13 Eylül 2012

Eylül Sıkıntısı

İlkokul yıllarımda okulu zerre kadar sevmezdim. İlk günden başlayarak hep okula karşı bir antipati, bir kaygı, bir korku besledim durdum. Bunun nedenini şimdi bile tam olarak bilmiyorum, sanırım orada ilgimi çekebilecek pek bir şey yoktu. Evimizde, aile ortamında okuldan çok daha fazla şey öğreniyordum. Galiba okul biraz da zaman kaybı olarak görünüyordu gözüme, evde anne-babama sorup da üç beş dakikada öğrenebileceğim bir şeyi okulda öğrenmek bazen aylar alabiliyordu örneğin.

Dördüncü sınıfta bir kıza aşık oldum. Hayatımda (!) ilk defa aşık oluyordum, gözüm hiçbir şey görmüyordu. Sınıfta, teneffüste onu gördüğüm her an kalbim hemen atmaya başlıyordu. O zamanlar bile okula severek, isteyerek gitmediğimi hatırlıyorum.

İlkokulun özellikle ilk üç yılında en sevdiğim kelime tatil’di. Tatilden de çok cuma gününün öğleden sonrasını seviyordum. Yarın cumartesiydi çünkü, öbür gün pazar. Cumaları dersten çıkar çıkmaz eve gidiyor, odanın orta yerine seriliyor, öğretmenin verdiği bütün ödevleri bitiriyor, sonra da kalkıp büyük bir iç huzuruyla kendimi dışarı atıyordum. Zaman ne kadar uzun gözüküyordu, iki saatin içine her bir şeyi sıkıştırıyorduk. Bugünkü çocuklardan kesinlikle çok farklıydık, akşamları erkenden yatıyorduk, saat dokuzu gördüğümüz çok nadir oluyordu. Sabahın köründe de kalkıyor, iki lokma kahvaltı derken tekrar dışarı koşuyorduk. Akşama kadar dışarılarda oynuyorduk, çocukluğumuz dışarıda, güneşin altında geçiyordu.

Yazın bahçelerde, kırlarda koşup dolaşıyor, çaylarda, göllerde çimiyor, yakaladığımız atlara, eşeklere biniyorduk. Kışınsa kardanadamlar yapıyor, kızaklarımızla buzlarda kayıyor, damları, evlerin önünü temizliyorduk.

Pazar sabahları, yarın pazartesi olduğu için biraz neşem kaçıyordu ama daha önümde kocaman bir pazar günü olduğu için de avunuyordum. O gün de boyuna arkadaşlarımla oynadıktan sonra akşama yakın yüzüm asılmaya başlıyordu. Mecbur, eve gidiyordum. Elden bir şey gelmiyordu. Çaresiz, bir sonraki hafta sonunu beklemeye koyuluyordum.

Böyle böyle, günler geçip gidiyordu. Ne zaman ki bahar gelip karlar eriyordu, biraz olsun rahatlıyorduk ben ve arkadaşlarım. Kış boyunca evlerimizin önüne tıkılıp kalıyorduk çünkü. Karların erimesiyle birlikte okulun o kasvetli havasından sıyrılıp rahat bir nefes alma imkânı da doğuyordu.

Sonra, bahar ilerliyor, mart, nisan derken, mayısın yüzünü göstermesiyle içimizi tarifsiz sevinçler kaplıyordu. Yaz geliyordu. Yaşa yaşa bitmez kocaman üç ay tatil dünyalara bedeldi. Haziran gelip de karne gününü saymaya başladığımızda dünyalar bizimdi artık. Nihayet o gün geliyor, karneleri alıp eve koşuyorduk. Karne hediyesi diye bir kavramın varlığından bile haberimiz yoktu. Olsa bile umurumuzda mıydı? Karnenin kendisini almış olmamız en büyük hediye değil miydi? Tatil başlamıştı, bundan daha büyük, daha değerli hediye mi olurdu?

Çocukluğun kuşkusuz en güzel yanı, yarını düşünmek zorunda kalmayışın. Hiçbir şeyi umursamak zorunda olmayışın. Koca yaz tatili başladığında, gelecek eylülü düşünmek hangi birimizin aklına gelirdi ki? Üç ay ne demekti, üç ay! Okul sanki artık hiç başlamayacak, ömür boyu tatil edecekmişiz gibi gelirdi bize. Ne var ki zaman durmuyordu. O güzel günler de birer birer geçip gidiyorlardı. Ağustosun sonlarında büyükler, “Yakında okullar açılıyor,” deyince acı gerçekle yüz yüze kalıyorduk. Demek ki hiçbir şey daimi değilmiş. Hayatın “acılıklar ve tatlılıklar şöleni” olduğunu böyle öğreniyorduk.

