10 Mayıs 2014

Anneler Günü

via
Anna Jarvis adlı Amerikalı bir öğretmen 9 Mayıs 1905'te annesini kaybeder. İki yıl sonra, annesinin ölüm yıldönümünde evine çağırdığı arkadaşlarına her yıl Anneler Günü adı altında ülke çapında kutlama yapılması önerisinde bulunur. Bir süre sonra zengin bir adamın mali desteğini de alarak annesinin yirmi yıl boyunca öğretmenlik yaptığı okula önerisini kabul ettirir. Böylece 10 Mayıs 1908'de, ilk Anneler Günü bu okuldaki 407 çocuk ve annelerinin katılımıyla gerçekleşir. Anna, bütün anne ve çocuklara karanfil dağıtır, çünkü annesinin en sevdiği çiçektir bu.

Anna Jarvis'in önerisi Amerika'da hızla yaygınlaşır. Temsilciler Meclisi bu yönde bir kararı kabul eder. Ancak Senato, böyle bir fikrin babalar günü, kaynanalar günü, dayılar günü de gerektireceği itirazıyla kararı kabul etmez. Ancak Anna pes etmez, ülkenin bütün önde gelen siyasetçi, bürokrat, gazeteci, işadamı ve diğer önemli insanlarına mektuplar göndererek önerisinin yasalaşması için çağrıda bulunur. Bu arada ülkede Anneler Günü de git gide yaygınlaşmaktadır. Nihayet Senato ve Başkan Woodrow Wilson da kararı onaylarlar ve 8 Mayıs 1914'te mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak kabul edilir.

İlerleyen yıllarda Anna Jarvis, anneler gününün ticarileştirildiğini savunarak çeşitli yerlere davalar açar ancak galiba geç kalmıştır, davaları kaybeder. Bu arada, kötü biten bir aşk hikâyesinin ardından hiç evlenmemeye karar verir.

Türkiye'de de Anneler Günü ilk olarak 1955'te Kadınlar Derneği öncülüğünde kutlanır.


Kaynak: Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi.

9 Mayıs 2014

Atların gözündeki kıymetimiz

Açmıştım defterimi önüme, almıştım elime kalemimi. Ne yazacaktım? Bilmiyordum. Buna emindim. Ne yazacağıma dair kesinlikle bir fikrim yoktu. Çekiniyordum. Kalemimin ucu kâğıda değecek gibi oluyor, tam değecekken irkilircesine geri çekiliyordu. İçimde binbir düşünce dolanıp duruyordu. Bazen düşünceler kafamdan inip bedenimin bir yerlerine girerler. İşte yine o anlardan biri. Tam da şimdi. Şu an. Üst üste biniyor düşünceler, böylelikle ne düşündüğüme dair en ufak bir fikrim de yok. (Düşünce zaten fikir demek. Cümleyi baştan alalım o vakit: Üst üste biniyor düşünceler, böylelikle ne düşündüğüme dair en ufak bir düşüncem de yok. Hmm! Güzel! O halde parantezi kapatalım.) Kapamak'la kapatmak arasında nasıl bir ayrım vardır? Vallaha bilmiyorum. Kapıyı kapa, kapıyı kapat. Kapının kapanış anını getiriyorum gözümün önüne, ne fark var ne bişey. Her ikisinde de kapı yavaaaşça gidiyor (nereye gittiğini kimse bilmiyor o an), gıcırdıyor üstelik, sonra kapanıyor. Sen ha "kapa" demişsin ha "kapat", her iki durumda da kapı aynı şeyi yapıyor. Hadi birinde gıcırdayıp birinde gıcırdamasa yine neyse, ama yok; kapa, kapat, aynı şey oluyor. Ne işi var peki o t'nin orada? Eskiden ne güzeldi, her evde en az bir gıcırdayan kapı vardı. Şimdi yok denecek kadar az. Caminin kapısı bile gıcırdıyordu, hatırlıyorum. Gıcırdamak dedim de, ne kadar çok yansıma kelime var, değil mi? Ben de şu anda bir kelime icat ediyorum: kırıltı. Derhal girsin sözlüklere, bu bir emirdir! Kırıltı, bir şeyin kırılırken çıkardığı sestir. Mesela bir tahtanın. Ama kırılan başka şeyler de var tabii. Mesela vicdan. Sahi ya, insanın vicdanı da kırılır bazen. Ama benim güzel kardeşim, vicdan kırılırken hangi sesi çıkarır? Biz bunu bilemeyiz. Bazı şeyleri biz bilemeyiz. Hiç de bilemeyeceğiz. Atlar nasıl düş görürler, bunu da bilemeyiz. Bir şiir okumuştum, yabancı bir şairden, Atların Düşü diye. Evet, atlar düşlerinde ne görürler? Bir soru işareti yetmez ki böyle bir soruya. Değil mi ama? Hakikaten de öyle sorular var ki tek bir soru işareti kifayetsiz kalır karşılarında. Benim bu sorum işte, atlar düşlerinde ne görürler??? Ben hayatımda çok at gözlemledim. Çok ama. Mesela diyelim şöyle yuvarlak bir sayı vermek gerekirse icabında nereden baksan hiç yoksa vardır yüz tane. Yüz tane at gözlemlemiş bir insan, tüm diğer özellikleri, varı yoğu, girdisi çıktısı, şuyu buyu dışarıda kalmak üzere, sırf bu yüzden, sırf yüz tane atı gözlemlemiş olmak bakımından atların gözünde farklı bir yere sahip midir? Bunu da bilemeyeceğiz ki. Yazık ki ne yazık! Kapı meselesine geri dönüyorum müsaadeniz varsa. Bu yazıya niçin geçmiş zaman cümleleriyle başlayıp çark ettim de şimdiki zaman cümleleriyle sürdürdüm, onunla ilgili herhangi bir şey söylemeyeceğim, onu da belirtmiş olayım bir zahmet. Şimdi, kapı diyorduk. Kökü /kap/ olan, yani kapamak fiilinin kökündeki /kap/ olan, dolayısıyla da fiilden isim yapım eki alarak ortaya çıkmış bir kelime. Neden açmak fiilinin kökü olan aç'tan açı olmamış da kapamak'ın kap'ından kapı olmuş bu nesnenin adı? Neden? Bu çok basit bir soru, bak. Yarım soru işaretiyle bile geçiştirebilirsin. Kapı sonradan icat olmuş bir gereç. Esas görevi açmak değil kapamak. Ortada bir ev yoksa mesela örneğin diyelim ki, kapı niye olsun? Hem sonra, bir eve ya da herhangi bir yapıya kapıyı niye takarsın? Kapamak için elbette. Açmak için olsa zaten kapıyı takmana gerek yok. Kapı bahsini kapayalım artık da aklıma yeni yeni şeyler geliyor. Yahu, nereden nereye: şu işe bak: bak bak: o ilk kapılardan bugünkü kapılara: peeeh! Ressmenn devrim. Kapı devrimi. İlk kapı nasıldı acaba? Adem babamızla Havva anamızın evinin kapıları ne renkti acaba? Hangi keresteden yapılmışlardı? Çam mı, göknar mı, ceviz mi? Ya pencereleri? Perdeleri Havva mı seçti yoksa beraber mi seçtiler?

