31 Ekim 2016

Süpürgeye binebilme düşü

Köylülerden birinin günün birinde sabahın köründe kalkınca evinin önünde süpürgeye binmiş bir yaşlı kadın gördüğü söylenirdi; bir cadı.

O vakitler buna en ufak bir sorgulamaya mahal vermeden can-ı gönülden inanan ben şimdi akla yatkın sayılabilecek bazı şeylere bile inanmıyorum? Neden? Bunu soruyorum kendime şu sıralar. Fakat bir yanıtım yok. İnandıklarıma bir gereksinim olarak mı inanıyordum? İnanmak içsel bir haz mı veriyordu, ya da bir doyum mu?

Asıl mesele nedir acaba? Eskiden inanıyor oluşum mu, yoksa şimdi inanmıyor oluşum mu? Galiba öncelikli soru bu. Buna bir yanıt bulundu mu öbür sorulara yanıt bulmak da kolaylaşır diyorum. Bilmiyorum.

Bir insanın bir süpürgeye binebiliyor, binip uçabiliyor olması, hele bir de çocuksanız, harikulade bir “fikir” gibi durmuyor mu? O halde böyle bir fikre niçin inanılmasın? Üstelik de inanmak bedava, senden bir şey isteyen eden yok. Bana sorarsanız, tamamının olmasa da kayda değer sayıda inancın temelinde bu var.

30 Ekim 2016

Ayna

“Kapıdan girer girmez,
‘Yorgunum, hemen yatacağım,’
diyen adam 
şimdi oturmuş elma yiyor.”

26 Ekim 2016

Bir Fil Yavrusu

Rüyamda kendimi bir fil yavrusu olarak görüyordum. Evet, görüyordum; karşıdan bir yerlerden bakıyordum kendime, oradaydım, fillerin arasında ve ben bir fil yavrusuydum. Bir fil yavrusu olmak ilk bakışta yadırganacak bir şeymiş gibi geldiyse de hemen alıştım bu halime, nitekim benim bir ejderha yavrusu olmuşluğum bile vardı.

Ne denli akıllı uslu, ayrıca çalışkan bir yavru fil olduğumu göstermek istiyordum öteki fillere, bilhassa yetişkin olanlarına. Bunun içinse ne yapabileceğimi düşünüyordum. Eğer siz bir filseniz, üstelik de yavru bir filseniz yapabileceklerinizin insanlar âlemiyle karşılaştırılamayacak denli az olduğunu bilmelisiniz. Biraz düşündüm ettim ve yapabileceğim yegâne şeyin öbür yavru fillere yardım etmek olduğuna karar verdim. Evet, buydu, öbür yavru fillere, ihtiyaçları olması halinde derhal yardıma koşacaktım. Böylece herkes benim ne kadar akıllı, ne kadar efendi bir yavru olduğumu söyleyecekti. Ben de, tahmin edilebileceği gibi, övünecek, gururlanacaktım. Bu niyetle etrafıma bakındım. Gelgelelim hiçbir yavru fil herhangi bir konuda yardıma ihtiyacı varmış gibi durmuyordu. Ne yapsaydım acaba? 

Düşünürken çamurlu bir su birikintisi çarptı gözüme. Yavru fillerin buna benzer çukurluklara düştüğünü çok görmüştüm. Bakındım, çevredeki tek çukurluk bu değildi, epey çoktular. O halde bunları gözetleyip duracak, eğer bir yavru fil birinin içine düşecek olursa oracıkta koşacak ve kendi başına çıkabilecekse bile daha önce davranıp onu oradan çıkaracaktım. İyiydi, planımı çok beğenmiştim. 

Planım iyiydi iyi olmasına fakat dakikalarca gözetlememe rağmen hiçbir yavru filin bir çukura düşesi gelmiyordu. Kafa yormaya başladım. Bir yandan düşünüyor, bir yandan da yavru fillerin çukurlara düşmesini diliyordum. Bir ara kendimi bencileyin yavru bir fili çamurlu bir çukura doğru sürmeye çalışırken buldum. Dalmıştım. Dalmıştım çünkü kendimi planıma olabildiğince kaptırmıştım. Ve işte ne olduysa bundan ötürü oldu.

