30 Mayıs 2013

Zekâ Parıltısı

Bodrum'da umumi bir tuvalette çekmiştim bunu.
Adam öncesinde (Türkçe) yazmazsa ücret'in Türkçe bir kelime olduğunu anlamayacak kimse. Keza, (England) yazmazsa price'ın İngilizce olduğunu nereden bilsin millet. Yalnız, sadece İngiltereliler ha, (English) yazmıyor, dikkat ettiniz mi? Misal, Hollandalı falansanız donunuza yapmanız gerekecek. Ne yapalım, başa gelen çekilir.

29 Mayıs 2013

Önce

Çıktığım dağlar küllenirdi içimde
sessiz, serin sulara inerdim
ceylanlardan önce

sular yıkayabilirdi beni o zamanlar

güneş alırdı içimin avlusunu

uyurken sızlıyor içimdeki can:

kanlısıydım öldürdüm
çoğaldı düşlerim
uyuduğum uyku artık ikimizin yerine
sanki o sağ ben ölüyüm
her gece her gece her gece

Murathan Mungan

28 Mayıs 2013

Adam Olmak İçin Okumak

Okumak insana ne kazandırır? Yakın zamanlara kadar böyle bir sorunun sorulması gereksiz görülebilirdi. Çünkü insanın okumakla kazançlı çıktığı o kadar açık seçikti ki, kimsenin aklına böyle bir soru sormak gelmezdi. Halk arasında sıklıkla söylenen, "oku adam ol," sözünün de gösterdiği gibi, yakın zamanlara kadar adam olmanın yolunun kuşkuya yer bırakmayacak derecede okumaktan geçtiğine inanılırdı, ve adam olmak, "vezir olmuşsun ama adam olamamışsın," deyişiyle sona eren halk hikayesinde de görüldüğü gibi, mal mülk, makam mevki sahibi olmakla gerçekleşmeyen bir şeydi. Bugün de bu soru gereksiz görülebilir, ama farklı bir nedenden dolayı: Artık adam olmak, yani okumakla kazanılan şey, pek de itibar edilen bir şey değil, insanların ruhuna yön veren bir şey değil. Ancak, insanların nezdindeki yerini yitirmiş olması, kendi değerini de yitirmiş olduğu anlamına gelmez. O halde bu soruyu bugün de sormalıyız: Okumak insana ne kazandırır?
Arthur Schopenhauer

Filozof haklı; bugün, dünyanın dört bir yanında diplomalı işsizlerin sayısının milyonları bulmuş olması bize son derece açık ve net bir biçimde gösteriyor ki, okumakla adam olunma devri çoktan geçip gitmiş. Gelgelelim, adam olmak'tan kastımız nedir? Bundan önce, okumak'tan kastımız nedir? 

Eğer okumak dediğimiz şey yalnızca okula gitmek, diploma almaksa, o zaman pek de derinlere dalmaya gerek yok. Dünyanın diğer ülkelerini bilmem ama Türkiye'de, kendi ders kitapları dahil, tek bir kitap, evet, tek bir kitap okumadan üniversite diploması alan nice insanlar var. Bizzat tanıdığım böyleleri var, o yüzden bu kadar rahat konuşuyorum. Ama bunu geçin, bu ne ki, Türkiye'de, profesör olduğu halde, evet profesör, hatta bir kere de koyu yazayım, profesör, bir kere de italik yazayım, profesör, yazmışken bir de İngilizce yazayım tam olsun, professor olduğu halde, kitap okumayan insanlar var. O halde bir kez daha söyleyelim, okumakla adam olunmuyor. Ama yukarıda dediğimiz gibi, eğer okumak'tan kasıt diploma almaksa. Yok, diploma almaktan daha öte bir şeyse okumak, o zaman biraz daha irdelemek gerek. 


