31 Temmuz 2018
Yeni işim
Vincent van Gogh'un Ünlü Tablosu'nda patates yiyenlerin izleyicisi olarak işe başladım bugün. Hayırlı uğurlu olsun.
30 Temmuz 2018
Derdest
12 Ağustos 2011'de Derdest Çağrışım diye bir konu başlığı açmıştım. Şöyle demişim:
Derdest Çağrışım konu başlığını bitirmeye karar verdim. Aslında daha geçen yıl mı, önceki yıl mı ne karar vermiştim. Baktım, mesela geçen yıl hiçbir şey yayımlamamışım bu etiketle. Ondan önceki yılsa yalnızca iki kayıt var. En aktif olduğu yıllar 2012 ve 13 olmuş, sırasıyla dokuz ve on post yayımlamışım. Ağustosun on ikisinde, yani ilkinin yıl dönümünde yayımlayacağımsa kırk birinci ve son olacak, tam yedi yıl sürmüş, fena değil, kırk bir kere maşallah mı derler artık. İnternette dolaşırken göreceklerim arasında hep olduğu gibi elbette gene çok şeyler çağrıştıracak görseller çıkacaktır, zaman zaman onları blogda yayımlayacağım da, ama bu etiketle değil artık.
.
Tamamen değil ama ana menüden kaldırmayı düşündüğüm bir diğer etiketse Ordem e Progresso. Onu da epeydir ihmal etmişim. Son kaydın üzerinden iki buçuk yıl geçmiş. Tamamen kaldırmayı düşünmüyorum, çünkü buna devam edeceğimi, bir başka deyişle, bu konudaki yazıların gene "geleceğini" seziyorum. Bir o kadar da istiyorum. Seviyorum çünkü böyle şeyler yazmayı. Bu etikete ilkin "İki Kişilik" adını vermeyi düşünmüş, sonra Ordem e Progresso'da (Düzen ve İlerleme) karar kılmıştım. Bugüne değin bu başlık altında on dört yazı yayımlamışım:
Bugünden itibaren blogda Derdest Çağrışım adlı bir köşe açıyorum. İnternette dolaşırken gördüklerim o kadar çok şey çağrıştırıyorlar ki, hiç olmazsa blogda paylaşayım bir kısmını, dedim. O zaman belki başka şeyler de çağrıştırırlar, kim bilir?Adını serbest çağrışımdan hareketle koymuştum. Derdest "yakalanmış, tutulmuş, tutuklu" demek. Serbestin tam karşıtı yani. Bu adı düşünüp taşınıp koymamıştım, oracıkta aklıma gelivermişti, herhalde serbest bir çağrışımla. Komik.
Derdest Çağrışım konu başlığını bitirmeye karar verdim. Aslında daha geçen yıl mı, önceki yıl mı ne karar vermiştim. Baktım, mesela geçen yıl hiçbir şey yayımlamamışım bu etiketle. Ondan önceki yılsa yalnızca iki kayıt var. En aktif olduğu yıllar 2012 ve 13 olmuş, sırasıyla dokuz ve on post yayımlamışım. Ağustosun on ikisinde, yani ilkinin yıl dönümünde yayımlayacağımsa kırk birinci ve son olacak, tam yedi yıl sürmüş, fena değil, kırk bir kere maşallah mı derler artık. İnternette dolaşırken göreceklerim arasında hep olduğu gibi elbette gene çok şeyler çağrıştıracak görseller çıkacaktır, zaman zaman onları blogda yayımlayacağım da, ama bu etiketle değil artık.
.
