.
Neredeyse on aydır hafta içi her sabah bu yazıyı görüyoruz. İlk başlarda üstüne epey konuşuyorduk da. İyi bir eğlence konusuydu aramızda. Sonraları alıştık tabii, sürekli gördüğün bir şey zamanla etkisini yitiriyor doğal olarak. Bu duvarın bulunduğu civardaki tek yazı da bu değil. Deyiş yerindeyse, yazan yazana. Kim bilir kim yazdı. Dünyanın dört bir yanında duvarlara yazı yazılır. Bir tür gelenek artık bu. Sanırım tek bir ortak noktası var bu yazıların. İnsanlar içindekilerini dökme ihtiyacıyla bunları yazıyorlar. Burada benim kafama takılan mesele birinin yaşadığı hayatın bir başkasını nasıl aştığı. Bir hayatın bir insanı aşmasının kriterleri ne her şeyden önce? Üstüne biraz düşünmekte yarar var ama ben şimdilik düşünmeyeceğim, bu yazı biter bitmez kahve içeceğim.
.
Kapıda, merdivende çocuklarla konuşuyordum. Dördüncü sınıf öğrencilerinden Sonnur yanıma yaklaştı, "Hocam, bunları size topladım," dedi. Bir lastikle de bağlayıp demet yapmış. Çok güzel kokuyorlar. Hem çiçekler hem de sapları. Alıp çantama koymadan önce beşinci sınıflardan Berivan bir tanesini çekip seviyor-sevmiyor yaptı, seviyor çıktı. Sonnur da çok sevindi çiçeklerini aldığıma, yüzünün ifadesinden o kadar belliydi ki. Kurumak üzereler, masamın üstünde duruyorlar.
Geçen gün de çaydan söz etmiştim. Dün yine her zaman gittiğim kafeye gittim. Garson Mesut işini hakkıyla yapan biri, üç-dört yıldır tanışırız. Hangi müşterinin çayı, kahveyi nasıl içtiğini bilir. Benim de mesela çayı tek şekerli, limonlu ve kırtlama içtiğimi bilir ve öyle getirir. Gördüğünüz gibi kaşık yok. (Sözcük yanlış olarak kıtlama diye geçmiş sözlüklere, aslında kırtlama'dır. Çünkü şeker kırılırken kıt değil kırt sesi çıkarır.) Son yıllarda kesmeşekerler de bozuldu. Çok yumuşaklar, ağza attığın gibi eriyorlar. Halbuki kesmeşeker dediğin biraz sert olur. Çocukken hep dikkatimi çeken bir şey vardı, yaşlılar şekeri ağza atmadan önce çaya batırır, ıslatırlardı, çabuk kırabilsinler diye. Eski şekerler de ne sertti öyle. Bu arada, kesmeşekere taş katıldığını biliyor muydunuz? Çayın yanında şekerle limonun ayrı ayrı durması, üzerinde biraz durunca, derince bir anlam da ifade ediyor. Şeker ve limon, yani tatlı ile ekşi birbirine epey uzak iki iklim. Tatlının karşıtı olarak genelde acı bilinir ama bunun somut bir delili yoktur, acının yerini pek tabii ki ekşi de alabilir karşıtlık bağlamında. Dolayısıyla da şeker ve ekşi, yaşamın temel bir olgusu olan karşıtların birliğine de gönderme yapıyor. Karşıt olan şeyler, her ne kadar adlarına da yansımış olduğu üzere birbirlerine karşıymış gibi gözükseler de aslında birbirlerini tamamlayan, birbirlerinin olmazsa olmazı olan varlıklardır. Geceyle gündüz, açıkla kapalı, azla çok, eskiyle yeni, büyükle küçük... Biri olmazsa öbürü de olacak değil.
22 Mayıs 2014
21 Mayıs 2014
Mona Lisa'nın Evinde
Şimdi artık bildiğin her şeyi unut ve kendini Mona Lisa'nın evinde hayal et. Hava kapalı. Odanın üç yanı duvarla, bir yanı baştan başa camla örtülü. Deniz görünüyor. Ne uzak ne yakın. Denizin dalgalarını görüyorsun. Dalgalar dışarıda esen rüzgârı sana hissettiriyorlar. Rüzgâr bir martıyı kollarına almış, sallayıp duruyor. Bir martıya, bir Mona Lisa'ya bakıp duruyorsun oturduğun yerden. Oturduğun yer camın yanı, rahat bir koltuk. Mona Lisa odanın öbür ucunda bir yandan kitabını okuyor, bir yandan elbisesini ütülüyor. Denizin karşı kıyısı da belli belirsiz görünüyor. Mona Lisa'nın bütün hayatı o karşı kıyıyı merak ederek geçmiş. Ve sen ömrünün tamamını o karşı kıyıda geçirmişsin.
Şimdi söyle bakalım: sen kimsin?
Şimdi söyle bakalım: sen kimsin?
19 Mayıs 2014
Suskun Dağ
Çıktığım dağlar küllenirdi içimde
sessiz, serin sulara inerdim
ceylanlardan önce
—Murathan Mungan
Dağdayız. Semaver yanıyor. Su kaynamak üzere, semaverin sesinden belli. Bir kuşburnu ağacının dibindeyiz. Hava açık ve çok güzel. Sabah dağa çıkmadan önce köyde kahvaltıyı da dışarıda, açık havada ettik. Daha o saatte havanın bugün sıcak olacağı belliydi. Dağı bilen bilir, nem yoktur dağda. O yüzden bulut yoksa hava apaçıktır. Şu anda olduğu gibi. Tam kıvamında. Hafiften esiyor üstelik.
