29 Mart 2013

Aşk ve Seks

Kimileri, "Ne güzel, keşke bu an hiç bitmese, hep burada, bu güzel kumsalda uzanıp güneşlensek," dediler. Sonraki kavimler de adını aşk koydular bu isteklerinin.

Kimileriyse, "Bunca güneşlendik de ne oldu, hadi kalk denize girelim," diye tutturdular; bunun da adına seks dedi kadim medeniyetler.


Böylece devam etti gitti düzen.

Derdest Çağrışım (xv)

© Witold Krassowski

28 Mart 2013

Yazmak

via

Bunca insan bunca yazıyı niçin yazıyor, diye meraklandığım çoktur.

İlkbahar

İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olmayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu… Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, Çingene, kuzu… Klasik ilkbaharların içinde hepsi, hatta sülüğün bile yeri vardır. Unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.
Sait Faik, Bir İlkbahar Hikâyesi.

27 Mart 2013

Köpeklik

Facebook arkadaşlarımdan gezgin fotoğrafçı Metin Denizmen'in tanık olduğu bir gündelik yaşam enstantanesi. Böylesi, ilk bakışta oldukça basit görünen ama basmakalıp yargılarımız üzerine düşünmemiz için bizi dürtükleyen olaylar azdır. 

Dalgalı denize doğru emekleyen bir bebek... Ne annesinin ne de kendisini izleyen diğer insanların akıl edemediğini küçük bir köpek akıl edebilmiş. Hayvanların sandığımız kadar hayvan, insanlarınsa sandığımız kadar insan olmayabileceğini her zaman söylemişimdir.


Bir Köpekliğin Ardından

Çarpıcı bir olay anlatacağım bugün. Anlatacaklarım, sadece beni sarsmamış olmalı ki; birlikte
tanık olduğumuz on kadar arkadaşın ötesinde, son anda deklanşörlere basarak ebedileştirdiğimiz bu enstantane paylaştığımız sosyal medya ortamlarında da ilgi ve şaşkınlıkla izlendi.

Fethiye ve civarında yaşama imkan ve şansını yakalamış herkes bilir, farklı bir coğrafyada hüküm sürmekte olduğunu. 3000 yıllık bir tarihin içinde süzülüp gelen, pek çok medeniyete mekan olmuş, şiir, müzik ve sanat tanrısı Apollon’un doğduğu ve hükmettiği topraklarda yaşamanın hazzı, kehanetin kol gezdiği coğrafyada dolaşmanın gizi sarıp sarmalar kadim Likya topraklarında insanoğlunu.

Köyceğiz’den Antalya’ya uzanan bu kadim uygarlık, 23 kent-devletten oluşan Likya Birliği’nden geriye kalan Xantos, Patara, Tlos, Myra, Olimpos ve Simena yerleşimleri ile tarihe, denize, maviye ve yeşile duyulan özlemleri gideriyor, hasretlere derman oluyor.

Fethiye ve çevresi, dağların babası Babadağ ile denizlerin anasının kucaklaştığı, Ege ve Akdeniz’in birleşip tek vücut olduğu, kumsallarında dinlendiği bir yeryüzü cenneti.
Fethiye’de bunca güzelliği paylaşmak amacı ile bir ara gelen doğa dostu yürüyüş severler, farklı gruplar içerisinde her hafta sonu antik coğrafyalarda, dağlarda, orman patikalarında yürür, tarih ve doğanın farkındalığı ile hemhal olurlar.

Geçtiğimiz Pazar günü, bu yürüyüş gruplarından Mortırnaklar ile antik Likya Yollarında idim, her zaman ki gibi. Kadim Likya patikalarını dolduran, baharın müjdecisi kır çiçekleri, kabartlağan soğanları ve hayat fışkıran sütleğenler eşliğinde keyifli bir yürüyüş sonrası Kabak Koyu’na inmiştik.

Kumanyalar açılmış, güneş altında parlayan Akdeniz’e nazır mükellef birer ziyafet olmuştu çıkınlarımızın içindekiler. Ardından gelen rehavetle uzanmış, kumsalda devrilip tükenen dalgaların, kumlar üzerindeki beyaz köpüklerini izliyordum. Az ileride, denize doğru ilerleyen bir şey dikkatimi çekti. Doğruldum, baktım; küçücük bir bebek, emekleyerek, beyaz dalgalara doğru ilerliyordu. Bir ara durdu, ışıl ışıl denize baktı ve minicik bedeninden beklenmeyecek bir hızda, dalgaların kırılarak oluşturduğu beyaz köpüklere ulaşıverdi bir anda.