Gene yavru bir fili su dolu bir çukura doğru çaktırmadan yöneltmeye çalışırken dengemi yitirdiğimi, ardından arka ayaklarımın kaydığını fark ettim. Sonra ne olduğunu hiç hatırlamıyorum.

Uyandığımda bütün fillerin çember olmuş bir halde başımda toplandığını gördüm. En önde yavru filler vardı. Bütün yavrular en öndeydi, evet. Merak dolu gözleriyle bana bakıyorlardı. Şirin mi şirin görünüyorlardı. Kimisi annesine benimle ilgili merakla bir şeyler sorup duruyordu. Kimisiyse sanki epeydir yokmuşum, uzak bir yerlere gitmişim de şimdi geri gelmişim gibi sevinç dolu gözlerle bana bakıyordu. Ve ben de olup biteni, filleri ve tabii kendimi karşıdan izliyordum öyle.

24 Ekim 2016

Korkunç bir günah

İlk kez günah çıkarmaya karar verdiğimiz gün geldi. Kiliseye yürüdük. Rahiplerden birini tanıyorduk, başrahibi. Bir keresinde dondurmacıda rastlamıştık ona, bizimle konuşmuştu. Daha sonra evine bile gitmiştik. Kilisenin yanındaki evde yaşıyordu, yaşlı bir kadınla. Orda uzun kalmış, Tanrı ile ilgili sorular sormuştuk. Boyu kaçtı? Bütün gün iskemlesinde mi otururdu? Herkes gibi tuvalete gider miydi? Rahip sorularımızı doğrudan yanıtlamamıştı, ama iyi birine benziyordu, hoş bir gülümsemesi vardı.  
Günah çıkarmanın nasıl bir şey olacağını düşünerek kiliseye yürüyorduk. Kiliseye epey yaklaşmıştık ki bir sokak köpeği takıldı peşimize. Çok zayıf ve aç bir görünümü vardı. Durup okşadık onu, sırtını kaşıdık.
“Köpeklerin cennete gidememesi ne kötü,” dedi Frank.
“Neden gidemiyorlar?”
“Cennete gidebilmen için vaftiz olman gerekiyor.”
“Vaftiz edelim öyleyse.”
“Yapsak mı?”
“Cennete gitme fırsatını hak ediyor bence.”
Kucağıma aldım ve kiliseye girdik. Kutsal su çanağının yanına götürdük, ben köpeği tutarken Frank alnına kutsal sudan sürdü.
“Seni vaftiz ediyorum,” dedi Frank.
Köpeği dışarı çıkarıp kaldırıma bıraktık tekrar.
“Görünümü bile değişti,” dedim.
Köpek ilgisini yitirip kaldırımda uzaklaştı. Biz kiliseye dönüp önce kutsal suya parmaklarımızı batırdık, sonra haç çıkardık. İkimiz de günah çıkarma kulübesine yakın bir sıranın önünde diz çöküp bekledik. Perdelerin arasından şişman bir kadın çıktı.
(...)
“Ben giriyorum,” dedi Frank. 
Ayağa kalktı, perdeyi araladı ve kayboldu. Uzun süre kaldı orda. Dışarı çıktığında ağzı kulaklarındaydı.
“Müthişti, müthiş! Hemen gir!”
Kalkıp perdeyi çektim ve içeri girdim. Karanlıktı. Diz çöktüm. Önümde gördüğüm tek şey tel örgüydü. Frank Tanrı'nın tel örgünün arkasında olduğunu söylemişti. Diz çöküp yapmış olduğum kötü bir şeyi düşünmeye çalıştım, ama bulamadım. Orda diz çökmüş beynimi patlatıyor ama bulamıyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. 
“Hadi,” dedi bir ses, “bir şeyler söyle.”
Öfkeli bir sesti. Orda bir ses olacağını düşünmemiştim. Tanrı'nın bol vakti olduğunu sanıyordum. Korkmuştum. Yalan söylemeye karar verdim.
“Peki,” dedim, “ben... babamı tekmeledim... anneme küfrettim... annemin çantasından para çaldım... şekerlemeye harcadım... Chuck'ın topunun havasını indirdim... küçük bir kızın eteğinin içine baktım... sümüğümü yedim... Hepsi bu kadar. Bir de köpek vaftiz etmiştim bugün.”
“Bir köpeği vaftiz mi ettin?”
Mahvolmuştum. Korkunç bir günah. Devam etmenin bir yararı yoktu. Gitmek için ayağa kalktım. Sesin bana birkaç Azize Meryem duası okumamı söyleyip söylemediğinin farkında değildim. Kiliseden çıktık, sokaktaydık tekrar.
“Arındığımı hissediyorum,” dedi Frank. “Ya sen?”
“Hayır.”
Bir daha günah çıkarmaya gitmedim.
Charles Bukowski, Ekmek Arası.

