11 Eylül 2014

Karganın Gözleri

Çok eski zamanlarda bir Karga varmış. Açlıktan ölmek üzereymiş. Yiyecek hiçbir şeyi yokmuş çünkü. Bir gün bir filden filanca yerde bir buğday tarlası olduğunu öğrenmiş. Heyecanla yola koyulmuş hemen. Dağları, denizleri aşmış ve o buğday tarlasının olduğu yere varmış. Fakat oraya varır varmaz gördüklerine inanamamış. Buğday tarlasının tam ortasında bir insan duruyormuş. Biraz beklemiş. Nasıl olsa gider, demiş içinden. Ama bakmış ki hiç yerinden kımıldamıyor. Akşama kadar burada kalacak demek ki, diye düşünmüş. Sabretmiş. Akşam olmuş. Ne var ki hiç gitmeye niyeti yokmuş insan evladının. Yükselmiş Karga. Dolunaylı bir geceymiş üstelik. Dolunayın ışığı tam üstündeymiş insanın. Tekmil buğday başakları başlarını kaldırmış dolunaya bakıyorlarmış. Gelgelelim ne başaklar, ne dolunay, ne de gecenin gizemi umurundaymış bu adamın. Demek ki geceyi de burada geçirecek, diye avutmuş kendini Karga. Sabahı beklemeliyim, demiş bir yandan da. Beklemiş. Sabah olmuş. Gece boyu burada kaldığına göre artık çok kalmaz, birazdan gider herhalde, diye geçirmiş içinden. Bu seferki bir tahminden çok bir temenniymiş ama. Güneş yükselmiş. Sabah yerini öğleye bırakmaya yüz tutunca Karga'nın can sıkıntısı iyiden iyiye artmış. Niye gitmiyor Allah'ın belası, diye söylenmeye başlamış. Bir-iki küfür de etmiş. Haksız da değilmiş hani, bu insan dünden beri tarlanın ortasında durmuş, etrafına bir adım olsun atmamış, bekliyor da bekliyormuş. Hiç mi yorulmak bilmezmiş? Tarlanın eteğindeki bir koca ağaca konmuş, başaklara bakıyormuş Karga. İçi gidiyormuş baktıkça. Nasıl gitmesin! Gücünün son sınırlarındaymış zaten. Zar zor tutuyormuş kendini ağaçta. Karnı kazınıyormuş. Üstüne üstlük hava da olabildiğince sıcakmış. Bir ara günün hangi vakti olduğuna bakmak için güneşe bakmaya yeltenmiş Kargacık, başı dönmüş. O an ne olduğunu anlayamamış ilkin, dengesini mi yitirmiş ne, hemen ardından aşağıdaki sarı sarı başakların hızla kendisine doğru geldiklerini görmüş. Galiba serap görüyorum, demeye kalmadan başakların bedenine çarptığını hissetmiş.
***
Uyandığında, zar zor açabildiği gözlerle kendini bir ormanın içinde buldu Karga. Bitkindi. Ne kadar çok ağaç vardı etrafta! Neresiydi burası? Sağ kanadının üzerinde öylece uzanıyordu. Doğrulmak istedi ancak açlık onu o kadar güçsüz düşürmüştü ki yapamadı. Bir kez daha denedi, yine olmadı. Başını büyük bir güçlükle yukarı doğru çevirip göğe bakabildi ancak. Bakar bakmaz ağaçların ne denli tuhaf olduklarını gördü. Daha önce hiç görmediği türden ağaçlardı bunlar. İnce ve dümdüz gövdelerinin tepesinde irice ikişer üçer yaprakla kocaman birer baş vardı. Sanırım öleceğim, dedi içinden ve bunu der demez de kendi haline o kadar acıdı ki, gören dayanamaz, ağlardı. "Bu dünyada gün yüzü görmedim," dedi kendine, "ölümüm bile sersefil bir halde gelmekte." Gözlerinin yaşarıyor olduğunu hissetti. İçi cız etti. "Ölüm dedikleri ne kadar da kolaymış!" Böylece ölümünü beklemeye başladı. Bu yaşama, yeryüzünün bu adaletsizliğine yenik düşmüştü. Bunu içtenlikle kabul ediyordu şimdi. Gözlerini yumdu. Görecek bir şey kalmamıştı artık. Gelgelelim yaşam öylesine bağlayıcıydı ki, ölüm gelmekteyken bile tam anlamıyla vazgeçilmiyordu. Bundan ötürü, elinde olmadan ara ara gözlerini açıp ağaçlara, gökyüzüne bakıyordu zavallı Karga. İşte yine dakikalardır gözleri kapalı, derin çaresizliğine gömülü haldeyken bir kez daha gökyüzüne bakası geldi. Açtı gözlerini. O an ağaçların arasından görünen devasa bir şeyin ayırdına vardı. Açlıktan feri sönmüştü gözlerinin. Biraz güç toplamaya çalışarak daha bir dikkatle baktı. O da neydi! Bu bir ağaçtı! İyi ama, o bir ağaçsa bu etrafındakiler neydi? Karga'nın gözleri parladı. Bunlar ağaç mağaç değil, bildiğin buğday başağıydı. Gönlüne birdenbire doluveren sevincin tarifi imkânsızdı. Dizlerine derman geldi. Zorlanarak da olsa doğrulup kalkabildi. Başaklardan birinin sapını gagasıyla kavrayıp büktü. Bunu yapmak onu epeyce yorduysa da aldırmadan önünde duran başağın içine daldırdı gagasını. Buğdayları birer birer çıkarıp yedi. Bir başağı bitirip öbürüne geçti. Karnı iyice doyunca kendini sırtüstü yere bıraktı. Kanatlarını açarak gökyüzünü selamladı. Ne denli yorulmuş olduğunu doyduktan sonra daha iyi anladı. Çok da susamıştı, ancak açlık hissi onu bile unutturmuştu; biraz dinlendikten sonra fark etti. Kalkıp bir başaktan birkaç buğday daha yedikten sonra gidip biraz su bulup içmeye karar verdi. Bir kanat çırpışıyla kendini havaya sıçrattı. Bir iki bocaladı. Kanatları da çok takatsiz düşmüştü çünkü. Gene de kendini ağaca bırakmayı başardı. Akşam olmak üzereydi. Ve işte o anda insanı gördü yine. Unutmuştu onu. Hâlâ aynı yerde, aynı biçimde, kollarını açmış, dikilip duruyordu. Tuhaftı. Hoş, bütün insanlar aynıydı ya, hangi biri tuhaf değildi ki? "Gene geleceğim," dedi Karga, "bir kez ölümle burun buruna geldim ya, senden de korkum kalmadı artık. Gene geleceğim." Böyle dedi ve su bulmak için uçtu gitti.


