Korona virüsünün hayatımıza soktuğu kavramlardan biri de sosyal mesafe. Sekiz-on gündür duyuyorum ben de. Öteden beridir özel ilgi alanlarımdan biri genel anlamıyla dil olduğu için bunu yazmadan edemedim.
Korona virüsü bu kavramı hayatımıza soktu dedim, doğru, çünkü ne yazık ki bazıları kabullenmek istemese de, evet, İlber hiç de haksız değil, toplumumuz şu son yarım yüzyılda son beş yüz yılın en cahil zamanını yaşıyor ve işte bazen belki yüzlerce yıldır var olan kimi şeylerin, kavramların vs. sanki yenice çıktığını zannedebiliyor. İşte bu kavram da hayatımıza yeni girmiş olabilir ama epeydir var, Türkçede de yer etmiş bir sosyoloji kavramı, gelgelelim virüsten korunmak için birbirimizden bir-iki metre uzak durmamız gerektiğini ifade eden mesafeden büsbütün farklı bir şey.
Sosyal mesafe türlü çeşitli toplumsal sınıflar arasındaki uzaklığı ifade eden bir sosyoloji terimidir. İktidar partisiyle muhalefet partisi arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Sünnilerle Aleviler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Türkçülerle Kürtçüler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir. Fenerbahçelilere Galatasaray yenilgisi sonrası küfür ettiren şey sosyal mesafedir, feminist kadınları, ben çocuk doğurmak zorunda mıyım, diye bağırtan şey sosyal mesafedir, mecliste milletvekillerini yumruk yumruğa kavga ettiren şey sosyal mesafedir. Dedim ya, toplumun farklı sınıfları arasındaki uzaklıktır sosyal mesafe.
Şuraya geliyor insan, hakikaten de bazen hiç bilmemek yalan yanlış bilmekten daha iyidir. Burada da öyle oldu, toplumun yüzde doksan dokuzunun bilmediği bir kavramı şimdi artık herkes biliyor ama yanlış biliyor. İnternet öncesi çağda elalem köyünde, kasabasında, mahallesinde kısmen mütevazı yaşayıp giderken günümüzde artık herkes her şeyi biliyor ne yazık ki.
25 Mart 2020
24 Mart 2020
Satranç sorusunun cevabı
Korona virüsü milleti eve kapatınca herkes kendince can sıkıntısını gidermenin türlü yollarını arıyor. Ben de epeydir ihmal ettiğim bloğun başına oturuyorum ara sıra. Eski yazıları şöyle bir gözden geçirince yedi-sekiz yıl önce sorup da cevabını vermeyi unuttuğum şu satranç sorusunu fark ettim.
Cevap şöyle: Beyazlarla oynayan rakibinizin ilk hamlesini beklersiniz. Bu hamlenin aynısını öbür oyunda siyaha karşı oynarsınız. Şimdi siyahın hamlesini beklersiniz. Bu hamlenin aynısını da beyaza karşı oynarsınız. Şimdiyse beyazın hamlesini beklersiniz ve bu hamleyi siyaha karşı oynarsınız... Bunu böyle sürdürürseniz iki oyun da birbirinin eşi olur. Birinde yenilmeniz diğerinde kazanacağınız anlamına gelir. Birinde beraberlik diğerinde de beraberlik demektir. Böylece kesin olarak 1 puan almış olursunuz. Aradaki tek fark, birinde siyah, diğerinde beyaz olmanızdır.
Cevap şöyle: Beyazlarla oynayan rakibinizin ilk hamlesini beklersiniz. Bu hamlenin aynısını öbür oyunda siyaha karşı oynarsınız. Şimdi siyahın hamlesini beklersiniz. Bu hamlenin aynısını da beyaza karşı oynarsınız. Şimdiyse beyazın hamlesini beklersiniz ve bu hamleyi siyaha karşı oynarsınız... Bunu böyle sürdürürseniz iki oyun da birbirinin eşi olur. Birinde yenilmeniz diğerinde kazanacağınız anlamına gelir. Birinde beraberlik diğerinde de beraberlik demektir. Böylece kesin olarak 1 puan almış olursunuz. Aradaki tek fark, birinde siyah, diğerinde beyaz olmanızdır.
23 Mart 2020
22 Mart 2020
Mut
Bir karınca masanın üzerine çıkmış, dolaşıp duruyor. Ekmek kırıntıları da var, mutlu olmalı.
Mutluluk dedim de, şöyle bir teori kurdum, piyasada mutlu, mutluluk kelimeleri yokken insanlar çoğunlukla mutluydu, fakat ne zaman ki bu kelimeler, bilhassa 90'larla beraber hayatımıza girdi, işte o zaman gördük ki herkes mutsuz. Milletin göremediği veya görmek istemediği basit gerçek şu: Mutluluk diye bir şey yoktur. Hayır hayır, laf oyunu yapmak değil amacım, hakikaten yoktur. Olmayan bir şeyin peşine düşüldü mü haliyle elde edilemeyecektir, edilemeyince de keyif kaçacaktır, mesele bu.
Mutluluk yoktur, hayatın kendisi vardır ve ekseriyetle zıtlıklar üzerine kuruludur. Kalıcı bir mutluluğun peşinde koşanlara şu söylenmeli: Daimi mutlu olma ihtimali, hiç gece olmadan hep gündüz olma ihtimaliyle aynıdır. Her şey beyaz olsaydı ona beyaz demeyecektik. Beyaz diyorsak onu siyah, kırmızı, maviden ayırt etmek için diyoruz. Yani, ortada başkalarının da var olduğunu kabul ediyoruz. Şu halde mutluluğu arıyorsak mutsuzluğa da razı olacağız. Sözün özü, mutluluğun peşinden koşmayı bırakın, olur ki anca o zaman "mutlu" olursunuz.
Bu mutluluk meselesi de nereden esti? Facebook'a, Instagram'a bakıyorum da hemen herkesin mutluluk peşinde koştuğunu görüyorum, oradan esti.
O değil de, hayat bazen çok sıkıcı yahu. Hele de şu korona günlerinde. Aklıma gelmişken, arkadaşlarınıza WhatsApp'tan şu espriyi yapmayı da unutmayasınız: Herkesin mutlu olduğu yer neresidir? (Mersin'in Mut ilçesi.) Hadi selametle.
