29 Haziran 2016
Grandpa passed away
My grandfather has died today. He was 103. Born more than a century ago. Once he told that he saw three ages. I thought: what could those ages be? One, the Ottoman era, two, the Republican period, but what could be the third one? He went on: “One, the time of kindling glass, two, the time of oil lamp, and three, the time of electricity.” He lived a good life, I think.
27 Haziran 2016
İsa'nın Beşiği
Düşlerimin birinde ben ne İbrahim'dim ne başkası. Kimdim, bilmiyordum. Meryem'in evinde oturuyordum. Yaşlıca adamın biri gelip dışarıdan sesleniyordu. Meryem kalkıp kapıyı açıyordu. Adamın üstünden başından perişanlık akıyordu. “Çocuğuna yaptığım beşiğin,” diyordu, başı önüne düşüyordu, biraz utanıp sıkılıyordu, kelimeler ağzından zorlukla çıkıyordu: “hakkını istiyorum.” Meryem ne edeceğini bilemiyor, dönüp bana bakıyordu. “Nedir yaptığın beşiğin hakkı?” diyordum. “Bir sepet elmadır,” diyordu adam. “Sepet de elmalara dahil midir?” diyordum. “Öyledir,” diyordu o da. “Hak haktır,” diyordum, “bir sepet elmanı alacaksın. Lakin elmaların olgunlaşma çağında gelmen gerek.” Bir şey demeden gözleriyle benle Meryem'i selamlayıp gidiyordu. Meryem geçip yerine oturuyordu. Konuşmuyorduk. Bir şey demiyorduk. Meryem İsa'nın beşiğini sallıyordu.
25 Haziran 2016
Kediler denize
Kediler de denize gitsin. Bütün kediler toplanıp bir gün denize gitsin. Şöyle güneşli, güzel bir gün. Vardıklarında kimi denize girsin, kimi çıkıp güneşlensin, kimi doya doya denize baksın, kimi miyavlasın, kimi öylece sussun. Biri kıyıdaki o taşın üzerine çıkıp derin hülyalara dalsın. Denizin suyundan içsin biri, öbürleri ona gülsün. Kediler gülsün elbette. Fakat, bilhassa bugünlerde, ve bilhassa kediler,
denize gitsin.
denize gitsin.
23 Haziran 2016
Ama hiçbir şeyi zamanında anlamamıştı
Su öyle soğuktu ki, suya çarpınca ayıldı, onu bulup kurtarmalarını istiyordu. Chuck ile Ned'in gelip kendisini kurtarmalarını istiyordu. Boynuna geçirilmiş halatı çekiştirdi, halat kolaylıkla çözülüverdi, ama giysileri üstündeydi, ağırlıklarıyla onu aşağı çekiyorlardı, can yeleği de yoktu. Kendine acıdı birden. Açık deniz müthiş bir görüntü oluşturuyordu. Her yerde kocaman dalgalar yükseliyor, en tepeye varınca çalkalana çalkalana yok oluyorlardı. Bunun yalnızca su olduğuna inanmak imkânsızdı, altındaki suyun derinliği de inanılmazdı. Ona sonsuz gibi gelen bir süre boyunca çırpınıp durdu, yorulup uyuşmaya ve su yutmaya başlayıncaya kadar belki de bir on dakika geçti. Roy'u düşündü, onun böyle bir dehşeti yaşayacak fırsatı olmamış, aniden ölmüştü. İstemeden yuttuğu suları kusuyor, tekrar su yutuyordu, aldığı her nefes son nefesi gibiydi; soğuk, katı ve gereksiz. Roy onu seviyordu, bu ona yetmeliydi. Ama hiçbir şeyi zamanında anlamamıştı.David Vann, Bir İntihar Efsanesi.
20 Haziran 2016
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha büyük,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha çekirdekli,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha kırmızı,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha soğuk,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha sulu,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha tatlı,,,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha çekirdekli,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha kırmızı,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha soğuk,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha sulu,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha tatlı,,,
![]() |
Ceci n'est pas une qerpûz.
|
17 Haziran 2016
İm
Adam rüyasında büyükçe bir mantar görmüş. Yaklaşmış yanına, “Sen yenen bir mantar mısın, yoksa zehirli bir mantar mı?” diye sormuş. “Ben bir mantar değilim,” diye yanıtlamış mantar. “Ya nesin?” diye sürdürmüş adam. “Ben bir imgeyim,” cevabını almış. “Çok ilginç,” diyerek sözünü sürdüren adama mantar sormuş: “Nedir ilginç olan?” Adam da cevap vermiş: “İlk kez olarak rüyamda bir mantar görüyorum, budur ilginç olan.”