Köy tam karşımızda. Sadece bizimki de değil, karşıki dağların üstündeki iki köy de görünüyor. Dağda durup uzak köylere bakmak yeni bir şey değil benim için. Çocukluğumun en güzel "oyunlarından" biridir bu. Orada, uzakta insanlar yaşıyor. Ve sen, burada, bu dağın başında parmağının ucuyla kapatabiliyorsun ya onların hepsini... Doyumsuz, tarifsiz bir şey. Hem onlarlasın o an, hem kendinle. Bir yandan yakınsın, bir yandan uzak. Gel de tarif et bu sevinci, bu hüznü!
.
Burada, bu dağın üzerinde o kadar çok ses var ki, yazıya dökmek, en azından tarif etmek olabildiğince zor. Kaç ses var, çıkaramıyorum bile. Her şeyden önce kuş sesleri... Türlü türlü kuşlar bu dağın başını mesken tutmuşlar. Kuşların sesi, dünyanın insan yapımı tüm müziklerine bedeldir. Sesleri ayırt etmekte yetenekli değilim. Ondan ötürü, şu an burada kaç tür kuş var, kaç ayrı ses var, anlamam mümkün değil. Gerçi şu an Mozart gelse bu sesleri birbirinden ayırmaya vakit harcamaz, doğanın müziğine kaptırır kendini. Kuş dedim de, az önce bir kuş yakındaki bir ağaca konmuş, ötüyordu, ben makineyi açana kadar uçtu gitti. Sarı ağırlıklı, rengârenk bir kuştu. Ama nasıl güzel, nasıl güzel!..
Semaverimiz kaynadı bu arada. Demliyor arkadaşlar. Uzaklardan kadınlar, kızlar görünüyor. Ot topluyorlar. Otlu peynir memleketidir burası. Biz de birazdan çayımızla peynir-ekmek yiyeceğiz. Semaver çayı, köy ekmeği, otlu peynir... Nasıl güzeldir, hele de dağın başında, görmeniz lazım.
Az kalsın puhuyu unutuyordum. Uzaklardan geliyor sesi. Ötedeki yükseltiden. Çok kıymetli, bulunmaz, ilginç, gizemli bir ses. "Pu pu! Pu pu! Pu pu!.." Çocukluğumdan beri merak ettiğim bir sestir. Kimdir çıkaran bu sesi? Bilemezsin. Sesi vardır ama kendisi yoktur puhunun. Gizlidir, saklıdır. Kıymetli olması bundandır zaten.
Ve elbette yeryüzünün en kutsal seslerinden olan su sesi... Yanı başımızdan akan küçük derenin sesi, bir de aşağıda, vadinin dibinden akıp giden çayın çağıltısı... Doğada kusursuz, mükemmel uyumlu bir orkestra var.
Ve bir de semaverin sesi. Çevreden topladığımız çerçöpün çıtırtısına kaynamakta olan suyun uğuldayan sesi karışıyor. Esen yelin sesini es geçmek olur mu şimdi?
Çayımız hazır. Artık defteri kapatıyorum. Ama kapatmadan önce son bir şey söylemek istiyorum. Bunca sesin arasında bu dağlar niye böyle suskun acaba?
18 Mayıs 2014
17 Mayıs 2014
Bir Kardeş Mavi
Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.
Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme, camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillik hırsı
Yılgınlıkla yenilgisi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme.
Orada dağlar bir mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orada evler oda oda kanarken
Burada yeşerenin canı cehenneme.
Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;
Uzun masallar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme
Ey sultan hamit tuğralı korucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset...
Bir gün elbet bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın
Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen
Bir dal incelik, bir simli gülüş
Bir kardeş mavi.
Şükrü Erbaş
Kapısını örtenin perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.
Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme, camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillik hırsı
Yılgınlıkla yenilgisi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme.
Orada dağlar bir mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orada evler oda oda kanarken
Burada yeşerenin canı cehenneme.
Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;
Uzun masallar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme
Ey sultan hamit tuğralı korucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset...
Bir gün elbet bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın
Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen
Bir dal incelik, bir simli gülüş
Bir kardeş mavi.
Şükrü Erbaş
16 Mayıs 2014
14 Mayıs 2014
13 Mayıs 2014
Okulda yemek
Pek çok kez yaptığım gibi yine kitaplıktan rastgele bir dergi çektim. 2006 yılından bir National Geographic geldi bu kez. Karıştırmaya başladım. "İnsanlık Ailesi" sayfasında ilginç gelen bir şey gördüm, burada da paylaşmak istedim. Üç ülkede; ABD, Rusya ve Japonya'da okullarda verilen yemeklerin listesine yer verilmiş. Ben en çok yemeğini okulda yiyen öğrencilerin oranına takıldım. Amerika'da öğrencilerin yarısı, Rusya'da yüzde doksanı, Japonya'daysa tamamı okulda yemek yiyormuş. Neden acaba? Söz konusu üç ülkenin sosyoekonomik bakımdan pek farkı olmadığına göre bu soruyu yanıtlamak için ekonomiyi işin içine katamayız. Örneğin kalkınmamış bir Afrika ülkesi ya da kalkınmakta olan bir üçüncü dünya ülkesi listede olsaydı o ülkenin verilerine bakarak bir şeyler söyleyebilirdik. Ancak buradaki üç ülke de zengin. Zaten listede de görüldüğü gibi yemekler ucuz. Amerika'da 2 dolar değil de 7 dolar olsaydı mesela, çocukların bir kısmının bu yüzden okulda yemediği sonucunu çıkarabilirdik. O halde niçin Amerika'da çocukların yarısı yemeklerini okulda yiyor da Rusya'da tamamına yakını, Japonya'daysa tamamı yiyor?