Mutluluk dedim de, şöyle bir teori kurdum, piyasada mutlu, mutluluk kelimeleri yokken insanlar çoğunlukla mutluydu, fakat ne zaman ki bu kelimeler, bilhassa 90'larla beraber hayatımıza girdi, işte o zaman gördük ki herkes mutsuz. Milletin göremediği veya görmek istemediği basit gerçek şu: Mutluluk diye bir şey yoktur. Hayır hayır, laf oyunu yapmak değil amacım, hakikaten yoktur. Olmayan bir şeyin peşine düşüldü mü haliyle elde edilemeyecektir, edilemeyince de keyif kaçacaktır, mesele bu.
Mutluluk yoktur, hayatın kendisi vardır ve ekseriyetle zıtlıklar üzerine kuruludur. Kalıcı bir mutluluğun peşinde koşanlara şu söylenmeli: Daimi mutlu olma ihtimali, hiç gece olmadan hep gündüz olma ihtimaliyle aynıdır. Her şey beyaz olsaydı ona beyaz demeyecektik. Beyaz diyorsak onu siyah, kırmızı, maviden ayırt etmek için diyoruz. Yani, ortada başkalarının da var olduğunu kabul ediyoruz. Şu halde mutluluğu arıyorsak mutsuzluğa da razı olacağız. Sözün özü, mutluluğun peşinden koşmayı bırakın, olur ki anca o zaman "mutlu" olursunuz.
Bu mutluluk meselesi de nereden esti? Facebook'a, Instagram'a bakıyorum da hemen herkesin mutluluk peşinde koştuğunu görüyorum, oradan esti.
O değil de, hayat bazen çok sıkıcı yahu. Hele de şu korona günlerinde. Aklıma gelmişken, arkadaşlarınıza WhatsApp'tan şu espriyi yapmayı da unutmayasınız: Herkesin mutlu olduğu yer neresidir? (Mersin'in Mut ilçesi.) Hadi selametle.
19 Mart 2020
Bir komplo teorisi
Korona virüsünün ortaya çıkışı üzerine naçizane komplo teorim aşağıdaki gibidir.
Lafı hiç dolandırmadan söyleyeyim, korona virüsünü Çin çıkardı. Diyeceksiniz ki, bu virüs zaten Çin'den çıkıp yayılmadı mı, ilk olarak Çinliler ölmedi mi? Evet, tam olarak öyle oldu. Ee, hal böyleyken bunu Çin'in çıkardığını nasıl söyleyebiliyorsun?
Efendim, Allah korusun, sizin evinizde yangın çıksa insanlar en son kimden şüphelenir? Tabii ki sizden. Kişinin kendi evini yakacağı kimsenin aklına gelmez. İşte bana kalırsa Çinliler, her şeyi yapmalarına rağmen Avrupa ve özellikle de Amerika'nın ekonomik gücünü kıramadıkları için bir de böyle bir yola başvurmakta beis görmediler. İyi güzel diyorsun da, kendi insanları ölmedi mi, an itibariyle de üç binden fazla ölümle en fazla ölüm sayısı kendilerinde değil mi, diye soracaklara, Çin'de insan hayatının ucuz bile değil, bedava olduğunu söylemek isterim. Çin'de balıkların bile bir değeri var, çünkü yemek olarak yenebilirler, fakat bir milyar dört yüz milyon nüfuslu ülkede insan hayatına herhangi bir değer verildiğine dair bir kayıt yoktur. Dolayısıyla da böyle bir virüsü dünyanın başına bela ederken kendi nüfuslarından birkaç bin kişinin öleceğini önemsememiş olmalarında anlaşılmayacak bir şey yoktur.
Satırlarıma son vermeden önce evde canımın sıkıldığını ve bu yazıda ileri sürülen düşüncenin bir komplo teorisi olduğunu tekrar dile getirir, sizi öperim. Kalın sağlıcakla.
Lafı hiç dolandırmadan söyleyeyim, korona virüsünü Çin çıkardı. Diyeceksiniz ki, bu virüs zaten Çin'den çıkıp yayılmadı mı, ilk olarak Çinliler ölmedi mi? Evet, tam olarak öyle oldu. Ee, hal böyleyken bunu Çin'in çıkardığını nasıl söyleyebiliyorsun?
Efendim, Allah korusun, sizin evinizde yangın çıksa insanlar en son kimden şüphelenir? Tabii ki sizden. Kişinin kendi evini yakacağı kimsenin aklına gelmez. İşte bana kalırsa Çinliler, her şeyi yapmalarına rağmen Avrupa ve özellikle de Amerika'nın ekonomik gücünü kıramadıkları için bir de böyle bir yola başvurmakta beis görmediler. İyi güzel diyorsun da, kendi insanları ölmedi mi, an itibariyle de üç binden fazla ölümle en fazla ölüm sayısı kendilerinde değil mi, diye soracaklara, Çin'de insan hayatının ucuz bile değil, bedava olduğunu söylemek isterim. Çin'de balıkların bile bir değeri var, çünkü yemek olarak yenebilirler, fakat bir milyar dört yüz milyon nüfuslu ülkede insan hayatına herhangi bir değer verildiğine dair bir kayıt yoktur. Dolayısıyla da böyle bir virüsü dünyanın başına bela ederken kendi nüfuslarından birkaç bin kişinin öleceğini önemsememiş olmalarında anlaşılmayacak bir şey yoktur.
Satırlarıma son vermeden önce evde canımın sıkıldığını ve bu yazıda ileri sürülen düşüncenin bir komplo teorisi olduğunu tekrar dile getirir, sizi öperim. Kalın sağlıcakla.