Via



10 Eylül 2014

Suya batıl'an inanışlar

Yıllar önce. Annem bir gün sabahın köründe kalkınca pencereden tuhaf bir şey görür. Komşulardan yaşlıca bir kadın, elinde bir tas su, bizim odunluğun kapısına yanaşır. Kapının zincirimsi sürgüsünü açar, tasın içine batırıp çıkarır. Sürgüyü tekrar yerine taktıktan sonra tam dönüp gidecektir ki annemin pencereden ona baktığını fark eder. Merak doludur annemin bakışları. Kadın bir açıklama yapma zorunda hisseder kendini. "Aslında bunun söylenmemesi gerekiyor," diye başlar, "ama ne yapalım, gördün madem..." diye de sürdürür, "Benim torun hasta, yedi kapıyı dolaşıp sürgüsünü bu suya bandıktan sonra götürüp ona içireceğim."

9 Eylül 2014

Yazmak

(...) Yazma edimi tanım gereği bir "başkası"nın varlığını öngörür: karşınızda ya da kapınızda yazınızı bitirmenizi bekleyen biri yoktur kuşkusuz, ama, yazdığımız ne olursa olsun, yazma edimi her zaman bir "okur"u varsayar. Bernanos'un unutulmaz kahramanı Ambricourt papazı günlük tutmaya yalnızca kendi içini daha açık görebilmek amacıyla başlar, deneyimi bir yıldan daha öteye taşırmamaya da kararlıdır, süre dolunca defteri ateşe atıp her şeyi unutacaktır; bu arada günlüğün yabancı ellere düşmemesi için önlem almayı bile düşünür. Ama, bir kez yazmaya başladıktan sonra, görünmeyen bir yaratığın varlığını sezer çevresinde, başını içgüdüyle "düşsel bir dinleyici"ye doğru uzatır; daha sonra, bir bakarsınız, bu sayfaların "gelecekteki okur"unu düşler; bir bakarsınız, yazdıklarının "başkalarına da" bir yararı dokunabileceğini kurar; bir bakarsınız; günlükten bir sayfa çekip sanki başka birinden almış gibi karşısındakine okuyarak söyleminin etkisini ölçmeye çalışır: yazılan okurununa ulaştırılmak ister.
Tahsin Yücel, Yazın, Gene Yazın.

8 Eylül 2014

Terken Hatun

Selçuklu İmparatorluğu, dünyanın en güçlü devleti olduğu dönemde, bir kadın iktidarı eline alma cüreti gösterebilmişti. Perde arkasında oturmuş, Asya'nın bir ucundan diğerine orduları sevkediyor, beyleri, vezirleri, kadıları, valileri atıyor, halifeye yazılacak mektupları yazdırıyor ve Alamut'un reisine elçiler gönderiyordu. Birliklere emirler yağdırdığını görüp de söylenen komutanlara: "Bizde savaşan erkeklerdir, ama kime karşı savaşacaklarını kadınlar söyler" diyordu.
Haremde ona "Çinli" denilirdi. Semerkant'da, Kaşgâr asıllı bir ailedendi ve tıpkı ağabeyi Nasır Han gibi, karışık soydan gelmediği yüzünden anlaşılıyordu. Ne Arab'ın Sami çizgilerini, ne Acem'in Ari çizgilerini taşıyordu.
Melikşah'ın en kıdemli karısı idi. Onunla evlendiğinde Melikşah dokuz, kız da on bir yaşındaydı. Sabırla olgunlaşmasını beklemişti. Çenesindeki ayva tüylerini okşamış, bedeninde ilk uyanışmayı görmüş, uzuvlarının gerildiğine, pazılarının şiştiğine tanık olmuştu. En sevilen, en sayılan ve özellikle sözü en çok dinlenen gözdeydi. Melikşah, bir aslan avı sonunda,
kanlı bir yarışmanın bitiminde ya da Nizam ile yorucu bir çalışma yaptığı bir günün akşamında, huzuru Terken'in kollarında bulurdu. Üzerindeki tülleri çıkartır, teni tenine değer, oynaşır, kükrer, keşiflerini ya da sıkıntılarını anlatırdı. "Çinli", kızışmış kaplanını sarmalar, okşar, onu bedeni ile bir kahraman gibi karşılar, uzun süre içinde tutar ve tekrar içine çekmek üzere koyuverirdi. Bir fetih gibi nefes nefese, olanca ağırlığı ile kendini koyuvermiş Sultanını, zevkin doruğuna çıkartmasını bilirdi. 
Sonra usulca ince parmaklarıyla kaşlarını, gözkapaklarını, dudaklarını, kulak memelerini, nemli boynunu okşardı; kaplan bitkin düşerek mırıldanır, ağırlaşır, doymuş bir kedi gibi gülümserdi. Terken'in sözleri ruhunun derinliklerine kadar işler, Terken Melikşah'ı övücü sözler söyler, çocuklarından, yaptığı işlerden söz eder, şiirler okur, öğüt verici meseller söyler; Melikşah onun yanında bir saniye olsun sıkılmaz ve her geceyi onunla geçirmeye ahdederdi. Terken'i kendine göre, hoyratça, sertçe, çocukça, hayvanca sevmektedir ve son nefesine kadar sevecektir. Zaten Terken de en ufak bir isteğinin geri çevrilmeyeceğini bilir. Neyi nasıl fethedeceğini söyleyen Terken'dir. Bütün imparatorlukta Terken'in tek rakibi Nizam'dır ve 1092 yılına gelindiğinde, artık işini bitirmek üzeredir.