Eylülün başlamasıyla, baştan sona iyi oynadığımız, gönlümüzce oynadığımız ve kazanacağımızdan mutlak emin olduğumuz bir oyunu kaybetmişcesine sus pus oluyor, kabuğumuza çekiliyorduk. Sonrasını tahmin edersiniz. Aynı sahneler ve oyuncular, aynı oyunlar…

Tam yirmi yıl olmuş. O günleri özlemle anıyorum.

***
Eylülün ikinci haftasındayız. Mini mini birler okula başladı. Geri kalan milyonlarca çocuk iki üç gün sonra tekrar ders başı yapacak. Şundan kesinlikle eminim ki bu çocukların büyük çoğunluğu bencileyin büyük bir iç sıkıntısı yaşamakta. Suratları asık, yüzleri buruşuk. Bakmayın siz, muhabirin uzatacağı mikrofona, “Okulumu, arkadaşlarımı çok özledim,” diyeceklerine.

Tanrım, bu ülkede çocuklar neden okulu sevmezler?

NOT: Konumuzla bir ilintisi yok ama boş bulunup şunları da söylemek istiyorum: Birkaç yıl önce yapılan bir okulun henüz daha bir camı, bir musluğu bile değişmemişken ülkenin eğitim-öğretim sistemi dört kere değişti. Sınav sisteminin kaç kere değiştiğini ben bile sayamadım, kusura bakmayın.

12 Eylül 2012

Tembelliğin İlkeleri

  1. Yarın yapabileceğin bir işi bugünden yapma,
  2. Dinlenen birini görünce ona eşlik et,
  3. Çalışma isteği duyunca hemen işe koyulma, oturup sakinleş ve isteğinin geçmesini bekle,
  4. Bugünün işini yarına bırakma, erteleyebildiğin kadar ertele,
  5. Çalışmak insanı yorar,
  6. Gündüz dinlen ki gece rahat uyuyabilesin,
  7. Başkasının yapabileceği bir işi yapmaya kalkışma,
  8. Oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma,
  9. Stresten uzak durmak istiyorsan sorumluluk alma,
  10. İnsan yorgun doğar, dinlenmek için yaşar.

10 Eylül 2012

Sizi "Bus Ederim"

Adı bende saklı bir profesörümüzün, facebook'tan yeni atanan öğretmenleri kutlama cümleleri, noktasına, virgülüne dokunmadan:
Muallim beyler ve Muallime hanımlar!... "MUallimlik" ve "Muallimelik" gibi bir vazife-i kusiyyeye ta'yin olunup, Mearif Vekletinde nasb edilmenizden duyduğum memnuniyeti ifade eder, cümlenize, vezaifinizde muvaffakiyetler temenni eyler çeşm-i pür-ziyalarınızdan mahabbetle bus ederim.
Gel de öztürkçecilere hak verme. Vatandaşın biri diyalektik materyalizm'i eytişimsel özdekçilik olarak Türkçeleştirdi diye bizim hocalardan biri adamla alay etmişti.


From Wikipedia
Bir yanda, vatanseverlik, özseverlik ayaklarıyla Arapça, Farsça, Fransızca... ne kadar yabancı kökenli kelime varsa çıkarıp atalım diyen, aşağılık psikolojisinden bir türlü kurtulamayan kafa; diğer yanda, mukaddesatçılık, muhafazakarlık ayaklarıyla dilden çıkmış, eskimiş, yeni neslin anlamadığı kelimeleri, hiç anlaşılmayacağını bile bile ısrarla kullanan, ezilmişlik, dışlanmışlık psikolojisinden bir türlü kurtulamayan kafa. Her ikisi de özünde aynı. Bir fark yok aralarında, biraz yakından bakın, hemen göreceksiniz. İkisi de "brakisefal" kafa.

Yıl demek ile sene demek arasında ne gibi bir fark vardır? Ben göremiyorum, varsa gören lütfen bana da gösterebilir mi? Sözcük'le kelime'yi bir arada kullanınca ne oluyor mesela? Ya da görev, misyon ve vazife'yi?  Bir şey olduğu yok. Ama örneğin, vezaif deyince bir şeyler oluyor değil mi? Shopping yapacağım deyince de elbette çok şeyler oluyor.


via
Eğer ortada dille ilgili bir sorun olduğunu, mesela dilin bozulduğunu düşünüyorsanız, size şöyle sorulabilir: Elli yıl sonra bozulmuş olacak dilden bugünkü nesil sorumlu tutulabilir, fakat şu anki bozulmuş dilden kim sorumludur? Kuşkusuz şimdiki nesil değil. O halde, bu neslin anlayacağı dilden konuşmak gerekmez mi?