Tamamen değil ama ana menüden kaldırmayı düşündüğüm bir diğer etiketse Ordem e Progresso. Onu da epeydir ihmal etmişim. Son kaydın üzerinden iki buçuk yıl geçmiş. Tamamen kaldırmayı düşünmüyorum, çünkü buna devam edeceğimi, bir başka deyişle, bu konudaki yazıların gene "geleceğini" seziyorum. Bir o kadar da istiyorum. Seviyorum çünkü böyle şeyler yazmayı. Bu etikete ilkin "İki Kişilik" adını vermeyi düşünmüş, sonra Ordem e Progresso'da (Düzen ve İlerleme) karar kılmıştım. Bugüne değin bu başlık altında on dört yazı yayımlamışım:
- Krallar ve Soytarılar
- Hâkimler ve Hekimler
- Babalar ve Oğullar
- Gidenler ve Kalanlar
- Erkekler ve Kadınlar
- Aşk ve Seks
- Öğretmenler ve Öğrenciler
- Yaz ve Kış
- Kuşlar ve İnsanlar
- Konuşanlar ve Susanlar
- Geçmiş ve Gelecek
- Korkuluklar ve Kargalar
- Ağaçlar ve Yapraklar
- Irmaklar ve Denizler
28 Temmuz 2018
Sineklerin Tanrısı
Sineklerin Tanrısı'nı ilkin askerde, nöbet sıralarında okumuştum. Herhalde çok sevmiş olacağım ki, bir kere daha okuyasım tuttu, aldım okudum. Güzel kitap kendini her zaman okutuyor tabii. Güzel çeviriyi de yabana atmamak lazım bu arada. Çeviri bir kitap okuyacağım zaman ilk olarak çevirmenine bakıyorum, iyiden iyiye alışkanlık oldu bu bende. Mîna Urgan gibi, çevirdiği dile bütünüyle hakim bir çevirmenden okumak var, adı sanı belirsiz birinden okumak var.
Başta her şey normaldir. Çocuk da olsalar, olağanüstü durumlarda medeni insanların davranması gerektiği gibi davranırlar. Ne de olsa Britanya gibi bir uygarlık yuvasından gelmişlerdir. Diğerlerinden bir-iki yaş büyük çocukların liderliğinde, ilk günlerde üzerlerindeki şoku atmaya çalışırlar. İlk zamanlarda hiç kimsenin aklına gelmeyen şey, bu adada uzun bir süre kalacak olmalarıdır. Herkes kısa sürede birilerinin gelip onları kurtaracağını düşünmektedir doğal olarak. Yeryüzüne ayak bastığımız günden beri sahip olduğumuz bir içgüdü değil midir bu: hep kendimizi güvenli bir limana atma içgüdüsü.
Günler ilerledikçe durum karmaşıklaşır. Gelen giden yoktur. Burası ıpıssız bir adadır. Doğal hayattan başka bir şey yoktur. Uygarlık çok uzağındadır buranın. Çocuklar yeni hayata alışırlar. Türlü türlü meyve vardır adada bol miktarda, onlarla beslenirler. Bir de, çocuklardan birinin gözlük camından yararlanarak ateş elde ederler. Amaç, ateşin çıkaracağı dumanla uzaktan geçebilecek gemilere işaret göndermektir. Ancak günler geçer, hiç kimse uğramaz adaya.
İlk günlerde büyükçe bir şeytanminaresi de bulmuşlardır ve bunu bir tür boru olarak kullanabileceklerini fark ederler. Borunun üflenmesi, herkesin üfleyenin etrafında toplanması ve onu dinlemesi anlamına gelecektir; böyle kararlaştırırlar ve tüm çocuklar hemencecik benimserler bu kuralı. Ayrıca, o sırada boru kimin elindeyse yalnızca onun konuşma hakkı vardır. Böylece, Britanya'dan getirdikleri medeniyetin bu adada tezahür edişini de görmüş oluruz. Bu, demokrasinin ta kendisidir aslında. Ancak pek de ideal bir demokrasi sayılamaz, "borusu ötenin" toplumu yönettiği bir düzen pek ideal değildir de ondan. Yine de, çocukların bulduğu bu yöntem fena bir fikir değildir, sonuç olarak, bir yöneticinin etrafında toplanıp geleceğe yönelik fikirler üretmeye çalışmak, düzensizlikten iyidir. Üstelik de böylesi olağanüstü bir durumda.
***
Bana kalırsa, Sineklerin Tanrısı'nı okumadan önce Platon'un Devlet'ini okumalı. Neden? Çünkü Devlet'te, insanların basit küçük topluluklardan toplumlara, oradan uygarlıklara geçişinin analizi yapılmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu konuda ilk kalem oynatan filozof da Platon'dur. Birkaç kişilik bir topluluk nasıl büyüyüp organize, karmaşık bir toplum haline gelir? Binlerce yıldır insanların merakını yönlendiren ilginç bir soru.