19 Ekim 2016

Şathiye

Âşık oldum zınkadak ırlayayım fınkadak
Yârin öğütler beni yanılmagıl yankadak

Yârin severse seni sen dahı sevgil anı
Lûtf ile söyle yâre söylemegil dankadak

Otururken yâr ile gelse ağyar kapıya
Kendözünü ağır tut duragelme tınkadak

Yâri gördüm oturur Çin-ü Hıtâ ilinde
Yârim anda ben bunda tapıkıldım zınkadak

Ben Şîraz şehrindeyim yârim Urumili'nde
Arkınca söyler bana şöylece kim cınkadak

Yâre ışmar eyledim remz ile söz söyledim
Bir taşçığın atmışım sapan ile bınkadak

Aşk ile hemdem oldum Mesîh-u Meryem oldum
Çal ahî güzel beyim akılcığın cunkadak

Aşkın ile fâşoldum yolunda tıraş oldum
Melâmet dünbeciğin çalıverdim dumbalak

Lûtfun ihsân eylegil yâre anı söylegil
Aşkının denizine dalıverdim cumbadak

Ben yârin mahallesin dolanırdım dem-bedem
Ağyâr görüp örmese itler gibi zonkadak

Kaygusuz Abdâl'ı gör aşkınla olduğıyçün
Aklı deryâdır anın kendisi neheng kodak

Kaygusuz Abdal

16 Ekim 2016

Kış geliyor buralara

Derdimi kederimi soran oluyordu ayda yılda. Uçmak istediğimi söylüyordum çekinerek. Bu zor değil, yanıtını veriyordu çoğunluk. Halbuki basit ya da zor oluşuyla alakalı değildim hiç. Kimselerin aklına gelmiyordu: Ben uçmayı bilmiyordum. İstemesine de istiyordum ha! Çok istiyordum üstelik. Gelgelelim bilmiyordum.

Günün birinde bir güzel insan çıktı karşıma. Ben söylemeden etmeden anladı derdimi. Bana uçmayı öğretebileceğine inandı ilkin. Ardından buna yeltendi. Kanatlarımı açmam gerektiğini anlattı. Nasıl açacağımı gösterdi sonra. Çekiniyordum. Hiç uçmamış gibiydim. “İlk” uçuşumda yere çakılmaktan korkuyordum. Çok acı veriyordu bu bana. Çok acı veriyordu. Neden, biliyor musunuz? Bir zamanlar henüz daha göğüm apaydınlıkken uçuyordum ben. İyi uçuyordum hem de. Nicelerine uçmayı öğretmişliğim de vardır, pek bilinmez bu. Oysaki şimdi sanki hiç uçmamıştım, kanatlarımı bir kez olsun açmamıştım sanki, öylesine korkuyordum işte. Bir zamanlar göğümde, üstelik de dilediğimce süzülüp duran ben, şimdi bir “ilk” uçuştan hayli bir korkuyordum.