18 Mart 2020
Al şu koronayı koronacıya götür
İnsan davranışlarının nedenlerini oldum olası merak etmekle birlikte, son yıllarda özel ilgi alanlarımdan biri olup çıktı bu konu. Filanca davranışların sergilenmesinin esas nedeni nedir? Konu değişmediği halde insanlar filanca yerde neden böyle davranırken falanca yerde şöyle davranır? Somut bir örnekle sorayım sorumu. Türkiye'deki ilk korona virüsü vakasının duyurulduğu gün akşam erken bir vakitte eve dönerken her zaman uğradığım fırına uğrayıp bir ekmek istedim. Hiç ekmeğimiz kalmadı, demez mi adam. Oysaki geç saatlere kadar bile ekmek olurdu bu fırında. Biraz ötedeki fırına gittim, orada da durum aynı. Bu arada yol boyu ellerinde dolu dolu poşetlerle kıtlığa hazırlanırcasına alışveriş yapan insanlar vardı. Eve makarna, pirinç doldurmanın altındaki güdüyü herkes gibi anlarım da ertesi gün bayatlayacak olan ekmeği eve stoklamaya insanları iten temel saik nedir, işte hakikaten bunu anlamak istiyorum.
(Laf açılmışken söyleyeyim, kolonya fiyatları son günlerde artmış olabilir, işte sosyal medyada beş liralık kolonyanın elli lira filan olduğu yazılıp çiziliyor ama öyle değil, kolonya fiyatları da son iki yıldaki enflasyondan ötürü zaten artmıştı, tıpkı diş macunu ve diğer pek çok şeyin fiyatı gibi. Konumuza dönelim.)
On-on beş yıldır söylediğim bir şey var, günümüz dünyası bilim sayesinde pek çok konuda ilerlemiş durumda ama bazı konularda da büyük gerileyiş söz konusu. Fabrikalarda üretimi artık robotlar yapıyor ama sağduyumuzu kaybediyoruz büyük bir hızla. Dünyanın bazı yerlerinde neredeyse ortadan kalkmak üzere bu meziyet. İnsanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Mesela "söz" çok çok büyük bir gerileyişte, günümüzün en olağanüstü şiiri bir Fuzuli'nin, bir Shakespeare'in orta halli bir şiirinin yanında vasat kalıyor.
Konuyu gündeme, korona virüsüne getirmeye çalışıyorum. Evet, insanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Böyle olunca da önemli bir konu ortaya çıktı mı ne yapacağını bilmeden oradan oraya kaotik bir halde uçuşan camdaki sineklere benziyorlar. Dikkat ettiniz mi, herkes konuşuyor. Peki konuşma bir sonuç veriyor mu, sözgelimi, virüse aşı buluyor mu? Elbette hayır. Önceki gün haberlerde Almanya'daki bir laboratuarda virüse aşı geliştirmeye çalışan bilimadamlarını gösterdiler, "konuşmuyorlardı".
Biz insanlar tarih boyunca dünyaya müdahale ede geldik, dünya da zaman zaman bize müdahale etti, ediyor. Ancak bu karşılıklı müdahale edişte öyle bir dengesizlik var ki, bilhassa günümüzde biz doğaya yüz müdahalede bulunuyorsak doğa bize ancak bir müdahaleyle karşılık veriyor. Korona virüsüne de bu gözle bakmak lazım. Geçen yıl araştırmacılar Kuzey Kutbu'nda havadan karla birlikte plastik partikülleri yağdığını keşfettiler. Doğrudan insan faaliyetinin yok denecek kadar az olduğu bir coğrafyadaki kar tanelerinin içinde plastik varsa, dünyanın orta kuşağında yüz milyonlarca insanla bir arada yaşayanlar olarak kendi vücudunuzun içini varın bir düşünün. Bir de şunu düşünün, kanserden ne kadar insan ölüyor? Sigaradan ne kadar insan ölüyor? Hatta mevsimlik gripten ne kadar insan ölüyor? Diğer pek çok hastalıktan ne kadar insan ölüyor? Peki, toplumlar niçin tüm bu ölümleri olağan karşılarlar da aniden ortaya çıkan mesela korona virüsü kaynaklı ölümleri böylesine önemsemiş görünürler? Şöyle bir örnek: Yıllar önce köy dolmuşunda şoförle sohbet ederek şehre gidiyorduk. Karşımıza bir koyun sürüsü çıktı, şoför yolu boşaltmaları için korna çaldı ama koyunlar oralı bile olmadılar. Bunun üzerine şoför bir anısından söz etti. Arabasıyla bir gün uzak bir dağ köyüne gitmiş, karşısına bir koyun sürüsü çıkmış, o da şimdi yaptığı gibi korna çalmış. "Çalmamla koyunlar ürküp çil yavrusu gibi dağıldılar, görmeliydin," demişti. Nedeni belliydi. İhtimal, hiç korna sesi duymamış koyunlar doğal olarak ürkmüşlerdi, şimdi gördüğümüz koyunlarsa tıpkı o dağ köyündeki soydaşları gibi ilk duyduklarında muhtemelen ürktüler, fakat sonradan alıştılar ve zamanla hiç tepki vermez oldular. İnsanlar da böyledir. Bugün vebadan korkan var mı mesela? Alışırlar, korona 2019'a da alışırlar. Şunu da hatırlamakta fayda var, hayat elbette güzel ve yaşamaya değer ama günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.
Siz gelin beni dinleyin, korona virüsünü düşüneceğinize şunları düşünün: Bu kadar poşet, bu kadar ambalaj, bu kadar pet şişe, bu kadar tuvalet kâğıdı, bu kadar plastik kasa, bu kadar yumurta kartonu, bu kadar zibilyon şey bizi nereye vardıracak?
(Laf açılmışken söyleyeyim, kolonya fiyatları son günlerde artmış olabilir, işte sosyal medyada beş liralık kolonyanın elli lira filan olduğu yazılıp çiziliyor ama öyle değil, kolonya fiyatları da son iki yıldaki enflasyondan ötürü zaten artmıştı, tıpkı diş macunu ve diğer pek çok şeyin fiyatı gibi. Konumuza dönelim.)
On-on beş yıldır söylediğim bir şey var, günümüz dünyası bilim sayesinde pek çok konuda ilerlemiş durumda ama bazı konularda da büyük gerileyiş söz konusu. Fabrikalarda üretimi artık robotlar yapıyor ama sağduyumuzu kaybediyoruz büyük bir hızla. Dünyanın bazı yerlerinde neredeyse ortadan kalkmak üzere bu meziyet. İnsanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Mesela "söz" çok çok büyük bir gerileyişte, günümüzün en olağanüstü şiiri bir Fuzuli'nin, bir Shakespeare'in orta halli bir şiirinin yanında vasat kalıyor.