Amin Maalouf, Semerkant

7 Eylül 2014

3 Eylül 2014

İş miş

Aslında bugün de bir şeyler yazmak istiyordum ancak işim var. :) Berberde tıraş oldum demin, çay ısmarlayalım dedi, teşekkür ettim, çaya da vaktim yoktu. Gerçi şu anda çay içiyorum, o da işin başka bir rengi. İşin nedir, diye soracak olursanız, gündelik bir iş işte. Eylülün de üçüncü günündeyiz bu arada. Sonbaharın doğal başlangıcına yirmi gün kalmış olsa da eylül eylüldür, sonbahar başlamıştır işte. Efendim, dedim ki, işim var. O vakit size kolay gelsin. Bu arada, sonbahar hayırlı uğurlu olsun.

2 Eylül 2014

Yaralı bir elma gibidir hayatım

Elmalar büyüdükçe dallar ağırlaşır. Ağırlaştıkça başlarını öne eğerler. Utangaçlıktan değil ha, ya da çekingenlikten, bilakis, taşıdıkları elmaları gururla gelene geçene göstermek için. 

Sonbahara doğru olgunlaşır elmalar. Dallar artık kırılacak gibidir. Handiyse acıyası gelir bakanın. Ne var ki dalların umurunda değildir bu, zira ağacın gövdesine dayamışlardır sırtlarını; gövde de olabildiğince emindir kendinden. Ancak gene de arada telaşlanmaya yüz tutan bir-iki dal yok değildir. İşte tam da o sırada, bütün dallar onlara bakıp da telaşa kapılmasın diye, ağaç elmalara usulca fısıldar: şimdi!

Elmaların ilki yere düşer. Ağacının dibine. Sonra birer birer öbürleri. İşte o zaman dalların içi ferahlar.

Her ne kadar dalların hiçbir şikâyeti olmasa da, her bir elma, dalına büyük bir eziyet etmiştir aslında. Haftalarca ağırlık vermiştir çünkü ona. 

Doğanın bir tür adalet anlayışı olsa gerek, dallara edilen eziyetin bir karşılığı olarak, düşen her elma yere değdiği yerden yara alır. İlkin pek belli olmaz yaranın izi. Ertesi gün göze görünür olur. Birkaç gün içinde de kendini iyice belli eder. Durdukça da büyüyerek elmayı pörsütür.
***
Gecenin bir vakti karnım acıktı. Mutfağa dadandım. Masanın üstündeki sepette elma vardı. Bir tane alıp odaya döndüm. Elma güzeldi güzel olmasına, pörsüyüp çürümüş kısmı yemeyi zorlaştırıyordu. Sağlam yerinden bir ısırık almaya çalışırken çürümüş yerinden de bir parça ağzıma geliyordu. Nihayetinde sağlam tarafın güzel tadıyla çürümüş tarafın yavan tadı birbirlerine karışıp ilginç bir ahenk oluşturarak mideme iniyorlardı.

Kendimi düşündüm o an. Hayatım da hep böyle olagelmiş, böyle de sürüp gitmekteydi işte. Bütünüyle sağlam olmasa da bütünüyle de çürüdüğü söylenemezdi. İlginç olan da, bu hayatın, tıpkı elma gibi, ne sadece sağlam tarafını, ne de sadece pörsümüş tarafını yaşıyor olmamdı. Her ikisini birlikte yaşayıp gidiyordum.

Bencileyin böyle yaşayan başkaları da var mıdır acep?

31 Ağustos 2014

Kutsal Ceviz Yaprağı

Ceviz yaprağının kutsal olduğuna inandırdım kendimi. O günlerde bir karar almıştım, bundan böyle benim için neyin kutsal olup neyin olmadığına bizzat ben karar verecektim. Ne bir kimseye soracak, ne bir kitaba bakacaktım. İlkin ceviz ağacının kutsal olduğuna kanaat getirdim. Yaşlı bir kadına sormuştum, bu ceviz ağacı kaç yıllıktır diye. Beni tanıyordu kadın, sorumu yanıtlamadan benden kurtuluş olmayacağını iyi biliyordu. Bundan ötürü bir yanıt verip işin içinden çıkmanın en iyi yol olduğunu içinden söylemişti kendine. Gelgelelim kestirip atılır türden vereceği bir cevaba razı olmayacağım da aşikârdı, bunu da bildiğinden, önce bana, sonra ağaca bakıp bir şeyler kestirmeye çalışmış ve, yüz yıllık, deyivermişti. Bunu duyunca içimde ağaca karşı bir saygı uyanmıştı oracıkta. Nasıl uyanmasındı, yüz yıl dile kolaydı. O güne dek o ceviz ağacının yakınından uzağından, ötesinden berisinden geçişimin haddi hesabı yoktu. Aslında en çok da dibinden geçmiştim herkes gibi. Ne ki, bir kez olsun aklıma gelmemişti her gün gördüğüm bu ağacın böylesine yüce bir ağaç olduğu. Yüceydi, buna kuşku yoktu, kutsal bir ağaç olmalıydı bu.