25 Eylül 2016

Güz

Kendimi bir akasyanın gölgesine gizlediydim. Güz iyicene gelmişti. Handiyse tüm yaprakları dökülmüş ağacın dallarının arasından güz güneşi üzerime vuruyor, içimi ısıtıyordu. Belki de gizlenmek için başka bir yer bulmak istemeyişim bundandı. Bir dilenci olduğumu düşündüm bir an. Kendi de çaresiz olan bir akasyanın dalları arasından biraz güz güneşi dilenen bir dilenci. Utandım. Bir horoz yerleri eşeliyordu. Ne güz umrundaydı ne bir şey. Galiba bir horoz için mevsimler yoktur. Yaşamak vardır ve zamanı gelince ölmek. Deniz buraya hem yakın hem uzaktı. Bilhassa bir horoza çok uzaktı. Denizin kıyısındaki bu harap olmuş kentte yaşayan horozların çoğu denizi göremeden, burada bir deniz olduğunu bilmeden yaşayıp gidiyorlardı. Önceki gün bir öyküsünü yarım bıraktığım Ölmüş Yazar O.K.yi düşündüm. O da güzden dem vuruyordu. Belki horozlardan da vurmuştur. Nasıl yaşadı, nasıl öldü, kim bilir? Güzün ne denli acıtıcı bir mevsim olduğunu insan kaç yaşında idrak etmeye başlar? Güz başlı başına bir tarih de olabilir aslında.

9 Eylül 2016

Kuşumuz gitti

Soldaki gitti, sağdaki yalnız.
Kuşlardan birinin kafeste ayağına ip dolanmış, kardeşim açayım diyerek kafesin kapısını açıp elini içeri sokmuş, kuşlar paniklemiş, biri çıkıp uçmuş gitmiş. Bir ay önceydi bu. Baktım, bahçedeki ağaçlardan birine konmuş. Geri gelir diye düşündük, umduk. Nereye gidebilirdi ki? Ev kuşu bu, dışarıdaki hayatı bilmez etmez. Kargalar bile yakalayıp yiyebilir. İçeceği suyu bile nerede bulacağını bilmez belki. Öyle umduk, gelir dedik. Gelmedi. Bir-iki gün boyunca kâh bizim bahçede, kâh komşunun bahçesinde dallara konuyor, gözümüze çarpıyordu. Sonra kayboldu. Gelsin diye çok uğraştık da. Kardeşim ötüşlerini kaydedip bilgisayara atmıştı. Hoparlörleri balkona koyup sesini açtı. Birkaç gün boyunca akşamlara değin çaldı sesleri. Çare etmedi. Kuşumuz gitti. Ben burada değilken yanına bir arkadaş almışlar. Kafes balkondayken bir saksağan gelip yakına konup ötmüş. Bu yeni kuş çok korkup paniklemiş. Arkadaşı da ona uymuş, korkuyla ötüşmüşler. Nasıl olmuşsa, ufak bedenini büzüp kafesin parmaklıkları arasından çıkmış ve balkon tavanından çatıya açılan açık kapıdan içeri girmiş. Kardeşim almak için ardından çatıya girmiş ama bu kaçmayı becermiş. Meğer gidip komşulardan birinin penceresine de konmuş ama komşu bilmemiş bizim olduğunu, sonradan bizimkilerden duymuş. Bilse de yakalayamazdı ki, dışarıdan konmuş pencereye. Velhasıl şimdilik bizim kuş yalnız başına yaşıyor kafesinde. İlk geldiklerinde yazmıştım. İlk arkadaşı da geçen kış ölmüş, beyaz olan. Geçen ay kaçan da onun yerine alınan kuştu işte. Şimdi kalansa bizde üçüncü arkadaşını yitirmiş oldu.



2 Eylül 2016

Fibonacci'nin Yaşamı

Fibonacci evin en küçük çocuğuydu. Ailesi bir çiftlikte yaşıyordu ve ev halkının her bir üyesinin –öteki bütün çiftliklerde olduğu gibi– bir vazifesi vardı. Küçük olduğu için elinden pek de bir iş gelmeyen Fibonacci'ye o yıl okul bitip de yaz tatili gelince babası hayvanları sayma işini verdi. Buna göre küçük Fibonacci her gün akşam hayvanlar eve dönünce onları sayacak, tamam olup olmadıklarına bakacaktı. Eğer gelmeyen bir hayvan olursa da ev halkına bildirecekti. Fibonacci görevini çok sevdi. Ayrıca sorumluluk vermiş olmaları ona güvendiklerinin bir göstergesiydi, bu da ona hem gurur hem de özgüven kazandırmıştı. 

