8 Ocak 2015

Aynur Abla

Çocukluğumun en belirgin figürlerinden biriydi Aynur Abla. Belki üzerinden uzunca süre geçmedi ama büyüklük - küçüklük denen kavramların anlamını yitirmemiş olduğu zamanlardı henüz, büyüğün büyüklüğünü, küçüğün küçüklüğünü bildiği zamanlar; şöyle yirmi-yirmi beş yıl kadar önce.

Akrabaydık, komşuyduk. Yaşıtım olan kardeşleriyle arkadaştık.

Şimdi artık ne o eski köyler kaldı, ne de eski köy yaşamı. Üretim vardı köylerde. Herkes, biz çocuklar bile üretimin içindeydik. Kimimiz hayvan bakıyor, kimimiz köyle yayla arasında her gün mekik dokuyorduk. Elbette yaş büyüdükçe omuzlardaki yük de giderek büyüyor, ağırlaşıyordu. Fakat kadim bir maya ile yoğrulmuş, sağlam bir biçimde pişirilmiş insani kültürün henüz yitmemiş olması zorluklarla dolu hayatımıza karşın elimizdeki en büyük kozdu. Hayat bizimdi ama zorlukları da en az kendisi kadar bizimdi, ironi bazen acı da oluyor, değil mi ya. Ne ki, yaşamın zorluklarının söz konusu olduğu yerde hiçbir zaman eşitlikten söz edilmemiştir, kimine zor, kimine daha zor, kimineyse çok daha zor yüzünü göstermiştir hayat; belki de en zor yüzü Aynur Ablaya kısmet olmuştur, kim bilebilir. Hem, kısmet dediğin nedir?

Kadınlar, ah kadınlar!.. Erkeklerin oturduğu söylenemezdi, fakat kadınların yükü her zaman olduğu gibi o zaman da daha fazlaydı. Köy kızları o zamanlar ne çocukluklarını, ne gençliklerini, ne de kızlıklarını yaşayabilirlerdi. Handiyse yetişkin olarak doğarlardı. Ne kadar iç acıtıcı!..

Evin yükünü anneleri ve kız kardeşleriyle birlikte taşıyan, sabah akşam demeden, dur durak bilmeden çalışan köy kızlarından yalnızca biriydi Aynur Abla. Nitekim adına talihsizlik denen o illetten o da nasibini alıyordu, nasip denirse...

Hayat denen bu anlaşılmazlıklar dizgesi içinde insan bazen yolunu şaşırıyor. Bazen de, bırakın yolunu şaşırıp başka yola sapmayı, herhangi bir yola bile giremiyor doğrusu. Bazen durup hayatı ucundan bucağından sorgulamak istediğinizde bile bunu doğru dürüst yapamadığınızı gördüğünüzde içinizden kendinize acıyasınız bile gelir. Sizi bilmem ama ben –her ölümde diyemesem de– bazı ölümlerde hayatın anlamsızlığı fikrine ufaktan da olsa sıcak bakmak gerektiği kanısına varırım. Aynur Ablanın ölümü de böyle oldu. Bazı insanların gönlünce yaşayamıyor oluşunu hangi kuramla açıklayalım? Gönlünce olmadıktan sonra insan ne yapıp etmeye gelir şu dünyaya? Benim açıklayabileceğim meseleler değil bunlar, dedim ya, bazen tıkanıyor insan. Gene de hayatı sorgulamak esas işimiz olmalı, diyorum naçizane.

Aynur Abla öldü bugün. Aylardır amansız bir hastalığın pençesindeydi. Yenik düştü. Yaşamının son demlerine hep hastaneler, yataklar tanık oldu. Ölümün de şakası yokmuş hakikaten, hayatta gün yüzü görmeden arkasında üç öksüz bırakıp giden genç bir kadının mevzubahis olduğu yerde şakanın adı geçer mi?

5 Ocak 2015

Arkadaşım Shinzō ile Japonya Üzerine Bir Konuşma

Londra'da bir kafede oturduk dostum Shinzō'yla. Fakat öyle bilindik bir kafe değildi. Shinzō da zaten tebdili kıyafet ve gözünde gözlükle gelmişti. Tanınmak istemiyordu doğal olarak. 

Dün de bahsettiğim gibi, çokça konudan konuştuk fakat esas olarak Japonya'dan dem vurduk. Fikirlerimi sordu. Japonlar böyledir, kibirlenme, böbürlenme filan nedir bilmezler. Yok ben başbakan oldum, şu oldum, bu oldum, demezler, herkesten öğrenilebilecek bir şey olduğunun bilinciyle hareket ederler. Velhasıl benim de fikir ve önerilerimi sordu Shinzō. Ben de öncelikle "Seni düşündüren, fikir almak istediğin bir konu var mı?" diye sordum. O da, "Var tabii," dedi. "Nedir?" dedim. "Nüfusumuz," dedi. Arkadaşım Shinzō, ülkesi Japonya'nın git gide yaşlanan nüfusundan bir hayli endişeli görünüyordu. Fakat onu endişelendiren yalnız bu değildi. Yine aynı konuda, Japonya'nın fazla nüfusuna karşılık yüzölçümünün küçüklüğü de kafasını kurcalıyordu. Nüfusun gençleşmesi için artması şart, başka yolu yok. Fakat artması da beraberinde sorunlar getirecek. Evet, sahiden de Japonya'nın toprağı az, şu anda zaten km²'ye 337 kişi düşüyor. Artacak olan nüfus bu yoğunluğu da artıracak doğal olarak, dolayısıyla da yaşam kalitesi düşmüş olacak. İşte başbakan da pek haklı olarak bu duruma bir çare düşünüyor ve eş dosttan da fikir alışverişinde bulunuyor. 