O günün akşamı eve vardığımıda annemin gündüzün sağdığı sütü mayalamakta olduğunu gördüm. Aklıma ceviz ağacı geldi hemen. Hoş, hiç aklımdan çıkmamıştı ya, saatlerdir onu düşünüyordum. Süte kutsal ağacın kutsal yaprağından bir tane koyarsam bu yoğurdu da kutsamış olacaktım. Gerisin geri ağacın yanına gittim. En güzel yapraklardan bir tane kopardım. Eve geldim yine. İlkin yıkamayı düşündüm yaprağı ama vazgeçtim. Kutsal olan bu yaprak elbette her şeyden daha temizdi. Annem sütü mayalamış, üzerini örtmüşü. Kaldırdım örtüyü. Sonra da tencerenin kapağını. Yaprağı usulca bırakıverdim sütün içine.

Devamı yoğurdun tadında gizlidir.

29 Ağustos 2014

Hayıf

Oraya ilk gidişimdi. Çok uzak bir yer değil elbette, ancak hani gidip görmek için herhangi bir sebepten ötürü yolunuzun düşmesi gereken yerler vardır ya, öyle bir yer. Benim için tek bir özelliği var göründüğü kadarıyla. Bundan elli yıl önce annem de orada yaşamış bir süre. Henüz daha çocukmuş.

Yerini biliyordum oranın. Ne var ki dağların üstünde bir yer sanıyordum. Meğer dağların içinde, uzak olarak yalnızca gökyüzünü görebildiğin bir yermiş. Eskiden olsa belki ben de çok severdim burayı, annem de çok sevmiştir vakti zamanında (bir süreliğine de olsa çocukluğunun geçtiği yeri nasıl sevmez insan?), gelgelelim bugünün gözüyle sevebileceğim bir yer olmaktan çoktan çıkmış. Aslında değiştiği filan yok, neticede şehir değil ki değişsin. Elbette hep olduğu gibi değişen benim. Biziz. Kafamızın içi bir kez değişmeye görsün, her yer, her şey, herkes değişir. Severek yaşayabileceğimiz bir yerde, gün gelir bağlasan durmaz oluruz.
***
Oraya niçin gittim? Bir cep telefonu şirketinde çalışan iki arkadaşım var. Önceki gün sabah karşılaştık. Filanca yere gidiyoruz, dediler, ben de takıldım onlara. İşleri, baz istasyonu denen şu telefon direklerinin sorunlarını gidermek. Çoğunlukla elektrik kesintilerine önlem olarak cihazları şarj ediyorlar. 

Oraya gittiğimizde dünden beri elektrik kesikti. Rüzgâr filanca yerde iki elektrik direğini devirmiş. Cihazı jeneratörle şarj etti arkadaşlar. 

Burası küçücük bir yer. Kışın kimse kalmıyor. Zaten kalınacak gibi değil. Dedim ya, dört bir yanı dik yamaçlı dağlarla çevrili. Yağan karın haddi hesabı yoktur. Yolu, elektriği var. Su zaten buradan çıkıyor. Şimdi bir de cep telefonu şebekesi kurulmuş iki ay kadar önce. İşin tuhaf yanı da burası. Beş km. beride yüz haneli bir köy var, o da dağların içine gömülü olduğu için cep telefonu çekmiyor, işe bakın, oraya kurulmayan şebeke bu küçücük, insanların altı ay yaşadığı yere kurulmuş. Sorduk onlara bu işi nasıl becerdiklerini. Oraya buraya dilekçe verdik, dediler, Ulaştırma Bakanlığına falan başvurduk... İlginç.
***
Şehre geri döndük. Yolda o iki arkadaştan birini filanca karakolun komutanı aradı, bir şeyler söyledi. Meğer üç yıl önce bir baz istasyonunun tel örgülerine hafiften zarar verilmiş. Arkadaş da işi gereği gidip şikâyetçi olmuş. Mesele o karakoldan bu karakola gönderilmiş, ve üç yılda hiçbir gelişme olmamış. Hâlâ da sürüyor. Ne zamana kadar, Allah bilir. Zaten o tel örgüyü de zorunlu olarak hemen değiştirmişler. Basit bir mesele bu kadar uzun sürüyorsa, yapılacak en iyi iş sözü kısa tutmaktır.
***
Başka bir yere gittik bu kez. Oranın istasyonunda da yapılması gereken bir şey varmış. Deniz gören, kıyıya on beş dakikalık yürüyüş mesafesinde bir köy. Bağlarıyla ünlü. Bol üzüm yetişiyor. Bizim bu bölgede iki tür asma var. Biri Türkiye'de az bulunur cinsten. Bir-iki yıl öncesine değin ben de bilmiyordum, iki yüz yıl önce bir Ermeni Fransa'nın bir yöresinden getirip burada dikmiş bunları. İşte bu köydekiler de onlardan. 

***
Yaşlılar hâlâ anlatır, bir zamanlar uçsuz bucaksız üzüm bağları varmış buralarda. Mesela şimdi tıklım tıkış olan bizim komşu mahallede bir zamanlar bir tane olsun ev yokmuş. Silme üzüm bağıymış. Oysa şimdi ara ki bulasın bir tane.

Memleketim konusunda hep hayıflandığım bir şey var. Bu deniz, bu kumsallar, bu verimli ova dünyanın başka yerinde olsa dünyanın en güzel şehirlerinden birini kurarlardı. Oysaki bizim burada estetik dedin mi pek çokları çorap markası sanır. 

Hayıflanıyor insan, elinde mi?