Beş-altı yıl önce bir arkadaşımla yaz tatilini İzmir'de geçiriyorduk. O, İngilizce kursuna gidiyordu, bense aylaklık ediyordum, bir de kitap mitap okuyordum boyuna. İzmir'in sıcak mı sıcak havası akşam olup da biraz serinleyince hep dışarı çıkıyorduk. Parkta yürüyüş falan yapıyorduk, o sırada da memleket ve dünya meseleleri üzerine atıp tutuyorduk ha bire. Bir gün okumaktan açıldı konu. Ben diyeyim iki, siz deyin üç saat okumak hakkında konuştuk. Arkadaşım meseleye, kelimenin tam anlamıyla at gözlüğüyle bakıyordu. O kadar basit kalıpları vardı ki kitap okumaya dair, roman, hikâye okumanın vakit kaybı olduğunu demeye getiriyordu. Bense bıkıp usanmadan, üstüne basa basa, okumanın insanın dünyasını genişlettiğini, insanı daha bir insan yaptığını anlatıyordum. Arkadaşıma kalırsa, öğrenmemiz gereken birkaç şey vardı ve onları da öğrenebileceğimiz internet, sinema gibi başka kanallar vardı artık, ne gerek vardı kitap okumaya. En çok da sinemayı örnek gösteriyordu. Ona kalırsa bir kitap bir film demekti. Arkadaşım, bu ülkede belki milyonlarca insanın paylaştığı düşünceleri dile getiriyordu. 


Her zaman söylediğim bir şey var, eğitim-öğretim düzenimizin en büyük handikaplarından biri, hatta en büyüğü, çocuklara kitap okumayı öğretemiyor oluşudur. Bir çocuğa kitap okumayı öğretmek için ilk olarak benimsetilmesi gereken şey, okumanın niçin gerekli olduğu, insana bütün bir hayatı boyunca ne kazandıracağıdır. Söz konusu halk hikâyesinde adam oğluna, "vezir olmuşsun ama adam olamamışsın," diyor. Bizim ülkede adam olmak, bir mevki sahibi olmakla eşdeğer görüldü, hâlâ da öyle görülüyor. Çünkü okul görevini yerine getiremiyor. 


Bunlar iyi güzel de, okumak tam olarak nedir, diye sorulabilir. Okumak, orada burada reklamı yapılan çoksatar kıytırık romanları alıp bitirmek değildir kuşkusuz. Ferrarisini Satan Bilge'yi okusan ne okumasan ne. Okumak, her şeyden önce, sürekli olması gereken bir iştir. Her dilin kendi başyapıtları vardır, onları okumak, en azından okumaya uğraşmaktır. Bir de bütün dünyada klasik olmuş, bu adın hakkını vermiş kitapları, –en azından birkaçını– okumaktır. Bunların dışında, ilgi duyduğun alanlarda, ilgilerini beslemek, meraklarını gidermek için sürekli araştırmak, bunun için de o alanlarla ilgili nitelikli kitapları durmadan okumaktır. Ayrıca, sürekli olarak yaptığın işi, yani mesleğini ilgilendiren konularda, kedini geliştirmek, en önemlisi de yerinde saymamak için ilgili konularda okumaktır. Misal, edebiyat öğretmeniysen edebiyat dergilerini, fizikçiysen fizik üzerine yazılan makaleleri vb. takip edip okumaktır. 


Bunları yaptığında, kişi insan olarak değer kazanır. Her şeyden önce, diğer canlılardan, mesela hayvanlardan bir farkı olur, yalnızca beyin değil, –çünkü o hayvanlarda da var– akıl sahibi de olur. Üzerinde yaşadığı dünya, içinde yaşadığı toplumla ilgili olarak pek çok konu hakkında fikirleri olur. Hepsinden önemlisi, okuyan insan analitik düşünmeyi öğrenir. Yani, herhangi bir konuya çok yönlü bakmasını bilir. İşte, zaten adam olmak'tan kasıt da budur. Yoksa, bugün adının önünde Prof. Dr. yazan sürüyle insanın örneğinde olduğu gibi bir unvan sahibi olmak değil. Bir eşeği de getirip eğitsen, belli bir seviyeye gelir, görülmemiş duyulmamış şey değil yani.

25 Mayıs 2013

Panta Rhei*

Duyup da anlamayanlar, sağır gibidirler. Şu atasözü nasıl da uyuyor onlara: Varken yoklar.
Herakleitos, 34. Fragman

İnsanlar, sınırları için olduğu kadar, yasaları için de savaşmalıdırlar.
44. Fragman

Ruhları dillerinden anlamayanların gözleri ve kulakları yalancı şahitlerdir.
107. Fragman



* Her şey akar. Herakleitos.