ABD (Fairfax Country'de bir okul)
Fiyatı: 2 dolar
Öğrencilerin yaş aralığı: 11-18
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %50
Rusya (St. Petersburg'da bir okul)
Fiyatı: 21 ruble (1,15 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 7-17
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %90
Japonya (Sapporo'da bir okul)
Fiyatı: 190 yen (2,41 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 6-12
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %100
Bence bütün mesele sosyokültürel yapıda gizli. Amerikalıların nasıl bir sosyal hayat yaşadığını Hollywood filmlerinden üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Amerikan kültürü bireyselliği, kendi başınalığı hiç yadırgamadığı gibi, bir şeyi beğenmeyip dudak bükmeyi de gayet olağan sayar. Buna karşılık Rusya'da, her ne kadar Sovyetler'in çöküşünün üstünden geçen yirmi beş yılda zayıflamış olsa da, Sosyalist sistemin getirmiş olduğu, kolektif diyebileceğimiz bir kültür var. Bilenler bilir, Rusya'da bir zamanlar "Kolhoz" denen çiftlikler vardı ve buralardaki tarım makineleriyle hayvanlar köylülerin ortak malıydı. Köylüler mesleklerinin gerektirdiği işlerde çalışır, yaptıkları iş kadar da ücret alırlardı. Böylece sadece iş ve çiftlik değil, yaşam tarzı da ortaktı bir bakıma. Bu bir yana, Sosyalist bir sistemde yemeklerin ortak yenmesi zaten son derece olağan bir durumdur. Japonya'daysa yaşam tarzı daha başka. Çok değişik bir kültürleri var besbelli. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında her ülkede görebileceğimiz birbirine benzer yaşam tarzları var elbette, Japonya da buna dahil, ancak yine de bir ülkenin/ulusun kültürü öyle elli yılda, yüz yılda ortadan kalkacak bir şey değil. Japonlar hayatı hızlı yaşamayı sevmezler. Balkonlarında domates ekip biçerler örneğin. Halbuki bizden birine kim böyle bir şeyi yaptırabilir? Şu cevabı almanız işten bile değil: "Yahu, ne gerek var? Bir yıl boyunca iki kilo domates için bekleyeceğine git pazardan alıver." Japonların önemli bir özelliği de az yiyor olmaları. Sumo güreşçilerini dışarıda bırakacak olursak herhalde ortalama bir Japon, bir Avrupalının bir günde yediğini üç günde, bir Arapın da bir günde yediğini on günde ancak yer. Dolayısıyla da yemeğe diğer kültürler kadar önem vermeyen Japonların çocuklarının da tamamının okulda yemek yemesini olağan karşılamak lazım.
Bunlar yüzeysel düşünceler tabii. Her bir ülkeden yalnızca bir okulun verilerine bakarak bütün ülke için bir karar vermek takdir edersiniz ki pek de sağlıklı değil, ama yine de belli ipuçları veriyor.
Gelelim Türkiye'ye. Burada okulda öğle yemeği geleneği aslında yok. Yatılı okullarda zaten zorunlu olarak yemek veriliyor. Onların dışında, özel okullarda var öğle yemeği. Ancak onun da geçmişi yok, yeni yeni yaygınlaşıyor, zorlasanız yirmi yıl geriye götürürsünüz en fazla. Bir de taşımalı okullarda öğle yemeği veriliyor. O da sadece taşımalı öğrencilere. Başka da yok. Oysaki okulda öğle yemeği çok önemli bir eğitim kültürüdür. Bizde eğitim-öğretim söz konusu olunca pek çok şey olmadığı için bu yokluğu da gayet normal karşılıyoruz. Okulda öğle yemeği kültürü yok ama çok sağlam bir kantin kültürümüz var ne yazık ki. Kantini olmayan küçük okulları da okul bahçesinin hemen dışındaki bakkallar, büfeler idare ediyor sağ olsunlar. Sonuç olarak çocukların sağlığı Allah'a emanet oluyor.
Bu konu niye ilgimi çekti böyle? Efendim, bendeniz de üç yılı ortaokul, dört yılı lise olmak üzere yedi yıl yatılı okudum. Okulda yemek bahsi açıldı mı, yalan olmasın iki saat durmadan konuşabilirim. Ancak şimdilik kalsın, başka bir yazıya inşallah.