© Yusuf Ceran

Önce gördüklerim hoşuma gitmişti. Yumurtadan çıkan Caretta yavrularının denize kavuşma özlemini hatırlatmıştı. Yanımdaki arkadaşlarım da fark etmiş şaşkınlıkla olan biteni izliyordu ve (ne hikmetse) hiçbir müdahale gelmemişti kimseden. O anda şimşek hızıyla bir karaltı kaydı kumdan denize doğru ve bebeğin denizle buluşacağı anda, önünü keserek durdurdu onu. Bir köpekti bu, tehlikeyi hissetmiş, annesinin dalgınlığından yararlanarak, üzerindeki giysilerle denize dalmak üzere olan bebeğin önüne geçerek durdurmuştu onu. Muhtemelen; King Charles Spaniel cinsi olan köpek, burnunu bebeğin burnuna dayamış, telaşlı havlıyor, yaramazlığından ötürü azarlıyordu açıkça.

Durumu fark eden annesi, kendini paralarcasına koştu, çocuğunun yanına neden sonra, köpek, yavruyu usulca annesine teslim etti ve ilerideki ağaçların gölgesine uzandı, hiçbir ödül, takdir beklemeden. Sonunda çözülüp, kendimize geldik bizler de.

Gözlerim doldu, insanları düşündüm, savaşları, cinayetleri, çirkin egoların emrindeki canavarları. Yalakaları, menfaat düşkünlerini, sahtekarları, birbirini boğazlamaktan zevk alan zavallı insanlığı düşündüm. Birkaç saniye içinde küçücük bir köpek, yazının icadından bu yana yazılmış tüm ahlak kitaplarından daha fazla bir ders vermişti bizlere, hem de farkında olmadan.

Tüm kitaplarımı yakmak istedim, tüm öğretileri paramparça etmek isteği uyandı içimde. Bir de, bu köpeğin ayakları dibinde bir gece geçirmek istedim, belki bana ve türdeşlerime bir hayvanın, bir köpeğin duyarlılığı bulaşır umuduyla.

Metin Denizmen

Tutsağıyız

İnsanlar Hayat'ın tutsağıdırlar. Ve bu tutsaklıktır, onların günlerini sefalet, umutsuzluk ve çöküntüyle, gecelerini de gözyaşı ve bunalımla dolduran.
Halil Cibran, Gece ile Sabah Arasında.

26 Mart 2013

Özgürlük

via

Gece yarısı olup da ruhlar saklandıkları yerlerden dışarı çıktıklarında, bir kadavra gördüm; dizlerinin üzerine çöküp aya bakarak yok olup gitmek üzere olan bir hortlak gördüm... Ona yaklaşıp, "Adın ne senin?" diye sordum. Dehşet saçan gölgesi iskeletin, "Adım Özgürlük benim," diye cevap verdi bana.

Halil Cibran, Gece ile Sabah Arasında


Güvercin

© Copyright

25 Mart 2013

Kravat

Keşke kravat da diğer pek çok aksesuar
 gibi kadınlara özgü olsaydı.
Ne güzel olurdu.
Kravat kadar saçma, kravat kadar gereksiz bir aksesuar var mıdır? Peki, kravatın ne işe yaradığını anlayabilmiş bir insan var mıdır yeryüzünde? İnsanın boynunu sıkan ilmikli bir halattan farkı nedir kravatın, var mı bu soruya esaslı bir yanıt verebilecek kimse?

Tarihte olabildiğince ilginç konular var. Gelgelelim, okullarda tarih adına insanlara öğretilen şeyler savaşlar ve anlaşmalardan ibaret. Çoğu da yalan dolan zaten. Geriye dönüp de öğrencilik yıllarımda bana öğretilenlere baktığımda, neredeyse tamamının yalan yanlış şeyler olduğunu görüyorum. Daha sonra, benim de şimdi yaptığım gibi, o eski yanlış bilgileri yenileriyle değiştirmek mümkün elbette ama olan geçip gitmiş zamana oluyor.

Kravatın ve daha pek çok başka işe yaramaz zımbırtının tarih boyunca nasıl bir seyir izlediğini, hangi aşamalardan geçip günümüze geldiğini merak edenler için de alternatif kitaplar var tabii. Ancak ben asıl, insanların neden tarih boyunca gereksiz şeylere ihtiyaç duyduğunu merak ediyorum. Bu, sanırım biraz da psikolojinin konusu. Mesela, altın, pırlanta falan takmak tam olarak ne anlama geliyor? Üstünde değerli bir maden taşıyan kişi kendisine bir değer eklendiğini varsayıyordur herhalde. Bu tür aksesuarların çıkış noktası burası olmalı. Bu da bizi aşağılık psikolojisine götürüyor. Kendisine dışarıdan bir değer ekleme ihtiyacı duyan bir kimse, kendisini yeterli derecede değerli görmüyordur mantıken.