Japonya'nın nüfusu bugün itibariyle 127 milyon dolayında. Bu aslında biraz azalmış bir nüfus, zira ülkenin nüfusu artmıyor, azalıyor. Nüfus artış hızıysa %0,13. Yani hemen hemen sıfır. Başka bir biçimde söylersek, kadınlar neredeyse doğurmayı unutmuşlar. Yaşı 65 ve üstü olanların oranı ise %25. Buradan bakınca da Shinzō'nun kaygılanmakta hiç de haksız olmadığı anlaşılıyor.

Shinzō'ya, "Bu durumda tek çare, nüfusunuzu ve toprağınızı birlikte artırmak," dedim. Şaşırarak yüzüme baktı, "Nasıl yani," diye sordu, "hadi nüfusu artırmayı anladım da, toprağımızı nasıl artıracağız?" Bundan sonra aramızda şöyle bir diyalog geçti: 
"Yahu Shinzō Abê, siz okyanusun içinde bir ülkesiniz, denize dolgu denen bir şey var, bilmiyor musun?" 
"Bilmez olur muyum, bizim zaten denize dolguyla yapılmış havalimanlarımız yok mu?" 
"Hah, işte öyle! Japonya dağlık bir ülke. Bir tane dağınızı feda edeceksiniz." 
"Nasıl?"
"Nasılı yok, bir dağınızı tıraşlayıp denize dolduracaksınız. Böylece binlerce km²'lik toprak elde edeceksiniz. Dağdan geriye kalacak olan dümdüz yer de cabası." 
Yüzüme baktı Shinzō, söyleyeceğini söylemeden biraz düşündü. Bir şey anlayamadım bakışlarından. Sonra gayet sakince sordu:
"İyi misin?"
"Evet, iyiyim."
"Şaka yapıyorsun, değil mi?"
"Yok, şaka yaptığım söylenemez," 
"Evet ama senin söylediğini yapmamız imkânsız ve bunu sen benden daha iyi biliyorsun."
"Sizin teknolojiniz cümle âlemin malumu, yapamayacağınız şey değil ki." 
"Yahu, teknolojiyle ne ilgisi var? Senin söylediğinin bir kere akla mantığa sığar tarafı yok." 
"İyi diyorsun, güzel diyorsun da sizin bu probleminize çare bulmanın da kolay bir yolu yok."
"Orası doğru. Ama kusura bakma, senin sunduğun çözüm yolunun da iler tutar yeri yok."
"Aslına bakarsan ben de bunun uygulanabileceğini pek sanmıyorum. Fakat yine de öneri öneridir, aklının bir köşesinde bulunsun."
"Kardeşim, denize dolgu fena fikir değil, zaten benim karşı çıktığım da o değil, bir dağı nasıl ortadan kaldırıp denize dökersin, aklımın almadığı bu."
"Tamam da başka neyi dökeceksin?"
"Görünürde hiçbir şeyi."
"Şu halde o küçücük ülkede, o koca nüfusla yaşamaya devam edersiniz. Ne yapayım, başka yolu yok."
"Haklısın, yok, beni de düşündüren bu ya."
"Hiç olmazsa adalarınızı birleştirin."
"Nasıl yapacakmışız onu?"
"Dediğim şekilde. Siniz ülkeniz irili ufaklı yüzlerce adadan müteşekkil değil mi?"
"Evet."
Hadi, dağ tıraşlayıp denizi doldurmuyorsunuz, bari tepe mepeleri alın adaların arasını doldurun, böylelikle Japonya'yı tek parça haline getirin, olmaz mı?"
"Dostum, sizin oralarda hava nasıl bu aralar?"
"Epey soğudu, neden sordun ki?"
"Soğuk hava sana iyi gelmemiş anlaşılan."
"Yok canım, ne alakası var. Hem ben soğuk havalara alışkınım."
"O vakit başına saksı falan düştü."
"Bırak şimdi şakayı."
"Keşke şaka yapan sen olsaydın. Görüyorum ki bayağı ciddisin."
"Aslına bakarsan, ben dostlarıma her zaman yardımcı olmak isterim. Seni de böyle düşünceli görünce bir çare bulmam gerektiğini düşündüm. Düşündüm düşünmesine de, mesele de öyle basit bir mesele değil ki, bula bula bu çareyi buldum."
"Çok teşekkür ederim. İyi niyetinden hiç şüphem yok. Fakat maalesef önerdiğin bu çözümün uygulanması pek olası görünmüyor. Kaldı ki bu bir çözüm de sayılamaz."
"Vallahi kardeşim, nüfusunuz çok, yaşlı nüfusunuzun oranı da çok. Hani nasıl desem, gelin evimde misafir olun diyeceğim ama kaç kişi sığabilirsiniz ki benim eve. Bir değil, iki değilsiniz."
"Sağolasın kardeşim. Düşünmen yeter."
"Eyvallah. Sen de fazla ümitsiz olma. Allah büyüktür." 