ABD (Fairfax Country'de bir okul)
- Hindi sosisli iki sandviç
- Patates kroket
- Brokoli ve karnabahar, sos ile
- Süt
Fiyatı: 2 dolar
Öğrencilerin yaş aralığı: 11-18
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %50
Rusya (St. Petersburg'da bir okul)
- Borş (çorba)
- Dana kotlet
- Karabuğday lapası
- Çavdar ekmeği
- Elma şırası
Fiyatı: 21 ruble (1,15 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 7-17
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %90
Japonya (Sapporo'da bir okul)
- Wonton miso çorbası
- Badem ezmeli Çin lahanası ve ıspanak
- Nattou (mayalanmış soya fasulyesi)
- Pilav
- Süt
Fiyatı: 190 yen (2,41 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 6-12
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %100
Bence bütün mesele sosyokültürel yapıda gizli. Amerikalıların nasıl bir sosyal hayat yaşadığını Hollywood filmlerinden üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Amerikan kültürü bireyselliği, kendi başınalığı hiç yadırgamadığı gibi, bir şeyi beğenmeyip dudak bükmeyi de gayet olağan sayar. Buna karşılık Rusya'da, her ne kadar Sovyetler'in çöküşünün üstünden geçen yirmi beş yılda zayıflamış olsa da, Sosyalist sistemin getirmiş olduğu, kolektif diyebileceğimiz bir kültür var. Bilenler bilir, Rusya'da bir zamanlar "Kolhoz" denen çiftlikler vardı ve buralardaki tarım makineleriyle hayvanlar köylülerin ortak malıydı. Köylüler mesleklerinin gerektirdiği işlerde çalışır, yaptıkları iş kadar da ücret alırlardı. Böylece sadece iş ve çiftlik değil, yaşam tarzı da ortaktı bir bakıma. Bu bir yana, Sosyalist bir sistemde yemeklerin ortak yenmesi zaten son derece olağan bir durumdur. Japonya'daysa yaşam tarzı daha başka. Çok değişik bir kültürleri var besbelli. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında her ülkede görebileceğimiz birbirine benzer yaşam tarzları var elbette, Japonya da buna dahil, ancak yine de bir ülkenin/ulusun kültürü öyle elli yılda, yüz yılda ortadan kalkacak bir şey değil. Japonlar hayatı hızlı yaşamayı sevmezler. Balkonlarında domates ekip biçerler örneğin. Halbuki bizden birine kim böyle bir şeyi yaptırabilir? Şu cevabı almanız işten bile değil: "Yahu, ne gerek var? Bir yıl boyunca iki kilo domates için bekleyeceğine git pazardan alıver." Japonların önemli bir özelliği de az yiyor olmaları. Sumo güreşçilerini dışarıda bırakacak olursak herhalde ortalama bir Japon, bir Avrupalının bir günde yediğini üç günde, bir Arapın da bir günde yediğini on günde ancak yer. Dolayısıyla da yemeğe diğer kültürler kadar önem vermeyen Japonların çocuklarının da tamamının okulda yemek yemesini olağan karşılamak lazım.
Bunlar yüzeysel düşünceler tabii. Her bir ülkeden yalnızca bir okulun verilerine bakarak bütün ülke için bir karar vermek takdir edersiniz ki pek de sağlıklı değil, ama yine de belli ipuçları veriyor.
Gelelim Türkiye'ye. Burada okulda öğle yemeği geleneği aslında yok. Yatılı okullarda zaten zorunlu olarak yemek veriliyor. Onların dışında, özel okullarda var öğle yemeği. Ancak onun da geçmişi yok, yeni yeni yaygınlaşıyor, zorlasanız yirmi yıl geriye götürürsünüz en fazla. Bir de taşımalı okullarda öğle yemeği veriliyor. O da sadece taşımalı öğrencilere. Başka da yok. Oysaki okulda öğle yemeği çok önemli bir eğitim kültürüdür. Bizde eğitim-öğretim söz konusu olunca pek çok şey olmadığı için bu yokluğu da gayet normal karşılıyoruz. Okulda öğle yemeği kültürü yok ama çok sağlam bir kantin kültürümüz var ne yazık ki. Kantini olmayan küçük okulları da okul bahçesinin hemen dışındaki bakkallar, büfeler idare ediyor sağ olsunlar. Sonuç olarak çocukların sağlığı Allah'a emanet oluyor.
Bu konu niye ilgimi çekti böyle? Efendim, bendeniz de üç yılı ortaokul, dört yılı lise olmak üzere yedi yıl yatılı okudum. Okulda yemek bahsi açıldı mı, yalan olmasın iki saat durmadan konuşabilirim. Ancak şimdilik kalsın, başka bir yazıya inşallah.
12 Mayıs 2014
11 Mayıs 2014
Vita Nova
Eve girince mutfaktaki seslere uğramadan salona geçtim. Baktım teyzem oturuyor. Hoş geldin - hoş bulduk faslından sonra teyzemin yanında bir bebek battaniyesi fark ettim, altında bir şey varmış gibi duruyordu. Azıcık aralayınca depderin uykusuna gömülmüş bir bebek gördüm. Şaşkınlıkla, "Bu da kim," diye sordum teyzeme. "Bizim yeni ufaklık," diye yanıtladı o da. "Hiç haberim yoktu sizin yeni bir ufaklığınız olduğundan," dedim bu kez. O da, "Yeni doğdu zaten," diye cevap verdi bana. "Adı ne," diye sordum, teyzem,"Henüz bir adı da yok," dedi.
Kalkıp mutfağa yöneldim, karnım çok acıkmıştı, sabah beş buçukta yaptığım kahvaltıdan beri bir şey yememiştim. Mutfakta annemle ablamın yanı sıra teyzemin gelini vardı. Ona da hoş geldin deyip karnımın aç olduğunu da anneme bildirdikten sonra salona teyzemin yanına döndüm. Bir kez daha açıp bebeğin yüzüne baktım. Ufacık bir şey. "Bu ne zaman doğdu," diye sordum. Teyzem ne dese beğenirsiniz: "Bugün, iki-üç saat önce." Şaşkınlığım arttı haliyle: "Öyle hemen aynı gün taburcu ediyorlar mı ki?" Teyzem, yüzünde yaşının verdiği deneyimle, "Evet," dedi. Bu meselelerden pek anlamıyorum tabii, henüz evli olmadığım için. Çocuk sahibi yakın arkadaşlarım bazen bu konulardan konuşurken kendimi çok cahil hissediyorum.