Çiftlikte inekler, koyunlar, keçiler, tavuklar, hindiler, kazlar ve ördekler vardı. Daha doğrusu, sayılması gereken bunlardı. İlkin inekler geliyordu. Onları saymak basitti, çünkü hem iriydiler hem de sayıları azdı, on iki taneydiler. Ardından koyunlarla keçiler geliyordu, karışık. Bunları saymak daha zordu, toplamda altmış dört taneydiler, elli bir koyun, on üç de keçi. Ama Fibonacci işini büyük bir aşkla yaptığı için zorluğun farkına bile varmıyordu. Önce koyunlarla keçileri bir sayıyordu, eğer sayı tam çıkarsa mesele yoktu, yok, eksik çıkarsa, o zaman eksik olanın koyunlar mı, keçiler mi, yoksa her ikisi mi olduğunu öğrenmek için ayrı ayrı sayıyordu. Son olaraksa kümes hayvanlarını sayıyordu Fibonacci. Onlar zaten çiftlikteydiler, diğerleri gibi uzak otlaklara gitmiyorlardı. Bundan ötürü de akşam oldu mu kendiliğinden kümeslerinin kapısına gidip bekliyorlardı. Fibonacci kümesin kapısını kapalı tutuyordu. Çünkü eğer açık tutarsa hayvanlar kendiliğinden kümese girerler, böylece onları kümesin içinde saymak da epey zorlaşırdı. Onları teker teker saydıktan sonra kümesin kapısını açıyordu.

İşte küçük Fibonacci hayata böyle başladı.

1 Eylül 2016

Yol kenarında yaşamak talihlilik değildir

Orada uzanıyor, tam kapımda, gelip geçen her kötü talihin beni bulacağı bir yerde. Addie'ye yol kenarında yaşamak talihlilik değildir dedim, yol buradan geçince, o da tastamam kadınca, "Kalk git öyleyse," dedi. Ama, dedim ona, hiç talihlilik değil bu, çünkü Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi. Ve böylece Tanrı istemedi işte insanların yollarda yaşamasını, çünkü hangisi önce varır, sorarım, yol mu, ev mi? Hiç evin yanına yol kondurduğunu bilir misiniz Tanrı'nın?
William Faulkner, Döşeğimde Ölürken.

28 Ağustos 2016

Nerede bu hayatın anlamı?

Herkes büyük bir ciddiyet ve kendini kaptırmışlıkla hayatın anlamını arıyordu. Hayatın anlamıysa samanlıktaki çuvallardan birinin üzerine gönlünce yayılmış, kendisini arayanlara bakıp alaylı alaylı gülümsüyordu. Bir yandan da demin ağaçtan kopardığı sulu kırmızı elmayı iştahla yiyordu. Yanına bir arkadaşı geldi. O da çuvalların üzerine çıkıp birine yayıldı. “Neye gülüyorsun öyle, gene neler geçiyor aklından bakalım?” diye sordu. Cevap verdi hayatın anlamı: “Baksana şu insanlara, öteden beri beni arayıp duruyorlar.” Meraklanarak, “Bunda ne var ki?” diye sordu arkadaşı. “Ne yok ki,” dedi hayatın anlamı, “önümden geçip geçip gidiyorlar, beni görüyorlar da, fakat birinden birinin aklına aradıklarının ben olduğum gelmiyor.” Arkadaşı sürdürdü: “Doğrusunu istersen epey eğlenceli bir hal. Senin yerinde ben olsam gülümsemekle kalmaz kahkahalar atardım.” Bunun üzerine, “Sen hiç tasalanma, ben daha iyisini yapıyorum,” dedi hayatın anlamı. Arkadaşı da, “Neymiş ki o?” diye sordu. Yanıtı düşündürücüydü: “Onlar beni, hayatın anlamını ararken ben de her birine dilediğimce anlamlar yüklüyorum.”

