gitti, bir daha hiçbir yerde bulamazsın!”
Derin düşüncelerinden, memleket özleminden sıyrılıyor Bayram, denize girenlere dönüyor yine. İçinde en ufak bir art niyet yok, dikizleme yok. Öylesine bakıyor kadınlara, kızlara. Acıyor onlara, “bir kumsalları bile yok,” diye geçiriyor içinden, “eskiden olsa ne kadar utanırdım,” diye yineliyor içindeki ses, “çıplak kadınlara bakılır mı hiç.” Sonra gururlanıyor, kendi kültürünü, anne-babasından aldığı terbiyeyi, köyünün gelenek-göreneklerini, insanlarının güzelliğini, oturuş kalkışını bir bir düşünüp gururlanıyor. Kendi memleketinden, kültüründen, güzelliklerinden burada, bu her anlamıyla soğuk Avrupa kentinde söz etse, ne dediğine aldırmazlar bile, bunu çok iyi biliyor, çünkü artık iyice kanıksamış burayı.
Kendi memleketinde kadınlarla kızların denize girişini anımsıyor. Köyün dışındaki kumsalları anımsıyor. Kadınların gözden uzakta, utana sıkıla, üstlerindeki giysilerle denize girişini anımsıyor. Şimdi, şu denize giren kadınlara bakınca, “nasıl da rahatlar,” diye düşünüyor, “karışanları edenleri yok, utanma sıkılmaları yok.”
Kendi memleketinin kadınlarına acıyor bu kez. Anasını, ablasını, yengesini, kız kardeşini düşünüyor. Yine avuntuya veriyor: “Hiç olmazsa kumsalları vardı,” diyor, “güneşleri vardı, daha ne! Şu gariplere bak, bir kumsalları bile yok!”
Derin düşüncelerinden, memleket özleminden sıyrılıyor Bayram, denize girenlere dönüyor yine. İçinde en ufak bir art niyet yok, dikizleme yok. Öylesine bakıyor kadınlara, kızlara. Acıyor onlara, “bir kumsalları bile yok,” diye geçiriyor içinden, “eskiden olsa ne kadar utanırdım,” diye yineliyor içindeki ses, “çıplak kadınlara bakılır mı hiç.” Sonra gururlanıyor, kendi kültürünü, anne-babasından aldığı terbiyeyi, köyünün gelenek-göreneklerini, insanlarının güzelliğini, oturuş kalkışını bir bir düşünüp gururlanıyor. Kendi memleketinden, kültüründen, güzelliklerinden burada, bu her anlamıyla soğuk Avrupa kentinde söz etse, ne dediğine aldırmazlar bile, bunu çok iyi biliyor, çünkü artık iyice kanıksamış burayı.
Kendi memleketinde kadınlarla kızların denize girişini anımsıyor. Köyün dışındaki kumsalları anımsıyor. Kadınların gözden uzakta, utana sıkıla, üstlerindeki giysilerle denize girişini anımsıyor. Şimdi, şu denize giren kadınlara bakınca, “nasıl da rahatlar,” diye düşünüyor, “karışanları edenleri yok, utanma sıkılmaları yok.”
Kendi memleketinin kadınlarına acıyor bu kez. Anasını, ablasını, yengesini, kız kardeşini düşünüyor. Yine avuntuya veriyor: “Hiç olmazsa kumsalları vardı,” diyor, “güneşleri vardı, daha ne! Şu gariplere bak, bir kumsalları bile yok!”
12 Eylül 2013
Dünyayı değiştirenlerle dünyasını değiştirenler
— Dede...
— Oğlum...
— Dede, ne olacak şimdi?
— Katiller yakalanacaklar ve cezalarını çekecekler.
— Peki ya sen?
— Nasıl yani ben?!
— Sen ne yapacaksın?
— Üzülmeye devam edeceğim.
— Babam öldüğünde de üzülmüş müydün?
— Evet üzülmüştüm.
— Annem?
— Annen de üzülmüştü! Hatta, en çok o üzülmüştü.
— Babam intihar etmiş, bu günah değil mi?
— Bilmem, kitaba bakmak lazım.
— Ne kitabı?
— Günah değil. Bazı insanlar canları sıkılınca dünyayı değiştirmek isterler. Dünyayı değiştirmeye gücü olmayanlarsa dünyalarını değiştirirler. Anladın mı?
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi'nden bir sahne.
Meraklısına Not: Dede, genç karısını öldüren katilin ta kendisidir. Katilin kızıysa kocasını öldürtmüştür. Oğlunaysa babasının intihar ettiği yalanını uydurmuştur.
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi'nden bir sahne.
Meraklısına Not: Dede, genç karısını öldüren katilin ta kendisidir. Katilin kızıysa kocasını öldürtmüştür. Oğlunaysa babasının intihar ettiği yalanını uydurmuştur.
11 Eylül 2013
Kürkçü Dükkânında
İki tilki birbiriyle buluşmuş, eş olmuşlardı. Beraberce yaşayıp geçinmeye başladılar. Bir padişah, zağarıyla, doğanıyla ava çıkmıştı. Bu iki tilkiyi birbirinden ayırdı. Dişi tilki, erkeğine, "Ey kaçacak delik arayan, söyle, sonra nerede buluşacağız acaba?" dedi. Erkek tilki dedi ki: "Eğer ömrümüz olursa, şehirdeki kürkçü dükkânında!"Feridüddin Attâr, Mantık Al-Tayr (Kuşların Dili)
9 Eylül 2013
7 Eylül 2013
Pencerenin Ardındaki
Öykünün kahramanı, gecenin bir vakti bir sesle uyanıyor. Küçük bir köpeğin sesi... İnliyor. Ya bağlamışlar, ya da bir yerlere tıkmışlar, kurtulmak istiyor, acı acı inleyişinden belli.