Benim de ilginç bir karakterim var efendim, her bir şey bana bir şeyler çağrıştırmak, anımsatmak, düşündürmek zorunda. Daha birkaç saat önce ben bu evden çıkınca henüz burada olmayan, buradayı bırak, henüz bu dünyada olmayan bir insan, şu anda burada aramızda duruyor. Dünya gezegeni yalnızca bana mı bu kadar ilginç geliyor?
Bu bebeği, henüz daha bir adı bile olmayan bu bebeği, kim bilir nasıl bir hayat bekliyor? Neler yapacak, neler edecek? Yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl sonra nerede olacak? Bu soruları dünya kadar uzatmak mümkün. Çünkü hep söylendiği gibi, hayat bir mucize. Bizler de bu mucizenin tam içinde yer alıyoruz.
Başlık: "Yeni Hayat".
Kalkıp mutfağa yöneldim, karnım çok acıkmıştı, sabah beş buçukta yaptığım kahvaltıdan beri bir şey yememiştim. Mutfakta annemle ablamın yanı sıra teyzemin gelini vardı. Ona da hoş geldin deyip karnımın aç olduğunu da anneme bildirdikten sonra salona teyzemin yanına döndüm. Bir kez daha açıp bebeğin yüzüne baktım. Ufacık bir şey. "Bu ne zaman doğdu," diye sordum. Teyzem ne dese beğenirsiniz: "Bugün, iki-üç saat önce." Şaşkınlığım arttı haliyle: "Öyle hemen aynı gün taburcu ediyorlar mı ki?" Teyzem, yüzünde yaşının verdiği deneyimle, "Evet," dedi. Bu meselelerden pek anlamıyorum tabii, henüz evli olmadığım için. Çocuk sahibi yakın arkadaşlarım bazen bu konulardan konuşurken kendimi çok cahil hissediyorum.
Benim de ilginç bir karakterim var efendim, her bir şey bana bir şeyler çağrıştırmak, anımsatmak, düşündürmek zorunda. Daha birkaç saat önce ben bu evden çıkınca henüz burada olmayan, buradayı bırak, henüz bu dünyada olmayan bir insan, şu anda burada aramızda duruyor. Dünya gezegeni yalnızca bana mı bu kadar ilginç geliyor?
Bu bebeği, henüz daha bir adı bile olmayan bu bebeği, kim bilir nasıl bir hayat bekliyor? Neler yapacak, neler edecek? Yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl sonra nerede olacak? Bu soruları dünya kadar uzatmak mümkün. Çünkü hep söylendiği gibi, hayat bir mucize. Bizler de bu mucizenin tam içinde yer alıyoruz.
Başlık: "Yeni Hayat".
10 Mayıs 2014
Anneler Günü
![]() |
| via |
Anna Jarvis'in önerisi Amerika'da hızla yaygınlaşır. Temsilciler Meclisi bu yönde bir kararı kabul eder. Ancak Senato, böyle bir fikrin babalar günü, kaynanalar günü, dayılar günü de gerektireceği itirazıyla kararı kabul etmez. Ancak Anna pes etmez, ülkenin bütün önde gelen siyasetçi, bürokrat, gazeteci, işadamı ve diğer önemli insanlarına mektuplar göndererek önerisinin yasalaşması için çağrıda bulunur. Bu arada ülkede Anneler Günü de git gide yaygınlaşmaktadır. Nihayet Senato ve Başkan Woodrow Wilson da kararı onaylarlar ve 8 Mayıs 1914'te mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak kabul edilir.
İlerleyen yıllarda Anna Jarvis, anneler gününün ticarileştirildiğini savunarak çeşitli yerlere davalar açar ancak galiba geç kalmıştır, davaları kaybeder. Bu arada, kötü biten bir aşk hikâyesinin ardından hiç evlenmemeye karar verir.
Türkiye'de de Anneler Günü ilk olarak 1955'te Kadınlar Derneği öncülüğünde kutlanır.
Kaynak: Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi.