Arkadaşım Shinzō, sağolsun o yoğun programı içinde bana bir buçuk saatini ayırdı. E, arkadaşız bir yerde. Oturduğumuz kafenin kahvesi de güzeldi. İkişer kahve içtik. Hesabı da Shinzō ödedi. Kalktık. Dışarı çıkıp vedalaştık. O, kendisi gibi sivil giyimli iki korumasıyla birlikte ayrıldı ben de birkaç saat daha gezmek üzere şehrin derinliklerine daldım. Japonlar güzel insanlardır.

4 Ocak 2015

Arkadaşım Shinzō Abe

Yirmi gün kadar önce Shinzō Abe aradı. Ben, dedi, önümüzdeki hafta sizin oralara geliyorum, görüşelim. Ben de, iyi olur, dedim. Bizim buralar dediği, Avrupa. İngiltere'ye gelecekmiş, bir toplantısı mı varmış, neymiş. Geçen gün geldi Shinzō, ben de atladım gittim Londra'ya. O, işlerini hallederken ben şehri gezip dolaştım. Bitirince de geldi, oturup uzun uzun sohbet ettik. O konudan girdik bu konudan çıktık. Çünkü uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Kendisi çok yoğun olduğu için aslında telefonla da ayda yılda bir görüşebiliyoruz. 

Shinzō ile yıllar önce, turist olarak bizim buraya geldiğinde tanışmıştık. Fotoğraf makinesinin pili bitmişti. Nereden bulabileceğini sormuştu. Şehir uzaktı, yakınlarda da pil alınacak yer yoktu. Fakat çok acil lazımmış, üstünde çivi yazısı olan bir taşın fotoğrafını mutlaka çekmesi gerekiyormuş, çok önemliymiş bu, ne yapıp edip pil bulmalıymış. Ben de fazla dert etmemesini, bir çaresine bakacağımı söylemiştim. Ardından da bir koşu eve gidip kumandanın pillerini çıkarıp getirmiştim. Shinzō o kadar sevinmişti ki nasıl teşekkür edeceğini bilememişti. Ben de, ayıp ediyorsun arkadaş, bir çift pilin lafı mı olur yollu bir şeyler söylemiştim ona. O sırada içimden akşama babama piller için vereceğim hesabı düşünmeyi de ihmal etmemiştim tabii. Shinzō benim bu yüce gönüllü davranışım karşısında âdeta mahcup olmuş ve benden lütfen adımı, adresimi filan istemişti. Ben de vermiştim. Kadirşinas arkadaşımla tanışmamız böyle olmuştu işte.

Shinzō'yla tanıştığımız o günün üzerinden uzun sayılmayacak bir zaman geçtikten sonra benim adıma bir mektup geldi eve. Çok şaşırdım, çünkü o güne kadar hiç mektup almamıştım. Merakla alıp baktığımda Shinzō'dan geldiğini gördüm. Zarfı açtım. İçinden birçok kartpostal çıktı. Shinzō'nun memleketinden türlü fotoğraflar gösteren kartpostallardı bunlar. Ayrıca bir de teşekkür mektubu vardı.

Aradan birkaç yıl geçti. Günün birinde Shinzō yine bir mektup göndererek tekrar Türkiye'ye geleceğini ve mümkünse benimle de görüşmek istediğini bildirdi. Ben de bir cevap mektubu yazarak memnun olacağımı ilettim. Bir süre sonra geldi. Konuştuk ettik. Ve işte, o benden otuz yaş büyük olmasına rağmen dostluğumuz böyle başladı. Zaten ben ona Shinzō Abê derim. Böylece hem ona abi demiş olurum, hem de soyadına gönderme yapmış olurum. Başlarda bu duruma ikimiz de epey gülerdik. Sonraları kimi zaman yüz yüze, kimi zaman telefonla, internetle görüşüp bugüne kadar geldik. Fakat son yıllarda Shinzō'nun görevinden dolayı neredeyse hiç görüşemez olmuştuk. Ta ki geçenlerde Londra'ya gidene kadar.

Dostum Shinzō Abe'yle bu son görüşmemizde, yukarıda da dediğim gibi pek çok konuda konuştuk ama konuşmamızın önemli bir bölümünde konu Japonya'ydı. Shinzō'nun memleketi Japonya. Sahi, söylemeyi unuttum değil mi, Shinzō şu an Japonya'nın başbakanı. Kendisi ve hükümetiyle ilgili detaylı bilgiyi internetten bulabileceğiniz için üzerinde durmuyorum. Japonya'nın toprağının az, nüfusunun fazlalığı meselesi sohbetimizin bel kemiğiydi. Shinzō'ya bu konuda naçizane bir-iki önerim oldu. Onları da yarın anlatacağım.