“Eğer kastettiğin bensem,” demiş mantar, “sen henüz rüyanda bir mantar görmüş değilsin. Zira, dedim ya, ben bir mantar değil, bir imgeyim.”
_
“Eğer kastettiğin bensem,” demiş mantar, “sen henüz rüyanda bir mantar görmüş değilsin. Zira, dedim ya, ben bir mantar değil, bir imgeyim.”
_
![]() |
| Via |
15 Haziran 2016
12 Haziran 2016
Ecce Puer
Of the dark past
A child is born;
With joy and grief
My heart is torn.
Calm in his cradle
The living lies.
May love and mercy
Unclose his eyes!
Young life is breathed
On the glass;
The world that was not
Comes to pass.
A child is sleeping:
An old man gone.
O, father forsaken,
Forgive your son!
James Joyce
A child is born;
With joy and grief
My heart is torn.
Calm in his cradle
The living lies.
May love and mercy
Unclose his eyes!
Young life is breathed
On the glass;
The world that was not
Comes to pass.
A child is sleeping:
An old man gone.
O, father forsaken,
Forgive your son!
James Joyce
9 Haziran 2016
Denizde boğulan balık
Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye... Balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. Balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o ara. Balığı görmüşler. Nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım, demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi
8 Haziran 2016
Banyoda çıplak yıkanılır mı hocam?
— Sayın hocam?..
— Buyur evladım...
— Hocam, banyo yaparkene çıplak olabilir miyiz?
— Tabii ki olamazsınız, soru mu bu da?
— Peki de hocam, üstümüzdekileri çıkarmazsak nasıl temizleniriz?
— Ne bileyim ben. Nasıl temizleneceğini de bana mı soruyon?
— Ya kime sorayım hocam?
— Kime sorarsan sor.
— Ama yani... siz hocasınız ya, o bakımdan.
— Haa, o bakımdan...
— O bakımdan ya...
— O zaman sorabilirsin tabii. Ne diyordun?
— Banyoyu, diyordum, çıplak yapabilir miyiz?
— Yapamazsınız, diyordum ben de.
— Niye ama hocam?
— Niyesi mi var, günah da ondan.
— İyi de hocam, kimse görmüyor ki bizi banyoda, hepi topu bir metrekare bir yer.
— Seni kimselerin görüp görmediği değil ki mesele.
— Ya ne?
— Çıplak banyo yaparken israf ediyorsun.
— İsraf mı!..
— Evet.
— Neyi israf ediyorum?
— Neyi olacak, suyu.
— Ne yani, giyinikken banyo yapınca su harcamıyor muyum?
— Harcıyorsun harcamasına da...
— Ee?..
— İki yerine bir harcıyorsun.
— Hocam, bağışlayın ama hiçbir şey anlamıyorum...
— Bak çocuğum, üstündeki kıyafetlerle banyo yaparken hem sen yıkanmış olursun hem de onlar.
— Kimler?
— Kıyafetler.
— ...
— Böylece kıyafetleri de ayrıyeten yıkayıp fazladan su, deterjan, elektrik neyim harcayıp israfa girmemiş olursun.
— Bundan ötürü mü çıplak banyo yapılmaz diyorsunuz siz hocalar?
— Ya neyden ötürü olacak?
— Hocam, kusuruma bakmayın, ben de sanıyordum ki...
— Biliyorum, biliyorum... Sadece bu mu? Her bir şeyimizi yanlış anlayan şu topluma yaranamadık gitti valla.
— Hocam bir de parayla ilgili bir sorum vardı...
— Ha onu karıştırma şimdi, hadi yallah.
— Buyur evladım...
— Hocam, banyo yaparkene çıplak olabilir miyiz?
— Tabii ki olamazsınız, soru mu bu da?
— Peki de hocam, üstümüzdekileri çıkarmazsak nasıl temizleniriz?
— Ne bileyim ben. Nasıl temizleneceğini de bana mı soruyon?
— Ya kime sorayım hocam?
— Kime sorarsan sor.
— Ama yani... siz hocasınız ya, o bakımdan.
— Haa, o bakımdan...
— O bakımdan ya...
— O zaman sorabilirsin tabii. Ne diyordun?
— Banyoyu, diyordum, çıplak yapabilir miyiz?