28 Ağustos 2014

Klasikleri Neden Okumalı?

Italo Calvino
Çeviren: Celâl Üster
(Buradan)


İşe, ortaya bazı tanımlar koyarak başlayalım.

1. Klasikler, insanların, hiçbir zaman "Okuyorum" demedikleri, genellikle "Yeniden okuyorum" dedikleri kitaplardır. Bu durum, hiç değilse "mürekkep yalamış" denen insanlar için geçerliyse de, gençler için geçerli değildir; çünkü gençler, dünyayla ve dünyanın bir parçası olan klasiklerle ilk kez karşılaştıkları bir yaştadırlar. "Okumak" eyleminin başına getirilen yineleyici "yeniden" sözcüğünün, ünlü bir kitabı okumamış olmayı kabullenmekten utanan kişilerin yeltendiği küçük bir ikiyüzlülüğü yansıttığı söylenebilir. Ama oluşum çağımızda ne kadar çok kitap okumuş olursak olalım, henüz okumadığımız dünya kadar temel yapıt olacağını belirtirsek, bu tür kişilerin yüreğine biraz olsun su serpebiliriz.


Zengin bir deneyim

Herodotos'un tümünü ve Thukydides'in tüm kitaplarını okumuş biri varsa, parmak kaldırsın! Ya Saint Simon'u? Ya da Retz Kardinali'ni?¹ On dokuzuncu yüzyılın büyük roman dizilerinin bile, okunduklarından çok daha büyük bir sıklıkla anıldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Fransa'da Balzac'ı okulda okumaya başlarlar ve kitaplarının baskı sayısına bakılacak olursa, okul çağından çok sonraları da okumayı sürdürürler. Ama Balzac'ın İtalya'da ne kadar tutulduğu soruşturulsaydı, sanırım sıralamanın en altlarında yer aldığı ortaya çıkardı. İtalya'daki Dickens tutkunları, bir araya geldiklerinde, Dickens'ın romanlarındaki kişilerden ve serüvenlerden gerçek hayatta tanıdıkları kişiler ve kendi hayatlarında yaşadıkları serüvenlermişçesine söz eden küçücük bir seçkinler takımıdır. Michel Butor, birkaç yıl önce ABD'de ders verdiği sıralar, kendisine o güne kadar hiç okumadığı Émile Zola konusunda sorulan sorulardan o kadar bezmişti ki, Zola'nın Rougon Macquart romanları dizisinin² tümünü okumaya karar vermişti. Sonunda bu dizinin, kafasında canlandırdığından tümüyle farklı olduğunu keşfetmiş; olağanüstü denemelerinden birinde Zola'nın roman dizisinin görkemli bir mitolojik ve kozmogonik soyağacı olduğunu yazmıştı. Demek, büyük bir yapıtı yetişkinlik çağında ilk kez okumak, olağanüstü bir keyif verir insana. Daha keyifli mi, yoksa daha az keyifli mi olduğunu söylemek olanaksız da olsa, insanın gençliğinde okumasından çok farklı bir keyiftir bu. Gençlikte, her deneyim gibi, okuma da bambaşka bir tat ve bambaşka anlamla donanır; olgunluk çağında okunan bir yapıtta ise daha birçok ayrıntı, düzey ve anlamın ayırdına varılır (ya da varılmalıdır). Dolayısıyla, klasikler konusunda, şöyle bir tanıma geçebiliriz:

27 Ağustos 2014

Kahve nerede?

Şiir yazmak isteyip de bir türlü yazamayan adam çare olarak mutfağın yolunu tutar (virgül) ketıla su koyup kaynatır (virgül) eline bir kupa alır (virgül) kupanın içine bir kaşık koyar (virgül) dolabın kapısını açar (virgül) bakınır, bakınır, bakınır, bakınır,,,

26 Ağustos 2014

Pi'nin Yaşamı

Pi'nin Yaşamı filmini duymuştum. Övgüyle sözünün edildiğini de bir-iki yerde okumuştum. Tabii, bir filmi ya da kitabı yalnızca adından hareketle değerlendirmek ne kadar mümkünse artık, ben bu filmin matematikle filan ilgili olduğunu sanıyordum. Akıl Oyunları gibi mesela. Evet, bu filmde de Pi sayısından bahsediliyor ancak iskeleti matematik üzerine kurulu değil. İki saatlik filmin bir saatinin okyanusta yaşam mücadelesiyle geçtiğini elbette tahmin etmemiştim. Tahmin edilebilecek gibi de değildi. Sürpriz oldu diyebilirim. İnsanı şaşırtan, hoş sürprizlerden biri. 

Galiba Pi sayısının sonsuzluğuyla yaşamın sonsuzluğu arasında bir bağlantı kurmak istiyor yönetmen, bana öyle geldi.

Her şeyden önce filmin olağanüstü görsel efektlerinin olduğunu söylemeliyim. Okyanustaki hemen her sahne etkileyici. 

Hindistan'ın Fransız kolonisi bir şehrinde, sıradışı bir adamın oğlu olarak doğar Pi. Babasının sıradışı olduğunu en çok da Paris'teki dünyaca ünlü bir havuzun, Piscine Molitor'un adını oğluna vermesinden anlarız. Çocuğun şansı vardır ki zamanla kısalıp Pi olur adı.

Pi'nin ailesi şehirdeki bir hayvanat bahçesini işletmektedir. Bir zaman sonra işlerinin bozulması üzerine Kanada'ya taşınmaya karar verirler. Onlarca hayvanlarıyla birlikte bir Japon kargo gemisine binerler. Pasifik Okyanusu'na geçmişlerdir ki fırtına çıkar. Hep meraklı bir çocuk olagelmiş Pi, yine merakına dayanamayarak güverteye çıkıp fırtınayı izlemek ister. Ve işte bu, ailesi için sonun, kendisi içinse bambaşka bir hayatın başlangıcı olur.