Kaldı ki yeni nesil sandığınız kadar da kolay anlayan bir nesil değil. Var olan kelimeleri bile doğru dürüst yazamayanlar var. Eğitim-öğretim ordumuzun saflarına katılsanız da görseniz, her gün kullandığı kelimenin sözlükte nasıl yazıldığını bilmeyen öğretmenler var, öğrencileri geçtim. Deyim'e değim diyen milletvekili var, şu anda mecliste. Twitter'da, bizi temsil eden politikacıları takip edin, neler var neler.

Demem o ki,
1. Yeryüzünde "öz" dil yok. Öz dil yaratmaya çalışmak sözlükleri çırılçıplak bırakır. Taksi, şoför, biyoloji, muhafaza, maksat, şayet, şapka, kuluçka, sivil, korsan, hobi kelimelerini kullanmak kimseyi alçaltmaz. Can diye bir sözcük var örneğin Türkçede, ama kökeni Türkçe değil. Can'ı çıkarıp atmayı bir denesenize.

2. Yeryüzünde bir yere çiviyle çakılıp kalmış dil de yok. Eskiyi muhafaza edeceğim diye diye, bir zaman gelir, bakarsınız ortada sizi anlayabilen tek bir kişi yok. Muhafazakarlık, elde olan bir şeyi muhafaza etme çabasıdır. Elden çıkmış, uçup gitmiş bir şey için pişmanlık duyulabilir, bu insani bir durumdur, ama o uçup giden şeyi hâlâ muhafaza etmeye çalışmak akılsızlıktan başka bir şey değildir.   

8 Eylül 2012

Mutluluk Nerededir?

Büyük kediler, aralarında "mutluluk" üzerine hararetli hararetli konuşuyorlardı. Şirin mi şirin bir kedicik de bir köşeye uzanmış büyük bir merak ve ondan da büyük bir keyifle konuşulanları dinliyordu. Öyle dikkatli dinliyordu ki, bir kelimeyi bile kaçırmamaya gayret ediyordu. Yer yer şiddetli bir tartışmaya da dönüşen, ama çoğunlukla dostane bir havada seyreden sohbet, iki saat kadar sürdükten sonra, mutluluğun, her canlının elde etmek istediği bir şey olduğu; insan olsun, hayvan olsun, hatta bitki olsun her canlı varlığın hayattaki nihai hedefinin mutluluğa erişmek olduğu ana düşüncesine varılarak sona erdi.

Yaşlıca bir kedi sohbetin sonunda şunları söylemişti: "Mutluluğu bulmak elbette önemlidir. Ama ondan da önemlisi mutluluğu sürekli kılmak, kalıcı bir hale getirmektir. Biz büyüklere düşen görev, yavrularımızı mutluluğu aramak zorunda bırakmadan, onlara, doğar doğmaz kendilerini içinde bulacakları bir mutluluk ortamı hazırlamak ve bu mutlu ortamı hayatlarının sonuna kadar devam ettirmeyi öğretmektir."


Büyük kediler dağıldıktan sonra yavru kedi, konuşulanları baştan sona kafasından tekrar geçirdi ve mutlu olmadığına karar verdi. Kedilerden biri, "mutluluk, kedinin istediğini elde etmiş olmasıdır," demişti örneğin. Halbuki daha geçen gün annesi ona leziz bir sardalya balığı getirip yedirdikten sonra, "her mevsimde balık bulunmaz yavrucuğum," demişti. Kışın sardalya yemek isteyip de yiyemeyince mutlu olamayacaktı demek ki.



Akşam oldu. Annesiyle beraber biraz beyaz peynirle birkaç tavuk kırıntısından oluşan yemeklerini yedikten sonra küçük kedi, karnının doymuş olmasının da verdiği bir huzurla her zamanki yaramazlıklarına başladı. Annesinin sırtına çıkmaya çalıştı, kuyruğunu tırmaladı. Derken aklına gündüz vakti kediler arasında geçen konuşma geldi. Hemen söze girdi: "Anneciğim, düşündüm taşındım, galiba ben mutlu değilim." Annesi şaşırdı, "o da nereden çıktı yavrucuğum, neden mutlu değilsin bakalım?" "Bilmiyorum," diye devam etti yavru kedi, "mutlu değilim işte." Anne kedi, "baksana bebeğim, birçok kediden iyi durumumuz. Karnımız her gün doyuyor şükür. Nedir seni mutsuz eden, söyle annene bakalım?" diye sürdürdü. "Nedenini medenini bilmiyorum anneciğim. Bildiğim bir şey varsa o da mutlu olmadığım." diye üsteledi yavru kedi. Anne kedi biraz düşündükten sonra, durumun pek de ciddi olmadığını anladı hemen. Geçiştirmek için, "peki o halde, madem mutlu değilsin, seni mutlu edecek bir şeyler bulalım." Küçük kedi buna çok sevindi, "nasıl bulacağız peki, beni mutlu edecek bir şeyler?" Annesi biraz düşündükten sonra, "kuyruğun" dedi, "mutluluk senin kuyruğunda." Kedicik meraklandı, "kuyruğumda mı! Nasıl yani?" Şöyle yanıtladı annesi: "Evet, kuyruğunda. Senin mutluluğun senin kuyruğunda. Onu elde etmeye çalışacaksın. Elde edince de bırakmayacaksın. Ama şimdi vakit geç oldu, yatma saatimiz geldi. Yarından itibaren başlarsın mutluluğu kovalamaya. Zaten işin gücün oyun oynamak." Bu sözler üzerine yavru kedi o denli heyecanlandı ki bir an önce sabah olsun diye hemen koşup annesine sokuldu, gözlerini kapadı ve uyumaya başladı.