via















Yazının buraya kadarını geri kalanından bir gün önce yazdım. Şu an saat tam on beş. Dün akşam ben çalakalem bunları yazmakla meşgulken bir arkadaşımın telefonuyla saat yirmi üç on dörtte ara vermek zorunda kaldım. (Diyeceksiniz ki, arkadaşlarından biri arar aramaz sen saate mi bakıyorsun? Yok be kardeşim, şimdi baktım, buraya yazmak için.) Tabii, telefon kapandıktan sonra içimdeki düşünceler birbirlerine karışıp duman oldular, hem zaten uykum da geliyordu, devam edemeyip bıraktım. Ve işte anca şimdi devam edebiliyorum, da nereye kadar devam ettirebilirim, onu ben de kestiremiyorum. Zira düşünceler, dediğim gibi, artık içimde değiller. Çıktılar, gittiler, dağda bayırda gezip gelecekler. Hayat anlaşılmaz bir sistemdir vesselam.

8 Mayıs 2014

Çay

Dün akşamı arkadaşımda geçirdim. Soyadı Çay. Çayların evinde bol bol çay içtim, hiç yoksa yedi bardak vardı. Çay da çok güzeldi doğrusu, gel de içme! 
*** 
Geçen gün bir kafede oturup bir çay istedim. Biraz sonra garson elinde bir fincanla geldi. Çayın fincanda gelişine kızdım içimden, azıcık sinirlendim hatta. Bir şey demedim elbette, bir fincan çayın muhasebesini yapacak değildim. 
.
© Joana Petrova
Her ne kadar içindeki çay aynı çay olsa da fincandaki çayla cam bardaktaki çay asla aynı çay değildir. Yahu, toprağın kokusu siner çaya, bunu da mı bilmiyor insanlar? Hangi memlekette içiliyorsa çay, o memleketin kokusuna, dokusuna bulanmıştır, her şeyden önce bunun bilincinde olunmalı. Kültür denen bir şey var. Bir Japon, çayı kâsede içer örneğin, ona fincanda çay sunduğun zaman küfretmiş olursun bir bakıma. Keza, bir İngiliz de fincanda içer çayı, ona bizim cam bardakta verirseniz dudak büker. Şu halde bizimkilere ne oluyor, var mı anlayanınız?
*** 
Sürekli gittiğimiz bir kafe var. Şehirdeki en iyi çayı sanırım onlar yapıyor. Çok lezzetli. Ne var ki aynı şeyi diğer mekânlar için söyleyemeyeceğim. Özellikle de kahvehaneler için. Yeni mi böyle oldu, yoksa son zamanlarda özellikle dikkat ettiğim için mi farkına şimdi vardım, bilmiyorum, buradaki kahvehanelerin hangisine gittiysem çayını beğenmedim son bir yıl içinde. Bazılarının çayı kelimenin tam anlamıyla berbat. Nedenini anlamak da zor değil, bir kere ucuz, kalitesiz çay kullanıyorlar. Sonra, çaydanlıkların, kazanların temizliğine gerekli özeni göstermiyorlar. Bazı yerlerde de biten çayı yenilemeleri gerekirken üstüne yeni çay koyup öyle demliyorlar, ve hatta bazıları demlenmiş çayın üstüne su ekliyor. Hal böyle olunca da ortaya kötü çay çıkıyor doğal olarak.