— Yapamazsınız, diyordum ben de.
— Niye ama hocam?
— Niyesi mi var, günah da ondan.
— İyi de hocam, kimse görmüyor ki bizi banyoda, hepi topu bir metrekare bir yer.
— Seni kimselerin görüp görmediği değil ki mesele.
— Ya ne?
— Çıplak banyo yaparken israf ediyorsun.
— İsraf mı!..
— Evet.
— Neyi israf ediyorum?
— Neyi olacak, suyu.
— Ne yani, giyinikken banyo yapınca su harcamıyor muyum?
— Harcıyorsun harcamasına da...
— Ee?..
— İki yerine bir harcıyorsun.
— Hocam, bağışlayın ama hiçbir şey anlamıyorum...
— Bak çocuğum, üstündeki kıyafetlerle banyo yaparken hem sen yıkanmış olursun hem de onlar.
— Kimler?
— Kıyafetler.
— ...
— Böylece kıyafetleri de ayrıyeten yıkayıp fazladan su, deterjan, elektrik neyim harcayıp israfa girmemiş olursun.
— Bundan ötürü mü çıplak banyo yapılmaz diyorsunuz siz hocalar?
— Ya neyden ötürü olacak?
— Hocam, kusuruma bakmayın, ben de sanıyordum ki...
— Biliyorum, biliyorum... Sadece bu mu? Her bir şeyimizi yanlış anlayan şu topluma yaranamadık gitti valla.
— Hocam bir de parayla ilgili bir sorum vardı...
— Ha onu karıştırma şimdi, hadi yallah.
7 Haziran 2016
Eşeğin şeyi
![]() |
| Via |
2 Haziran 2016
1 Haziran 2016
31 Mayıs 2016
Köprünün sonu
Bir yolda yürüyorken bir köprüyle karşılaştın mı yürüyüşüne ara vermez, köprüyü geçer gidersin. Peki, ya köprünün öbür tarafında yol yoksa?..
25 Mayıs 2016
Çünkü tüm kimlikler tehlikeli ve ölümcüldür.
Savaş Bu, Kimliksiz Girilmez
Bir sabah Kirkor olarak uyansak. Ertesi sabah Osman, sonra Yorgi, sonra Botan.
Bir sabah kadın olsak; ertesi sabah erkek.
Bir sabah hiç sevişmesek; ertesi sabah herkesin koynuna girsek.
Bir sabah İsa’ya dua etsek; ertesi sabah Musa’ya.
Bir sabah namaz kılsak, ertesi sabah tüm peygamberlere saysak.
Bir sabah ölsek; ertesi sabah öldürsek.
Kim olduğumuzu hiç bilmesek. Yine de kinlenebilir miyiz bir diğerine?
Bir insanın, kendi varlığına yüklediği öncelikli ve tehlikeli anlam, kim olduğu sorulduğunda verdiği cevapta gizlidir.
Önce ismini mi söylüyor, yoksa kendisini mesleği, etnik kökeni, dini inancıyla ya da cinsel kimliğiyle mi tanımlıyor...
O cevaptan hemen anlarsınız;
Neresinden vurursanız ölür ya da nerenizden vurup sizi öldürür.
Çünkü tüm kimlikler tehlikeli ve ölümcüldür.
Ardımızda, varlığı, birbiriyle savaşa savaşa düşmanlıklara gömülmüş kavimlerle dolu bir tarih çöplüğü bırakarak ilerliyoruz.
Farkında bile değiliz;
Bir başkasını öldürdüğümüzü zannederek her seferinde bir kez daha kendimizi öldürüyoruz.
Hayvanlar birbirlerine isim vermezler.
Sizin taktığınız ismi de, istemezlerse hiç bellemezler. Bir kedi, tekir ya da sarman olduğunu umursamadığı için mutludur. Ve bir insan için Ermeni, Türk, Kürt ya da Musevi olduğunu umursamak, ölümcül bir mutsuzluktur.
Birbirini eze eze ilerleyen
ve kindarlığı dededen toruna
lanetli bir miras gibi geçiren
insanlığın geleceği kimliğiyle mühürlü.
Bu mühürle beslenen öfke yüzünden kimliklerimiz bizden daha güçlü.
Biz kimliğimiz büyüdükçe küçülüyoruz.
Biz küçüldükçe öfkeleniyoruz.
Doğar doğmaz üzerimize yapıştırılan ve kanımızda dolaştığına inanılan kimlikler bir tercih meselesi bile değiller.