Fırtınada alabora olan geminin, Pi'nin açık bıraktığı kapısından sular girer. Gemi personeli kurtarabildiklerini kurtarmaya çalışır. Pi'yi ve birkaç hayvanı bir filikaya koyarak okyanusa salarlar. Başka da kurtulan olmaz.

Bir yandan ailesini kaybetmiş olmanın acısı, bir yandan da koca okyanusta birbaşına kalmış olmanın belirsizliği Pi'yi çaresiz bir duruma sokar. Ne var ki beraberinde bacağını kırmış olan bir zebra, yavrusunu hırçın dalgalara kaptırmış bir maymun, saldırgan bir sırtlan ve olanca dehşeti ve heybetiyle bir kaplan olunca Pi'nin derin kederlere dalmaya yeterli zamanı yoktur ilkin. Sırtlan, zebrayla maymunu öldürür. Pi ne yapacağını düşünürken kaplan ortaya çıkar, filikadaki bir bölmenin altında saklanmıştır, o da sırtlanı öldürür. Böylece geriye Pi ile kaplan kalırlar.

Kaplan vahşi bir hayvandır, doğal olarak bir insanla anlaşması hayli zor olacaktır. Bu, normalde bir kaplanın aleyhine olacak bir durumdur, çünkü insanoğlu binlerce yıl önce hayvanları öldürmeyi, kafeslere koymayı öğrenmiştir, neticede bu kaplan da yıllardır hayvanat bahçesinde tutsak yaşayan bir hayvandır, kısacası insanların hayvanlardan gelen tehditleri nasıl püskürttükleri bilinen bir şeydir, ancak Pi içinde merhamet barındıran bir insandır, kaplanı öldürüp başından atabilecekken bunu yapmaz. Hiç farkında değildir ama daha sonra bunun mükafatını da alacaktır. Çünkü okyanusun ortasında yalnız kalmış olmak tahmin ettiğinden de zordur. İlk günlerin aksine, zaman geçtikçe kaplanın varlığının kendisi için bir tehdit olmaktan çok bir yaşam dayanağı olduğunun farkına varır. Başlangıçta her ikisi de bunun ayırdına varamamıştır aslında, uçsuz bucaksız suların ortasında birbirlerinin dayanağıdırlar. İşin ilginç yanı, kaplan duruma alışkındır, zira yıllarını kafeslerde tutsak olarak geçirmiştir, Pi ise şimdi kaplanın kaderini paylaşmaktadır, o da şimdi koca bir okyanusun ortasında tutsaktır.

Pi, kaplanı eğitmeyi dener ve başarır. Başlangıçta sürekli kükreyen, Pi'ye saldıran kaplan, onun çabaları sonucu biraz olsun ehlileşir. Böylelikle Pi de rahatlamış olur.

Dalgalar onları önce okyanustaki el değmemiş bir adaya, sonra da Meksika kıyılarına atar. Pi, olabildiğince bitkindir, gücünün son kırıntılarıyla kendini kumların üzerine bırakır. Kaplan da onun ardından filikadan iner. Kumsalın hemen ardı ormanlıktır, oraya yanaşıp biraz durur. Durup esrarengiz bakışlarla bir süre ormana bakar. Pi, dönüp kendisine bakacağından tamamen emindir. Devasa bir okyanusta birlikte yaşam savaşı verip kazanmışlardır. Ne var ki kaplan geri dönmez, ne Pi'ye ne de okyanusa bakar; kendini ormanın derinliğine bırakır. Pi, kaplanın bu şekilde vedasız gidişine o denli üzülür ki, kurtulduğuna sevinmeyi bile akıl edemez.

Filmin sonuna doğru yaşanan bu sahnede kolaylıkla göz ardı edilebilecek bir şey vardır. Denizde yaşam savaşı vererek geçirdikleri birkaç gün, Pi'nin gözünden bakarsak, ömür boyu unutulmayacak olan bir deneyimdir. Ancak kaplanın gözünden bakarsak, o zamana kadarki hayatında çok küçük bir değişikliktir sadece, çünkü o, bütün yaşamını hayvanat bahçelerinde, kafeslerde tutsak olarak geçirmiştir. Onun için asıl hayat, kumsalı geçip ormanın sınırına vardığı yerde başlar. Burada bir süre durup ormana gizemli gizemli bakması tam da bundan ötürüdür işte. Elbette orman bir kaplanın doğal yaşam alanıdır. Bu nedenle, Pi'nin düşündüğünün aksine, kaplanın dönüp kendisine bir veda kükreyişi bile vermeden gidişini anlayışla karşılamamız gerek.
*
Yaşam, sonsuz bir gelenektir. Pi'nin Yaşamı insana bunu bir kez daha anımsatıyor.

25 Ağustos 2014

Çiçeğiniz solmasın, böceğiniz ölmesin

De Wikipedia
Geçen hafta bugün internette dolaşırken bu böceği görünce aklıma geliverdi, bir araştırayım dedim. Üç yıl önce tam da bugün yazmıştım, yıllarca adlarını merak edip durduğum üç şeyi, biri karahindiba, biri melek otu, biri de bu gördüğünüz böcek. O ikisinin adını o zamanlar öğrenmiştim. Bunu ise bir ara araştıracağım diye ertelemiştim, unutakalmışım. Aslında gördüğüm gün yazacaktım ama madem bir hafta kalmış, bari yıldönümünde yazayım dedim.