***
Sineklerin Tanrısı önemli bir konuya dikkatimizi çekiyor. Bilmiyorum, bütün ülkelerde böyle midir, yoksa yalnızca Türkiye'deki tarih öğretiminin sakatlığından mı kaynaklanıyor, biz tarihin hep düz bir çizgi halinde ilerlediğini, uygarlığın böyle geliştiğini düşünüyoruz. Halbuki tarihin ilerleyişi başlangıcından itibaren sürekli zikzaklar halinde olmuştur. Uygarlık bazen çok ilerlemiş, bazense tepetaklak olmuştur. İşte, tarihin hep ileriye doğru gittiği yönündeki bu ön kabulün bir sonucu olarak, toplumda insanların sürekli olarak vahşilikten medeniyete doğru ilerlediği yönünde yanlış bir algı var. William Golding bizi uyandırıyor: İnsanlar pek tabii ki uygarlıktan ilkelliğe doğru da gidebilirler, uygarken vahşileşebilirler, nitekim olmuşlardır da.
***
Bir savaş sırasında, bir İngiliz yatılı okulunda okuyan on-on iki yaşındaki birkaç çocuğu saldırılardan korumak için başka bir yere taşıyan bir uçak, okyanus üzerindeyken ıssız, muhtemelen daha önce hiç insan eli değmemiş bir adaya düşer. Kurtulanlar arasında hiç büyük yoktur, yalnızca hepsi de daha önce birbirini tanıyan birkaç çocuk sağ çıkar kazadan. Başta her şey normaldir. Çocuk da olsalar, olağanüstü durumlarda medeni insanların davranması gerektiği gibi davranırlar. Ne de olsa Britanya gibi bir uygarlık yuvasından gelmişlerdir. Diğerlerinden bir-iki yaş büyük çocukların liderliğinde, ilk günlerde üzerlerindeki şoku atmaya çalışırlar. İlk zamanlarda hiç kimsenin aklına gelmeyen şey, bu adada uzun bir süre kalacak olmalarıdır. Herkes kısa sürede birilerinin gelip onları kurtaracağını düşünmektedir doğal olarak. Yeryüzüne ayak bastığımız günden beri sahip olduğumuz bir içgüdü değil midir bu: hep kendimizi güvenli bir limana atma içgüdüsü.
Günler ilerledikçe durum karmaşıklaşır. Gelen giden yoktur. Burası ıpıssız bir adadır. Doğal hayattan başka bir şey yoktur. Uygarlık çok uzağındadır buranın. Çocuklar yeni hayata alışırlar. Türlü türlü meyve vardır adada bol miktarda, onlarla beslenirler. Bir de, çocuklardan birinin gözlük camından yararlanarak ateş elde ederler. Amaç, ateşin çıkaracağı dumanla uzaktan geçebilecek gemilere işaret göndermektir. Ancak günler geçer, hiç kimse uğramaz adaya.
İlk günlerde büyükçe bir şeytanminaresi de bulmuşlardır ve bunu bir tür boru olarak kullanabileceklerini fark ederler. Borunun üflenmesi, herkesin üfleyenin etrafında toplanması ve onu dinlemesi anlamına gelecektir; böyle kararlaştırırlar ve tüm çocuklar hemencecik benimserler bu kuralı. Ayrıca, o sırada boru kimin elindeyse yalnızca onun konuşma hakkı vardır. Böylece, Britanya'dan getirdikleri medeniyetin bu adada tezahür edişini de görmüş oluruz. Bu, demokrasinin ta kendisidir aslında. Ancak pek de ideal bir demokrasi sayılamaz, "borusu ötenin" toplumu yönettiği bir düzen pek ideal değildir de ondan. Yine de, çocukların bulduğu bu yöntem fena bir fikir değildir, sonuç olarak, bir yöneticinin etrafında toplanıp geleceğe yönelik fikirler üretmeye çalışmak, düzensizlikten iyidir. Üstelik de böylesi olağanüstü bir durumda.
Bu yazıya başladığımda 2013'tü. Yarın devam ederim, demiştim ama işte görüldüğü gibi, etmemişim. Blogculukta olur böyle şeyler, ne edelim?
25 Temmuz 2018
19 Temmuz 2018
Yuvarlak
“Hep batıya gidersem doğuya varırım.” Cristoforo Colombo amcamız işte bu dürtüyle çıkmıştı yola. Pek çoklarınca yanlış bilinenin aksine, Colombo’nun kendisine ait bir fikir değildi bu. Teyzesi Maria Filomena vermişti ona bu aklı.