Köpeciğin sesi rahatsız ediyor uykusu bölünen adamı. Uyumaya devam etmek istiyor ama, daha sabaha çok var. Ama köpek böyle inlemeyi sürdürdükçe uyuması olanaksız. Bir çare olarak kalkıp açık pencereyi kapatıyor. Köpeğin sesi –Tanrım, ne kadar da küçük bir köpek bu, sesinden anlaşılıyor, belki de daha birkaç günlüktür!– azalmaya başlıyor pencere kapanınca.
Gecenin bu vakti kalkıp giyinmesi, dışarı çıkıp sesin geldiği yan bahçeye girmesi, üstelik bunun için duvardan atlaması gerekecek, sonra o köpeği bulması, içinde bulunduğu durumdan kurtarması... Doğrusu şu an pek düşünülecek, düşünülse bile beklenecek bir şey değil. Ama ne olursa olsun, o pencerenin kapanmasıyla odanın içine bir vicdan hapsoluyor. Küçük köpekse inlemeyi sürdürüyor.
Köpeciğin sesi rahatsız ediyor uykusu bölünen adamı. Uyumaya devam etmek istiyor ama, daha sabaha çok var. Ama köpek böyle inlemeyi sürdürdükçe uyuması olanaksız. Bir çare olarak kalkıp açık pencereyi kapatıyor. Köpeğin sesi –Tanrım, ne kadar da küçük bir köpek bu, sesinden anlaşılıyor, belki de daha birkaç günlüktür!– azalmaya başlıyor pencere kapanınca.
Gecenin bu vakti kalkıp giyinmesi, dışarı çıkıp sesin geldiği yan bahçeye girmesi, üstelik bunun için duvardan atlaması gerekecek, sonra o köpeği bulması, içinde bulunduğu durumdan kurtarması... Doğrusu şu an pek düşünülecek, düşünülse bile beklenecek bir şey değil. Ama ne olursa olsun, o pencerenin kapanmasıyla odanın içine bir vicdan hapsoluyor. Küçük köpekse inlemeyi sürdürüyor.
6 Eylül 2013
Bizim Olan Şeyler
Biz insanlar ne yaparsak yapalım gene de bazı şeyler tamamen bizim dışımızda gerçekleşir. Örneğin bazı şeylerin bize ait olduğunu iddia etsek de, –üstelik bütün insanlar da bunu böyle kabul etse, misal, üstümüzdeki giysiler "tamamen" bize ait olsa da– yine de bir miktar başkalarına aittir "bizim" olan şeyler.
Penceremizin yanındaki ağaçlar komşumuza ait olsa da, onların gökyüzüyle birlikte oluşturduğu manzara bizimdir. Komşumuz buna ne diyebilir ki?
Penceremizin yanındaki ağaçlar komşumuza ait olsa da, onların gökyüzüyle birlikte oluşturduğu manzara bizimdir. Komşumuz buna ne diyebilir ki?
5 Eylül 2013
Bizi Hayata Bağlayan Şeyler
![]() |
| © Copyright Bazı şeyler bizi hayata bağlar. Ama biz bunun farkına varmadan kurtulmak isteriz onlardan. Elimizden gelse tutup atacağız onları hayatımızdan. |
4 Eylül 2013
Merak Etmeden Yaşayabilenler
merak etmeden yaşayabilen insanlar görmüşsünüzdür, bu satırların yazarı da gördü o insanlardan, nasıl yaşayabildiklerine şaşırmadı, onların merak etmesini engelleyen onların apaçık kendilerine yabancı olmalarıydı: adamın teki boş vakitlerinde kitap okuduğunu söylemiş, bu satırların yazarı da "hangi yazarların hangi kitaplarını okursunuz" diye soruvermişti, adam hiç duraksamadan şu cevabı verdi: "benim pek boş vaktim olmaz, bilirsiniz hep meşgulüm, ama yıllar önce boş üç saatim her nasılsa oluvermişti hemen değerlendirmek istedim, kitap okumağa karar verdim, aradım baktım: evdeki tek kitap telefon/adres rehberi idi, açtım okumağa başladım, ne oldu biliyor musunuz yaşadığım şehirde "ziya saçması" adında sokak olduğunu gördüm, gözlerime inanamadım tabiî gittim belediyeye, canım sıkkın, hesap sordum, "böyle saçma sokak adı olur mu? bunun açıklamasını kim yapacaksa hemen yapsın!", bağırınca herkes dikkat kesildi, memurlardan teki belediye başkanını aramış, adam hemen geldi, "buyurun beyefendi, şikayetiniz nedir?", elimdeki telefon/adres rehberini açtım, işaretli satırı gösterdim belediye başkanına, okudu, "burada saçma olan ne anlayamadım, izah eder misiniz?", tabiî dayanamadım ben: "böyle sokak adı olur mu allah aşkına, okumadınız mı "ziya saçması sokak" yazıyor, adam elimden aldı rehberi, yeniden okudu işaretli yeri, ne dese beğenirsin: "yanlış okumuş olmalısınız, orada "ziya saçması" değil, "ziya şaşmazı sokak" yazıyor. baktım gerçekten öyle yazıyormuş yahu, başımı önüme eğdim, utancımdan yerin dibine girdim, çıktım dışarı, oturdum ağladım": mûsiki buİsmail Pelit, mûsiki bu
3 Eylül 2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