Konuyu gündeme, korona virüsüne getirmeye çalışıyorum. Evet, insanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Böyle olunca da önemli bir konu ortaya çıktı mı ne yapacağını bilmeden oradan oraya kaotik bir halde uçuşan camdaki sineklere benziyorlar. Dikkat ettiniz mi, herkes konuşuyor. Peki konuşma bir sonuç veriyor mu, sözgelimi, virüse aşı buluyor mu? Elbette hayır. Önceki gün haberlerde Almanya'daki bir laboratuarda virüse aşı geliştirmeye çalışan bilimadamlarını gösterdiler, "konuşmuyorlardı".
Biz insanlar tarih boyunca dünyaya müdahale ede geldik, dünya da zaman zaman bize müdahale etti, ediyor. Ancak bu karşılıklı müdahale edişte öyle bir dengesizlik var ki, bilhassa günümüzde biz doğaya yüz müdahalede bulunuyorsak doğa bize ancak bir müdahaleyle karşılık veriyor. Korona virüsüne de bu gözle bakmak lazım. Geçen yıl araştırmacılar Kuzey Kutbu'nda havadan karla birlikte plastik partikülleri yağdığını keşfettiler. Doğrudan insan faaliyetinin yok denecek kadar az olduğu bir coğrafyadaki kar tanelerinin içinde plastik varsa, dünyanın orta kuşağında yüz milyonlarca insanla bir arada yaşayanlar olarak kendi vücudunuzun içini varın bir düşünün. Bir de şunu düşünün, kanserden ne kadar insan ölüyor? Sigaradan ne kadar insan ölüyor? Hatta mevsimlik gripten ne kadar insan ölüyor? Diğer pek çok hastalıktan ne kadar insan ölüyor? Peki, toplumlar niçin tüm bu ölümleri olağan karşılarlar da aniden ortaya çıkan mesela korona virüsü kaynaklı ölümleri böylesine önemsemiş görünürler? Şöyle bir örnek: Yıllar önce köy dolmuşunda şoförle sohbet ederek şehre gidiyorduk. Karşımıza bir koyun sürüsü çıktı, şoför yolu boşaltmaları için korna çaldı ama koyunlar oralı bile olmadılar. Bunun üzerine şoför bir anısından söz etti. Arabasıyla bir gün uzak bir dağ köyüne gitmiş, karşısına bir koyun sürüsü çıkmış, o da şimdi yaptığı gibi korna çalmış. "Çalmamla koyunlar ürküp çil yavrusu gibi dağıldılar, görmeliydin," demişti. Nedeni belliydi. İhtimal, hiç korna sesi duymamış koyunlar doğal olarak ürkmüşlerdi, şimdi gördüğümüz koyunlarsa tıpkı o dağ köyündeki soydaşları gibi ilk duyduklarında muhtemelen ürktüler, fakat sonradan alıştılar ve zamanla hiç tepki vermez oldular. İnsanlar da böyledir. Bugün vebadan korkan var mı mesela? Alışırlar, korona 2019'a da alışırlar. Şunu da hatırlamakta fayda var, hayat elbette güzel ve yaşamaya değer ama günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.
Siz gelin beni dinleyin, korona virüsünü düşüneceğinize şunları düşünün: Bu kadar poşet, bu kadar ambalaj, bu kadar pet şişe, bu kadar tuvalet kâğıdı, bu kadar plastik kasa, bu kadar yumurta kartonu, bu kadar zibilyon şey bizi nereye vardıracak?
15 Mart 2020
Boşluk
Geçen gün şu soru soruldu: "Simidin içindeki boşluk simide ait midir?" Değildir, diye kestirip atarak şu soruyla da karşılık verdim: Simide simit şeklini veren yalnızca içindeki değil, ayrıca dışındaki boşluktur. Peki, simidin dışındaki boşluk, o da simide ait midir?
***
Boşluk, bakışlarımın biçimini alıyor. —Paul Éluard
***
Boşluk, bakışlarımın biçimini alıyor. —Paul Éluard
8 Mart 2020
Sokaksız coğrafyanın sokak çocuğu Alyoşa
Birkaç ay önce arkadaşım Yunusçay'ı ziyarete gitmiştim. Televizyon hiç izlemem, evimde de yoktur ama işte böyle televizyonun açık olduğu bir yerdeysem mecburen izlerim. İzlediğim de çoğunlukla belgesel olur.
Yunusçay TRT Belgesel'i açtı, En Tehlikeli Okul Yolları diye bir program. Sanırım her bölümde dünyanın zorlu bir coğrafyasında okula giden çocukların okul yaşamını gösteriyor. İzlediğimiz o bölümde de Sibirya'da, adını hiç hatırlamadığım uçsuz bucaksız, ama daha önemlisi, insansız bir yerde okul çocuklarının karşılaştığı güçlükler anlatılıyordu. Bir otobüs, her biri ikişer-üçer evden oluşan köyleri dolaşıp çocukları topluyor, kasaba merkezindeki okula ulaştırmaya çalışıyor. Kış kıyamet. Yaşamın anlamını değil ama anlamsızlığını sorgulamaya ileri derecede müsait bir coğrafya. Ve bu coğrafyada yaşayan bir çocuk, Alyoşa.
On iki-on üç yaşında bir çocuk Alyoşa. Okulu sevmiyor. Ne var bunda, denebilir tabii, bir çocuğun okulu sevmemesinde ne var? Gelgelelim Alyoşa işi bir adım daha ileriye götürmüş gibi, yalnızca okulu değil, hayatı da sevmiyor pek. Hepimizin yolu böyle çocuklarla kesişmiştir illa ki. İyi tanırız onları, "soytarı"dırlar. Kimi zaman o denli sevimsizdirler ki bulduğumuz ilk fırsatta dişlerimizin arasına alıp çiğnemek isteriz onları, kimi zamansa olanca soytarılıklarına rağmen severiz onları, şirin gelirler bize. İşte bizim Alyoşa da gördüğüm daha ilk sahnede bana böylece şirin gözüktü.