Burada fiyattan da söz etmek gerekiyor tabii. Sözünü ettiğim kafede çayın fiyatı bir lira. Kahvelerdeyse elli kuruş, kırk kuruş, hatta bazılarında otuz kuruş. Çayı bu fiyata satan bir kahvecinin de kaliteden ödün vereceğini zaten hepimiz biliriz. Hele bir de dükkân kendisinin değil de kiracıysa... Zaten günümüzde bir şey ucuzsa yüzde doksan dokuz kalitesizdir. "Ucuz ama kaliteli" sözüne hiçbir zaman güvenmemeliyiz. Bir şeyin gerçekten ucuz olduğunu düşünüyorsanız, orada iki değişkenli bir durum vardır, ya kalitesizdir, ya da aslında ucuz mucuz değil, olması gereken fiyattadır.
***
Yedi yaşıma kadar kahvaltı dışında bir bardak bile çay içtiğimi hatırlamıyorum. Sadece ben de değil, ablalarım da hiç çay içmezdi. Öğlen, ikindi, akşam, ne zaman evde çay içilse babam içmeyeceğimizi bile bile bizi çaya çağırırdı. Tüm dünya çay içiyorken çocuklarının çaya olan antipatisinin nedenini merak ediyordu galiba. Oyla annem içiyorlardı yalnızca. Bilhassa babam severdi çayı. Bense tadı hiç güzel olmayan bu içeceği babamın niçin sevdiğini merak ederdim. Gel zaman git zaman, alıştım tabii. Ne çok ne az, her insan gibi içerim ben de. Bazen okulda boğazı rahatlatması için biraz fazla içtiğim oluyor gerçi. Bazen de Çayların evinde tabii. 

Birkaç yıl önce bir ara çayı bırakmıştım. Öyle sigarayı bırakma gibi bir bırakış değildi. Kahveye o kadar sarmıştım ki, bir gün uzun zamandır çay içmediğimi fark etmiştim. Bazen en olmadık şeylerden bile bıkabiliyor insan, doğaldır.

6 Mayıs 2014

Giden kitaplarımız gibi

Bazı insanlar gidip de gelmeyen kitaplarımız gibidir. Okunacak onca kitap oracıkta duruyorken onları okuyasımız gelir. Gelgelelim,,,

3 Mayıs 2014

Açlık

Amaçsız yürüyordum. Kilise caddesine geldim, kale yoluna, aşağı saptım. Üşümüş, uykulu, uzun yürüyüşten dizlerimde, sırtımda yorgunluk hissederek, sonra çok aç, bir kanapeye oturdum, uzun zaman hayal kurdum. Tam üç hafta var ki, sadece otelci kadının sabah, akşam verdiği yağlı ekmek dilimleriyle yaşamıştım; son yediğimden bu yana, işte şimdi tam yirmi dört saat geçmişti; midem yine fena kazınmaya başlamıştı; Olabildiğince çabuk, bu işe bir çare bulmalıydım. Bu düşüncelerle, kanapede yeniden uyuyakaldım...
"Son sayfasını kapattığınızda bir dostu yitirmiş duygusuna kapıldıysanız, bilin ki iyi bir kitap okudunuz." Daha geçen gün Dünya Kitap Günü dolayısıyla burada yayımladığım sözlerden biriydi bu, Paul Sweeney'e ait.

Dünyaca ünlü Norveçli romancı Knut Hamsun'un, yine dünyaca ünlü romanı Açlık'ın son sayfasını kapattığımda sahiden de bu duyguya kapıldım. Ama yalnızca son sayfasını değil, her sayfasını kapatıp bir diğerine geçtiğinizde bu duyguya kapılmanız olası. 

"Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania'da aç acına sürttüğüm günlerdeydi..." diye başlıyor roman. Garip şehir Kristiania dediği, Norveç'in başkenti Oslo'nun o zamanki adı. Yazar baştan sona kendi hayatını anlatıyor bu romanda. Bir başka deyişle, söz konusu açlık yazarın bizzat kendi açlığı. Ama hani hep derler ya, edebiyat kendi başımıza gelen olayları, kendi hissiyatımızı kaleme dökmek değildir, diye. Evet, öyledir, herkes kendi başına gelenleri kaleme dökseydi kitapların sığacağı yer bulunmazdı. Gelgelelim, edebiyat dediğin, insanın başından geçenlerden ibaret değil de nedir? Bir diğer biçimde söylersek, yine çokça söylenmiş olduğu gibi, edebiyatın merkezinde insan vardır. Knut Hamsun'un ustalığı tam da burada ortaya çıkıyor işte. Kendi başından geçenleri; açlık günlerini olabildiğince usta bir biçimde kaleme dökerken kendi yaşantısını da evrensel bir motifle birleştiriyor. 

Açlık'ı okuyunca, günümüzde insanların dert edindiği şeylerin aslında ne kadar basit şeyler olduğunu düşünüyor insan ister istemez. Edebiyatın bir görevi de budur zaten, insanı farkında olmadıklarının farkına vardırmak.

