18 Şubat 2014

Denizin Ötesine

Yirmi yıl oluyor neredeyse, on yaşında var yoktum, bir gün evimizin önünde oynuyordum. O sırada iki atlı adam gelip ninemi sordular. İçeri koşup çağırdım. Dedemle ninem birlikte kapıya çıktılar. Filanca köydeniz, dedi adamlardan biri ve sürdürdü konuşmasını. Köylerinden bir kadını doğum sancıları tutmuş, ninemi ebe olarak gidip doğumu yaptırması için çağırmaya gelmişlerdi. Ninem, yörede namı duyulmuş bir kadındı. Bizim köydeki tüm kadınların doğumunu yaptırmanın yanı sıra, çevre köylerden de pek çok kadının doğumuna çağrılırdı. 

Dedem, atlarından inip soluklanmaları için adamlara avluda yer gösterirken ninem hazırlanmak için içeri geçti. Ben de hemen atılıp, “Dede, ben de ninemle gideyim mi?” dedim büyük bir istekle. Dedem gülümseyerek bana baktı, bundan yanıtının evet olduğunu anladım. Çok geçmedi, ninem çıktı. Dedem ve adamlardan birinin yardımıyla ata bindi. Öbür adam da beni ninemin terkisine bindirdi ve yola çıktık. 


Köyleri bizim köye uzaktı. O zamanlar iki köy arasında pek geliş gidiş de yoktu. Yolda ninem ha bire sordu, adamlar da cevapladı. Anlattıklarına göre köylerinde doğum yaptıran yaşlıca bir kadın varmış, birkaç ay önce ölmüş. Şimdi bir kadının doğumu gelince onlar da çaresiz, ninemi çağırmaya gelmişler.


Şimdi ne kadar olduğunu anımsamıyorum, at sırtında epey bir yol aldıktan sonra ikindi üzeri köye vardık. Atlardan birine ninemle ben bindiğimiz için iki adam yol boyu öbür ata dönüşümlü olarak bindiler. Burası, bir tepeyle kocaman bir denizin arasına sıkışmış küçük bir köydü. Köye varmadan önce denizi görmüştük. Hayatımda ilk kez deniz görüyordum. Çok şaşırmıştım. Çünkü böyle bir köyün de olabileceğini hiç düşünmemiştim. 


Doğum yapacak kadının evinin önünde durduk. Adamlardan biri beni indirdi, ardından ninemin kolundan tutarak onun da inmesine yardım etti. O sırada, öbür adamın seslenmesiyle dışarı çıkmış olan iki kadın gelip ninemi karşılayarak içeriye buyur ettiler. Ninem eve girerken kadınlardan biri de bana, “Sen dışarıda oyna çocuğum, bak, bahçede salıncak da var,” dedi. Hiç itiraz etmedim, hatta sevindim buna, çünkü bir an önce denizin kıyısına gitmek, elimi deniz suyuna sokmak istiyordum. O yana yöneldim. Bizi getirmiş olan adamlar atları alıp ötedeki çayırlığa doğru giderken, ben de bahçe duvarının üstünden atlayıp denizin yolunu tuttum.


Az sonra bir evin önünden geçtim. Bir kadın, avluda oturmuş dalgın dalgın karşıya, denizin olduğu yöne bakıyordu. Beni fark edip etmediğine bile emin olamadım. Oradan geçtikten sonra neredeyse denize varmıştım. Tam o sırada kıyıda insanların olduğunu fark ettim. Denizin tam kıyısında, benim yaşlarımda dört kız oturmuş, üçü beraber, biri de yalnız başına kumla oynuyorlardı. Biraz beride, kumlarla yeşilliklerin bitiştiği yerde, yine benim yaşlarımda bir kızla annesi olduğu her halinden belli bir kadın, oturmuş denizi izliyorlardı. Onların arkasında da başka bir kız oturmuş onlar gibi denizi izliyordu. Burada gördüklerime de şaşırdım. Öncelikle, ne kadar çok kum vardı! Sonra, o kadınla kızının başındaki şeyler de neydi öyle? Bizim köyde kadınlar bunlardan hiç takmazdı, hatta erkekler bile takmazdı. Bunlar şaşırtıcıydı şaşırtıcı olmasına, gene de biraz sonra yaşayacaklarım kadar şaşırtıcı değildi. 