Çocukluğumuzda çoğumuz, bilhassa erkek olanlarımız, babamızın annemizle konuşurken, elbette bize de işittirmeye çalışarak şunu dediğini görmüşüzdür: "Yok yok, soytarılıkta bunun gözü, soytarılıkta." İşte, dedim ya, Alyoşamızın gözü de tamı tamına böyle, soytarılıkta. Okul mokul zaman kaybı, sokaklara düşmek istiyor. Ne var ki dramı da işte bu noktada başlıyor. Tamam, soytarılık soytarılık da, kendince bir yol yordam ister o da, mekân ister filan. Fakirim Alyoşa... Gözü sokaklarda fakat kaderi onu öyle bir coğrafyada dünyaya getirmiş ki düşeceği sokak yok. Burada azılı bir katilin genlerini de taşıyor olsan, üzülerek söyleyeyim, pek şansın yok.
Sadede gelelim. Hayat tüm ısrarlı girişimlere rağmen anlamı hiç enikonu çözülememiş bir bilmecedir. İstediğin her ne olursa, kimileyin vermez sana onu hayat. Ne ki işin özü galiba istediğini elde etmede değil, tıpkı Alyoşa'nın bakışlarında da kendini gösterdiği gibi, ileriye bakmak. Onun gözlerine baktık mı günün birinde bu kuş uçmaz kervan geçmez diyardan göçüp gitme, belki Moskova'da, belki Petersburg'da o özlemini çektiği sokaklara kavuşma isteğini görürüz.
Yunusçay TRT Belgesel'i açtı, En Tehlikeli Okul Yolları diye bir program. Sanırım her bölümde dünyanın zorlu bir coğrafyasında okula giden çocukların okul yaşamını gösteriyor. İzlediğimiz o bölümde de Sibirya'da, adını hiç hatırlamadığım uçsuz bucaksız, ama daha önemlisi, insansız bir yerde okul çocuklarının karşılaştığı güçlükler anlatılıyordu. Bir otobüs, her biri ikişer-üçer evden oluşan köyleri dolaşıp çocukları topluyor, kasaba merkezindeki okula ulaştırmaya çalışıyor. Kış kıyamet. Yaşamın anlamını değil ama anlamsızlığını sorgulamaya ileri derecede müsait bir coğrafya. Ve bu coğrafyada yaşayan bir çocuk, Alyoşa.
On iki-on üç yaşında bir çocuk Alyoşa. Okulu sevmiyor. Ne var bunda, denebilir tabii, bir çocuğun okulu sevmemesinde ne var? Gelgelelim Alyoşa işi bir adım daha ileriye götürmüş gibi, yalnızca okulu değil, hayatı da sevmiyor pek. Hepimizin yolu böyle çocuklarla kesişmiştir illa ki. İyi tanırız onları, "soytarı"dırlar. Kimi zaman o denli sevimsizdirler ki bulduğumuz ilk fırsatta dişlerimizin arasına alıp çiğnemek isteriz onları, kimi zamansa olanca soytarılıklarına rağmen severiz onları, şirin gelirler bize. İşte bizim Alyoşa da gördüğüm daha ilk sahnede bana böylece şirin gözüktü.
Çocukluğumuzda çoğumuz, bilhassa erkek olanlarımız, babamızın annemizle konuşurken, elbette bize de işittirmeye çalışarak şunu dediğini görmüşüzdür: "Yok yok, soytarılıkta bunun gözü, soytarılıkta." İşte, dedim ya, Alyoşamızın gözü de tamı tamına böyle, soytarılıkta. Okul mokul zaman kaybı, sokaklara düşmek istiyor. Ne var ki dramı da işte bu noktada başlıyor. Tamam, soytarılık soytarılık da, kendince bir yol yordam ister o da, mekân ister filan. Fakirim Alyoşa... Gözü sokaklarda fakat kaderi onu öyle bir coğrafyada dünyaya getirmiş ki düşeceği sokak yok. Burada azılı bir katilin genlerini de taşıyor olsan, üzülerek söyleyeyim, pek şansın yok.
Sadede gelelim. Hayat tüm ısrarlı girişimlere rağmen anlamı hiç enikonu çözülememiş bir bilmecedir. İstediğin her ne olursa, kimileyin vermez sana onu hayat. Ne ki işin özü galiba istediğini elde etmede değil, tıpkı Alyoşa'nın bakışlarında da kendini gösterdiği gibi, ileriye bakmak. Onun gözlerine baktık mı günün birinde bu kuş uçmaz kervan geçmez diyardan göçüp gitme, belki Moskova'da, belki Petersburg'da o özlemini çektiği sokaklara kavuşma isteğini görürüz.
27 Şubat 2020
Bu nedir yaa?
—Peki şimdi ne olacak?
—Ne konuda?
—Bloğu iyicene boşladın gibi geliyor...
—Boşlamak deyince benim de aklıma başka şeyler geliyor.
—İçin fesat senin.
—Boşalmak demedim ki, boşlamak dedim; asıl senin için fesat.
—Aman, tamam tamam, henüz başındayken konumuzdan sapmayalım.
—Konumuz?
—Bloğunu diyorum, boşladın gitti.
—Boşlamak denir mi, denmez mi, emin değilim, haklısın galiba, geçmişe oranla epey az yazdığım ortada, gelgelelim...
—Evet?..
—Bilmiyorum.
—Artık hep böyle mi olacak?
—Bu blogda hiçbir zaman periyodik olarak yazmadım ki. Gün geldi az yazdım, gün geldi çok. İşte yerinde duruyor arşiv, 2007'de 10, 2013'te 357 kayıt var. Geçen yılsa 20. Bu böyle.
—Anlıyorum.
—Anladığına seviniyorum.
—Peki şimdi ne olacak?
—Sorunu değiştir istersen.
—Peki sonra ne olacak?
—Bilmem. Her şey olacağına varacak. Çok da şe'etmemek lazım.
—Aa, Laz mısın?
—Hayır, gerekli anlamındaki lazım.
—Haa.
—Yaa.
—Bloğu tamamen bırakma ihtimalin var mı peki?
—Yok tabii ki.