27 Ağustos 2016

At Kuyruklarının Tarihçesi

Bir resim yapmış İbrahim. Resimde bir kadın var bir de at. İkisi de çerçevenin dışına bakıyor. Yani sırtları birbirine dönük. Dikkatlice bakmayan bir gözün fark etmeyeceği bir konu var resimde. Kadının arkadan bağlı saçları yere değin uzanıyor, bunun gibi, atın kuyruğu da yere değin uzanıyor, ve yerde, yani öylece yere serili halde birbirine bağlanıyorlar. Esasında kadının saçıyla atın kuyruğu bir. Saç-kuyruğun yere serili kısmı bir halı işlevi de görüyor ve üzerinde pek de belirgin olmayan minik bir yavru kedi oturuyor. Ve elbette hayat da pek çok kez olduğu gibi ilginç bir trene benziyor.

22 Ağustos 2016

Aşk İçin

aşk için söylediğim her şeyi bir daha söylerim
sakin mutsuz ya da yırtıcı
herkesin ağzındaki o sonsuz acı
belki de bundandır

nasıl ayrı yaşarım inandığım şeylerden
onları elbette bir daha bir daha söylerim
usul usul ve usla birlikte akıcı
kandır

aşk isterim, aşk olsun isterim
yaşamanın sonu ölümün başlangıcı
kıyılarda yürürüm, sindiririm kıyıları

of güçlü macun içine kat beni
kanım koyulaştırsın kırmızıyı
anadoluda bir yerden bir yere giden biri
belki bir kirazı hatırlar
bir denizi kesinlikle hatırlamaz
belki hepsini birden hatırlar da bilemez
ne zamandır

akşolsun ne zaman
aşkolsun tiyatro geceleri
aşkolsun "bravo" sesleri
aşkolsun anadolu otobüsleri
aşkolsun bildiğim ışık
biz birden türeriz istanbulda ve heryerde
görünmez bir mutsuzluğu söyleriz
bilge kayalarla
çarpılan ebonitler
oluşturur tersliğimizi
ey canım, güzel yüzlüm
suyunda denizleri bulduğum
bilmediğim yerlerimdeki sancı
bana bir şey söyle güleyim
bir şey daha söyle
inandır

bir şey daha söyle istersen
beyaz olabilir
suya falan benzeyebilir
bir adaya benzeyebilir.

Turgut Uyar

18 Ağustos 2016

İnsan hakkında ansiklopedik bilgi

İnsan, dışgüdüleri son derece gelişmiş bir canlı türüdür. İnsanlar değişik renklerde olabilirler; beyaz, siyah, sarımsı, kızarık vs. Diğer hayvanlarla birçok ortak özellikleri olduğu gibi, birçok noktada da onlardan ayrılırlar. Karada yaşarlar. Zaten en çok kara hayvanlarına benzerler. Ancak deniz hayvanlarının birtakım özelliklerini çok iyi taklit ettikleri de olur. İyi yüzebilirler örneğin. Yine de sayılarıyla karşılaştırıldığında bu özellikte olanlar çok azdır. 

Hayvanlar âleminde kendilerini apayrı bir yere koyan bir özellikleri vardır insanların; doğar doğmaz yürüyemezler. Halbuki neredeyse tüm hayvanlar doğduktan sonra ayağa kalkıp etraflarında birkaç adım atabilecek yetiye sahiptirler. İnsan yavruları ise doğduktan uzun denebilecek bir süre sonra yürüyebilirler. Diğer hayvanlar gibi insanlar da dört ayaklıdır. Gelgelelim, yaşamlarının başlarında bir süre her dördünü de kullanmalarına karşın bu durum uzun sürmez. Türün tüm yetişkinleri gibi onlar da dik bir duruma gelirler, yani yürümek için yalnızca arka ayaklarını kullanırlar. Bununla birlikte ön ayakları mükemmele yakın bir gelişme göstermiş olup tüm canlılar içinde en ileri düzeye ulaşmıştır. Bugün hiçbir hayvan ön ayaklarını bir insan kadar iyi kullanamamaktadır. 