Aslında istesek...
Onlara atadan kalan ateşli ve eski bir silah gibi davranabiliriz. Kimliklerimizi duvara bir süsmüşçesine asıp, şarjörünü boş tutabiliriz.
Ama insan, soyu adına savaşan ve savaştıkça soysuzlaşan bir hayvan.
Rakibini içgüdüleriyle değil öngörüleriyle yok etmekte usta.
O yüzden doğadaki kavgaların en vahşilerine imza atıyor.
Kimlik silahını duvara asmıyor; yastığının altında onunla uyuyor.
Sonra tarih, kazananın hikâyesini yazıyor.
Sonra tarih, kazanmanın muhasebesini yapıyor.
Nihayetinde de tarih, yeni savaşların ve kazançların peşine düşüyor.
İktidarların çağlar boyu kimlikler üzerinden kin güderek yeni oyunlar kurması bu yüzden...
Harıl harıl tarih yazması ve kendi yazdığına kendisinin inanması bu yüzden...
Halkları birbirinden ayırması ve topraklara sınırlar çizmesi ve sınırlara mayınlar döşemesi ve herkese ama herkese onu bir diğerinden ayırt edebileceği kimlikler dağıtması da bu yüzden.
Savaş bu; kimliksiz girilmez!
Mine Söğüt
24 Mayıs 2016
Bil ki Çaresizlikten
Göl akarsuya demiş ki bir gün, "Beni bu dünyada ancak sen denize ulaştırabilirsin." Akarsu hüzne boğulmuş oracıkta. Ne diyeceğini bilememiş. "Bunca zamandır bana cömertçe kucak açmış olan bu göle ne desem de onu düş kırıklığına uğratmasam," diye geçirmiş içinden. Göl, gözlerinde umut dolu bir parıltıyla ona bakarken o zor tutmuş kendini, yutkunmuş ve şunları söyleyebilmiş: "Kelin ilacı olsa evvela kendi başına sürermiş. Ben de her akarsu gibi, bir denize ulaşmanın hayaliyle çıkmıştım yola. Fakat pek acı gerçeklerle karşılaştım. Bugün koca bir denize değil de sencileyin mütevazı bir göle dökülüyorsam, bil ki çaresizlikten."
20 Mayıs 2016
Bildiğin gibi değil
Durup dururken merak edip geçmişime gitmeye karar verdim.
Anneme geçmişimi nerede bulabileceğimi sordum.
"Eski samanlığın tavan arasına kaldırmıştım," dedi.
Kalkıp eski samanlığa gittim.
Baktım ki tavana çıkamayacağım, ne merdiven var ne bir şey.
Ötede otlayan atımız ilişti gözüme. Çağırdım, geldi.
"Tavan arasına çıkmam lazım," dedim ata. Derhal beni sırtlanıp çıkardı o da.
Çıkarınca da otladığı yere geri gitmek üzere dönecek oldu.
"Dur," dedim, "burada benim geçmişim duruyor, onu alıp gene ineceğim."
"O işler senin bildiğin gibi değil," diye yanıtladı beni at, "hem zaten senin geçmişinde ben yokum," diye de ekledi ve gitti.
Anneme geçmişimi nerede bulabileceğimi sordum.
"Eski samanlığın tavan arasına kaldırmıştım," dedi.
Kalkıp eski samanlığa gittim.
Baktım ki tavana çıkamayacağım, ne merdiven var ne bir şey.
Ötede otlayan atımız ilişti gözüme. Çağırdım, geldi.
"Tavan arasına çıkmam lazım," dedim ata. Derhal beni sırtlanıp çıkardı o da.
Çıkarınca da otladığı yere geri gitmek üzere dönecek oldu.
"Dur," dedim, "burada benim geçmişim duruyor, onu alıp gene ineceğim."
"O işler senin bildiğin gibi değil," diye yanıtladı beni at, "hem zaten senin geçmişinde ben yokum," diye de ekledi ve gitti.
15 Mayıs 2016
Madrigal
Madrigal I
Ben Ne Kadar Şey Gördüm Yaşadımsa Onları Anlatmayı Söz Verdim Sana.