—Güzel.
—Aferim.
—Ne konuda?
—Bloğu iyicene boşladın gibi geliyor...
—Boşlamak deyince benim de aklıma başka şeyler geliyor.
—İçin fesat senin.
—Boşalmak demedim ki, boşlamak dedim; asıl senin için fesat.
—Aman, tamam tamam, henüz başındayken konumuzdan sapmayalım.
—Konumuz?
—Bloğunu diyorum, boşladın gitti.
—Boşlamak denir mi, denmez mi, emin değilim, haklısın galiba, geçmişe oranla epey az yazdığım ortada, gelgelelim...
—Evet?..
—Bilmiyorum.
—Artık hep böyle mi olacak?
—Bu blogda hiçbir zaman periyodik olarak yazmadım ki. Gün geldi az yazdım, gün geldi çok. İşte yerinde duruyor arşiv, 2007'de 10, 2013'te 357 kayıt var. Geçen yılsa 20. Bu böyle.
—Anlıyorum.
—Anladığına seviniyorum.
—Peki şimdi ne olacak?
—Sorunu değiştir istersen.
—Peki sonra ne olacak?
—Bilmem. Her şey olacağına varacak. Çok da şe'etmemek lazım.
—Aa, Laz mısın?
—Hayır, gerekli anlamındaki lazım.
—Haa.
—Yaa.
—Bloğu tamamen bırakma ihtimalin var mı peki?
—Yok tabii ki.
—Güzel.
—Aferim.
24 Şubat 2020
Suyun akışı
Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları. Kimin kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.
Kızılderili Sözü
Kızılderili Sözü
4 Şubat 2020
31 Aralık 2019
13 Aralık 2019
Yavru kedili bir rüya
Gene ilginç bir rüya gördüm. Sezen Aksu ağacın dibine oturmuş, şarkı söylüyor. Hem de kime? Kedilere. Evet, yavru kedilere. Gelgelelim kediler aslında kedi değil, ağacın yaprakları. Öyle tuhaf bir rüya işte. Yavru kedilerde bir tuhaflık olduğunu görür görmez sezmiştim sezmesine de ne olduğunu çıkaramıyordum. Sezen Aksu anlamamı sağlıyordu. Yanına yaklaşıp, "Ne yapıyorsun burada Sezen Hanım," diye sorunca, "Bunu mu merak ettin şimdi," diye çıkışıyordu ve ardından, "Bak, her bir yaprak bir yavru kedi olmuş," diyordu. O anda kafama dank ediyordu. Sahi ya, bunlar bildiğin yaprak. Ama aynı zamanda kedi. Gülümsüyorlar bir de. Sezen'in şarkısından epey keyiflenmişler besbelli. Halbuki şarkının kendisi hüzünlü. "Bu ne iştir, Sezen Hanım," diye sorunca da anlamakta zorlandığım bir cevap veriyordu: "Güz bitmek üzere, kışa yüz tuttu, yakında bunlar da hep dökülecekler." Biraz pişkince sürdürüyordum ben de sözümü: "Yaprakların kaderi bu, neylersiniz." O esnada hafif bir rüzgâr esiyor, üç-dört kedi yere düşüyordu. Ama tam anlamıyla yaprak gibi, havada sallana sallana, döne döne. Bu düşenlere öbürleri yukarıdan şaşkınca bakıyorlardı. Az biraz bakmayı sürdürdükten sonra şarkıya dönüyorlardı gene. Düşen yavrulardan bazıları yerde de sürüklenmeyi sürdürüyordu. Nasıl güzel bir rüyadır bu, diye geçiriyordum içimden, hiç bitmese. Fakat tam da o sırada uyanıverdim. Rüyanın bitmiş olması tabii ki pişmanlığa benzer bir duyguya büründürdü beni. Elim telefona uzandı. YouTube'a tıklayıp şarkıyı açtım ve uyanmış olsam da rüyamı biraz daha sürdürmeye çalıştım: "Seni kimler aldı, kimler öpüyor seni, dudağında dilinde, ellerin izi var..."
5 Kasım 2019
Kasımlarda
Sen hiç yerle birolmuş kentler gördün mü
Gördüm dediğin de ne
Nerede ne zamandı
Bende benim buruk tarihim gibi durur
Bil bunu.
Zaman ki nedir
Kasımlarda bir yaprak
Bir çocuğun gidip gelen ağzı
Bir gül
İçip yarıda bıraktığın bir bardak su
Benim Topağacı'nda tam orda bir gülcüm vardır
Kasımlarda kapalı dükkanlar gibidir yüzü
En eski rüzgarlar gibidir
Ben ki uzak bir istasyonda durmuş bir gar saatı gibiyim.
Rüzgarlar üşüşmüş içime
Bil bunu.
İlhan Berk
Gördüm dediğin de ne
Nerede ne zamandı
Bende benim buruk tarihim gibi durur
Bil bunu.
Zaman ki nedir
Kasımlarda bir yaprak
Bir çocuğun gidip gelen ağzı
Bir gül
İçip yarıda bıraktığın bir bardak su
Benim Topağacı'nda tam orda bir gülcüm vardır
Kasımlarda kapalı dükkanlar gibidir yüzü
En eski rüzgarlar gibidir
Ben ki uzak bir istasyonda durmuş bir gar saatı gibiyim.
Rüzgarlar üşüşmüş içime
Bil bunu.
İlhan Berk
29 Ağustos 2019
Mahmut
Bizim çalışanlardan Mahmut anlatıyor: Ben burada işe başladığım gün, şansa bak, telefonumun bozulacağı tuttu. Yenisini almaya param yok. Maaşı da bir aydan önce alamıyorum. Çaresiz, bir süre telefonsuz dolaşacağız, dedim kendime. Yirmi gün kadar geçti, sizden avans istemiştim ya, verdiniz, gittim o parayla tuşlu bir telefon aldım. O kadar da meraklanmıştım ki, acaba kimler kimler beni aramış diye? Yüz kişi mi aramıştır, yüz elli mi? Telefonumu aldım, getirip biraz şarj ettim, kartımı takıp açtım. Mesajların gelmesini beklemeye koyuldum. Nitekim az sonra bir mesaj geldi. Hayret, ben çok daha fazla mesaj bekliyordum, makinalı tüfek patlar gibi mesaj patlayacağını sanıyordum. Oysaki gele gele bir mesaj gelmişti. Açıp baktım, en yakın arkadaşımın geçen gün beni aradığını bildiriyordu. Hem de kaç kez, biliyor musun, bir kez. En yakın arkadaşım beni bir kez aramış, düşünebiliyor musun? O da bir şey sormak için aramıştır kesin olarak. O değil, annem babam bile hiç aramamıştı. Bir an düşündüm, bu hayatı galiba fazla ciddiye alıyorum, dedim.