İnsanları öbür hayvanlardan ayıran önemli bir özellikleri de dışgüdülerinin gelişmiş olmasıdır. Halbuki hemen hemen tüm hayvanların en belirgin özelliklerinden biri içgüdülerinin gelişmiş olmasıdır. Mesela bir kedi, koyun, at, ayı, zebra yavrusu doğduktan hemen sonra içgüdüsel olarak annesinin memesine yönelir emmek için. İnsanların bunu yaptığına dair bir kayda rastlanmamıştır bugüne dek. Anneleri onları alıp emzirmezse kendileri bu yönde hiçbir girişimde bulunmazlar. İnsan yavruları doğar doğmaz ağlamaya başlarlar. Ağlamayanlarına tarih boyunca milyonda bir oranında rastlanmıştır. Bu da yine onları diğer hayvanlardan ayıran bir özelliktir. İçgüdüleri çok az gelişmiştir, ancak dışgüdüleri, yukarıda da değinildiği üzere çok gelişmiştir. Sürekli birbirlerini güderler. Özellikle de biyolojik taksonomide politikacı (Homo politicus) olarak adlandırılanlar türün öteki üyelerini gütmekte gayet başarılıdırlar. Ancak güdenler yalnızca politikuslar değildir, diğer pek çokları da türdeşlerini güdebilmektedir. 

17 Ağustos 2016

Görüntüler

Başlangıçta söz vardı, denir fakat bence başlangıçta her zaman bir görüntü vardır. Ben bir sohbete hep bir görüntüyle başlamışımdır. Fotoğraf söz konusu oldu mu en sevdiğim şey bir anın görüntüyle yazılabiliyor olmasıdır, çünkü asla geri gelmeyecektir o an. Fotoğrafı çekersin, aradan bir an geçer ve her şey değişmiştir.

Abbas Kiarostami

16 Ağustos 2016

Sahi/Sahte

Bizim yaşadığımız zamanlarda hemen her şey sahte bir kimlik edinmişti. Kıyıda köşede kalıp da henüz edinmemiş olanlarsa sahte kimliğini bir an önce edinmek için gece gündüz demeden çırpınıp duruyordu. Sahte bir kimlik dış görünüşte gerçeğini aratmazdı. Ama yalnızca görünüşte. Sahtelik özdeydi. Her şey özünü yitirmişti. Sözgelimi, domates gene kırmızıydı, büyüdüğü ya da küçüldüğü de söylenemezdi. Okul çocukları hâlâ domates resmi çizebiliyordu, Gelgelelim ortada hakiki bir domates yoktu. Bu duruma itiraz edecek olanlara sahteliği kimlik edinmişlerin oracıkta verecekleri hazır bir yanıtları her daim bulunurdu. “Madem öyle, evvela hakiki bir domatesin ne olduğunu konuşalım,” deyip kestirip atıyorlardı. Felsefeye sığınıyorlardı bildiğin. Doğrusu bizim de kafamız karışmıyor değildi. Ya gerçeği söyleyen onlarsa, diye ürkek ürkek düşünüyorduk. Düşünürken gözünü yumanlarımız bile oluyordu. Olur da muhataplarımızdan biri düşündüğümüzü gözlerimizden okuyabilirdi. Son tahlilde, bazılarımız olup biteni sahte-hakikat çerçevesinde ele alıyorken bazılarımızsa değişim, dönüşüm diyerek meseleyi bağlamaya çalışıyorduk. İşin kötüsü, hangi tarafın haklı olduğunu tayin edecek bir hakem de yoktu ortada. Varsa da kendisinden haberimiz yoktu.
_
Via