23 Mayıs 2013

Sinema Güzeldir

Bekir, orta halli bir ailenin çocuğu olarak babasının halı-mobilya mağazasını işletmektedir. Bir gün mağazaya Uğur adında bir genç kız gelir ve Bekir'in pek de farkında olmadan gönlünü çalar. Fakat genç kız, Zagor lakaplı hapiste olan bir serseriye âşıktır. Karşılığını bulamayan kalplere tutkun bu üç insanın yolu, tutkunun beslediği bir kaderle birbirine bağlanır. Zagor hapisten çıkar ve Uğur`un annesinin yasak aşk yaşadığı Cevat'ı öldürüp kaçar. Aynı gece Uğur da kaybolur. Bekir ise Uğur'a olan delicesine aşkı ile boğuşurken ailesinin bulduğu bir kızla evlenip, yeni bir yaşama başlar; ama aylar sonra, bir gece TV izlerken Zagor'un İzmir'de iki polisi öldürüp yakalanması görüntüleri içinde Uğur'u görür. Artık bütün çabası ona ulaşmak içindir. Bekir, bu aşkın peşinde yıllar yılı sürecek amansız bir takibe başlar; taşra pavyonlarında, üçüncü sınıf otel odalarında, esrar âlemlerinde Uğur'un peşinden sürüklenir. Aşkının peşinde, kendini hiçe sayarak sürecek bu kovalamaca ile gururunu, benliğini, bütün kişiliğini yitirse de, bir tek şeyi, aşkın masumiyetini yitirmez. 
Konusunu okuduğunuz bu film, Zeki Demirkubuz'un Kader'i. Anlatıbilim üzerine okuduğum bir makalede*, yazar, makalesini dayayıp döşedikten sonra bazı filmlerin çözümlemesini yapıyor, oradan aldım. 

Demirkubuz'un filmleri çok güzeldir. C Blok, Masumiyet, Yazgı, Kader ve Kıskanmak'ı izlemiştim. Şimdi, Kader'le Masumiyet'i bir daha izleyesim tuttu. Tabii, bunlardan birini izlediyseniz diğerini de izlemeniz şart. Çünkü Masumiyet Kader'in devamı. Ondan dokuz yıl önce çekilmiş ama onun devamı. Nasıl, demeyin, izleyin görün. 


* Mustafa Sözen, "Anlatı Mesafesi-Anlatı Perspektifi Kavramları, Sinematografik Anlatı ve Örnek Çözümlemeler."

Dünyanın Doğuşu

Başlangıçta her yere kaos egemendi. Hiç kimse yoktu; yalnızca Uranos ve Gaia vardı. Bu ikisi birbirine yapışık durumdaydı. Her şey karanlıktı ve hiç bir şey yoktu. Kaos vardı. 

Gaia kadın, Uranos erkekti. Gaia, Uranos'un altında hep gebe kalıyordu ama bir türlü doğuramıyordu. Bundan ötürü hep şişiyor, nefes alamayacak duruma geliyordu. Bu durumdan kurtulmak için Uranos'a tuzak kurmayı planladı. Bunun için de karnındaki çocuklarından yardım istedi, ancak hiçbiri kabul etmedi. Sonunda çocuklarından biri annesinin önerisini kabul etti ve Gaia'nın, babası Uranos'u hadım etmesine yardım etti. Bu çocuk Kronos'tu. 

Uranos bu tuzağa öylesine kızdı ki, hışımla Gaia'nın üzerinden kalktı. Bu sırada yeryüzü ve gökyüzü oluştu; Gaia yeryüzü, Uranos da gökyüzü oldu. Sonraları birbirlerini çok özlediler ama asla kavuşamadılar.

22 Mayıs 2013

Gidenler

via

Van Gogh hayatta olsaydı da görseydi bu fotoğrafı. 
Hele hele... Çehov ustamız hayatta olsaydı da görseydi.

İnsan öldükten sonra nereye gider? Ne yapıp eder gittiği yerde, bir başına? Ne yer ne içer oralarda? Buradakileri özler mi hiç, anasını, babasını, eşini, çocuğunu, kardeşini, dostunu? Geride bıraktığı yaşamını? 

Yaşamak da garip şey ölmek de. Acaba bir gün karşılaşır mıyız gidenlerle? Zaman kavramının tamamen silinip gittiği bir "zaman" gelecek mi? Bugüne kadar yeryüzünden her kim gelip geçmişse, tekmilinin aynı anın içinde yer aldığı bir sahne yaşanacak mı? Mekan olsun ama bak, mekansız olmaz. Şöyle, güzel bir bahçe, bahar havası... Hatta, bahçe bir adanın içinde, deniz de mavi mi mavi...