Yüzük gibi, amacı bakımından mantıklı aksesuarlar da var elbette. Topluma, ben nişanlıyım/evliyim mesajı vermekte bir mantıksızlık görmüyorum ben. Yine saat, toka, eldiven, atkı, şapka gibi insanın işine yarar aksesuarlarda da mantığa ters gelen herhangi bir şey yok. Ama kravattı, fulardı, bilezikti, kolyeydi, küpeydi, kol düğmesiydi, broştu... bunlara, biraz derinden düşününce, insan bir anlam veremiyor.

Tabii şöyle bir durum da var, pek çok aksesuarın zaman içinde kullanım alanı da amacı da değişiyor. Belki bugün bize gayet saçma ve gereksiz görünen birtakım eşyalar geçmişte oldukça işlevseldi. Bu da alışkanlık denen mefhuma götürüyor bizi. Kişioğlu bir şeye alıştı mı, şuyuna buyuna bakmıyor. Doğduğumuz zaman anababamız ne yapıp ediyorsa sorgusuz sualsiz aynısını yapıp etmiyor muyuz biz de?

(Yine nereden girdin nereden çıktın be oğlum. Alt tarafı, takmaktan bıktığın kravat üstüne iki laf edecektin. İyisi mi kes burada, kes kes.)

24 Mart 2013

Marilyn Monroe ve Nietzsche

Geçen günkü yazı için Monroe ile Nietzsche'nin resimlerinden bir kolaj yapmıştım. Yaptıktan sonra gördüm ki, Monroe'nun yüzü fazlasıyla baskın. Hemencecik o olduğu anlaşılıyor, ama Nietzsche'yi tanımak için kolaja biraz dikkatli bakmak gerekiyor.

Şimdi işin yoksa gel çıkarımlarda bulun. Aşk felsefeye baskındır gibi ipe sapa gelmez bir iddiada mı bulunayım, ne yapayım?


Nietzsche, bir eli suratında, tam da bir filozof edasıyla düşünceye dalmış. Bize bakmıyor oluşu, ben sizden değilim, sürünüzden biri değilim, anlamına gelmiyorsa, hangi anlama geliyor? 


Monroe'nun ise bakışları büsbütün bize odaklanmış, üstelik de ağzı açık, kahkaha atıyor. Bunun da anlamı açık: Ben sizden biriyim, bakın bana, iyice bakın. Beni var eden sizsiniz, tabii ki sizden biriyim. 


Hakikat ise her zamanki gibi çok uzaklarda.

21 Mart 2013

Motion



Nevruz / Newroz

Grafik Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi sitesinden

Doğayı yeniden hayata getirdiği gibi, bu baharın, içinizdeki umudu, sevgiyi, hayalleri de yeşertmesini içtenlikle dilerim. Gönlünüzdeki baharın hiç bitmemesi dileğiyle, baharın bayramı Nevruz kutlu olsun!

Hêvîdar im ku ev bihara rengîn, çawa ku xwezayê vedijîne, di dilê we de jî çiqas xêr û xweşî, daxwaz û hêvî hebin bila wan jî vejîne. Newroz'a we, cejn û şahiya we ya biharê bi can û dil pîroz dikim.

20 Mart 2013

Marilyn Monroe, Nietzsche ve Cemal Süreya

Kafede oturuyordum. Bir dergi ilişti gözüme. Aldım, çevirdim sayfalarını. Cemal Süreya'nın Göçebe şiirini gördüm. Daha önce de okumuştum Göçebe'yi, o zaman,
          
        Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
          Yalnızlığın başkenti orası

dizeleri kalmıştı aklımda. Hatta akşam eve gelip kitabını açıp şiiri bir daha okuyunca, bu dizelerin altını çizmiş olduğumu gördüm. Daha önceki okuyuşumda, ki dört yıl önceydi, şu dizeler nasıl olmuş da dikkatimi çekmemiş veya çekmiş de ben mi şimdi anımsamıyorum, doğrusu bilmiyorum:


       Yanımdaki hep bir gazetede Marilyn Monroe'nun resimlerine bakıyor

          Marilyn Monroe öldü diyorum ona
          Ölümü siyah bir kâkül gibi alnına düşürmesini bildi
          Şimdiyse Cennette Nietzsche'nin metresi olması gerekir

Bu dizeleri okur okumaz aklıma şunlar düştü: Marilyn Monroe'yu Cennette Nietzsche'nin metresi yapabilmek için önce Cemal Süreya olmak gerekir.