Oradakileri süze süze kumda yürüyüp denizin kıyısına gittim. Ama onlar hiç oralı olmadılar. Sanki beni görmüyorlardı. Kıyıya varınca oturdum. Elimi denize koydum. Yine dönüp önce kumlarda oynayan kızlara, sonra kadınla kızına, ardından da diğer kıza baktım. Hayret! Nasıl insanlardı bunlar? Sahiden de beni hiç görmemiş gibiydiler. Hele şu kadınla kızı… O kadar dalmışlardı ki... Bizim köyde olsa, yabancı birini görsek, derhal yanına gidip kimin nesi olduğunu sorardık. Oysa bu insanlar, kim olduğumu sormak şöyle dursun, dönüp bana bakmıyorlardı bile. Meraklandım haliyle. Bir şey mi olmuştu bunlara? Beni fark etmemiş olmaları imkânsızdı. Ama ben yine de kendimi göstermek için yerden birkaç tane taş alıp denize fırlattım. Değişen bir şey olmadı. Bunun üzerine yanlarına gitmeye karar verdim. Gittim, kumlarla oynayan üç kızın yanında diz çöktüm. Kızlardan ikisi başlarını hafifçe kaldırıp bana baktıktan sonra oynamayı sürdürdüler, biri hiç bakmadı bile. Merakım ve şaşkınlığım iki kat arttı. O anda, ötede, çimlerin üstünde oturan kızın bana baktığını gördüm. Hemen kalkıp yanına gittim ve, “Ne yapıyorsunuz burada?” diye sordum. Kız yanıtladı hemen: “Hayal kuruyoruz.” Kızın sesini duymak olabildiğince rahatlattı beni. Hayal kurmayı bir tür oyun olarak algıladım. “Neyin hayalini kuruyorsunuz?” dedim bu kez, kız da, “Diğerlerini bilmem, ben gitmenin hayalini kuruyorum,” dedi. Ben merakla, “Nereye gitmenin?” diye sürdürdüm. Kız yine yanıtladı sorumu: “Oraya, denizin ötesine.” Üsteledim: “Ne var denizin ötesinde?” Kız bana baktı ve, “Bilmem, ben de çocukluğumdan beri bunu merak ediyorum. Bundan ötürü de hep gitmenin hayalini kuruyorum,” dedi. Ben de çocukken az meraklı sayılmazdım hani, bir meselenin ardına düşmeye göreyim sonuna dek sürdürürdüm: “Peki, oraya, bu kocaman denizin ötesine nasıl gideceksin?” Bunu sormamla kızın yüzünü bir hüzün kapladı, yerinden kalktı, yavaşça kumlarla oynayan kızlara doğru yürüdü. Onları bir adım geçip tam kıyıda durdu ve şöyle dedi: “İşte, bu kapıdan geçip de gideceğim. Bir gün mutlaka gideceğim.” O öyle deyince kızın deli olduğunu düşündüm bir an, ne var ki hiç deliye benzer bir yanı yoktu. Evet ama, ortada kapı da yoktu. Kalkıp yanına gittim. Adını sordum, “Zingarina,” dedi. “Hangi kapıdan söz ediyorsun, Zingarina?” diye sordum bu kez. “İşte bak, önümde duruyor.” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim artık, anlamadığım bir şeyler vardı ya…


O gün orada, denizin kıyısında oldukça kaldım. Değişen bir şey olmadı. Küçük kızlar bir süre daha kumla oynadıktan sonra sıkılıp bıraktılar ve öbürleri gibi denizi izlemeye koyuldular. Güneş batmak üzereyken kadınla kızı oturdukları yerden kalkıp köye doğru gidince çocuklar da kalkıp onların ardı sıra yürümeye başladılar. Benle Zingarina kaldık. Hava kararana kadar oturup denizi izledik. Ne ben bir şey söyledim, ne de o. Sonra, Zingarina yavaşça yerinden kalkıp köye yürümeye başlayınca ben de kalkıp onun ardı sıra yürüdüm. 


İşte, o köye, bu anlattığım ilk gelişimin üzerinden şöyle temiz bir on yıl geçmişti ki, ikinci kez gittim. Gider gitmez de yine ilk olarak denizin kıyısında buldum kendimi. Bu kez hiç kimse yoktu. Biraz oturdum, sonra kalkıp köyün kahvesine gittim. Zingarina’yı sordum. “Gitti,” dediler. “Nereye?” diye sordum merakla. “Bilmiyoruz.” dedi köylüler. “Hiçbiriniz mi?” dedim. “Evet,” dediler, “bir gün aniden ortadan kayboldu, bir daha da kimse ondan haber alamadı.” Ben şaşkınlıkla onlara bakarken, “En son, denizin kıyısında görmüşler,” dedi arkalardan bir ses.

8 yorum:

  1. Güzel anlatım olmuş... Ben inandım kapıya...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Artık "inandığını" söylemiştin geçen gün. ;)

      Sevgiler...

      Sil
    2. Masallara inanmalı insan. Hatta masallara inanmayanlar gerçeği göremez.. :-)

      Sevgiler...
      http://www.buyulugerceklik.com/2012/04/bir-varms-bir-yokmus.html

      Sil
    3. Masalsız hayat, tatsız-tuzsuz yemeğe benzer. :)

      Sil
  2. Ne güzel, ne naif bir öykü olmuş. Merakla, bir çırpıda okudum. Elinize sağlık :)

    YanıtlayınSil

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git