Açlık, kitap olarak ilkin 1890'da yayımlanmış. Üstünden 124 yıl geçmiş yani. O günden bugüne çok şeyler değişti kuşkusuz. Çok şeyler bir yana, dünya değişti. Bakın mesela, Hamsun'un ülkesi Norveç bugün dünyanın en zengin, refah seviyesi en yüksek, insana verilen değerin tavan yaptığı ülkelerinden biri. Değişim bir olgudur; insanlar, yerler, şeyler hep değişir, dünya döndükçe de değişecektir, ne var ki hiç değişmeyen, bin yıl da geçse aynı kalan şeyler de vardır. İnsanın sevinci örneğin, üzüntüsü, kederi, hayalleri, hayal kırıklıkları, aşkı, arzuları, hele de umutları. Bunlar sanırım binlerce yıl önce de bugünkü haliyle içimizde bir yerlerde duran, hep de duracak olan ilkel mal varlığımız.

1 Mayıs 2014

Bir Mayıs Günü Bırakıp Gittin

Bir mayıs günü bırakıp gittin beni, seni o mayısta
yitiriyorum,
o sevdiğin bahar mevsimi, yavrucuğum, çatıya çıkıp
güneşler içindeki damdan insan dolu dünyaya
baktığında,
gözlerin sağamıyordu bir türlü susadığın o aydınlığı.
O sıcak ve yumuşak erkek sesinle kıyı boyunca serili
o çakıllar kadar sayısız neler anlatmıştın bana.
Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz
söndü.

Yannis Ritsos 
Çeviren: Cevat Çapan

30 Nisan 2014

Sineksağan

Ortadoğu'da en çok görmek istediğim kentler Şam, Beyrut ve Kudüs'tür. Her üçünü de şimdilik görme imkânım yok. Özellikle de Şam'ı. Çünkü, bildiğiniz gibi iki-üç yıldır Suriye'de süren bir savaş var maalesef. Temennim odur ki bir an önce bitsin. Çünkü bir yerde bir savaş çıktı mı, savaşı çıkaranlara pek bir şey olmuyor ama masum insanların hayatı perperişan oluyor. Sözün kısası, savaştan daha kötü ne olabilir?

Rafik Schami (ya da Refik Şami), adından da anlaşılacağı gibi Şamlı bir yazar. Yıllar önce Almanya'ya göç edip yerleşmiş. Adını birkaç ay önce bir arkadaşımdan duydum. Arkadaşım öyle iştahlı bahsetmişti ki kendisinden, bir an önce alıp okumak istemiştim kitaplarını. Ancak piyasada bulamamıştım, çünkü yok, baskıları tükenmiş. Neyse ki geçenlerde Eskişehir'e gidince bir kütüphanede Sineksağan'ı buldum ve alıp okudum. Bir Avuç Yıldız ve Gece Masalcısı'nı da bulursam hemen alıp okuyacağım.

Schami, kendi çocukluğunu olabildiğince basit bir dille anlatıyor. Tam da bu basitlik kitaba olağanüstü bir hava veriyor. Yazar, başından geçenleri, ailesini, akrabalarını, komşularını, oturdukları Hıristiyan mahallesini, Müslüman arkadaşlarını öyle masalımsı bir dille anlatıyor ki dayanamayıp kendi çocukluğumuza gidiyoruz. Ve bir kez daha anlıyoruz ki, yitirdiğimiz bir kıymetlimizdi çocukluğumuz; bir daha asla geri gelmeyecek. Bu soğuk gerçek, ömrümüz boyunca sık sık aklımıza gelecektir. Ve bizi teselli edecek olan da, tüm diğer soğuk gerçeklerde olduğu gibi, yine edebiyat olacaktır. Tıpkı Schami'nin öykülerini okuyunca hem çocukluğumuzu anımsayıp hüzünlendiğimiz, hem de onlarda biraz teselli bulduğumuz gibi. Okumanızı öneririm.

29 Nisan 2014

Fotoğrafların Anlattıkları - 7

© Alfred Eisenstaedt/Getty Images
Mutluluğun peşinden koşmak bu değilse nedir? Günümüzde tekmil insanların sözleşmişçesine peşinden koştukları mutluluk bu değilse nedir? Şu en arkadaki kızın kollarını açıp kendini anın büyüsüne bırakışı değilse nedir mutluluk?

28 Nisan 2014

Günler geçerken...

Masamın üstünde geçen sonbahardan beri iki tane kuşburnu duruyor. Ben mi köye gidince ağaçtan koparıp getirdim, annemin getirdiklerinin arasından mı alıp buraya koydum, hiç hatırlamıyorum. Annemin getirdiklerinden olsalar gerek. Getirip masamın üstüne koymamın özel bir nedeni de yoktu. Öylece elime alıp oynamıştım, oyuncaklarla oynar gibi. Sonra, önümüzdeki yıla kadar burada kalsınlar, demiştim kendi kendime. Koyalı birkaç gün olmuştu, artık solup büzülmeye başlamışlardı yavaş yavaş, annem görmüş ve "Bunları buraya koymuşsun madem, atma, seneye çekirdeklerini ekeriz," demişti. Zaten ben de atmayacaktım. Kalıyorlar işte. Altı ay oldu galiba.
***
Son iki-üç yıldır pek çok şeyi –aslında her şeyi– sorgulayıp duruyorum. Birçok şeye dair düşüncelerim de değişti bu süre içinde. Mesela artık yalnızca canlıların değil, cansız şeylerin de bir ruhu olduğuna inanıyorum ciddi ciddi. Aslında bu inanç bana özgü değil. Binlerce yıl öncesinden söylenmiş olan bir şey zaten. Yanılmıyorsam bazı filozoflar da parmak basmışlar meseleye. Sözün kısası, biz insanlarınkinden farklı elbette, ama taşların, suyun, toprağın, masanın, kalemin, ve elbette dalından aylar önce koparılmış iki kuşburnunun da ruhu var, bunu inkâr edemeyiz. Yine de isteyen edebilir, benim açımdan herhangi bir sorun yok, ben böyle inanmayı sürdüreceğim.
***
Penceremin önündeki genç kavaklar yaprak açmaya başladılar. Küçük yeşil kalplere benziyor yaprakları. Bunların bir kısmı fidan olarak dikilmiş kim bilir kaç yıl önce, bir kısmı da kesilmiş olan ağaçların kökünden filizlenerek çıkmış. Yirmi yıl sonra epey kalınlaşmış olacaklar. Kim bilir o zaman biz nerede, ne yapıyor olacağız. Belki de ölmüş olacağız.
***
Bana, artık evlen, diyorlar sık sık. Tabii, söylemek yapmaktan daha kolaydır. Bir şeyi söylemekte ne var? Dilin kemiği yok diye boşuna mı demişler?