Hiç kimsenin dikkatini, en azından ilk okuyuşta, çekmeyecek olan şey şudur belki de:
Cemal Süreya hem Nietzsche'yi hem de Marilyn Monroe'yu cennete göndermiştir.

19 Mart 2013

Enfes



Blogdaşlardan Tankut Yıldız facebook'ta paylaşmış, "resmen kimse çalamasın diye bestelemiş Bazzini. Itzhak Perlman'ı hesap edememiş tabi o zamanlar," diye de eklemiş.

Enüstüsü

18 Mart 2013

Sen var ya sen


Düşündüm de, böylesi bir şaheser bu kadar kısa sürmemeliydi.
Kendimi tutamadım devamını yazdım, ne yapayım.


Musluktaki suyumsun
Sudaki formülümsün
Formüldeki kimyamsın
Kimyadaki fiziğimsin
Fizikteki Aynştaynımsın
Aynştayndaki bilimimsin

Masadaki örtümsün

Örtüdeki çiçeğimsin
Çiçekteki arımsın
Arıdaki balımsın
Baldaki sahtemsin

Sofradaki çatalımsın
Yazıcıdaki kartuşumsun
Kartuştaki mürekkebimsin
PC'deki işletim sistemimsin
Tuvaletteki kağıdımsın


Bayideki gazetemsin
Elimdeki çantamsın
Çantadaki kalemimsin
Kalemdeki ucumsun
Uçtaki sıfır yedimsin
Kandaki grubumsun
Sıfır eraş negatifimsin
Yoldaki asfaltımsın
Asfalttaki çizgimsin
Çizgideki doğrumsun
Doğrudaki yanlışımsın
Boyundaki kravatımsın
Kravattaki desenimsin

Sen var ya sen
...
(Anladın sen onu)

17 Mart 2013

Masamın Üstü

İnsanın masasın üstü kafasının içi gibidir. Gibisi fazla hatta, kafasının içidir bildiğin. Bir kimsenin kafası karışık mı, bulanık mı, dağınık mı, yoksa düzenli mi, özenli mi, derli toplu mu, bilmek istiyorsanız, ya sürekli kullandığı çantasının içine bakacaksınız ya da masasının üstüne. Masasının üstü daha sağlam sonuçlar verir ama.

Büyütmek için üstüne tık
























1. Ablamın hediyesi, yoldaşım, emektar bilgisayarım,
2. Modemi tutturmak için kürdan kutusu,
3. Modem,
4. Kartuşu kendisinden daha pahalı mürekkepli yazıcım,
5. İçinde yok yok kalemliğim,
6. Bloknot,
7. Bilgisayar temizleme şeysi,
8. Cebimden çıkmış bir dünya kağıt mağıt,
9. Kulaklığım,
10. Telefonum,
11. Diğer telefonum,
12. Farem,
13. Siyah pilot kalemim,
14. Okunup tasnif edilmeyi bekleyen sürüyle kağıt,
15. En az 5 yıldır kullandığım sarı kalemim, yapıştırıcı vs.,
16. Lamba,
17. Duvara çakılmayı bekleyen saat,
18. "Kırmızı" dosyam,
19. İçinde her bir şeyi barındıran poşet,
20. Küçük bel çantam,
21. İçinde her bir şeyi barındıran bir diğer poşet,
22. Okul dosyam,
23. Gözlük mendilim,
24. Büyük atlasım,
25. Tam 12 yıldır kullandığım diğer dosyam,
26. Masayla beraber tüm bu yükü çeken perdeden bozma masa örtüsü (bozma mozma değil, bildiğin perde).

16 Mart 2013

Şemsiye

© Caras Ionut
Şems, Arapça güneş demek olunca, şemsiye de güneşlik oluyor doğal olarak.

Biz bugün şemsiyeyi güneşten değil yağmurdan korunmak için kullanıyoruz. Arapların bu alete neden yağmurluk değil de güneşlik dedikleri son derece açık. Arapların yaşadığı çöllerde yağmur ne gezsin? Güneşse iste istediğin kadar, kızartıcı, kavurucu, her türlüsü var.

Yenice öğrendim, Latince umbra, gölge, gölgelik demekmiş. Dolayısıyla, İngilizceye de geçmiş olan umbrella da hemen hemen şemsiye ile aynı anlama geliyor: güneşlik, güneşten koruyan şey.