14 Ağustos 2016

Padres nuestros

Çocuklar babalarının pencerelerine girmiş, oradan bakıyorlardı hayata. Babaların o an nerede olduğu meçhuldü. Fakat yerlerini bilmeye kimsenin ihtiyacı da yoktu doğrusu. Sorsan, her bir çocuk babasının o an nerede olduğunu da ne yaptığını da tahmin ederdi. Mühim değildi gerisi. Hayatta öyle anlar vardır ki hiçbir şey bir çocuğun babasının penceresine kurulup bakmayı dilediği her şeye oradan bakması kadar mühim değildir. 
***
Bu hayatta herkes çok fazla baba tanır. Ve sanırım herkes tanıdığı bütün babaları kendi babasıyla karşılaştırır. Fakat karşılaştırmalar pek çoklarının sandığının aksine sağlıklı yöntemler değildir. Bir kimse mesela halasını bir başkasının halasıyla karşılaştırdı mı elde edeceği neticenin pek de farklı olacağı beklenmemelidir. Gelgelelim baba öyle midir? Bir baba nasıl başka bir babayla karşılaştırılabilir? Demek istediğim esasen şu: Söz babadan açıldı mı üç yol vardır insanın önünde. Bir, bazı babalar vardır. İki, bazılarıysa yoktur. Bunların her ikisi de gayet olağan yollardır. Olağandışı olan üçüncü yoldur: Bazı babalar varken yoktur.

12 Ağustos 2016

Atakan'ın adları

Atakan'ın birçok adı var. Mesela bunlardan biri Tarkan. Bir diğeri Atilla. Bu ikisini kullananlar sanırım Atakan adını pek duymayan, bundan ötürü de hatırda tutamayanlar. Örneğin Yunusçay'ın babası Atilla diye hitap ediyor. Ben de lisede Atakan'a Atacanoğlu adını takıp öyle hitap etmeye başlamıştım. Telefonumda Atakan'ın adı bugün hâlâ Atacanoğlu diye kayıtlıdır. Yıllardır böyle. Dün bizzat annesinden öğrendim ki meğer evde de Atacan diyorlarmış. Üç-dört gün önce de gene annesi söyledi, bir adı da Aydemir'miş Atakan'ın. Kendisinin dediğine göre abisi böyle hitap ediyormuş. Dün ben bu son öğrendiğim adı hatırlamaya çalışırken aklıma Aydemir yerine Aydoğan geldi. Böylece Atakan'ın bir adı da Aydoğan oldu. Bütün bu adlarının yanında Atakan'ın belki de en çok kullanılan adı Ato. Yarın Atakan'ın düğünü var. Çeyiz odası mı diyorlar ne diyorlar ona, geçen gün o odaya gittik, adını ve ne işe yaradığını pek de bilmediğim birçok örgü işi vardı, yan yana duran iki tanesinin üzerinde Neşe ve Ato yazılıydı. Dedim, bunu yapan Atakan yazma zahmetine katlanmadan Ato yazmıştır kısaca. Sonra da Atakan'a takıldım: "Bereket versin, At diye yazmamışlar." Atakan'ın gayet kendi aramızda kullandığımız müstehcen sayılabilecek bir-iki adı daha var da onları da burada söylemeyeyim artık. Az kalsın unutuyordum, Yunusçay'ın kızları da k'leri t diye söyledikleri için Atakan'a Atatan Amca diyorlar. Çok gülüyoruz.

3 Ağustos 2016

Radyoaktif ev

Evlerindeki radyo hep aktifti. Herhalde bir tek geceleri kapanırdı. Kimse de bunu yadırgamazdı, zira televizyon çıkmıştı çıkmasına ama henüz yaygınlaşmış değildi, bir-iki evde ya var ya yoktu. Hep pencerede dururdu radyo. Böylece yalnızca ev halkı değil, konu komşu da akşamlara kadar dinlerdi onu. Bazan çeşmenin başına su almaya gelmiş kadınların kendilerini radyoda çalan bir türküye kaptırdıklarını, bazan da gençlerin yakınlarda bir bahçede toplanıp bir Beşiktaş maçına dikkatlice kulak kesildiklerini görürdünüz. İşin en güzel yanı, her şeyin olağan karşılanıyor oluşuydu. Olağanüstü, olağandışı dedikleri şeyler buranın yakınına bile uğramamıştı.
Sayfa başına git