Bu arkadaşın bilimsel adı Pyrrhocoris apterus. Bu çok önemli bak, benim başıma çok geliyor, sizin de aklınızın bir köşesinde bulunsun, adını merak ettiğiniz, aradığınız çiçek-böcekti, ağaçtı, hayvandı varsa bilimsel adlarının izini sürmeye çalışın, çünkü onu buldunuz mu değil sadece Türkçe, dünyadaki bütün dillerdeki adını bulabilirsiniz. Ben bunu ararken şöyle bir yol izledim. Google'dan "Black-red bugs" (Kara-kırmızı böcekler) diye aradım, bunlardan birkaçının fotoğrafını buldum, sonra da o siteden bu siteye derken bilimsel adına rastladım, onu da Wikipedia'ya yazınca elimle koymuş gibi buldum. Türkçe adını bulmaksa daha zor oldu her zamanki gibi, ama yine de çok uğraştım diyemem. Alev tahtakurusu'ymuş adı. Anadolu'da halk arasında muhakkak farklı yöresel adları vardır ama sanırım çoğu yerde kırmızı böcek diyorlar. 

Bunları çocukluğumda çok severdim. Karıncalardan bile daha çok severdim. Neredeyse her gün görürdüm. Geçtiğimiz bahar gördüm en son, hâlâ var olmaları ne güzel şey. Hayvanların, bitkilerin varlıklarını sürdürmeleri onlardan çok bizim için bir şans. Bir hayvanı, bir bitkiyi canlı canlı görmekle fotoğraflardan görmek arasında dağlar kadar fark var. Bak, pek çok kez olduğu gibi yine hayıflandım işte, ressam olsaydım keşke! Bu böceğin güzel mi güzel bir resmini çizerdim.

Öğrenmek güzeldir. Merak ettiklerini öğrenmek daha da güzeldir.

24 Ağustos 2014

Ortaya karışık

Telefondan ikinci yazı olsun bu da. Geçen seferki deneme amaçlıydı, bu ise zorunlu. Bilgisayar yanımda değil. Aslında bugün bir film üzerine iki söz edecektim, ettim de doğrusu, bilgisayarda duruyor.

Bu sıralar film izlemeye hız verdim. Bugün de BBC Life serisinden Kuşlar'ı izledim. Tuncel Kurtiz seslendirmiş. Muhteşem bir belgesel çekmişler. Bir saat sürüyor, on dakikası kamera arkası. Aslında kamera arkası da değil de, On Location (Görev Başında) dedikleri bölüm. On saniyelik bir çekim için on saat bir çadırda nefesini tutarak bekliyor kameraman. Şapka çıkarmamak elde değil.

*
Başım feci şekilde ağrıyordu bugün. Hâlâ da biraz ağrıyor gerçi. Oraya buraya bakındım, kalemliğin yanında bir ağrı kesici buldum. Alıp mutfağa gittim. Açıp ağzıma atınca Aspirin olduğunu fark ettim. Ben başka bir ağrı kesici sanmıştım.
*
Telefondaki müzikleri değiştirdim bugün. Kaç aydır hiç ellememiştim. Hangisiydi hatırlamıyorum, geçen gün bir blogger arkadaş da bu konuda şikâyetçiydi kendinden, iki aydır telefonundaki müziği değiştirmemiş, okuyunca gülümsedim, zira benim telefonumdaki bazı müzikler iki yıldır duruyorlar. Tabii ben dinlediğim müziğin onda dokuzunu bilgisayardan dinliyorum, onu da atlamayayım. Bazen geceleyin yatakta uyku tutmayınca açıp müzik dinliyorum.
*
Işıklar sönük, yatakta bekliyorken vakit o kadar hızlı geçiyor ki, anlamak maharet ister. Bazen müzik listesi bitiyor, diyelim on parça dinlemişim, bir saat geçmiş ama daha beş dakika oldu sanıyorum.
*
Bakıyorum da bu aralar bloğu hep günlük niyetine kullanıyorum. Yaz mevsimiyse normaldir, diyerek de kendimi avutuyorum. Zaten blog dediğin nedir ki, bildiğin günlük. (Eh be oğlum, yapıp ettiklerini yazmayacaksın da ne yazacaksın. Gören de sıra sıra bilimsel makalesi var da ondan böyle diyor sanacak.) Eh işte, yaz bitti zaten. Bitsin de başka konulara da eğilelim biraz.
*
Bugün kahvaltıda yaprak sarması yedim. Tesadüfe bak, her gün kalkınca ev halkının öğle yemeği yediğini görüyorum.
*
Müzikler dedim de yukarıda, doğru bir kullanım mı acaba? Sorun var gibime geliyor. (Peki ya bu "gibisine gelmek," bu da yanlış değil mi?) "Telefondaki müzikleri değiştirdim," yerine, "Müzik parçalarını değiştirdim," demek sanki daha doğru. Bir bakayım yarın.
*
Aşık Mahzuni Şerif'in Zevzek adlı türküsünü çok severim, şu an bu yazıyı yazarken onu dinliyorum. Mesaj içerikli bir türkü. "Adam olamadın gitti zevzek…" Sahiden de dünya tarihinin hiç görmediği kadar çok zevzek var bu zamanda.
*
Bu yazıyı sağ salim bitirip yayımlarsam bir film izleyeceğim. Ferhan Şensoy'dan. Hakikaten zor be kardeşim, bir paragrafı yazıp bitirene değin kılıktan kılığa giriyorum. Bak, müzik listesi de bitti.
Uzun otobüs yolculuklarında yatağımı düşünüp, bunun acısını çıkaracağım, diyorum. Bu yazıyı yazarken de sürekli aklımda bilgisayarın klavyesi var, bunun acısını çıkaracağım, evet.