Fikir teyzesinindi ancak yanılan Colombo olmuştu tabii. Zira kişi hep batıya giderse varacağı yer hiçbir yerdir. Ya da tam tersine, her yerdir. Çünkü bir yere varmak orada durmak değil midir? Varmak, evet, yolculuğu bitirmiş olmaktır. Halbuki hep giden kişi, her yerden geçmiş olmakla birlikte, hiçbir yere de varmamış olacaktır. Bu felsefenin adına coğrafyacılar henüz daha ilk çağlarda "dünya yuvarlaktır" demişlerdi. Nitekim ne denli haklı olduklarını, kader Colombo'yu doğu yerine batıya vardırmakla göstermişti. Bugün Batı Hint Adaları'nın Hint diyarından fersah fersah uzakta oluşu başka nasıl açıklanabilir?
O vakit buradan çıkarılacak ders ortadadır: Yuvarlak şeyler söz konusu oldu mu durup düşünmeli, girdiğimiz yolun bizi bir yere vardırmama ihtimalini hep göz önünde bulundurmalıyız.
Fikir teyzesinindi ancak yanılan Colombo olmuştu tabii. Zira kişi hep batıya giderse varacağı yer hiçbir yerdir. Ya da tam tersine, her yerdir. Çünkü bir yere varmak orada durmak değil midir? Varmak, evet, yolculuğu bitirmiş olmaktır. Halbuki hep giden kişi, her yerden geçmiş olmakla birlikte, hiçbir yere de varmamış olacaktır. Bu felsefenin adına coğrafyacılar henüz daha ilk çağlarda "dünya yuvarlaktır" demişlerdi. Nitekim ne denli haklı olduklarını, kader Colombo'yu doğu yerine batıya vardırmakla göstermişti. Bugün Batı Hint Adaları'nın Hint diyarından fersah fersah uzakta oluşu başka nasıl açıklanabilir?
O vakit buradan çıkarılacak ders ortadadır: Yuvarlak şeyler söz konusu oldu mu durup düşünmeli, girdiğimiz yolun bizi bir yere vardırmama ihtimalini hep göz önünde bulundurmalıyız.
17 Temmuz 2018
Romanları kim yazar?
![]() |
| © Tom Gauld |
%11'ini hayalet yazarlar,
%2'sini meşum daktilolar,
%3.5'ini robotlar, algoritmalar, bilgisayarlar,
%0.5'ini yardımsever cinler,
%4'ünü derin devlet ajanları,
%3'ünü yetenekli hayvanlar,
%1.5'ini uzaylılar,
%6'sını sahtekârlar, dolandırıcılar, taklitçiler,
%9.5'ini kimse bilmiyor.
10 Temmuz 2018
Yel
Yaz günü, gölgelikteki hamağında bekleyen çocuk, hiç kimseden değil, tek rüzgârdan umuyor medet: bir yel esse, sallasa beni.
7 Temmuz 2018
Denizde dinlenen gemi
Yıllardır bu bloğu yazıyorum, bir kez olsun "Ne yapıyorum ben yahu," diye geçirmedim içimden. Şimdi üzerinde biraz düşününce korkulacak bir şey olmamakla birlikte, bu durumun beni bir nebze de olsa kaygılandırması gerektirdiğine karar verdim. Gene de kafam bulanık. Bu olağan bir hal mi, yoksa olağan dışı mı, bilemedim. Bu zamanlar emin değilim pek çok şeyden. Belki hiçbir şeyden. Azıcık resim çizme yeteneğim olsaydı, şöylecene soyut şeyleri çizerdim çokça: Hiçbir şeyden emin olamamanın resminin duvarda asılı olduğunu düşünsene. Tuhaf. Fakat hiçbir şeyden emin olamamanın resmini koyacağın çerçeveden bir türlü emin olamamak da sanırım daha bir tuhaf olurdu. Her neyse...
Kişi on yılı aşkın süredir yaptığı bir iş hakkında bir kez bile durup düşünüp, "Ben ne yapıyorum," diye kendine sormamışsa bu neyin alameti olabilir? Galiba saçmalıyor olmanın.
Çerçeve satan bir dükkâna girip, "Hiçbir şeyden emin olamamanın resmini yaptım, ona uygun bir çerçeve lazım," diye sorduğunuzda, size önerecekleri çerçeve çok büyük olasılıkla "Bizim ev halkının resmini yaptım, ona uygun bir çerçeve lazım," diye sorarken önerecekleri çerçeveyle aynı olacaktır. Neden? Çünkü büsbütün ruhsuz bir çağda yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız çağ gerçekten de ruhunu yitirmiş. Bu yönüyle nereden baksan boka batmış durumdayız. Gidişata bakınca gelecek kuşakların bizden de beter bir halde boka batacakları aşikâr. Ruhunu yitirmiş bir zamanda, diyelim bir an önce çerçeveyi satıp parayı cebe atmak her şeydir, hiçbir şeyden emin olamamanın (ya da pek çok şeyden emin olmanın veya kafası karışık olmanın veyahut hezeyanlar içinde olmanın) resmine uygun bir çerçeve önermekse hiçbir şey.