21 Ağustos 2019
O Günler
O günler geçip gitti
O güzel günler
O dopdolu kusursuz günler
O pırıl pırıl gökyüzü
O kiraz yüklü dallar
O sarmaşıkların yeşilliğine sığınıp birbirine yaslanmış evler
O haylaz uçurtma damları
O akasyaların kokusundan başı dönmüş sokaklar
O günler geçip gitti
Kirpiklerimin arasından
Şarkılarımın hava kabarcıkları gibi uçuştuğu
Gözlerimin baktığı her şeyi
Taze süt gibi içtiği o günler
Göz bebeklerimin ortasında
Her sabah yaşlı güneşle birlikte
Merakın ve arayışın bilinmez kırlarına gidip
Her gece karanlığın ormanlarına dalan
Mutluluğun ele avuca sığmaz tavşanı vardı sanki
O günler geçip gitti
O sükut içindeki karlı günler
Sıcacık odanın penceresinden
Dışarıyı merakla seyre dalardım hep
Tüy gibi yumuşak tertemiz kar tanelerim
Köhne ahşap merdivene
Gevşek çamaşır ipine
Kocamış çamların saçlarına
Usulca yağardı
Ve ben yarını düşünürdüm, ah
Yarın -
Kaygan beyaz oylum
Büyükannenin çarşafının hışırtılarıyla başlardı
Ve onun kapı aralığında beliren titrek gölgesiyle
- Ki ansızın ışığın soğuk dünyasına bırakırdı kendini -
Ve renkli camlara yansıyan
Güvercin uçuşlarının avareliğiyle
Yarın...
Altındaki mangalla ısınan yatak uyku verirdi
Ben çarçabuk ve korkusuzca
Annemin bakışlarından uzakta
Eski ödevlerimdeki hatalı yazıları silerdim
Ve kar dinince
Bahçede dolaşmaya çıkardım hüzünle
Kurumuş yasemin saksılarının dibine
Ölü serçelerimi gömerdim
*
O günler geçip gitti
O cezbe ve hayret günleri
O uyku ve uyanıklık günleri
Her gölge bir giz taşırdı o günlerde
Ağzı kapalı her kutu bir hazine saklardı
Sandık odasının her köşesi öğlen sessizliğinde
Bir dünyaydı sanki
Karanlıktan korkmayan herkes
Gözümde bir kahramandı
O günler geçip gitti
O bayram günleri
O güneş ve çiçek bekleyişleri
Kışın son sabahında
Şehri ziyaret eden
Suskun ve mahcup kır nergisi demetlerinin
Burcu burcu kokuları
Yeşil lekelerin uzayıp giden caddesinde seyyar satıcıların sesleri
Çarşı baş döndüren kokular içinde yüzerdi
Keskin kahve ve balık kokuları içinde
Çarşı ayaklar altında yassılaşır, uzar, yolun her anına karışırdı
Ve dönüp dururdu oyuncak bebeklerin gözlerinde
Çarşı anneydi, hızla gidiyordu akışkan, renkli oylumlara doğru
Ve geri dönüyordu
Hediye paketleriyle, dolu sepetlerle
Çarşı yağmurdu, yağıyordu, yağıyordu, yağıyordu
*
O günler geçip gitti
O bedenin gizleri içinde kaybolunan günler
O çekingen tanışma günleri
Bir dal çiçekle uzanan bir el
Mavi damarların güzelliğiyle başka bir ele
Bir duvarın ardından seslenirdi
Ve küçük mürekkep lekeleri, bu şaşkın, kaygılı, ürkek elin üzerinde
Ve aşk
Utangaç bir selamla açığa vururdu kendini
Sıcak, dumanlı öğle saatlerinde
Biz aşkımızı sokağın tozunda okurduk
Biz elçi çiçeklerin sade diline aşinaydık
Biz kalplerimizi masum sevgiler bahçesine götürüp
Ağaçlara ödünç verirdik
Ve top, buse mesajlarıyla ellerimizde dolaşırdı
Ve aşktı, o tanımlanamaz duygu
Holün karanlığında bizi ansızın kuşatan
Yakıcı nefeslerin, çırpınışların, kaçak gülüşlerin arasından
Bizi kendine çeken
O günler geçip gitti
O günler, güneşte kuruyan bitkiler gibi
Kuruyup soldular güneşin altında
Ve yitip gittiler akasya kokularından başı dönen o sokaklar
Dönüşü olmayan yolların hay huyunda
Ve yanaklarını
Sardunya yapraklarıyla al al eden o kız, ah
Yalnız bir kadındır şimdi
Yalnız bir kadındır şimdi
Foruğ Ferrohzad
Çeviren: Sabah Kara
O güzel günler
O dopdolu kusursuz günler
O pırıl pırıl gökyüzü
O kiraz yüklü dallar
O sarmaşıkların yeşilliğine sığınıp birbirine yaslanmış evler
O haylaz uçurtma damları
O akasyaların kokusundan başı dönmüş sokaklar
O günler geçip gitti
Kirpiklerimin arasından
Şarkılarımın hava kabarcıkları gibi uçuştuğu
Gözlerimin baktığı her şeyi
Taze süt gibi içtiği o günler
Göz bebeklerimin ortasında
Her sabah yaşlı güneşle birlikte
Merakın ve arayışın bilinmez kırlarına gidip
Her gece karanlığın ormanlarına dalan
Mutluluğun ele avuca sığmaz tavşanı vardı sanki
O günler geçip gitti
O sükut içindeki karlı günler
Sıcacık odanın penceresinden
Dışarıyı merakla seyre dalardım hep
Tüy gibi yumuşak tertemiz kar tanelerim
Köhne ahşap merdivene
Gevşek çamaşır ipine
Kocamış çamların saçlarına
Usulca yağardı
Ve ben yarını düşünürdüm, ah
Yarın -
Kaygan beyaz oylum
Büyükannenin çarşafının hışırtılarıyla başlardı
Ve onun kapı aralığında beliren titrek gölgesiyle
- Ki ansızın ışığın soğuk dünyasına bırakırdı kendini -
Ve renkli camlara yansıyan
Güvercin uçuşlarının avareliğiyle
Yarın...