3 Ocak 2015

Duyulmayan

Akşam. Televizyonun sesi yüksek. Salonda ev halkı. Odasında Benjamin. Dışarıdan biri bağırır. Salondan duyulmaz sesi. Benjamin kayıtsız: nasıl olsa duyarlar. Ses üst üste tekrarlanır. Bir şey değişmez, salon televizyona gömülü.  Çığıran sesten rahatsız olan Benjamin salona seslenir. Sesi duyulur salondan. "Bakın bakalım, ne istiyor Benjamin," der hâkim bir ses. Kimse gözünü ekrandan almaksızın, herkes birbirine söylenir:
"Sen bak."
"Ben bakmam, sen bak."
"Hayır, kalk sen bak."
Benjamin'in canı hayli sıkıldıktan sonra biri odaya girer:
"Ne var?"
"Dışarıdan biri sesleniyor iki saattir."

Gider bakar. Dışarıda kimseler yoktur, sesin sahibi çekip gitmiştir.

2 Ocak 2015

Sözduman

Masada altı kişi. Biri cebinden sigarasını çıkarır. Öbürleri ardın sıra onu taklide soyunurlar. Bir anlığına herkesin eli cebinde. Ortalığa sigara paketleri doluşur. Sözleşmişçesine önce Benjamin'e uzatır herkes, sonra da birbirlerine. Ne ki Benjamin sigara içmez, birer birer geri çevirir onları. Birbirlerine dönerler, "Buradan yak," sözleri masanın üstünde uçuşmaya başlar. Biraz sonra kesif bir dumana karışıp yok olacaklardır; söz yerini dumana bırakacaktır.

31 Aralık 2014

Yeni yıl

İşin ilginç tarafı, bu akşam hiç yazı yazasım yok. Halbuki yılbaşı akşamları herkesin söyleyecek sözü olur. Benim de olurdu. Özellikle yıl sonlarında geride kalmış olan yılın muhasebesini, yok bilmem yeni yılda yapacaklarımı falan filan, muzip bir dille de olsa söylerdim. Fakat bu yıl içimden pek bir şey söylemek gelmedi. Belki yeni yılın başlarında söylerim. 

Çocuklara o ünlü şakayı yapacaktım güya, inandırıcı bir modda yapacaktım üstelik, inanacaklardı da, buna emindim, fakat unuttum iyi mi. Çocuklar, diyecektim, bu yıl önemli bir işim çıktığı için bırakıyorum, seneye görüşürüz inşallah. 

Diğer akşamlardan hiçbir farkı yok bu akşamın. Oturmuş müzik dinliyor, kelime oyunu oynuyorum. 

Eski yılbaşı akşamları güzeldi, bayramlardan daha fazla etkileri vardı. İnsanlara moral kaynağı olurdu, bir günlüğüne de olsa elâlem derdini tasasını bir kenara bırakırdı filan. Herkes televizyon başına kilitlenirdi doğal olarak. Komşumuz olan iki kardeşi yolda görüşüm hiç aklımdan gitmiyor, biri arkadaşımdı, hava kararmak üzereyken görmüştüm, nereye, diye sorunca, amcamlara televizyon izlemeye, diye yanıtlamışlardı. 

Yılbaşını kutlama taraftarı olmayanlar da her zaman oldu. Şu bilindik gâvur âdeti söylentileri işte. Öyle bir şey yok tabii. Ben hayatımda hiç Noel Baba görmedim mesela, eğer gerçekten gâvur âdeti olsaydı bir kez olsun bana hediye getirirdi Noel Baba da ben de anlardım bunun gâvur âdeti olduğunu. Hindi yemeyeliyse hayli bir zaman oluyor, şayet bu sahiden gâvur geleneği olsaydı benim şu an yemiş olduğum hindinin üzerine çayımı yudumluyor olmam lazımdı. Benim tuzum kuru kardeşim, benden yana gâvur âdeti değil, Noel Baba kime hediye getiriyorsa varsın o düşünsün. 

Şaka bir yana, yeni yıl gönlünüzce olsun.

30 Aralık 2014

Evcil kuşlar, evcil kediler, evcil insanlar

Ablam iki küçük kuş getirdi eve üç gün önce. Papağan dışında evcil kuş türlerini tanımıyorum, hangisi muhabbet, hangisi kanarya çıkaramıyorum, bizimkiler muhabbet sanırım. Geldikleri gün Ramazan saldırdı zavallıların kafesine, çok korktular. Annem Ramazan'ı alıp kendi yöntemleriyle tembih etti, bunlar benim kuşum, sakın dokunma yollu bir şeyler söyledi. Biz de iyi dedik, Ramazan bir daha da ilişmez kuşcağızlara. Fakat dün gece yine saldırmış. Kafes kanepenin üzerindeymiş, bizimki de hazır ev halkı uykudayken fırsat bu fırsat deyip şansını bir daha denemiş. Kafes düşmüş, üstelik kapısı da açılmış, bereket versin kuşlar dışarı çıkmamışlar. Sabah kalktığımda henüz meseleden haberim yokken kanepeye saçılmış yemleri görünce içimden, demek böyle oluyor, bu kadar külfeti var bu ev kuşlarının, saçıp döküyorlar, dedim. Meğer zavallıların günahını almışım.