O vakit ne yapalım? Ruhsuz bir zamanda yaşamaya devam edelim. Zira elimizde başka zaman yok. Hem sonra, her şey zaman mı ki? Daha başka şeyler de var. Çay var, kahve var, bira var, yerine göre votka var. Su var.
Filozof olsaydım şöyle bir laf ederdim: Kişi kendine nasıl bakıyorsa başkalarına da öyle bakmalıdır. Neyse ki değilim.
Kişi on yılı aşkın süredir yaptığı bir iş hakkında bir kez bile durup düşünüp, "Ben ne yapıyorum," diye kendine sormamışsa bu neyin alameti olabilir? Galiba saçmalıyor olmanın.
Çerçeve satan bir dükkâna girip, "Hiçbir şeyden emin olamamanın resmini yaptım, ona uygun bir çerçeve lazım," diye sorduğunuzda, size önerecekleri çerçeve çok büyük olasılıkla "Bizim ev halkının resmini yaptım, ona uygun bir çerçeve lazım," diye sorarken önerecekleri çerçeveyle aynı olacaktır. Neden? Çünkü büsbütün ruhsuz bir çağda yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız çağ gerçekten de ruhunu yitirmiş. Bu yönüyle nereden baksan boka batmış durumdayız. Gidişata bakınca gelecek kuşakların bizden de beter bir halde boka batacakları aşikâr. Ruhunu yitirmiş bir zamanda, diyelim bir an önce çerçeveyi satıp parayı cebe atmak her şeydir, hiçbir şeyden emin olamamanın (ya da pek çok şeyden emin olmanın veya kafası karışık olmanın veyahut hezeyanlar içinde olmanın) resmine uygun bir çerçeve önermekse hiçbir şey.
O vakit ne yapalım? Ruhsuz bir zamanda yaşamaya devam edelim. Zira elimizde başka zaman yok. Hem sonra, her şey zaman mı ki? Daha başka şeyler de var. Çay var, kahve var, bira var, yerine göre votka var. Su var.
Filozof olsaydım şöyle bir laf ederdim: Kişi kendine nasıl bakıyorsa başkalarına da öyle bakmalıdır. Neyse ki değilim.
30 Haziran 2018
Ölü Timur Gökyüzüne Bakıyor
ordum kalabalıktı, ölüm kalabalık.
nereye bağlasam atımı. gök boş.
bir o kalmıştı alınacak daha
yeryüzü sınırına vardığımda.
ama gündüz mü öncedir, gece mi?
vaktimdi geniş alınlı toprak.
zaman hem ileri gidiyor, hem geriye
and olsun gecelerin çivisine.
ve her an özdeşi bir öncekinin
gökte ve yerde gizli bir şey yoktur
ve hiçbir şey hiçten daha gerçek değildi
bitecek miydi gökleri de alsam?
olanı biteni baştan başladım yaşamaya
utkuların ödülü yalnızlık, unutmam.
atımın üstünde esneyip gülümserdim
tenimi bir hüzün kaplardı kimi zaman
benimi yitirirdim acılar içinde
baştan baştan. bu ceza ne güne sürecek böyle?
sizler hepiniz su ve toprak olun
bir daha yaşamayın yaşadığınızı
ben gece doğdum gündüz diye
uyuyan çiçeği gördüm tacı kapalı
tüfeksiz bir yürek verdi bizlere tanrı
ve toprak eşittir yıldızlı göğe.
sıkıldım. sıkıyor beni bu zamansızlık.
benliğime yargılıyım sonuna kadar.
her şey olduğu gibiydi ne korkunç!
yaprağın tozuna benzer insanın tozu
ve tanrı kim olursa olsun
tomurcuklanır o, sonra da solar.
baştan baştan. özerk bir köleydim ben
bir uyur gezer gururuydum ben
tabutun içinde eksik bir ölüydüm ben
başımızı öne eğdiren tipi
çarpıp duran kapıydım ben.
gök boş. nereye bağlasam atımı?
sessizlikti benim kalabalığım
bir ölümden başka bir ölüme dek
yalnız ben isterdim ve kendim paylaşırdım
özgür insan isteğini istemekle beslenir
gök boş. nereye bağlasam atımı?