Arapları anladık; icatlar ihtiyaçtan doğar. Güneş onları bir güneşlik bulmaya itmiş besbelli. Peki ya Avrupalılar niye buna güneşlik demiş olabilirler? Avrupanın güneşi Araplarınki kadar cömert değildir. Akdeniz kıyılarını katma, Avrupa'ya soğuk bir coğrafya bile denebilir rahatlıkla. Ha, Latium bölgesi de Akdeniz'in kıyısındaydı, Latinler de biraz "sıcakkanlı" insanlar olmuş olabilirler, eyvallah, ama yine de onları bir parasol bulmaya itecek kadar rahatsız edici bir güneşlerinin olduğunu sanmıyorum. Belki onlara da dışarıdan gelmiştir, olabilir mi? Nasıl ki bize Arapçadan gelmiş, onlara da oradan gelmiş olabilir ve bunu kendi dillerine çevirmiş olabilirler. Düşün dur...

15 Mart 2013

Doğruya Doğru

"Bilen bilir, Türkiye daima teyakkuz halinde bir ülkedir. Felaket ve şölen yan yanadır. Düğünden cenazeye, cenazeden mitinge, mitingten meyhaneye, meyhaneden hayale gidilir. Tekdüzelik neredeyse imkansızdır." 
Sema Kaygusuz

14 Mart 2013

30

Yıl 1983. Ovasına bahar gelmiş memleketimin. Sabahın mutlak gücü gecenin karanlığıyla amansız bir çatışma içinde. İki odalı, toprak damlı, dikdörtgen biçimli evin soldaki penceresinden loş bir ışık hafifçe dışarı taşıyor. Odada ufak bir telaş var. Köşede, biri beş, diğeri iki yaşlarında iki küçücük kız, yere yan yana serilmiş kendileri kadar küçük yataklarında hiçbir şeyden habersiz derin bir uykudalar.

Baba bu geceyi diğer odada yalnız geçiriyor. Yatağında. Uyanık. Kim bilir aklından neler geçiyor? Diğer odadan gelen sesleri işitiyor. Arada kapı açılıp kapanıyor.

Anne kızıl saçlı, zayıf bir kadın. 28'inde. Yatağında acılar içinde. Etrafında birkaç komşu kadın. Biri oturmuş baş ucunda, diğerleri Fatma Ebe'nin talimatlarını yerine getirmekle meşgul. Fatma Ebe mahallenin yaşlı kadını. Ekibin başında o var. Didiniyorlar. Bu ufacık odada olup bitenlerden başkaca kimsenin haberi yok. Herkes uykusunda. Biraz sonra teker teker bitiverecek rüyaların son demleri yaşanıyor. Gece, güneşi hapsettiği yerde daha fazla tutamayacak gibi. Hani taş çatlasa bir saat. Bir horoz sabırsızlanıyor ve Gün'ün bu mücadeleyi kazanacağından emin, Romalı bir lejyoner edasıyla peşinen zafer ilan ediyor. Sesi kümesin taş duvarlarını delip geçiyor.

Kadının sancıları önce git gide artıyor ama sonra biraz rahatlar gibi oluyor. Sancıları hafifliyor. Gözünü ampulün cılız ışığına dikiyor. Herkes susup ona bakıyor. Kulaklar tetikte, Fatma Ana'nın söyleyeceği en ufak bir sözde. Suskunluk uzun sürmüyor, sancılar tekrar artıyor. Fatma Ana davranıyor. Komşu kadın Hediye elini kavrıyor kadının. Ortalık birden hareketleniyor. Neden sonra bir cıyaklama horozun fondaki sesine karışıyor.


Söylemesi ne kadar kolay: 30.
İnsan, aslında çokça garipsenmesi gereken bir varlık. Her şeyi bildiğini sanıyor ama işin özünde hiçbir şeyin farkında değil.

Geriye dönüp baktığında, geçip giden zaman gözüne olabildiğince az, olabildiğince değersiz görünür. Ama yüzünü gelecek zamana diktiğinde uzuuun, upuzun yıllar varmış gibi görünür gözüne. Yele verip harcadığın zaman, misal, bir 30 yılsa eğer, bir sonraki 30'a kadar dünyaca zaman var sanırsın. Halbuki, (bu halbuki'yi de ne kadar severim, bilemezsiniz), geçip giden 30 ne kadar çabuk geçtiyse, gelecek 30 da o hızla geçip gidecek.

Tam 30'unda durup önüne ve arkana bakarsın. Arkandaki su gibi akıp geçmiştir. Önündeyse sonsuzluk var sanırsın.

Sonsuzluk.
Sayfa başına git