9 Mayıs 2014
Atların gözündeki kıymetimiz
Açmıştım defterimi önüme, almıştım elime kalemimi. Ne yazacaktım? Bilmiyordum. Buna emindim. Ne yazacağıma dair kesinlikle bir fikrim yoktu. Çekiniyordum. Kalemimin ucu kâğıda değecek gibi oluyor, tam değecekken irkilircesine geri çekiliyordu. İçimde binbir düşünce dolanıp duruyordu. Bazen düşünceler kafamdan inip bedenimin bir yerlerine girerler. İşte yine o anlardan biri. Tam da şimdi. Şu an. Üst üste biniyor düşünceler, böylelikle ne düşündüğüme dair en ufak bir fikrim de yok. (Düşünce zaten fikir demek. Cümleyi baştan alalım o vakit: Üst üste biniyor düşünceler, böylelikle ne düşündüğüme dair en ufak bir düşüncem de yok. Hmm! Güzel! O halde parantezi kapatalım.) Kapamak'la kapatmak arasında nasıl bir ayrım vardır? Vallaha bilmiyorum. Kapıyı kapa, kapıyı kapat. Kapının kapanış anını getiriyorum gözümün önüne, ne fark var ne bişey. Her ikisinde de kapı yavaaaşça gidiyor (nereye gittiğini kimse bilmiyor o an), gıcırdıyor üstelik, sonra kapanıyor. Sen ha "kapa" demişsin ha "kapat", her iki durumda da kapı aynı şeyi yapıyor. Hadi birinde gıcırdayıp birinde gıcırdamasa yine neyse, ama yok; kapa, kapat, aynı şey oluyor. Ne işi var peki o t'nin orada? Eskiden ne güzeldi, her evde en az bir gıcırdayan kapı vardı. Şimdi yok denecek kadar az. Caminin kapısı bile gıcırdıyordu, hatırlıyorum. Gıcırdamak dedim de, ne kadar çok yansıma kelime var, değil mi? Ben de şu anda bir kelime icat ediyorum: kırıltı. Derhal girsin sözlüklere, bu bir emirdir! Kırıltı, bir şeyin kırılırken çıkardığı sestir. Mesela bir tahtanın. Ama kırılan başka şeyler de var tabii. Mesela vicdan. Sahi ya, insanın vicdanı da kırılır bazen. Ama benim güzel kardeşim, vicdan kırılırken hangi sesi çıkarır? Biz bunu bilemeyiz. Bazı şeyleri biz bilemeyiz. Hiç de bilemeyeceğiz. Atlar nasıl düş görürler, bunu da bilemeyiz. Bir şiir okumuştum, yabancı bir şairden, Atların Düşü diye. Evet, atlar düşlerinde ne görürler? Bir soru işareti yetmez ki böyle bir soruya. Değil mi ama? Hakikaten de öyle sorular var ki tek bir soru işareti kifayetsiz kalır karşılarında. Benim bu sorum işte, atlar düşlerinde ne görürler??? Ben hayatımda çok at gözlemledim. Çok ama. Mesela diyelim şöyle yuvarlak bir sayı vermek gerekirse icabında nereden baksan hiç yoksa vardır yüz tane. Yüz tane at gözlemlemiş bir insan, tüm diğer özellikleri, varı yoğu, girdisi çıktısı, şuyu buyu dışarıda kalmak üzere, sırf bu yüzden, sırf yüz tane atı gözlemlemiş olmak bakımından atların gözünde farklı bir yere sahip midir? Bunu da bilemeyeceğiz ki. Yazık ki ne yazık! Kapı meselesine geri dönüyorum müsaadeniz varsa. Bu yazıya niçin geçmiş zaman cümleleriyle başlayıp çark ettim de şimdiki zaman cümleleriyle sürdürdüm, onunla ilgili herhangi bir şey söylemeyeceğim, onu da belirtmiş olayım bir zahmet. Şimdi, kapı diyorduk. Kökü /kap/ olan, yani kapamak fiilinin kökündeki /kap/ olan, dolayısıyla da fiilden isim yapım eki alarak ortaya çıkmış bir kelime. Neden açmak fiilinin kökü olan aç'tan açı olmamış da kapamak'ın kap'ından kapı olmuş bu nesnenin adı? Neden? Bu çok basit bir soru, bak. Yarım soru işaretiyle bile geçiştirebilirsin. Kapı sonradan icat olmuş bir gereç. Esas görevi açmak değil kapamak. Ortada bir ev yoksa mesela örneğin diyelim ki, kapı niye olsun? Hem sonra, bir eve ya da herhangi bir yapıya kapıyı niye takarsın? Kapamak için elbette. Açmak için olsa zaten kapıyı takmana gerek yok. Kapı bahsini kapayalım artık da aklıma yeni yeni şeyler geliyor. Yahu, nereden nereye: şu işe bak: bak bak: o ilk kapılardan bugünkü kapılara: peeeh! Ressmenn devrim. Kapı devrimi. İlk kapı nasıldı acaba? Adem babamızla Havva anamızın evinin kapıları ne renkti acaba? Hangi keresteden yapılmışlardı? Çam mı, göknar mı, ceviz mi? Ya pencereleri? Perdeleri Havva mı seçti yoksa beraber mi seçtiler?
Yazının buraya kadarını geri kalanından bir gün önce yazdım. Şu an saat tam on beş. Dün akşam ben çalakalem bunları yazmakla meşgulken bir arkadaşımın telefonuyla saat yirmi üç on dörtte ara vermek zorunda kaldım. (Diyeceksiniz ki, arkadaşlarından biri arar aramaz sen saate mi bakıyorsun? Yok be kardeşim, şimdi baktım, buraya yazmak için.) Tabii, telefon kapandıktan sonra içimdeki düşünceler birbirlerine karışıp duman oldular, hem zaten uykum da geliyordu, devam edemeyip bıraktım. Ve işte anca şimdi devam edebiliyorum, da nereye kadar devam ettirebilirim, onu ben de kestiremiyorum. Zira düşünceler, dediğim gibi, artık içimde değiller. Çıktılar, gittiler, dağda bayırda gezip gelecekler. Hayat anlaşılmaz bir sistemdir vesselam.
![]() |
| via |
Yazının buraya kadarını geri kalanından bir gün önce yazdım. Şu an saat tam on beş. Dün akşam ben çalakalem bunları yazmakla meşgulken bir arkadaşımın telefonuyla saat yirmi üç on dörtte ara vermek zorunda kaldım. (Diyeceksiniz ki, arkadaşlarından biri arar aramaz sen saate mi bakıyorsun? Yok be kardeşim, şimdi baktım, buraya yazmak için.) Tabii, telefon kapandıktan sonra içimdeki düşünceler birbirlerine karışıp duman oldular, hem zaten uykum da geliyordu, devam edemeyip bıraktım. Ve işte anca şimdi devam edebiliyorum, da nereye kadar devam ettirebilirim, onu ben de kestiremiyorum. Zira düşünceler, dediğim gibi, artık içimde değiller. Çıktılar, gittiler, dağda bayırda gezip gelecekler. Hayat anlaşılmaz bir sistemdir vesselam.