Melih Cevdet Anday
nereye bağlasam atımı. gök boş.
bir o kalmıştı alınacak daha
yeryüzü sınırına vardığımda.
ama gündüz mü öncedir, gece mi?
vaktimdi geniş alınlı toprak.
zaman hem ileri gidiyor, hem geriye
and olsun gecelerin çivisine.
ve her an özdeşi bir öncekinin
gökte ve yerde gizli bir şey yoktur
ve hiçbir şey hiçten daha gerçek değildi
bitecek miydi gökleri de alsam?
olanı biteni baştan başladım yaşamaya
utkuların ödülü yalnızlık, unutmam.
atımın üstünde esneyip gülümserdim
tenimi bir hüzün kaplardı kimi zaman
benimi yitirirdim acılar içinde
baştan baştan. bu ceza ne güne sürecek böyle?
sizler hepiniz su ve toprak olun
bir daha yaşamayın yaşadığınızı
ben gece doğdum gündüz diye
uyuyan çiçeği gördüm tacı kapalı
tüfeksiz bir yürek verdi bizlere tanrı
ve toprak eşittir yıldızlı göğe.
sıkıldım. sıkıyor beni bu zamansızlık.
benliğime yargılıyım sonuna kadar.
her şey olduğu gibiydi ne korkunç!
yaprağın tozuna benzer insanın tozu
ve tanrı kim olursa olsun
tomurcuklanır o, sonra da solar.
baştan baştan. özerk bir köleydim ben
bir uyur gezer gururuydum ben
tabutun içinde eksik bir ölüydüm ben
başımızı öne eğdiren tipi
çarpıp duran kapıydım ben.
gök boş. nereye bağlasam atımı?
sessizlikti benim kalabalığım
bir ölümden başka bir ölüme dek
yalnız ben isterdim ve kendim paylaşırdım
özgür insan isteğini istemekle beslenir
gök boş. nereye bağlasam atımı?
Melih Cevdet Anday
22 Haziran 2018
Yol
Yol, kendine bir yer bulamamış
kişinin özlemidir.
Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.
***
Yeni bir yola çıkan kişi,
yolun nasıl bir olanak olduğunu anlar
— ama, ancak, yola çıktıktan sonra...
Yola çıkan kişi, yolun gerektirdiklerini
sonuna dek kabullenmek zorundadır.
Bir yeri toptan terkedip yeni bir yola çıkan
kişi, terkettiği yerdeki herşeyi —herkesi—
mutlak bir biçimde terketmiş; çıktığı yolda
rastlayacağı herşeyi —herkesi—de,
mutlak bir biçimde kabullenmiş olmalıdır
—sağlam yürümenin ilk koşuludur bu.
***
(...)
Yerleşiklikten rahatsız olan kişinin
gezginlikte aradığı, aslında,
yerleşebileceği bir yerdir: Düzenini
bozarak gezginliğe çıkan kişi, kendi
düzeninin peşine düşmüştür.
***
Ancak bir yeri terketmesi gerektiğini
anlayan kişi, bir yola çıkabilir
—ve tersi: ancak bir yola çıkması gerektiğini
anlayan kişi, bir yeri terkedebilir.
Oruç Aruoba, Yürüme.
kişinin özlemidir.
Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.
***
Yeni bir yola çıkan kişi,
yolun nasıl bir olanak olduğunu anlar
— ama, ancak, yola çıktıktan sonra...
Yola çıkan kişi, yolun gerektirdiklerini
sonuna dek kabullenmek zorundadır.
Bir yeri toptan terkedip yeni bir yola çıkan
kişi, terkettiği yerdeki herşeyi —herkesi—
mutlak bir biçimde terketmiş; çıktığı yolda
rastlayacağı herşeyi —herkesi—de,
mutlak bir biçimde kabullenmiş olmalıdır
—sağlam yürümenin ilk koşuludur bu.
***
(...)
Yerleşiklikten rahatsız olan kişinin
gezginlikte aradığı, aslında,
yerleşebileceği bir yerdir: Düzenini
bozarak gezginliğe çıkan kişi, kendi
düzeninin peşine düşmüştür.
***
Ancak bir yeri terketmesi gerektiğini
anlayan kişi, bir yola çıkabilir
—ve tersi: ancak bir yola çıkması gerektiğini
anlayan kişi, bir yeri terkedebilir.
Oruç Aruoba, Yürüme.