İşin özüne bakarsanız, dilin kemiğinin olmaması değil, beynin kemiğinin olmamasıdır acı olan.

***
Öyle sanıyorum ki zamanın birinde söylemek, düşünmekten de, yapmaktan da daha zordu. En zor olan şeydi söylemek. Belki bundan bin yıl önce, belki beş bin yıl önce böyleydi. Tam olarak bilmiyorum ama seziyorum, mutlaka öyle bir zaman vardı geçmişte. Evet, balık burcuyum ben, ayıptır söylemesi, sezgilerim kuvvetlidir.
***
İlkokul birinci sınıftaydık. Öğretmenimiz bir gün küçük bir kitaplık getirip sınıfın duvarına çaktı. Kitap-defter cildiyle güzelce bir ciltledi, sonra da birkaç tane kitap getirip içine koydu. Kitapları çok seviyordum, o günden sonra her teneffüste kitaplığın yanında duruyor, bir kitap alıp okumaya çalışıyordum. Bazılarınınsa içindeki resimlere bakıyordum. İçinde eşeğine ters binmiş bir Nasrettin Hoca resmi olan kitabı nasıl da seviyordum. Bir de burç kitabı vardı. O zamanlar ne olduğunu anlamıyordum tabii, şimdi düşününce, burçlardan, burçların özelliklerinden falan bahseden bir kitaptı sanki. Birinci sınıf düzeyine uygun bir kitap değildi elbette, sanırım öğretmenimiz onu ve öbür birkaç kitabı kitaplığımız boş görünmesin diye getirip koymuştu. Sahiden de boş duran kitaplıkların boynu büküktür her zaman, ama hiç uğranılmayan kitaplıkların boynu daha bir büküktür ki, konumuz bu değil şimdi. İlk başlarda o burç kitabından hiçbir şey anlamıyordum doğal olarak, gel gör ki içinde öyle ilginç resimler, çizimler vardı ki her gün bakmaktan kendimi alamıyordum. Sonra bir gün, üst sınıftaki çocukların yardımıyla ne olduğunu az buçuk anladım, onlar da hatırladığım kadarıyla öğretmenden öğrenmişlerdi bunu: Herkesin bir burcu vardı. O halde benim neden olmasındı? Derhal hangi burcu "tutacağımı" düşünmeye başlamış, biraz düşündükten sonra da Balık burcunu tutmaya karar vermiştim. Evet, burçları takım gibi tahayyül etmiştim, isteyen istediği burcu tutabiliyordu. O günden sonra o kitapta Balık burcuna daha fazla bakar oldum haliyle. Bulması çok kolaydı, kitabın sonlarına doğruydu. Zaten açıla kapana, artık kendiliğinden açılıyordu Balık'ın olduğu sayfa. Öyle işte, yıllar geçti aradan, neyin ne olduğunu öğrendim, bir de baktım ki sahiden de Balık burcuymuşum. Daha o zamandan sezmiş olmalıyım bunu. Dedim ya, Balık burcunun sezgileri güçlüdür. :)
***
Köpeklerde doyma hissi yoktur diyorlar. Gerçek mi, değil mi, bilmiyorum. Bir ara açıp Wikipedia'ya bakarım. Diğer bazılarıysa köpeklerde renkleri görme yetisi olmadığını, köpeklerin her şeyi siyah beyaz gördüklerini söylüyorlar. Bunun da gerçek olup olmadığını bilmiyorum. Buna da bakarım. Yalnız, köpeklerle ilgili kesin olarak bildiğim bir gerçek var, o da koku alma yetilerinin son derece gelişkin olduğu. Bunu bir yerde okumaya gerek de yok zaten, hepimiz gözümüzle görmüşüzdür köpeklerin ne kadar iyi koku aldıklarını.

Köpekler iyi güzel de, peki ya martılara ne demeli? Az önce pencereden dışarı bakınca bir martı gördüm de oradan aklıma geldi. Geçen yıl bizim semtin üzerinde ötüşüp uçuşan birkaç martı gördüm. Hayırdır, diye geçirdim içimden. Çünkü deniz buraya üç km. uzakta. Martılar her zaman buradan uçar uçmasına da, bu kez durum farklıydı, uçmuyorlardı, yerdeki bir şeye odaklanmışlardı besbelli. Anneme söyledim, hemen beni aydınlattı sağ olsun. O gün balık yapmış, kafa, kuyruk gibi artıklarını da kedi yesin diye bahçeye bırakmış. İşte, martılar da onlar için gelmişler meğer. Hayret edilesi! Bizim insan halimizle asla sahip olamayacağımız bir yeti. O kadar uzaklıktan, bahçedeki balık artıklarından nasıl haberleri olabiliyor? Düşün dur. Yine şuraya geliyoruz ki, hayvanlar sandığımız kadar hayvan, insanlar da sandığımız kadar insan değil. 