1. Sevgilim, durma beni öp ve kösnül ve peçeli kal öyle.
2. Sonra oranı daha büyüt, ağzını yarı aç, içini uzun tut, kan aksın.
3. Ve asılı ıslak bir çamaşır gibi gövdeni orda bırak, dinlensin.
4. Hem her şey toprağın alanı gibi üçle çarpıla çarpıla çıkar biliyorsun.
5. Ben ne kadar şey gördüm yaşadımsa onları anlatmayı söz verdim sana.
6. Sen bu madrigali de öbürleri gibi o taç yaprağına tut, büyüt.
Madrigal II
Dünyanın İlk Günlerinden Kalma Bir Güneşle Gider Gelirdiniz.
1. Siz uğultulu ormanlar garip kuşlar yabanıl ırmaklardınız.
2. Dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz.
3. Ben büyük ağzın, boynun, yabanıl kokunla döner dururdum.
4. O onmaz tadı (neydi o?) düşündüm durdum her seferinde.
5. Çürümüş rahimler gördüm ben bu yeryüzünde yalpalarken.
6. Bütün gördüklerimi orda bırakıp kalktım sonra da.
Madrigal III
Uzun Uzun Öpüşmeler Sarılmalar Diye Bilirdik Dünyayı.
1. Gel otur bacaklarını aç, çok güzelsin çünkü ve bir şeftali gibi kokuyorsun.
2. Soframızda atlar, kocaman kuşlar, yangın merdivenleri, zebralar…
3. Gerimizde uslu tarih uslu coğrafya, adlarını bilmediğimiz ağaçlar.
4. Sen topla ve dağıt saçlarını ve kapama kasıklarını, ıslak tut.
5. O gün dünyanın ikinci günündeydik bir sürü yağmur yağdırıp bıraktık.
6. Uzun uzun öpüşmeler, sarılmalar diye bilirdik dünyayı.
İlhan Berk
Ben Ne Kadar Şey Gördüm Yaşadımsa Onları Anlatmayı Söz Verdim Sana.
1. Sevgilim, durma beni öp ve kösnül ve peçeli kal öyle.
2. Sonra oranı daha büyüt, ağzını yarı aç, içini uzun tut, kan aksın.
3. Ve asılı ıslak bir çamaşır gibi gövdeni orda bırak, dinlensin.
4. Hem her şey toprağın alanı gibi üçle çarpıla çarpıla çıkar biliyorsun.
5. Ben ne kadar şey gördüm yaşadımsa onları anlatmayı söz verdim sana.
6. Sen bu madrigali de öbürleri gibi o taç yaprağına tut, büyüt.
Madrigal II
Dünyanın İlk Günlerinden Kalma Bir Güneşle Gider Gelirdiniz.
1. Siz uğultulu ormanlar garip kuşlar yabanıl ırmaklardınız.
2. Dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz.
3. Ben büyük ağzın, boynun, yabanıl kokunla döner dururdum.
4. O onmaz tadı (neydi o?) düşündüm durdum her seferinde.
5. Çürümüş rahimler gördüm ben bu yeryüzünde yalpalarken.
6. Bütün gördüklerimi orda bırakıp kalktım sonra da.
Madrigal III
Uzun Uzun Öpüşmeler Sarılmalar Diye Bilirdik Dünyayı.
1. Gel otur bacaklarını aç, çok güzelsin çünkü ve bir şeftali gibi kokuyorsun.
2. Soframızda atlar, kocaman kuşlar, yangın merdivenleri, zebralar…
3. Gerimizde uslu tarih uslu coğrafya, adlarını bilmediğimiz ağaçlar.
4. Sen topla ve dağıt saçlarını ve kapama kasıklarını, ıslak tut.
5. O gün dünyanın ikinci günündeydik bir sürü yağmur yağdırıp bıraktık.
6. Uzun uzun öpüşmeler, sarılmalar diye bilirdik dünyayı.
İlhan Berk
12 Mayıs 2016
Bu toprağı koklayan bizler
Üçümüz eve dönüyorduk. Ben, büyükbabam ve at. Salınmış bir atın nasıl yakalanabileceğini öğrendiğim gündü. Büyükbabam bir-iki adım önden gidiyordu. Onun ardı sıraysa benle at yürüyorduk. Keçiyolundaydık. Atın yuları benim elimdeydi. Ziyadesiyle mutluydum.
Atı bulacağımız yere varıncaya değin bir yandan onu nasıl yakalayacağımızı merak ede durmuş, bir yandansa bu işin dakikalar, hatta belki saatler alabileceğini düşünmüştüm. Vardığımızda atımızı bir başına otlarken görmüştük. Oysaki atlar hep beraber gezip dolaşırlar. Onu tutmamız beş dakikamızı almamıştı. Tutup bağlamış, gerisin geri dönüş yoluna koyulmuştuk.