Ramazan Efendi bizim kedimiz. Eşek kadar bir kedi, rengi kara, göğsünde azıcık beyazlık var. Kaç yıldır bizim evde, vallahi ben de bilmiyorum. Bizde doğdu zaten. Anası da bizim kedimizdi. Ramazan üzerine bir yazı yazmak da uzunca süredir aklımda aslında. Çok ilginç bir kedi. Dışarı çıkıp gezip tozduğu oluyor elbette ama sokağı hiç görmedi. Sokaklarda yaşayan, çöplerden beslenen soydaşlarının nasıl bir hayat sürdüğünden bihaber. Buna rağmen sokak kedileri yanına yanaşamıyorlar bunun, dövüyor hepsini, bazılarını yaralıyor. Normalde durum bunun tam tersidir, sokağın o sert yüzüyle henüz bebekken tanışan kediler, yaşamlarını sürdürebilmek için her türlü zorluğun üstesinden gelmeyi öğrenirler. Böylece değil evcil kedilerden, köpeklerden bile korunmasını bilirler. Fakat işte, ne diyorsam o, bizim hayatı boyunca bir geceyi olsun sokakta geçirmemiş Ramazan'la baş edemiyorlar. Nedir, anlamadım ki. 

Henüz isim de koymadık. Çeşitli öneriler var.
Kuşlar çok şirinler. Biri beyaz, öbürünün rengini nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Göğsü olduğu gibi desenli, sırtı da kırmızı, kahverengi arası bir şey galiba. Hangisinin dişi, hangisinin erkek olduğunu da bilmiyorum. Şu an masamda, yanı başımda duruyorlar. Demin çok hareketliydiler, şimdi çıt çıkarmıyorlar. Meraklı gözlerle beni izliyorlar, görmelisiniz. Yemlenirken çok güzel, usulcacık bir ses çıkarıyorlar. 

Hayatım boyunca evimizde bir kez kuş besledik. Komşumuzun oğlu E. getirmişti onu bize. E. çobandı, bir akrabamızın çobanı, sabahtan akşama kadar çobanlık yapıyor, akşam da evine dönüyordu. Dönerken, bize uğrayıp bir saat kadar televizyon izleyip evine gidiyordu. Bir akşam elinde yaralı bir serçeyle geldi. Serçenin kanlı kanadını hatırlıyorum, ne olduğu üzerine fikir üretmeye çalıştılar ama kesin bir şey söylemedi kimse, hiçbir zaman da o kuşun nasıl yaralandığını bilemedik. Bir kedinin pençelerinden mi kurtulmayı başarmıştı, çocuklar mı onu o hale getirmişti, anlayamadık. Uçamıyordu, çünkü kanatlarının tüyleri hep yolunmuştu. 

Annemler hemen kuşu alıp yaralarını sarmaya koyuldular. Keşke ölmese diyorduk hep içimizden. Ölmedi. Yarası tez zamanda iyileşti ve inanır mısınız, evin bir bireyi haline geldi. Kafes filan da yoktu ha, öylece bizimle yaşıyordu evin içinde. Geceleri bile nereye isterse oraya tünüyordu. Birkaç ay geçti. Kuşumuz –nedense bir isim de koymamıştık– artık enikonu kanatlanmıştı. Evin içinde dilediği yere uçuyordu. Bizim kullandığımız her yerde o da vardı. Bir bakıyordun mutfakta, bir bakıyordun misafir odasında. Yemek yerken, çay içerken de elbette hep bizimleydi. 

Günün birinde kuşumuz birdenbire ortadan kayboldu. İçeride, dışarıda aramadığımız, sormadığımız yer kalmadı, kuşu bulamadık. Kedinin kapıp götürdüğü, artık kanatlandığı için başını alıp gittiği şeklinde yorumlar yapıldı ama ne çare, kuşu geri getirmeye yetmedi. Serçemiz bizi bırakıp gitti. 

Evcil kuşlarla balıklara çok üzülüyorum. Bütün bir ömürlerini kafeste geçiriyorlar. Ama elimden ne gelir ki? Bıraksan gidip doğada yaşayamayacak, ölüp gidecekler. Bize iyice alışsınlar da baharda havaların ısınmasıyla Ramazan'ı gece dışarıda tutarız, bunlar da biraz odada filan gezinirler. 

(İnsanlar da bir zamanlar yabaniydi. Cennet denen doğada bir başlarına yaşıyorlardı. Sonra Tanrı onları evcilleştirmeye karar verdi.)

29 Aralık 2014

Blogger yorumlarında link (bağlantı) vermek

Bloğa yapılan yorumlarla ilgili ara sıra karşılaştığım bir sorun var, çoğu blogger da karşılaşıyordur muhtemelen.