***
Köpek deyince, Çehov'un köpekle kurt yavrularını anlatan öyküsü geldi aklıma. Ne olup bitiyordu öyküde, unutmuşum. Geçen gün bir arkadaşım izlemiş olduğu filmleri unuttuğunu söyleyip hafızasından yakınıyordu. Bu sadece senin problemin değil ki, dedim kendisine, hepimizin problemi. Ben de izlediğim filmleri, okuduğum kitapları, kimisini bir ay sonra, kimisini bir yıl sonra unutuyorum. Hele hele günümüzde, aklımızda tutmamız gereken o kadar çok şey var ki, birtakım şeyleri unutmamız gayet doğal. Yıllar önce bir akrabam hayatında okuduğu yegâne kitap olan Suç ve Ceza'yı büyük bir heyecanla anlatmıştı bana. Tek bir kitap okuyunca unutması zor tabii.
***
Bir zamanlar birkaç kitabı birlikte okurdum. Diyelim dört tanesini. Bir hafta, on gün geçerdi, bakardım hiç ilerleme yok. Ama bir ay sonra kitaplar bitince de epey rahatlardım. Sonra bıraktım bu tür okumayı. Son beş-altı yıldır, istisnalar dışında, hep tek tek okuyorum kitapları. Ne var ki şu son bir ay içinde yine eski alışkanlığım nüksetmiş durumda. Çünkü okunması gereken çok kitap birikti. Yine de fena sayılmaz okuma hızım. Sineksağan ile Felsefenin Tesellisi (de Botton) bitti. Galîz Kahraman'ın bitmesine 50, Brandes'in Kararı'nın bitmesine 10, Açlık'ın bitmesineyse 20 sayfa kaldı. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'nun üçte ikisini okudum, ancak kalan üçte birini bitirdikten sonra bir kez daha baştan okuyacağım. Yaşar Kemal üstadımızın Ağrıdağı Efsanesi'neyse bugün yarın başlarım inşallah. 

Bu yıl, geçtiğimiz güzle kış özellikle, çok okuyamadım maalesef. Çok sıkıntı verici bir dönemdi. Gitsin de gelmesin öyle zamanlar! Aslına bakarsanız, bu yıl muazzam miktarda internet malzemesi okudum. Makale, deneme, şiir, yazı, vs. Ama kitabın yeri bambaşka tabii. Hepimizin başından bol okumalı, güzel günler eksik olmasın.

27 Nisan 2014

Dinlemenin erdemi, gözlemenin önemi


İnsanlar konuştuğunda onları sonuna dek dinleyin. Ne yanıt vereceğinizi o an düşünmeyin. Pek çok insan karşısındakini hiç dinlemez. Ayrıca gözlemez de. Bir odaya girip çıktıktan sonra içeride gördüğünüz her şeyi bilmelisiniz. Yalnızca bu da değil, eğer o oda size herhangi bir şey hissettiriyorsa, size onu hissettirenin ne olduğunu kesin olarak bilmek durumundasınız. Bir kez deneyin bunu. Çarşıdayken sinemanın önünde durun ve insanların taksilerden ve diğer arabalardan kaçışlarının birbirinden ne denli farklı olduklarına bakın. Daha binlerce yolu var bunu denemenin. Öteki insanları hiç göz ardı etmeyin, budur işin özü.

Ernest Hemingway (Via)

26 Nisan 2014

Krasnodar'a Giderken

Amcamın kaynanasının öldüğünü öğrendik. Haliyle taziyesine gitmemiz icap etti. Bizler de –ben, babam, amcam, diğer amcalarım, dayım, amcaoğullarım, ve annesi ölen yengem– hemen yola koyulmak için hazırlanmaya başladık. Mahallemizin imamı da gelecekti tabii, bizim burada gelenektir çünkü, bir yere taziyeye gidileceği zaman imam da gelir.

Amcam Krasnodar'dan evlenmişti. Yıllar önce oraya işçi olarak gitmiş, bir fabrikada bir-iki yıl çalıştıktan sonra yengemle tanışmış. Birbirlerine âşık olmuşlar, işi tamamına erdirmeye karar verince de amcam memlekete mektup yazıp durumu bildirmiş. O zaman dedem, ninem, dedemin kardeşi, babam ve bir diğer amcam kalkıp kızı istemeye gitmişler. Ailesi de vermiş. Sonra nişandır, düğündür derken evlenmişler işte. Kırk yılı bulmuştur nereden baksan.