8 Mayıs 2014
Çay
Dün akşamı arkadaşımda geçirdim. Soyadı Çay. Çayların evinde bol bol çay içtim, hiç yoksa yedi bardak vardı. Çay da çok güzeldi doğrusu, gel de içme!
.
Her ne kadar içindeki çay aynı çay olsa da fincandaki çayla cam bardaktaki çay asla aynı çay değildir. Yahu, toprağın kokusu siner çaya, bunu da mı bilmiyor insanlar? Hangi memlekette içiliyorsa çay, o memleketin kokusuna, dokusuna bulanmıştır, her şeyden önce bunun bilincinde olunmalı. Kültür denen bir şey var. Bir Japon, çayı kâsede içer örneğin, ona fincanda çay sunduğun zaman küfretmiş olursun bir bakıma. Keza, bir İngiliz de fincanda içer çayı, ona bizim cam bardakta verirseniz dudak büker. Şu halde bizimkilere ne oluyor, var mı anlayanınız?
Burada fiyattan da söz etmek gerekiyor tabii. Sözünü ettiğim kafede çayın fiyatı bir lira. Kahvelerdeyse elli kuruş, kırk kuruş, hatta bazılarında otuz kuruş. Çayı bu fiyata satan bir kahvecinin de kaliteden ödün vereceğini zaten hepimiz biliriz. Hele bir de dükkân kendisinin değil de kiracıysa... Zaten günümüzde bir şey ucuzsa yüzde doksan dokuz kalitesizdir. "Ucuz ama kaliteli" sözüne hiçbir zaman güvenmemeliyiz. Bir şeyin gerçekten ucuz olduğunu düşünüyorsanız, orada iki değişkenli bir durum vardır, ya kalitesizdir, ya da aslında ucuz mucuz değil, olması gereken fiyattadır.
Birkaç yıl önce bir ara çayı bırakmıştım. Öyle sigarayı bırakma gibi bir bırakış değildi. Kahveye o kadar sarmıştım ki, bir gün uzun zamandır çay içmediğimi fark etmiştim. Bazen en olmadık şeylerden bile bıkabiliyor insan, doğaldır.
***
Geçen gün bir kafede oturup bir çay istedim. Biraz sonra garson elinde bir fincanla geldi. Çayın fincanda gelişine kızdım içimden, azıcık sinirlendim hatta. Bir şey demedim elbette, bir fincan çayın muhasebesini yapacak değildim. .
![]() |
| © Joana Petrova |
***
Sürekli gittiğimiz bir kafe var. Şehirdeki en iyi çayı sanırım onlar yapıyor. Çok lezzetli. Ne var ki aynı şeyi diğer mekânlar için söyleyemeyeceğim. Özellikle de kahvehaneler için. Yeni mi böyle oldu, yoksa son zamanlarda özellikle dikkat ettiğim için mi farkına şimdi vardım, bilmiyorum, buradaki kahvehanelerin hangisine gittiysem çayını beğenmedim son bir yıl içinde. Bazılarının çayı kelimenin tam anlamıyla berbat. Nedenini anlamak da zor değil, bir kere ucuz, kalitesiz çay kullanıyorlar. Sonra, çaydanlıkların, kazanların temizliğine gerekli özeni göstermiyorlar. Bazı yerlerde de biten çayı yenilemeleri gerekirken üstüne yeni çay koyup öyle demliyorlar, ve hatta bazıları demlenmiş çayın üstüne su ekliyor. Hal böyle olunca da ortaya kötü çay çıkıyor doğal olarak.Burada fiyattan da söz etmek gerekiyor tabii. Sözünü ettiğim kafede çayın fiyatı bir lira. Kahvelerdeyse elli kuruş, kırk kuruş, hatta bazılarında otuz kuruş. Çayı bu fiyata satan bir kahvecinin de kaliteden ödün vereceğini zaten hepimiz biliriz. Hele bir de dükkân kendisinin değil de kiracıysa... Zaten günümüzde bir şey ucuzsa yüzde doksan dokuz kalitesizdir. "Ucuz ama kaliteli" sözüne hiçbir zaman güvenmemeliyiz. Bir şeyin gerçekten ucuz olduğunu düşünüyorsanız, orada iki değişkenli bir durum vardır, ya kalitesizdir, ya da aslında ucuz mucuz değil, olması gereken fiyattadır.
***
Yedi yaşıma kadar kahvaltı dışında bir bardak bile çay içtiğimi hatırlamıyorum. Sadece ben de değil, ablalarım da hiç çay içmezdi. Öğlen, ikindi, akşam, ne zaman evde çay içilse babam içmeyeceğimizi bile bile bizi çaya çağırırdı. Tüm dünya çay içiyorken çocuklarının çaya olan antipatisinin nedenini merak ediyordu galiba. Oyla annem içiyorlardı yalnızca. Bilhassa babam severdi çayı. Bense tadı hiç güzel olmayan bu içeceği babamın niçin sevdiğini merak ederdim. Gel zaman git zaman, alıştım tabii. Ne çok ne az, her insan gibi içerim ben de. Bazen okulda boğazı rahatlatması için biraz fazla içtiğim oluyor gerçi. Bazen de Çayların evinde tabii. Birkaç yıl önce bir ara çayı bırakmıştım. Öyle sigarayı bırakma gibi bir bırakış değildi. Kahveye o kadar sarmıştım ki, bir gün uzun zamandır çay içmediğimi fark etmiştim. Bazen en olmadık şeylerden bile bıkabiliyor insan, doğaldır.