12 Haziran 2018
Kediler
Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir. O umursamaz bağımsızlığı, sırası gelince, kendi de göstermek olanağını -çocukça bir haklılık duygusuyla- elinde tutmak demektir. Kedi, kendi canı istediği zaman gelir sokulur size; canı istemiyorsa, çağrılarınızı karşılıksız bırakır. Üç beş okşayışla mırıltılar, gırıltılar başlar, bunlar gitgide yükselir; bir birliktelik kurulmuştur. Ya siz, bir kımıltınızla, onun rahatını bozduğunuz için, ya da o, uyarım doygunluğuna erdiği için, bu birliktelik bir anda çatışma halini alabilir. Kedinin "nankörlüğü" denen, denegelen, kedinin bu "bencilliği"dir; insanca davranış kurallarından esinlenerek hayvana yakıştırdığımız bir "bencillik..." On sekizindeki bir delikanlının gücüne erişmiş altı aylık bir bebekle oynamağa kalksaydık, sonuç daha başka olmazdı ki...Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, Metis Yay.
9 Haziran 2018
Köprü
Akşamdı. Hava kararmak üzereydi. Omzumda heybem, şehre gidiyordum. Fakat yolu bilmiyordum, çünkü ilk kez geçiyordum buralardan. İleride köprü vardı. Besbelli, şehir köprünün öte yanındaydı. Gelgelelim köprünün hemen karşı tarafından yol ikiye ayrılıyordu. Hangisinden gitmeliydim? Yanlış yola girersem birazdan havanın iyiden iyiye kararmasıyla kaybolabilirdim de. Neyse ki biraz daha yaklaşınca köprünün üzerinden karşıya geçmekte olan birinin karartısını gördüm. Sevindim haliyle. Epeyce yavaş yürüyordu, kısa boylu biriydi. Az sonra yetişecektim. Bu uzunca köprü geniş bir yatakta akan bir ırmağın üzerindeydi. Nihayet köprüye vardım, birkaç adım sonraysa seslendim: "Selamün aleyküm, dayı!" Bana döndü. Dönmesine döndü de o da nesi, insan sandığım kişi meğer bir ayıymış. İlkin kaçmayı düşündüysem de bunun hiç de iyi bir fikir olmayacağına karar verip adımlarımı da biraz yavaşlatarak yürümeyi sürdürdüm. Yanına varınca, "Ve aleyküm selam," diyerek selamımı aldı ve bir şey demeden yüzüme baka durdu. Bunun üzerine bir şey deme gereği duydum. Ne desem, ne demesem, diye düşünürken nasıl olduysa, "Kusurumu bağışlayın," dedim, "size dayı diye hitap ettim ama doğrusunu söylemek gerekirse bir ayıya nasıl hitap edileceğini de bilmiyorum." Bunları söylememle yüzünde bir gülümseme belirdi, ardından şunları söyledi: "Amaan evladım, takıldığın şeye bak, bizim memlekette, üstelik de yıllardır, handiyse herkes köprüyü geçmekteyken bize dayı diye hitap eder, biz çoktan alıştık buna."
5 Haziran 2018
Denizini Özleyen Martı
Dün gece şöyle bir rüya gördüm: Tramvaya biniyorum. Vagon küçük, bir tek boş koltuk var, geçip ona oturuyorum. Altmış yaşlarında bir adamla yüz yüze geliyorum, önümdeki koltukta oturuyor. "Çantanız çok güzel," diyor. Gözüm çantama ilişiyor, güzel olup olmadığı konusunda bir fikrim olmadığını anlıyorum. Teşekkür ediyorum. Adamın söze girmek için çantayı kullandığını anlıyorum. Bir-iki laf daha ettikten sonra, "Size bir teklifim var," diyor. "Buyurun," diye yol açıyorum kendisine. "Bu geceden başlayarak göreceğiniz bütün rüyaların gerçekleşmesini ister misiniz?" Bunu söylerken gözlerinin içi gururla gülüyor, karşısındakine reddedilemeyecek bir hazine vaat eden birinin tavrı var üstünde. Kararsız bir kuşkuculukla, "Kötü rüyalar görme olasılığını ne yapacağız peki?" diye sorup sürdürüyorum: "Rüyamda beni kaplanların parçaladığını düşünsenize." Ciddileşiyor: "Hayır hayır," diyor, "o kadar uzun boylu değil." Gülüyor sonra, "Meraklanmayın, size bir şey olmayacak," diyor. Camdan dışarı bakarak az düşünüyorum bu tuhaf adamın teklifini. Sonra ona dönüyorum: "Kabul. Ucunda ölüm yok madem..."