Amcamın kaynanasının öldüğü haberi gelir gelmez babam gidiş dönüş işiyle benim ilgilenmemi söyledi. Ben de hemen başladım çalışmalara. Çocukluk arkadaşım Abdülrezzak'a mektup yazarak uçağına ihtiyacımız olduğunu söyledim. O da, sağ olsun, ertesi gün cevap mektubu göndererek istediğim zaman uçağı alabileceğimi, yalnız içinde hiç yakıt olmadığını bildirdi. Bunun üzerine ben hemen Gezerye Teyzelere doğru yola koyuldum. Gezerye Teyze, Abdülrezzak'ın annesi olur. Bir çay içip biraz sohbet ettikten sonra uçağı alıp bizim eve geldim. Amcamın oğluna uçağı götürüp denizin kıyısında yıkayacağımı, yardım için benimle gelmesini söyledim. Sonuçta uzak memlekete gidiyorduk, elâlem bakıp da, ne kirli insanlar, bu pis uçakla gelmişler, demesindiler. Evdekilere, siz hazır olun, biz uçağı yıkar yıkamaz gelip yola çıkıyoruz, dedim. Amcamın oğluyla uçağa atlayıp denizin kıyısına gittik. Aslında benim derdim uçağı yıkamak değil, yakıt almaktı. Evet, Van Denizi'nin suyu uçak yakıtı olarak kullanılabiliyor. Bunu şimdiye dek hiç kimseye söylemedim, ilk olarak burada söylüyorum. Uçağı bir güzel yıkayıp deposunu ve yanımızda getirdiğimiz bidonu doldurduktan sonra tekrar eve geldik. 

Evdekiler hazırdı. Yengem hariç herkesin suratında aynı kıvamda bir hüzün belirmişti, yengemse ağlıyordu doğal olarak. Ağlayan biri daha vardı. Küçük yeğenim Zehriye. Ama onun ağlama nedeni farklıydı, tutturmuş ben de geleceğim diyordu. Ne var ki onu yanımızda götüremezdik, taziyeye gidiyorduk sonuçta, ufak bir çocuğu götürüp kendimize orada ayak bağı mı yapacaktık? Zehriye'nin dedesi olan amcam cebinden çıkardığı bir şeker verdi, bir de dönüşte kendisine sarışın bir bebek alacağını söyledi de Zehriye biraz yatışır gibi oldu. Biz de bunu fırsat bilip hemen uçağa doluştuk. 

Ben pilot koltuğuna oturdum, yanımdaki yardımcı pilot koltuğunaysa imam gelip oturdu hemen. Ama ben imama oradan kalkmasını söyledim. "Nedenmiş," diye çıkıştı. Çünkü büyükler hep öne oturur, buralarda böyle. İmam efendi de yaşça olmasa bile imamlığından ötürü oradakilerin en büyüğü sayılırdı. Fakat ben onun oraya binemeyeceğini, çünkü bildiğim kadarıyla ehliyetinin olmadığını kendisine bir kez daha söyledim. "Evet ama," dedi o da, "zaten uçağı sen sürüyorsun, benim ehliyetimin olup olmaması neyi değiştirir?" Ben de dünya havacılık kurallarına göre yanıma ancak yardımcı pilotun oturabileceğini söyledim. Ama imamın vazgeçeceği yoktu. "Güzel kardeşim," dedi, "zaten havada uçmayacak mıyız? Ne yani, havada da trafik çevirme mi var?" Baktım, imamla aşık atacak halim yok, çaresiz kabul ettim. "Tamam hocam," dedim, "nerede istiyorsan orada otur." Bu ufak kriz böylece çözümlenmiş gibi olunca artık kalkış için hazırdım. Gelgelelim tam o anda kafama bir şey dank etti.

Normalde bizim evin önündeki düzlüğe iniş kalkış yapıyordum. Ama bu kez Krasnodar'a gidiyorduk. Uzak memleketti Krasnodar. Uzak olunca da oraya varmak için hızlı bir kalkış yapmak gerekiyordu. Hızlı bir kalkış için de uzun bir piste ihtiyaç vardı. Ne var ki uzun pist yoktu. Ne halt edecektik şimdi?

Dışarıdakiler uçağın bir türlü kalkmadığını görünce, kuzenim işaret ederek bunun nedenini sordu. Ben de camı açarak kendisine söyledim. Bunu duyan teyzemin kızı heyecanla atıldı: "Kanatları uzatmanız işe yarar belki." Ben anlamamış gözlerle ona bakınca sürdürdü: "Fizik kitabında görmüştüm, kanatlar ne kadar kısaysa, uçak kalkış için o kadar fazla kuvvete ihtiyaç duyar." İyi dedik. Uçaktan indik tekrar. Bir çocuk yollayıp Marangoz Esmerettin Ustayı çağırttık. Biraz sonra geldi usta. Kendisinden kanatlara ek olarak kullanabileceğimiz bir şeyler ayarlamasını istedim. O da hemen hünerini konuşturdu ve keresteden birer buçuk metre uzunlukta iki ek yapıp kanatlara taktı. Biz de kendisine teşekkür ederek yine uçağa bindik. Motoru çalıştırdım. Eğer hızlı bir kalkış yapabilirsem zaten devam edecektik, yapamazsam geri dönecektik. Neyse ki teyzemin kızı haklıymış, kanatların uzaması işe yaradı. Böylece Krasnodar'a doğru yola çıktık.



İkinci bölümü Krasnodar'a vardıktan sonra "yazacaktım".

25 Nisan 2014

Özde vs. Sözde

Aqua,
Sorbitol,
Hydrated Silica,
Glycerin,
Potassium Nitrate,
Cocamidopropyl Betaine,
Aroma,
Xanthan Gum,
Titanium Dioxide,
Sodium Fluoride,
Sodium Saccharin,
Sodium Hydroxide,
Sucralose,
Limonene.