Aynı heyecanla gözlerini açan minik kedi sabah olduğunu gördü. Annesi yiyecek bir şeyler bulmak için çoktan gitmişti bile. O da hiç vakit kaybetmeden kalktı ve mutluluğu kovalamaya başladı.


(Buraya kadarını ben uydurdum. Bundan sonrası bana ait değil. Bir zamanlar bir yerlerde okumuştum. Kime ait olduğunu bilmiyorum ama muhtemelen anonim bir mesel.)


Görmüş geçirmiş bir kedi, yavru kedinin pervane gibi kendi etrafında dolanıp durduğunu görünce yanına yaklaştı,

"Ne yapıyorsun öyle ufaklık?"
"Mutluluğu kovalıyorum amca!"
"Mutluluğu mu kovalıyorsun?!"
"Evet!"
"İyi ama, bu nasıl mutluluk kovalama?"
"Düşündüm, taşındım, mutluluğun benim kuyruğumda olduğuna karar verdim. İşte şimdi de onu kovalıyorum, yakalamak için."
Gün görmüş devran geçirmiş kedi, yavru kediye biraz durup soluklanmasını söyledikten sonra, şöyle sürdürdü sözlerini:
"Ben de vakti zamanında sencileyin mutluluğun kuyruğumda olduğuna karar vermiş ve tıpkı senin şimdi yaptığın gibi kuyruğumun peşine düşmüştüm. Fakat epey kovalamama rağmen bir türlü yakalayamadım. Bir zaman sonra yorulup bıraktım. Epey sonra da farkına vardım ki, ben onu kovaladıkça o benden kaçıyor. Kovalamayı bırakıp da işime gücüme bakınca beni usul usul takip ediyor."

3 Eylül 2012

Hazırcevap

Bir marketin manav reyonunda çalışan bir gence, iri yarı bir müşteri gelerek yarım karpuz almak istediğini söylemiş. Genç, bunun mümkün olmadığını, öyle bir satış usullerinin olmadığını anlatmış. Ama adam ısrarla yarım karpuz istiyor, ikna olmuyormuş. Sonunda genç, durumu satış müdürüyle konuşacağını söyleyerek, müdürün odasına gitmiş ve içeri girince, biraz da sinirli bir şekilde, “müdürüm, ayının biri geldi, illa karpuzun yarısını alacağım diye tutturdu,” diye şikayetlenirken, müdürün kaş göz işareti ile geriye dönmüş ve arkasından habersiz şekilde müdürün odasına giren “ayıyı” görmüş. Hiç bozuntuya vermeden durumu kurtaracak şu sözleri söylemiş: “Diğer yarısını da bu beyefendi almak istiyor.

(Kaynak)

1 Eylül 2012

Taktik Nasıl Yapılır?