4 Haziran 2018
2 Haziran 2018
Aklımı başımdan alan bu beklenti ve umut
Islık çalmaya başladım. Arabasında giderken hızın ve müziğin keyfini çıkaran birine benzemiştim. Karşıdan geleni son anda fark edebildim. Helen, diye seslenmek istedim. Ama sesim çıkmadı. Ve örtülere bürünmüş kişi yanımdan sessizce geçti gitti. Ben ise sevgiye susamışlığımla öylece kalakaldım. Örtülere bürünmüş kişi çoktan gözden kaybolmuştu bile. Neden sonra kendime gelerek otele yöneldim, kibarlığım beni zor durumda bırakıyordu hep. Helen'i düşünmeyi sürdürüyordum. Her yanımı arzu sarmıştı, ama soluk alabiliyordum; attığım her adımda biraz daha rahatlıyordum.
Helen'den korkuyordum. Hiçbir zaman benim sevgilim olmamıştı. Öylesi bir yakınlık değildi bizimki. Aklımı başımdan alan bu beklenti ve umut nereden çıkmıştı ki! Helen beni eskisi gibi kaşılarsa belki yine onu bulmuş olacaktım.Bodo Kirchhoff, Kum Adam.
1 Haziran 2018
29 Mayıs 2018
Derin deniz'e doğru giderken
Düşümde serin bir yaz akşamıydı. Yeryüzünün bütün memleketlerini kendi memleketime benzer biliyor, bütün mevsimlerini kendi mevsimlerim gibi düşünüyordum. Bir de ay ışığının bir adının da mehtap olduğunu bilmiyordum.
Sonra uyanıyordum.
Sonra uyanıyordum.
28 Mayıs 2018
26 Mayıs 2018
Köpek
Uzun tel örgünün dibinden geçen yaya yolunda yürüyorum. Karşıdan, telin öbür yanından bana doğru bir köpek geliyor. Şu bodur olanlardan. Köpek ırklarını pek bilmem etmem, bir Alman kurdu, bir de Kangal'dır tanıdığım. Yanına varınca ıslık çalıyorum. Yaklaşıp kuyruk sallıyor, yönünü değiştirip bana katılıyor, beraberce yürümeye başlıyoruz. Durmadan bu yana geçecek bir yer arıyor ama ne çare, tel örgü. O taraf daha yeni açılan çevre yolu. Arabalar, çokça da kamyonlar, iş makinaları durmadan geçiyorlar, vızır vızır. Köpekten yana bir tehlike yok, kaldırımdan yürüyor. Fakat işte, dedim ya, bu yana geçmek istiyor. Gelmesin istiyorum, gelse, bir yolunu bulup bu tarafa geçse, yiyecek bir şeyler isteyecek, verecek bir şey de yok. Neyse ki az sonra yürüdüğüm yol yavaş yavaş sola kıvrılarak tel örgüden uzaklaşıyor, böylece o da benden umudunu kesip yürümeyi bırakıyor. Birkaç dakika sonra dönüp baktığımdaysa gözden kaybolduğunu görüyorum.
***
O esnada ülkedeyse kısa süre sonra yapılacak seçimden, dolar karşısında rakibinden sert yumruklar yiye yiye bir türlü ayağa kalkamayan ezik bir boksörün durumunu andıran paradan ve daha bir sürü gereksiz şeyden konuşuluyordu. İşin acı yanı, hayatımızın böylesi gereksiz şeyler yüzünden heba olup gidiyor oluşuydu.
***
Akşam üzeri yanımda arkadaşın biriyle yemekhaneden çıkınca "köpeğimizi" gördük. Meğer o da tanıyormuş. "Buranın" köpeğiymiş. Öbür köpeklerle birlikte buralara takılıyorlarmış. Bekçilerle yemekhane işçileri ara sıra besliyorlarmış da. Sevindim. Başını okşadık köpeğimizin. Bizimle birlikte epey yürüdü. Bizi çok sevdiği her halinden belliydi. Ülkedeki insanların nereden baksan yarısından daha iyi olduğu su götürmezdi. Bir kez daha anladım ki kötü yönetilen bir ülke içinde yaşayan insanların kötülüğünün eseridir. Ancak iyi insanların varlığı da gelecek için umutlu olmanın nedenidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