7 Mayıs 2014
6 Mayıs 2014
Giden kitaplarımız gibi
Bazı insanlar gidip de gelmeyen kitaplarımız gibidir. Okunacak onca kitap oracıkta duruyorken onları okuyasımız gelir. Gelgelelim,,,
5 Mayıs 2014
4 Mayıs 2014
3 Mayıs 2014
Açlık
Amaçsız yürüyordum. Kilise caddesine geldim, kale yoluna, aşağı saptım. Üşümüş, uykulu, uzun yürüyüşten dizlerimde, sırtımda yorgunluk hissederek, sonra çok aç, bir kanapeye oturdum, uzun zaman hayal kurdum. Tam üç hafta var ki, sadece otelci kadının sabah, akşam verdiği yağlı ekmek dilimleriyle yaşamıştım; son yediğimden bu yana, işte şimdi tam yirmi dört saat geçmişti; midem yine fena kazınmaya başlamıştı; Olabildiğince çabuk, bu işe bir çare bulmalıydım. Bu düşüncelerle, kanapede yeniden uyuyakaldım..."Son sayfasını kapattığınızda bir dostu yitirmiş duygusuna kapıldıysanız, bilin ki iyi bir kitap okudunuz." Daha geçen gün Dünya Kitap Günü dolayısıyla burada yayımladığım sözlerden biriydi bu, Paul Sweeney'e ait.
Dünyaca ünlü Norveçli romancı Knut Hamsun'un, yine dünyaca ünlü romanı Açlık'ın son sayfasını kapattığımda sahiden de bu duyguya kapıldım. Ama yalnızca son sayfasını değil, her sayfasını kapatıp bir diğerine geçtiğinizde bu duyguya kapılmanız olası.
"Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania'da aç acına sürttüğüm günlerdeydi..." diye başlıyor roman. Garip şehir Kristiania dediği, Norveç'in başkenti Oslo'nun o zamanki adı. Yazar baştan sona kendi hayatını anlatıyor bu romanda. Bir başka deyişle, söz konusu açlık yazarın bizzat kendi açlığı. Ama hani hep derler ya, edebiyat kendi başımıza gelen olayları, kendi hissiyatımızı kaleme dökmek değildir, diye. Evet, öyledir, herkes kendi başına gelenleri kaleme dökseydi kitapların sığacağı yer bulunmazdı. Gelgelelim, edebiyat dediğin, insanın başından geçenlerden ibaret değil de nedir? Bir diğer biçimde söylersek, yine çokça söylenmiş olduğu gibi, edebiyatın merkezinde insan vardır. Knut Hamsun'un ustalığı tam da burada ortaya çıkıyor işte. Kendi başından geçenleri; açlık günlerini olabildiğince usta bir biçimde kaleme dökerken kendi yaşantısını da evrensel bir motifle birleştiriyor. Açlık'ı okuyunca, günümüzde insanların dert edindiği şeylerin aslında ne kadar basit şeyler olduğunu düşünüyor insan ister istemez. Edebiyatın bir görevi de budur zaten, insanı farkında olmadıklarının farkına vardırmak.
Açlık, kitap olarak ilkin 1890'da yayımlanmış. Üstünden 124 yıl geçmiş yani. O günden bugüne çok şeyler değişti kuşkusuz. Çok şeyler bir yana, dünya değişti. Bakın mesela, Hamsun'un ülkesi Norveç bugün dünyanın en zengin, refah seviyesi en yüksek, insana verilen değerin tavan yaptığı ülkelerinden biri. Değişim bir olgudur; insanlar, yerler, şeyler hep değişir, dünya döndükçe de değişecektir, ne var ki hiç değişmeyen, bin yıl da geçse aynı kalan şeyler de vardır. İnsanın sevinci örneğin, üzüntüsü, kederi, hayalleri, hayal kırıklıkları, aşkı, arzuları, hele de umutları. Bunlar sanırım binlerce yıl önce de bugünkü haliyle içimizde bir yerlerde duran, hep de duracak olan ilkel mal varlığımız.
2 Mayıs 2014
1 Mayıs 2014
Bir Mayıs Günü Bırakıp Gittin
Bir mayıs günü bırakıp gittin beni, seni o mayısta
yitiriyorum,
o sevdiğin bahar mevsimi, yavrucuğum, çatıya çıkıp
güneşler içindeki damdan insan dolu dünyaya
baktığında,
gözlerin sağamıyordu bir türlü susadığın o aydınlığı.
O sıcak ve yumuşak erkek sesinle kıyı boyunca serili
o çakıllar kadar sayısız neler anlatmıştın bana.
Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz
söndü.
Yannis Ritsos
Çeviren: Cevat Çapan
yitiriyorum,
o sevdiğin bahar mevsimi, yavrucuğum, çatıya çıkıp
güneşler içindeki damdan insan dolu dünyaya
baktığında,
gözlerin sağamıyordu bir türlü susadığın o aydınlığı.
O sıcak ve yumuşak erkek sesinle kıyı boyunca serili
o çakıllar kadar sayısız neler anlatmıştın bana.
Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz
söndü.
Yannis Ritsos
Çeviren: Cevat Çapan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