Taktikler, her zaman değişik olmalıdır. Futbol oynarken başka, karıyla kavga ederken başka, nutuk atarken başka, tavlada başka, "papaz kaçtı"da başka...
Taktik dediğin, amaca ulaşmak çabasıyla saptadığın çeşitli nirengi noktalarına; tek tek varmak için, kullanılacak olan yol yordamdır.
***
Örneğin iti bitle yarıştıracak, çorbayı terlikle karıştıracak, sıçanı kediye barıştıracaksın.
Ağaca çıkacak, kuyuya indim diyeceksin.
Telgraf direği boyunda kazığı yiyecek, tahtırevana bindim diyeceksin.
Taktik taktiktir. İnsanın iflahını kesen ağrılar, lumbago siyatiktir. Cevriye yatakta Selime'den atiktir. Bebeklerin giydiği de patiktir. Yırtılmış yerin varsa, uğur getirmesi için, hadım olmuş papaza diktir...
***
Dangalaklar taktik yapamaz. Kimse çişini ederken, başkasının külahını kapamaz. Bir Musevi, havraya giderken, yanlışlıkla kiliseye sapamaz. İyi bir zampara, hanımların cici maması dururken, eşşek kıçına tapamaz.
***
Taktik deyip geçmeyelim arkadaşlar. Taktik çok önemlidir. Bazen taktikler, bir an önce ölmek için olabilir. Bazen de biraz daha yaşamak için olabilir.
Ölmek için en iyi taktik, geceleyin kent dışı yollarda hızla gelen kamyonların üstüne gitmektir. Uçurum kıyılarında kaz sürüsü gütmektir.
***
Bir parça daha yaşamak için uygulanacak taktik, yatmadan önce hatmi suyu içmektir. Buğdayları, iyice olduktan sonra biçmektir.
***
Taktiğe taktikle cevap verilir; esnerken gaz çıkarmakla verilmez.
Kim ki, taktiğe esnerken gaz çıkarmakla cevap verir, onun göbeğinde sivilceler belirir.
***
Tuzaklara karşı taktik nasıl olmalı?
Tuzaklara karşı hemen tuzak kurmalı. Kabak gibi boyuna tuzağa düşüp:
- Hıyaroğlu hıyarlar yine tuzak kurmuşlar, diye bağırmak, taktik değildir.
Ayrıca sık sık tuzağa düşmek, pratik de değildir. Sonunda aklı başında olan kişiler:
- Bile bile niye düşüyorsun tuzağa, derler.
***
Arkadaşlar, her fırsatta tuzağa düşmeyi; âdet, gelenek ve yiğitlik işareti durumuna getirmeyelim. Bir gıdımlık aklımızı; ayı, kurt, tilki tuzakları dibinde yitirmeyelim.
***
Baktın hergele tuzak kurmuş... Taktiğini yapacak; ters salto, çift parendeyle tuzağın üstünden atlayacaksın. Karşı taktiği, otuz yerinden kıvırıp, yetmiş yerinden katlayacaksın.
Taklitçi lider Teller Donçıkarto Delpedro Amigonibeller, böyle yapardı. Hiçbir tuzağa gelmezdi...
***
Kimse kimseyi maymun gibi oynatmamalı... Kaynanayla baldız, katiyen kazanı kaynatmamalı... Futbolda katanacyo eskidi... Gizli libero geçerli... Siyasette süzme salaklık, domatesli biberli...
Oğlum taktik öğretirken yorulduk, bir kahve söyle lütfen, az şekerli...
***
Sıkabilecek yerlerini sıkamayanlar, sadece palavra sıkarlar.
Kimse palavra sıkmasın arkadaşlar.
Şayet bir toplantıda damda adam görürseniz; içinizi değil, fotoğrafını çekiniz... Üç beş kuytu yerden, iyi bir zum... Unutmayın kuzum... Bir lider ki, iyi bir zum yapamaz, cacık yerken tek ayak üstünde duramaz...
***
Taktik taktiktir. Taktiği beceremeyenler tiktaktır.
Tiktak, Movado marka kol saatinin çıkardığı sestir. Uyuklarken düştüğün yer kümes değil kafestir. Arkadaş kafeslenme, elma armut dururken, ayva yiyerek beslenme...
***
Taktikle, tuzaklardan kurtulmanın yolları... Ne de güzel vallahi Emine'nin kolları...
Beyinsel gelişme için protein de şarttır. Fırsat çıkınca hemen pilaki fiyatlarını arttır. Kaba kâğıdın sesi her zaman carttır.
***
Arkadaşlar uyanık olalım. Oyuna gelmeyelim. Çaya değil, akşam yemeğine gelelim. Ya işte böyle bir tanem, çıtıpıtım, melek yüzlü güzelim...

Çetin Altan

30 Ağustos 2012

Bir Daha Dünyaya Gelirsem

Resmi bir dairede yönetici olan birine bir gün bir arkadaşı ziyarete gitmiş. Odasına girince bakmış ki arkadaşı başını masaya gömmüş, türlü türlü dosyaların, kağıtların içine dalmış, kendisinin geldiğinin bile farkında değil. Hemen selam verip merakla ne olduğunu sormuş. Yönetici, canından bezmiş bir tavırla cevaplamış, "Ne olacak, işte görüyorsun halimi, "bir daha dünyaya gelsem, dünyaları verseler yönetici olmam!

Arkadaşı meraklanmış haliyle,
“Yahu ne oldu da sen bu hallere düştün, biz seni işini seven, canı gönülden yapan biri bilirdik?”
“Evet, öyleydim," diye devam etmiş adam, "öyleydim ama, sen bir de işin içine girdikten sonra gör. Bıktım kardeşim, vallahi bıktım! Allah'ın her günü mevzuat mı değişirmiş yahu! Ben mevzuat değişikliklerinden bıktım, bunlar mevzuat yapmaktan bıkmadı! Bak kardeşim, bir daha dünyaya gelirsem imam olacağım. Bak, bin beş yüz yıldır mevzuat hep aynı. Değişiklik meğişiklik yok. Bir kere iyice öğren, uygula gitsin.”