Altındaki mangalla ısınan yatak uyku verirdi
Ben çarçabuk ve korkusuzca
Annemin bakışlarından uzakta
Eski ödevlerimdeki hatalı yazıları silerdim
Ve kar dinince
Bahçede dolaşmaya çıkardım hüzünle
Kurumuş yasemin saksılarının dibine
Ölü serçelerimi gömerdim
*
O günler geçip gitti
O cezbe ve hayret günleri
O uyku ve uyanıklık günleri
Her gölge bir giz taşırdı o günlerde
Ağzı kapalı her kutu bir hazine saklardı
Sandık odasının her köşesi öğlen sessizliğinde
Bir dünyaydı sanki
Karanlıktan korkmayan herkes
Gözümde bir kahramandı
O günler geçip gitti
O bayram günleri
O güneş ve çiçek bekleyişleri
Kışın son sabahında
Şehri ziyaret eden
Suskun ve mahcup kır nergisi demetlerinin
Burcu burcu kokuları
Yeşil lekelerin uzayıp giden caddesinde seyyar satıcıların sesleri
Çarşı baş döndüren kokular içinde yüzerdi
Keskin kahve ve balık kokuları içinde
Çarşı ayaklar altında yassılaşır, uzar, yolun her anına karışırdı
Ve dönüp dururdu oyuncak bebeklerin gözlerinde
Çarşı anneydi, hızla gidiyordu akışkan, renkli oylumlara doğru
Ve geri dönüyordu
Hediye paketleriyle, dolu sepetlerle
Çarşı yağmurdu, yağıyordu, yağıyordu, yağıyordu
*
O günler geçip gitti
O bedenin gizleri içinde kaybolunan günler
O çekingen tanışma günleri
Bir dal çiçekle uzanan bir el
Mavi damarların güzelliğiyle başka bir ele
Bir duvarın ardından seslenirdi
Ve küçük mürekkep lekeleri, bu şaşkın, kaygılı, ürkek elin üzerinde
Ve aşk
Utangaç bir selamla açığa vururdu kendini
Sıcak, dumanlı öğle saatlerinde
Biz aşkımızı sokağın tozunda okurduk
Biz elçi çiçeklerin sade diline aşinaydık
Biz kalplerimizi masum sevgiler bahçesine götürüp
Ağaçlara ödünç verirdik
Ve top, buse mesajlarıyla ellerimizde dolaşırdı
Ve aşktı, o tanımlanamaz duygu
Holün karanlığında bizi ansızın kuşatan
Yakıcı nefeslerin, çırpınışların, kaçak gülüşlerin arasından
Bizi kendine çeken
O günler geçip gitti
O günler, güneşte kuruyan bitkiler gibi
Kuruyup soldular güneşin altında
Ve yitip gittiler akasya kokularından başı dönen o sokaklar
Dönüşü olmayan yolların hay huyunda
Ve yanaklarını
Sardunya yapraklarıyla al al eden o kız, ah
Yalnız bir kadındır şimdi
Yalnız bir kadındır şimdi
Çeviren: Sabah Kara
26 Temmuz 2019
24 Temmuz 2019
Üstünde yaşayan insan yoksa toprak da yok demektir
Ellerimdeki halk elimden çıktı. Bomboş toprakların tek ve gerçek efendisi olmanın tadı yok. Üstünde yaşayan insan yoksa toprak da yok demektir. Bastığımız zemin topraktan değil insandan ibarettir. Burada bulunmak giderek imkânsız hale geliyor ben için. Kararlıyım; hükmüme girmeye rıza gösterecek yeni bir halk almalıyım; insan bulmalıyım.
İnsanlarım neden bu mükemmel ülkede, muhteşem ben efendinin hükmünde yaşamayı reddetti? Bu muhteşem taht ülke toprakları hayvan beslemeye müsait, bitkileri bol ve gür, suları serin ve akışkan, havası diri ve taze, tilkisi sinsi ve dik, efendisi haşin ve adil!Hüseyin Kıran, Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor.
26 Haziran 2019
Adam zaten ölü
Müziğin sesi o kadar yüksekti ki Kneller’i zor duyuyordum. Lihi’yle bana gülüyordu biraz. Kendisinden bile daha saf insanlarla ilk kez karşılaştığını söyledi. Ben ve mucizelerim, Lihi ve düşleri. “İntihar edeceğinize Kaliforniya’ya gitseydiniz,” diye bağırdı. Freddie’nin başını okşadığını gördüm, barışmışlardı. Joshua uzun cübbesiyle sahneye çıktı, peşinden de Desiree. Elinde Tevrat’ta İbrahim’in İsmail’i kurban etmeye hazırlandığı çocuk masalındaki hançere benzer bir hançer taşıyordu. Hançeri Joshua’ya verdi ve müzik birden kesildi. “Bu da ne demek oluyor?” diye homurdandı yanımda duran Kneller. “Adam zaten ölü. Nedir derdi, iki kere ölmek mi?” Yakınımızda duranlar dönüp ona çenesini kapatmasını söylediler. Kneller’in umurunda bile değildi, ama ben yerin dibine geçtim. Sonra Joshua’nın son anda kıvıracağını söyledi, çünkü bir kez intihar edip acısını tatmış biri intihar etmeyi ikinci kez deneyemezdi. Kneller’in sözünü bitirmesiyle Joshua’nın bıçağı kalbinin ortasına saplaması bir oldu.Etgar Keret, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü.
25 Mayıs 2019
Lavinia
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.
Özdemir Asaf
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.
Özdemir Asaf
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