Herhangi bir URL adresini (örneğin http://haruncagan.blogspot.com) doğrudan yazdığınızda Blogger bunu bir bağlantı olarak algılamıyor, bundan ötürü de bağlantıyı kendimiz oluşturmamız gerekiyor. Bunu yapabilmek için <a href="...">...</a> kodunu kullanırız. Burada mavi üç noktayla gösterilen yerlere sırasıyla URL adresi ve tıklanacak metin yazılır. 
Yani: <a href="https://haruncagan.blogspot.com">Buraya tıklayınız</a>. Bunu yaparak yorumlarımızda bir link oluşturmuş oluruz, böylece oraya tıklandığında hedef sayfa açılır. Bu işlemden sonra kodlar görünmez, yalnızca tıklanacak metin görünür. İşte örneği: Buraya tıklayınız

Bu yazıya bir yorum yazarak kendi bloğunuzun linkini verip bunu deneyebilirsiniz.

Maske ve Ruh

               H. Ergülen'in istek şiiri

Maskeler içeri ruhlar dışarı
Aşklar doğuya ihanet güneye
Ruh sayımının suyu yok

Bir maskem var aydınlıktır
Gözünüzü kamaştırır, pırlantadır

Bir maskem yalnızlık oğlu yalnızlık
Kalabalıktan hoşlanır, kılçıksız

Başka bir maskem ironi dolaylarından
Gülerken gözyaşlarında boğulur, hıçkırır

Biri kaçaktır, elektrikli
Gece olur süzülür sandalyesinden

Doyumsuz olanı ihanet dünyasından
Kayar ansızın yıldızların arasından

Şımarık maskem çok ünlü
Kendisiyle tanışır durmadan

Âşık maskem uçarıdır
Uçurtmanın kuyruğuna takılır

Çocuk maskem hayalci ve Peter Pan
Çizgi filmlerde başrole soyunan

Yaya kimseler dokunamaz
Akvaryumda balina gibi yaşar

Melankolik maskemde anılar var
Elimde kalan sadece itiraflar

Şair maskem reklamcıyla dolaşır
Televizyoncu radyocuyla dolaşır

Tiyatro düşkünü son perdeye takılır
Bizi yüzlerimiz yanıltır, traşsızdır

Ruhum tektir, tekele çalışır
Alkol ve sigara yani, yatıştırır
Ey ruh Geldince üç kere üç kaçtır

Oğuzhan Akay

28 Aralık 2014

Ölü ya da diri

İnsanların ölümüyle ağaçların ölümü benzemez birbirine. Ölen insan, sonsuza değin ayrılır öbürlerinden. Fakat ağaç öyle mi? 

Hazin bir durumdur nereden baksan; bazı ağaçlar ölürler de yerlerinden ayrılmazlar. Yıllar yılı durdukları yerde durmayı sürdürürler. Öteki ağaçların her an onların ölüsünü görüyor oluşu hüznün tarif edilmesi en zor basamağıdır. Aslında belki biz insanlar da böyleyizdir, ancak böyleysek bile bunun farkında olmadığımız kesin. 


Biz neyin farkındayız ki? Ağaçlar hakkında bilgimiz bile olabildiğince kıt. Birbirleriyle konuşurlar mı, bizi görürler mi, bunu bile bilmiyoruz. Ağaçlar ağlar mı? Canlılar duygulanır; değil mi ya, şu halde ağaçlar da duygulanır mı? Duygulanmıyorlarsa şayet, ne kıymeti var canlarının? 


Yalnızca bilgimiz, görgümüz değil, algımız, hissiyatımız da kıt bizim. İç dünyasına hitap edebiliyor olduklarımız, yalnızca kendi türümüzün bireyleri, peki ya hayvanların, ve dahi bitkilerin iç dünyasına ne derece hitap edebiliyoruz? Sıfır. Şu halde, biz kendimizi ne sanıyoruz ki? 


Ağaçlardan bize gelen fayda ne kadar büyük! Türlü türlü meyvelerini, yapraklarını, yağlarını, çiçeklerini, kokularını bize sunuyor olmak gibi asil bir davranışlarına, bizler onları kesip odun olarak kullanmak gibi alçakça bir şekilde bile cevap verebiliyoruz. Zehirli gazları emmek, buna karşın, hiçbir insanın yapamayacağı bir şey olarak, dışarıya oksijen salmak gibi yüce bir davranışlarına bir biçimde teşekkür bile edemiyor insanlık. Ne zavallılık! 


Apaçık pek çok şeye rağmen insan en büyük olarak hep kendini görür. Bir tek çocuklar olup bitenlerin biraz farkındadır. Kurumuş ağaçlara ibrikle su taşıyan çocuklar bile gördüm, düşünün. Fakat onlar da –adı üstünde, çocuk– ne yapmaları gerektiğinin farkında değillerdi maalesef, çoğunluğu da böyledir zaten çocukların, kurumuş bile olsa, suyu ağaçların köküne değil gövdelerine dökerlerdi. Ne yaparsın, dünya talihsizliklerle dolu. 

Koca bir ormanda, ortalıkta hiç kimse yokken, ağaçlar ne yapıp ederler acaba?

27 Aralık 2014

Vıladimir'e Dördüncü Mektup

Sayın pek kıymetli kardeşim Vıladimir,

Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasret, bir o kadar muhabbet, bir o kadar da samimiyetle öperim. 

Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı canı gönülden temenni ederim. Bizleri soracak olursan, şükür şimdilik hepimiz iyiyiz. Şimdilik diyorum, zira bu sıralar burada soğuk havalardan ötürü herkes hastalanıyor; bir grip, bir nezle, sorma...

Sana son mektubu geçen yaz göndermiştim. Üstünden beş ay geçmiş, araya bir de mevsim girmiş. Velhasılıkelam, zaman hızla akıp gidiyor diye diye dilimizde tüy bitti. Beni son zamanlarda bu konuda birkaç yıl süreceğe benzer bir düşüncedir aldı; acaba ilerleyen yaşlarımızda zaman algımız değişecek mi? Yirmi yıl sonra da zamanın hızlı geçtiğini mi algılayacağız yine? Ne bileyim, çocukluğumuzda –yaz tatillerini sayma– bazı zamanlar neredeyse duracak seviyeye gelirdi; öyle algılardık. Dürüst olmak gerekirse, ben gene öyle bir zamanın peşindeyim. Ha, mümkün olur mu, olmaz mı, bilemem. Doğrusu pek beklentim de yok ya bu konuda, yine de insan umut etmekten kendini alamıyor işte. Yok, eğer gelecekte zaman bugünkünden de hızlı geçecekse, o zaman söylenecek tek söz kalıyor geriye, çekine çekine de olsa söylenmesi gerekiyor; gelmesin, geçmesin daha iyi. 

Yaz tatilleri dedim de, hatırlıyor musun, seninle tanışmamız da bir yaz tatiline rast gelmişti. Aleksey Amca bizi Yukarı Göl'e yüzme öğretmeye götürmüştü, ikimiz de korkmuş, suya girememiştik. Aleksey Amca bir başına girip yüzmüş, biz de kenardan onu izlemeye koyulmuştuk. İşte oradaydı tanışmamız. Vay be kardeşim, kaç yıl geçmiş!..

Geçen gün durup dururken aklıma geldi, Mıradov hayatta mı? Bir hayli zaman oldu ondan haber almayalı. Onun varlığını bile unutmuştum, öyle diyeyim. Ve işte, diyorum ya, aklıma geliverdi durduk yerde, ben de sana sorayım dedim, işte soruyorum da.

Galina Teyze'nin dişi ne oldu? Bir önceki mektubunda söz etmedin hiç, ben de diş henüz Avrupa'dan gelmedi diye yordum, gelse bahsederdin. Geçmişler olsun tekrar. Kendisini görmeye geleceğim. Galina Teyze'nin bize keçi sütü sağıp içirdiği günleri de az özlemedim ha! İnsan bazen duygulanıyor da.

Kardeşim Vıladimir, Sibirya işi ne oldu, henüz bir şey yok gibime geliyor? Ama siz de biraz boşluyorsunuz sanki. Peşine düşün derim. Düşerseniz olur, olmayacak şey değil ki. Hatırlasana yıllar önce Elizarov'ların Vladivostok'taki işin üstesinden nasıl geldiklerini. Sahi, Elizarov Ailesi ne âlemde? Düğünleri vardı en son haber aldığımda. Arkadi Elizarov bir kartal yakalamış, köydeki evde bakıyor dediler de pek inandırıcı gelmedi, var mı bu işin aslı astarı? Bizim buralarda görülmüş şey değil de sizin orası için kartalın evde beslenmesi olmayacak bir şey değil. Eğer duyduklarım doğruysa, söyle de kartalıyla fotoğraflar filan çekilip bana göndersin bir zahmet, bizim arkadaşlara göstereceğim. Ona da çok selamlarım olduğunu söyle bu arada.

Benim diyeceklerim şimdilik bu kadar kardeşim. Seni mektupsuz bırakmayacağımı biliyorsun. Şimdilik sağlıkla kal. Aleksey Amca'yla Galina Teyze'nin ellerinden, yeğenlerimin gözlerinden öpüyorum.

Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım.

26 Aralık 2014

İki bakış

© Решетникова Валерия (Reşetnikova Valeriya)

25 Aralık 2014

Sora sora Bağdat

Büyütmek için üstüne bir tık yeter de artar.
Sora sora Bağdat bulunur, derlerdi de inanmazdım.

24 Aralık 2014

May neym iz Harun

Canım sıkıldığında kendime bir meşgale ararım. Babamdan yadigâr bir huy galiba. Meşgale dediğime de bakmayın, öyle hakiki meşgalelerden değil, bilgisayarın başına geçiyorum, oraya buraya tıklıyorum, efendime söyleyeyim, bir ara bakarım deyip de bir yerlere kaydettiğim sitelere tıklıyorum, okumak zor geldiği için, nasıl olsa zaman bol (!), deyip ertelediğim yazıları okumaya çalışıyorum, şunu da derleyip toparla da blogda yayımla dediğim şeylere eğiliyorum falan filan. 

(Şimdi böyle dedim de aklıma eski günlerim geldi. Eskiden hakiki meşgalelerim vardı. Has meşgaleler hem de. Mesela, tam da bu zamanlarda, yani kışın başlangıcında babamın evde olmadığı vakitlerde onun alet edevatını alır kendime kızak yapmaya koyulurdum. Kendi kızağını kendi yapmanın tadına hakikaten doyum olmuyor. Para vererek aldığın hiçbir şey vermiyor o tadı. Âmin.) 
.
Bugün de ismimle ilgili iki laf edeyim, dedim, bir zamandır aklımdaydı.