Atı bulacağımız yere varıncaya değin bir yandan onu nasıl yakalayacağımızı merak ede durmuş, bir yandansa bu işin dakikalar, hatta belki saatler alabileceğini düşünmüştüm. Vardığımızda atımızı bir başına otlarken görmüştük. Oysaki atlar hep beraber gezip dolaşırlar. Onu tutmamız beş dakikamızı almamıştı. Tutup bağlamış, gerisin geri dönüş yoluna koyulmuştuk.
11 Mayıs 2016
Tırışka
Yeni bir çay yapmaktansa saatler önce yaptığımı ısıtmak daha mantıklı göründü. Belki de mantık falan değil, başka bir şeydir bu. Çaydanlıkta az su kalmış ama demlikteki çay yeter de artar. Suyun ısınması mesele değil de demlik üstte durduğundan çayın ısınması biraz zaman alabilir. Nitekim aldı da. Çayımı koyup oturunca baktım ki evet, doğru dürüst ısınmamış. Gene de içtim hemen, tek şekerle, kırtlama. (Bir zamanlar küp şekerler çok sertti, şimdikilere üflesen eriyecekler handiyse. Doğrusu beni hiç bağlamıyor şekerlerin sert ya da yumuşak olmaları. Bir zamanlar tuzlu şekerler bile vardı sanki. Evet evet, bildiğiniz küp şeker ama tuzlu. Yani, üretilirken içine tuz katılmıyordu, öyle bir şey değil, bir yerlerden tuz –ya da tuzluluk– kapıyordu şekerler. Kapıyordu ya, hiç öğrenemedim nereden, nasıl kaptığını.) İyicene ısınmamış olmasına rağmen çayımı birkaç yudumda içip bitirmem tamamen biraz önce yediğim bol tuzlu makarnadan ötürüydü. Makarna aslında tuzlu değil, peynirliydi. Tuzlu olan da peynirdi. Ve canım hâlâ çay istiyor. Kalkıp yenisini yapmak üzereyim.
***
İnternette gezinirken karşıma Tarık Ali'nin bir yazısı çıktı. Bir zamanlar sever sayardım Ali'yi. Herhalde hâlâ öyledir. Epey oldu yazılarını okumayalı. Tıklayıp açtım yazıyı, gelgelelim bir-iki cümlesini okuduktan sonra bırakıp başka yana döndüm. Son yıllarda çok yapıyorum bunu. Ağaçların esen yelde sallanması kadar çok, ondan da öte, olağan. İnsanda bir şeyin olağanlaşması iyiye alamet değil. Bir zamanlar güzel gazete, dergi okurdum. Boyuma bosuma bakmadan nitelikli yazıları büyük bir ciddiyetle okurdum. İnsan kendinden büyük şeylere niye bulaşır ki? Sanırım doğası gereği. Her neyse... Tarık Ali İngiliz ama aslında İngiliz değil, Pakî. Yani Pakistan kökenli ama İngiliz vatandaşı. Dün müydü, önceki gün mü, radyodan duydum, aynı onun durumundaki biri, Pakistan asıllı bir İngiliz Londra'ya belediye başkanı olmuş, adını hatırlayamadım. Demek ki Britanya demokrasisi böyle bir kıvama sahip. Peki ya Türkiye demokrasisi? Türkiye'de bırakın yabancı ülkeden birinin, bir Diyarbakırlının Ankara'ya belediye başkanı olması 2016 yılı itibarıyla sadece bir hayal. 2016 yılı itibarıyla Türkiye'de demokrasi olduğuna hiçbir biçimde ikna olamıyorum. Evet, durumun bir Kuzey Kore, bir İran, bir Arabistan kadar kötü olmadığını biliyorum ama dört yılda bir sandık kurulup seçim yapılması bir ülkede demokrasi olduğu anlamına gelmez. Gelmemeli. Sandık dediğin nedir ki? Marangozun olduğu her yerde dilediğin kadar sandık yaptırabilirsin. Ama demokrasiyi yapmak o denli kolay değil.
***
Durup dururken tırışka kelimesinin anlamını merak ettim. Açıp sözlüğe baktım, yoktu. Google'a yazdım sonra, Vikisözlük'te çıktı. Argo kelimelerin normal sözlükte olmadığını unutmuşum bir an. "İşe yaramaz, faydasız, yararsız kişi, nesne, fikir vb." demekmiş tırışka.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