23 Ağustos 2014

Yaşlandığında

When You Are Old

When you are old and grey and full of sleep,
And nodding by the fire take down this book, 
And slowly read, and dream of the soft look
Your eyes had once, and of their shadows deep;

How many loved your moments of glad grace,
And loved your beauty with love false or true, 
But one man loved the pilgrim soul in you, 
And loved the sorrows of your changing face;

And bending down beside the glowing bars,
Murmur, a little sadly, how Love fled
And paced upon the mountains overhead
And hid his face amid a crowd of stars.


William Butler Yeats

22 Ağustos 2014

21 Ağustos 2014

Küpe

O günlerin birinde, küçük bir kızın kulaklarının delindiğine tanık oldu İbrahim. Kendisinin de büyük olduğu söylenemezdi ya... Kızın kulağını dikiş iğnesiyle delmişti kadının biri. Neyle delecekti? İğnenin ucunu kulak memesinin nazikliğinde hisseder etmez cıyaklamaya başlamıştı kız. Bununla beraber annesi sakindi. Kızın kendisi de ağlıyordu ağlamasına, kıpırdamadan duruyordu yerinde. Kendi istemişti çünkü bunu. Şehirdeki teyzesi ona bir çift küpe getirmişti hani.

Mahrem bir zaman yaşanıyordu. Kızların, diyelim yalnızca çıplaklığına değil, ağlayışına bakmak da mahrem sayılırdı. Evlerinin oradan geçiyordu İbrahim, avludaki gölgelikteydiler, hiç kulak delinişi görmemiş olmanın verdiği merakla yanlarına vardı. Kulağı delen kadın onun orada olduğunun farkına varmıştı elbette, ne ki elindeki iğneye o denli yoğunlaşmıştı ki ona çıkışması için ilk kulağı delip bitirmeyi bekledi: "Ne bakıyorsun oğlum öyle, işin yok mu senin, hadi bakalım!.." Bunu duyunca dönüp gidesi geldi, ne var ki merakına yenik düştü. Yalancıktan iki adım geri attı, durdu. Kadın, kızın acıyan kulağına bir şeyler sürmeye koyulurken göz ucuyla İbrahim'e baktı bir-iki kez. Gitmeyeceğini anlamıştı. Yüzü okunabiliyordu o an, küçük bir çocukla yüz göz olmadan onu nasıl oradan kovabileceğini düşünüyordu. Çocuğun kararlılığına da şaşmıştı bir yandan.

Biraz sonra kızın öbür kulağına geçti. Delmeye başlamadan kızın annesi, "İstersen bu da başka bir güne kalsın," dedi, besbelli kızının hali içini acıtmıştı. Ancak kadın buna yanaşmadı: "Bir gün bile durdu mu bu kız artık hayatta cesaret edemez deldirtmeye, iyisi mi şimdi halledip bitirelim." Kız yine ağlamaya başladı iğneyi kulağında duyunca. İşe bakın, bu kez İbrahim de acıdı kıza. Her ne kadar gönüllü de olsa, kıza işkence ediliyordu gözlerinin önünde, nasıl acımayaydı. O an kadınların neden kendilerine bu eziyeti reva gördüğünü düşündü. Kadınların aklının kıt olduğunu duymuştu, sakın doğru olmasındı?

Bir hafta kadar sonraydı. Çocuklar oynuyordu. O kulağı delinen kız gelip oyuna katıldı. Az sonra durduk yere ağlamaya başladı. Nedenini sordular, söylemedi. Sadece ağladı durdu. Dayısının oğlu da yanlarındaydı, kızın ağlayışını bir süre izledikten sonra, "Kulağı acıyor, ondan ağlıyor," dedi. İbrahim kızın kulaklarındaki küpeleri fark etmemişti o ana dek. Çocuğun dediğine göre dün de epey bir ağlamış. Gidip annesini çağırdılar. Ama onun gelmesi de para etmedi, kız ağladı da ağladı. Öğrendiler ki evde de boyuna ağlamış, annesi de ne edeceğini bilemeyip, "İstersen git biraz çocuklarla oyna," demiş, o da yanlarına gelip oynamış. Oynamış oynamasına ama işte biraz sonra ağlamaya koyulmuş. Ve işte şimdi hâlâ ağlıyordu kızcağız.

Annesi ne yapıp ettiyse kız küpelerinin çıkarılmasına izin vermedi. Bir yandan acı acı ağlıyor, bir yandan da annesinin eli küpelerine yaklaşacak olursa tutup öteye savuruyordu. Öteki çocuklarla birlikte onları izleyen İbrahim de meraklanmıştı. Madem kulaklarını bu denli acıtıyor, ne demelere küpeleri çıkarmalarına izin vermiyordu bu kız?

Biraz sonra annesi zor da olsa yerde oturan kızını kaldırıp elinden tutarak eve doğru yola koyuldu. Kız bir yandan ağlayıp bir yandan da annesinin elinde çekişe çekişe giderken İbrahim kendini tutamadı. Arkalarından koştu. "Teyze," dedi, "kulağı acıyorsa niye çıkarmıyor?" Kadın cevaplamadı, yüzünde hafiften kızgın bir bakışla baktı İbrahim'e. "Benim derdim başımdan aşkın, senin sorduğuna bak," der gibiydi. Ancak yanıt hiç beklenmedik bir biçimde kızın kendisinden geldi. Gözyaşları küçük tombul yüzünü hepten ıslatmıştı. Ağlamasına hiç ara vermeden, "Ben bu küpeleri iki yıldır bekliyorum," dedi. Bunu duyunca İbrahim küçük yüreğinde bir kıpırdanma hissetti. Daha bir acıdı kıza. Geri dönüp arkadaşlarının yanına gitti. Oyuna katılmadı ama, bir ağacın dibine oturup düşüncelere daldı.
Sayfa başına git