Sekiz-on yıl öncesine kadar adımın Arapça kökenli olduğunu sanıyordum; bir bakıma doğru, fakat Arapçaya da İbraniceden geçmiş olduğuna göre benim adım da İbranice kökenli olmuş oluyor. Sözlükler böyle diyor. Ancak kaynaklar Eski Mısır kökenli olduğu tahmin edilmektedir, diye de not düşüyorlar.


TDK Kişi Adları Sözlüğü'ne göre parlayan anlamına geliyormuş adım. Yabancı kaynaklarda da diğer bazı kelimelerle birlikte geçen enlightened'ın karşılığı olarak kullanılmış olmalı bu kelime. Önceleri başka şeylere de rastlamış, adımın sözde başka anlamlarını da görmüştüm. Şaşırıyor insan. Sanırım şu isim sözlükleri hep sallama. 

Wikipedia'ya göre İbranicedeki Aharon, büyük ihtimalle Eski Mısır dilindeki Aha rw'dan gelme. Aha rw "savaşçı aslan" anlamına geliyormuş. Kafam giderek karışıyor; şayet Aharon ile Aha rw kökendeş iseler neden birinin anlamı savaşçı aslan da öbürünün parlayan?

Başka bir teoriye göreyse, yine büyük olasılıkla Eski Mısır dilindeki bilinmeyen bir kökene dayanan Aharon adı "yüksek dağ", "güç dağı", "yüce", "övülmüş", "aydınlanmış" gibi anlamlara gelebilecek köklere dayanıyor olabilirmiş.
*
Harun isminin pek çok türevi var. İngilizcede Aaron'ın yanı sıra Aaren ve ArronHırvatça, Danca, Lehçe, İsveççe ve Norveççede Aron, Macarcada Áron, İspanyolcada Aarón vs. Harun ismi Tevrat ve Kuran'da da geçtiği için haliyle pek çok Müslüman ve Hıristiyan ülkede kullanılır. Her iki kitapta da Musa'nın kardeşidir Harun. 
*
İsim deyip geçmemek lazım tabii, araştırmak lazım. Nereden geldiğimizi bilmek lazım. Bu adı bana babam vermiş. Neden bu ad, hiç sormadım, merak etmedim herhalde. Bir gün sorarım belki. Affedersiniz, sizin adınız neydi acaba?



Kaynak: Bura, şura, ora.

23 Aralık 2014

Derdest Çağrışım (xxx)

© Pushp Thapa

Başlıktaki xxx ifadesi Roma rakamlarıyla 30'dur. 
Bölümün diğer paylaşımları şurada olup yanlış anlaşılmaması hususunda...

(The statement xxx in the title is 30 in Roman numerals. Not to be confused with "something else". 
See the previous entries of this category here.)

22 Aralık 2014

Soba borusu

"Soba borularının bir ucu delikli, bir ucu deliksizdir. Bir delikli, bir deliksiz uç birbirlerine girmek suretiyle soba kurulur."

Aristoteles'in Köylerden Şehirlere Genel Kültür Bilgileri adlı eserinden.

21 Aralık 2014

İmaj meykır

Buraya yeni bir görünüm vermeyi bir süredir düşünüyordum. Zaman zaman imaj yenilemek iyidir tabii. Gördüğünüz gibi bloğu tıraş ettim. Yeni yıla yeni bir görünümle girsin. Arkaplandaki duvar kâğıdını değiştirdim. Bağlantı çubuğunun koyu kırmızı olan rengini zeytin yeşili yaptım. Sevdiğim bir renktir. Koyu kırmızı (crimson) rengi de çok severim, bu yüzden kenar çubuğuna verdim. Şimdiye kadar oradaki hemen her yazı maviydi, biraz da kırmızı olsun. Yazı başlıklarının rengi de değişti tabii, o da maviydi, crimson oldu, görüyorsunuz. 

Blogger'ın bu kullandığım teması güzel ama zor bir tema. Ellemeye, değiştirmeye pek de müsait değil. Fazlaca şikâyetim yok ama üzerinde uygulamak isteyip de yapamadığım bir-iki şey daha var. Sağlık olsun. 

Zaman çok çabuk geçiyor. Bir zamanlar çorap değiştirir gibi bloğun tasarımını değiştirirdim. Halihazırdaki şekli uzun zamandır duruyor. İnsan yapa yapa bir kararda duruyor tabii. En iyisini bulduğunu düşündüğün an artık dokunmak istemiyorsun. Bloğun şeklinden şemalinden genel olarak memnunum ama bu hale getirmek için verdiğim emek de az buz değil dostlar.
*
Bugün kendim de tıraş oldum, saçımı kısalttırdım. Epey uzamıştı. Beğendim yeni halini. Benden başka beğenenler de oldu tabii. Babamın ben çocukken söylediği o söz hep aklımda: Kökü sende duruyorsa korkma, bırak gitsin.
Sayfa başına git