Ya da halk arasında bilinen adıyla diş macunu.

23 Nisan 2014

Kitaplar, okumak vs.

Bugün Dünya Kitap Günü'ymüş. Yenice öğrendim. 
Kitaplar ve okuma üzerine söylenmiş bir kısım güzel söz...


Son sayfasını kapattığınızda bir dostu yitirmiş duygusuna kapıldıysanız, bilin ki iyi bir kitap okudunuz.
–Paul Sweeney

Bir zaman gelir, sayfayı çevirmekle kitabı kapatmak arasında kalırsınız. 
–Josh Jameson

Yaşanacak yalnızca bir hayatı olduğunu düşünen bir kimse, bir kitabın nasıl okunduğunu bilmiyor olmalıdır.
–Anonim

Olağanüstü bir zekâya sahip biriyle karşılaşınca ona hangi kitapları okuduğunu sormalıyız.
–Ralph Waldo Emerson

Yalnızca herkesin okuduğu kitaplardan okursanız, herkesin düşündüğü gibi düşünürsünüz.
–Haruki Murakami

Bir çocuğa okuma alışkanlığı kazandıran, okumayı onun en temel gereksinimlerinden biri yapan kitap, iyi kitaptır.
–Maya Angelou

İyi bir roman, kahramanı hakkındaki gerçeği anlatır, kötü bir romansa yazarı hakkındakini. 
–G.K. Chesterton

İnsanoğlunun bugüne dek icat ettiği en verimli teknolojik makine kitaptır.
–Northrop Frye

Kitap, bir bakıma dünyadır. Eğer sevmiyorsanız ya bir kenara atın, ya da kendinizinkini ortaya koyun.
–Salman Rushdie

Sevdiğimiz bir kitapla geçirdiklerimizin dışında, doyasıya yaşadığımız bir çocukluk günümüz yoktur muhtemelen.
–Marcel Proust

Dünyanın ahlaksız dediği kitaplar, dünyaya kendi utancını gösteren kitaplardır.
–Oscar Wilde

Evlilik, ilk bölümü şiir, gerisi ise düzyazı olan bir kitaptır.
–Beverly Nichols

Kırılgan bir düşünceyi kırmadan deneyebileceğiniz tek yer vardır: kitap.
–Edward P. Morgan

Öncelikle en iyi kitapları okuyun. Sonra onların hepsini okuma şansınız olmayabilir. 
–Henry David Thoreau

Şöyle bir kuralınız olsun: Kendi okumadığınız bir kitabı hiçbir zaman bir çocuğa vermeyin.
–George Bernard Shaw

Kitaplar insana, kendi özgün düşüncelerinin aslında pek de yeni olmadıklarını gösterir.
–Abraham Lincoln

Bir kitabı, çok sevdiği halde sadece bir kez okuyan bir insan yoktur herhalde.
–C.S. Lewis

Beklentiyle açılıp kazançla kapanan şey iyi bir kitaptır.
–Amos Bronson Alcott

Bütün okurları iki sınıfa ayırırım: Hatırlamak için okuyanlar, unutmak için okuyanlar.
–William Lyon Phelps

Eskiden kitaplar bilge insanlar tarafından yazılır, halk tarafından okunurdu. Şimdilerde ise halk tarafından yazılıyor, kimse tarafından okunmuyorlar.
–Oscar Wilde

Kitapları yakmaktan daha kötü suçlar vardır. Onlardan biri de kitapları okumamaktır. 
–Joseph Brodsky

Kitap ayna gibidir. Bir aptal baktığında bir dehanın görünmesini bekleyemezsiniz.
–J.K. Rowling

Yeni kitapların en kötü yanı, bizi eski kitapları okumaktan alıkoymalarıdır.
–Joseph Joubert

İyi bir kitap hiç bitmez.
–R.D. Cumming

Kaynak

22 Nisan 2014

Karganın evi

Dünyadan ne denli çok beklentisi varsa insanın, mutluluğu yakalaması da o denli zorlaşıyor. Sanırım bunda bir tekimiz bile dışarıda kalmamak üzere hemfikiriz.

Bakınız, bu aşağıda gördüğünüz olay benim penceremin önünde geçiyor. İki gün içinde evini dayadı döşedi karga. Evet, sadece iki gün. Belki bir gün daha çalışacak üstünde, sonra girip yerleşecek. Peki ya, siz üç günde bir ev yapıp yerleşebilen bir insan gördünüz mü hiç? Göremezsiniz. Çünkü insanoğlunun beklenti çıtası o kadar yüksek ki, doğanın kanununu hiçe sayıp geçiyor. O nedenledir ki çokluk insanlar bir ömür boyu bir ev, bir araba için didinip duruyorlar. Zavallı insanlar!

Nihayet o evi elde ettiklerinde ömür bitme noktasına gelmiş oluyor. Sağlık, gençlik, enerji hep gitmiş oluyor. Peşinde onca koşulan mutluluksa zaten bunlar olmadan olanaksız. Sözün kısası, insan bu dünyada mutlu olmak istiyorsa kargaları gözlemlemeli biraz. Ciddiyim.
.

20 Nisan 2014

Konuşma

aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Ülkü Tamer
Sayfa başına git