(Kaynak; bizim eski kaymakamlar ne işle meşguller diye merak ederken rastladım.)

24 Ağustos 2012

Yeni Bir Şemsiye

© Caras Ionut.

Elif Şafak'ın yeni bir kitabı çıkar çıkmaz, kendisiyle beraber dedikoduları da çıkıyor hemen. Buna alıştık artık. Son olarak "Şemspare" adlı kitabının kapak fotoğrafının intihal olduğu söylentileri dolaşıyordu geçenlerde. Bu yukarıdaki fotoğrafı görünce aklıma geldi. Hala dolaşımda mı o söylentiler?


20 Ağustos 2012

10 Soruda Kapalı Kapıların Tarihçesi

Copyright © Rita Barreto

  1. Kapının kapalı olması o yerde yaşamın -en azından o an için- "durduğu" anlamına gelir mi? 
  2. Evin boyalı olması, üstelik de boyanın canlı bir renkte olması, bir zamanlar orada "canlı" bir hayat olduğu anlamına gelir mi? 
  3. Evin eskimeye yüz tutmuş olması, içinde yaşayanların/yaşamış olanların da "eskidiği" sonucuna ulaştırır mı?
  4. Basamaklarda, avluda otların bitmiş olması evde hiç "çocuk olmadığına" yorulabilir mi?
  5. Güzel bir ev olduğuna bakıldıkta, acaba evi yapan usta -ve dahi kapıyı yapan marangoz- bizzat evin sahibi miydi?
  6. Kapının kolu neden kırık acaba?
  7. Her bir şey yerli yerinde de, şu süpürge neyin nesi?
  8. Süpürgenin ayakta duruyor olması, oraya yakın zamanda bırakıldığı anlamına gelmez mi?
  9. Süpürge, yaşamın devam ettiğinin tanığı değil mi?
  10. Hiç İsmail Pelit okudunuz mu?

19 Ağustos 2012

Bayram Yazısı

"Bayram nasıl geçiyor?"
"Valla, sessiz. Seninki nasıl geçiyor?"
"Valla, bizimki de sessiz, sakin."

***
Bayramlar bayram olmaktan çıktı, bunu artık kabullenelim. Fakat, sadece bayramlar mı bayram olmaktan çıktı? Benim gördüğüm kadarıyla şu son yirmi-otuz yılda her bir âdet, gelenek, görenek ve bilumum kültür pratiği değişime uğradı; ama şöyle, ama böyle.

Nedir peki, her şeyi böylesine değişime uğratan? Bunun üzerine uzun uzadıya konuşulabilir, kısaca söylemek gerekirse, zaman. "Zamanın ruhu" denir ya, bu zamanın ruhu da böyle bir ruh işte.

Yıl sonu geldiğinde, müslüman mahallesinde salyangoz misali, bizim yüzde doksan dokuzu müslüman olduğu söylenen memleketimizde de bir noel telaşı başlar ya, çoğu kişi bu durumu, kendi kültürümüzü bıraktık, Batı kültürünü özümsedik, şeklinde algılıyor. Halbuki hiç de öyle değil. Siz sanıyor musunuz ki Batı dünyasında durum bizdekinden çok farklı, gelenekler, kültürler capcanlı? Hayır, onlarda durum bizdekinden de vahim. Nasıl ki bizde milyonlarca insan, "nerede o eski bayramlar" diye ahlanıp vahlanıyor, emin olunuz Avrupa ve Amerika'da da milyonlarcası, "nerede o eski noeller" diye sızlanıyordur. 

Bu durum ne sadece Müslümanlıkla ne de Hıristiyanlıkla; ne sadece Doğuyla ne de Batıyla ilgili bir şey. Bu, günümüzün küreselleşmiş dünyasının, üzerinde yaşayan herkesi etkileyen "küresel kültürünün" bir sonucu ve gereği olarak ortaya çıkıyor. Noel coşkusu falan da aslında büyük oranda ekonomik kaygılara dayanıyor. Sevgililer Günü, Anneler Günü, şu günü, bu günü de hep aynı değil mi? Mesele para kazanmak. Sen coşacaksın ki para harcayasın, para harcayacaksın ki kimileri zengin olacak. Burada şu da sorulabilir elbette, neden bütün dünya Noel'de o kadar coşuyor da, örneğin Ramazan Bayramı'nda coşmuyor? Varın düşünün.

Canınızı sıkmayın bence, elle gelen düğün bayram, demişler. Evet, geleneklerin kayboluyor olması üzücü ama, olan sadece bize olmuyor. Bütün dünya değişiyor.

İyi bayramlar. 

17 Ağustos 2012

İnsanlar İkiye Ayrılır

Twitter meretini bir tür beyin fırtınası aracı olarak da kullanabiliriz aslında. Nereden aklıma estiyse, "insanlar ikiye ayrılır," yazayım, bakalım neler çıkacak, dedim. Maalesef, zeka parıltılı sayılabilecek bir şey çıkmadı ama bu aşağıdakiler de fena sayılmaz.
  • İnsanlar ikiye ayrılır, ben de ortalarından geçerim. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, tanıdıkça büyüyenler, tanıdıkça küçülenler. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, yanınızdakiler, aklınızdakiler. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, bilim insanı, ne bilim insanı.
  • Dürüst insanlar ikiye ayrılır, sarhoşlar ve çocuklar. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, sağdaki shift tuşunu kullananlar, soldaki shift tuşunu kullananlar. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, iyiler ve kötüler. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, ne yaparsan yap seni sevmeyecekler ve ne yaparsan yap seni sevecekler. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, ağzını burnunu kırmak istediklerimiz, ağzını burnunu yemek istediklerimiz. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, sonra birbirlerini özlerler. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, adaletli olanlar ve olmayanlar. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, vaktini beşe ayıranlar, vaktini boşa ayıranlar. 
  • İnsanlar ikiye ayrılır, insan olabilenler, insan görünebilenler.
Bir zamanlar bir filmin afişinde de şöyle bir şey yazılıydı: İnsanlar ikiye ayrılır, yola çıkanlar, yoldan çıkanlar. Ben de bir ekleme yapmıştım ona: İnsanlar üçe ayrılır, yola çıkanlar, yoldan çıkanlar, zaten yolda olanlar

Geçenlerde de, twitter'da mıydı, başka bir yerde miydi, şöyle bir şey okumuştum, "insanlar ikiye ayrılır, ben ve diğerleri; diğerleri de ikiye ayrılır, sen ve diğerleri."

İlginç olamasalar da komik şeyler...

16 Ağustos 2012

Adın ne?

İbn-i Battuta'nın Seyahatname'sine göz gezdiriyordum. Bir kadının adı dikkatimi çekti. Bugünkü Rusya toprakları içinde kalan kuzeydeki Türk illerinden birinde, sultanın kızının adı "İt Küçücek"miş. Okuyunca önce, herhalde bir anlamı vardır, diye geçirdim içimden, ancak hemen ardından bu ismin Türkçede "Küçük Köpek" anlamına geldiğini de okudum.

İbn-i Battuta'nın söylediğine göre o zamanki Türkler de Araplar gibi çocuklarına ad verirken fal açarlarmış. "İt Küçücek"in adı da faldan çıkmış. Artık nasıl bir falmış bilmiyorum, onu söylemiyor.

Üniversitede Almanca da bilen bir hocayla konuşmuştuk bir ara. Söz dönüp dolaşıp adlara gelince, Ursula'nın aslında “ayı” anlamına geldiğini söylemişti. Şaşırmıştım. Birkaç ay önce de, İskandinav dillerindeki Björn adının da ayı demek olduğunu tesadüfen öğrenmiştim.  

Şu kültürel farklılık dedikleri şeye ne güzel örnekler, değil mi? Kim bilir, belki başka dillerde eşek, öküz, hayvan... gibi daha başka adlar da vardır. Ama belki başka kültürlerde güneş, aslan, deniz, doğan, şahin... gibi isimler de garip karşılanıyordur. Kim bilir?

Bu, aynı zamanda değişim paradigmasına da güzel bir örnek. Baksanıza, adamın kızının adı İt. Hem de sultanın kızı. Şimdi çocuğunuza bu adı koyduğunuzu düşünsenize. Sahiden de zaman birçok şeyi değiştirdiği gibi kültürleri de tepetaklak ediyor. Ama bu çok yavaş olduğu için farkına varamıyoruz. Tam da şu içinde yaşadığımız zamanda mesela, öyle değişimler oluyor ki, pek çok kişi belki yaşadığı sürece farkında bile olmayacak.

13 Ağustos 2012

Şehir Kedileri Manifestosu

Bizler,
halimiz vaktimiz yerinde
şehirlilerdeniz.
Hani şu cazibe merkezi şehirlerden.
Karnımız doyuyor bir şekilde,
Uykularımızın emrinde
kömürlükler, balkonlar, araba altları.
Çöp tankları, apartman pencerelerinin altları
bizimdir, bizim kalacak.

Bu şehrin insanları öyle uzak, öyle uzak,

kimsenin umurunda değiliz.
Şehir bizimdir ve kendine uzak insanların.
Kardeşçe paylaşıyoruz o yüzden
bir tane daha olmayan şehrimizi.
Ne insanlar karışır işimize, ne biz onların,
Hem görülmüş müdür dokunmuş zararımız insanlara?

Bizler bu şehrin kedileri,
Kasaplar Caddesi’nin müdavimleri
Az ya da çok, günde bir, iki günde bir,
Geliyor bir şeyler, çekiyoruz bir ziyafet.
Nanköre çıkmış adımız, değiliz.
Nankör değiliz, külliyen yalan.
Birimizden birimizin pis dediği,
Görülmemiş duyulmamış, ulaşamadığı ciğere.

Bazı bazı, soydaşlar görürüz,
kucaklarda, pencerelerde, pet shop'larda,
Özenmiyor değiliz, kim istemez sıcak bir yuvayı,
Lakin dışarıda istiklal bizimdir, hürriyet bizim,
Bu şehir bizimledir, bu şehir bizim.

Bizler, havlamak nedir bilmeyen köpeklerin yurdunda
can güvenliği içinde yaşayan kedileriz.
Kendi halimizdeyiz.
Ne köpekler uğraşır ne insanlar bizimle
Ne de biz uğraşırız şehirde olmayan farelerle.

Mart geldi mi sesimiz yükselir bizim.
Mırrr miyaeuwww mırrr miyaeuwww!
Yanlış anlaşılmasın, grevde değil sevişmedeyiz
bu yüzden yüksek çıkar sesimiz.
İnsanların dertleri kederleri başka,
kimse uğraşmaz, biz bakarız işimize.

Minnoş minnoş bebelerimiz olur sonra:
meuw meuw!
Nüfus planlaması falanla da uğraşmayız,
Şükür, şehirde istihdam edecek yeterlice çöplük var.

Bizler bu şehrin kedileriyiz.
Bu şehirde doğduk, burada öleceğiz.
Adımız çıktı sokak kedisine
gurur duyduk bundan.
Evet, biz bu sokakların kedileriyiz.
Şehir bizim,
Şehrin çöplükleri bizim,
Şehrin sokakları bizim.
Biz bu şehrin kedileri,
yaşamak bizim, umut bizim, yarınlar bizim.

6 Ağustos 2012

Bu Dağ Bitti

Bu dağ bitti bebeğim
Yavaş yavaş topla şarkını
Nereye gitsen
Uzak düştüğün bir deniz var
Ayak izin balık pulu, gözlerin
Balıksırtı meneviş
Dünyaya her dokunuşun
Su serinliği
Sana göre değil dağlar
Üstelik kumsallar şimdi daha çok özlüyor seni

Tırnakları sökülmüş bir gençlik
Yazılıyor duvarlara
Ateşten yaratılmış gölgeler dövüşüyor
Etle kemik uğruna
Kırıp kırıp dalları
Uçurumlardan atıyor bir el
İstiridyeler inci sakınıp ayışığından
Derine, daha daha derine kaçıyor

Kimse kimseyi dinlemiyor
Herkes çok özlemiş kendi sesini
Öyle çok öyle çok yazılmışlar ki
Sabahlara dek konuşuyorlar
İsa musa çöl muhammed meryem
Sen tanrıyı istiyorsun ya
Onlara dua etmek yetiyor

Yırtıyorsun sayfaları, aklını salıyorsun
Derin sulara
Hep sormak istiyorsun ama
Öğrenmek istemiyorsun
Kimse kimseyi dinlemiyor nasılsa
Aynı güneş de değil bu
Ergimiş maden tonunda
Hiçbir işçi yüz dökmemiş doğumunda
İşçi diye bir şey henüz yokmuş ki

Küçücük öyküleri birbirine ekliyor zaman
Sonradan önümüze seriyor onları
Ömrünüzün üvey sokakları
O zaman geçit veriyor
Çıkıp gidiyoruz
Sen ardına bak, şarkını topla dağını öp
Kumsallar çok özledi sesini.

Seval Esaslı

5 Ağustos 2012

Olimpiyat Ruhu

"Önemli olan katılmak." 
Madem öyle, neden yüz bilmem kaç kişiyle katılıyoruz ki?
İki kişi yeter de artar bile. Haksızsam, haksızsın, deyin. 

Yaz'ı

Mevsimlerden yaz, aylardan ağustos olunca hava da sıcak mı sıcak oluyor haliyle. Fakat, Allah nazardan saklasın, bu durum benim için geçerli değil. Şu anda bu yazıyı yazdığım sırada günün bitmesine üç dakika var. Hava o kadar serin ki, birçok yerde para versen bulamazsın, o derece. Pencerenin iki kanadını da açmış oturuyorum, Allah sizi inandırsın, bir de kapıyı açtım mı öyle bir cereyan oluyor ki handiyse mevsim kış sanırsın. Üstelik, şimdi şehir merkezindeyim, hafta içlerini köyde geçiriyorum. Köy dağ başında, öyle "soğuk" ki battaniyeyle yatıyoruz, anlayın artık. İnsan daha ne ister?

Sıcaklardan bunalan herkese içten serinlikler diliyorum.
Sayfa başına git