21 Mayıs 2013

Çay-Şeker

via
Hem çay hem de şeker, dünyanın bütün dillerine bir kökten dağılmış; çay Çinceden, şeker Sanskritçeden. İkisini de on yıl kadar önce fark etmiştim. Yalnız, şeker'in Arapçadan geldiğini sanıyordum, –evet, Avrupa dillerine Arapçadan geçmiş, doğru ama– ona da Farsçadan, Farsçaya da Sanskritçeden geçmiş. İngilizce etimoloji sözlüğü öyle söylüyor. Mesela, İngilizcedeki sugar, önceleri sugre olarak Eski Fransızcadaki sucre'den, o da Ortaçağ Latincesindeki succarum'dan, o da Arapçadaki sukkar'dan, o da Farsçadaki şakar'dan, o da Sanskritçedeki şarkara'dan geliyormuş. Bu kelime, Sanskritçede "kumtaşı, çakıl" anlamına gelen bir kökten geliyormuş. Küp şekerin şekline bakınca, şekerle çakıl arasında kurulan bağıntıyı tahmin etmek zor değil. Hem, zaten bugün de şekerin küp halini alması için taş kullanılmıyor mu? Çocukluğumda bizim Erciş Şeker Fabrikası'nın önüne kamyonlarca beyaz taş dökülmesinin nedenini merak etmişliğim çoktur. 



Pek çok Avrupa dili de kelimeyi Arapçadan almış; İtalyanlar zucchero, İspanyollar azúcar, Almanlar zucker, Hollandalılar suiker, Ruslar kalın h ile sakhar, İsveçliler socker... diyor. Yukarıda, dünyanın bütün dillerine tek kökten dağılmış, dedim ama, elbette şeker için farklı köklerden gelmiş kelimeler kullanan pek çok dil de var. Bunu da söylemiş olayım.

Dikkatimi çeken bir şey de oldu, Arapçada /ş/ sesi olmasına rağmen, kelime Farsçadan Arapçaya geçerken /ş/ sesi /s/ olmuş. Bugün de Araplar /s/ ile söylüyorlar bunu (سكر). Halbuki, çoğu zaman tersi bir durum söz konusudur, Arapçadaki /ş/ sesi Avrupa dillerine /s/ olarak geçer. Örneğin, İngilizcedeki syrup, Arapçadaki /şrb/ kökünden gelir, şarap, şurup, meşrubat kelimelerinden tanıdıktır. 


Çay'ın kökeni de Çincenin Amoy lehçesiymiş. Bugün İngilizcedeki tea, Almancadaki tee, Fransızcadaki thé, İtalyancadaki tè, İspanyolcadaki té hep Hollandaca üzerinden gelmiş, Hollandacada da thee diyorlar. Bir zamanlar Hollandalıların Doğu Hindistan'da bir şirketleri varmış, o yolla gelmiş bu kelime. Çincenin söz konusu lehçesindeki t'e'den almışlar. Mandarin Çincesinde ise ch'a deniyormuş çaya. Bu ikinci form da Portekizce üzerinden dağılmış. Chá deniyor Portekizcede. Onlar da bir zamanlar sömürgecilik yapıyordu ya oralarda, hatta 1999'a kadar Makao, Portekiz'in kolonisiydi. Bugün Türkçede çay diyoruz, Kürtçede de bazı yörelerde çay bazılarındaysa çayê diyoruz. Ruslar (чай) ve İranlılar (چای) da bizim gibi çay diyor. Araplar şay (شاي), Yunanlılar da s'ye yakın bir ç sesiyle tsai diyor. Aslına bakarsanız hepsi de aynı kelimeyi söylüyor. 


Kelimenin neden bazı dillerde /t/ ile, bazılarında /ç/ ile başladığı da merak edilebilir. Ç'nin t'ye dönüşümü çok kolaydır. Üst üste ç ve t seslerini çıkarırken dilinizin ağzınızdaki konumuna dikkat edin, görürsünüz. 


Nereden nereye! Dil kültürü nasıl da taşıyor. Bak da şaşırma. Bugün Türkiye'de çaysız, şekersiz bir ev düşünebiliyor musunuz?   



Bizim yaylalardan birinde çekmiştim bunu.
Çoban çocuk, 2800 rakımlı dağlarda çay keyfi yapacak.
     

Öğrendiğim

Yaşadıklarımdan öğrendiğim iki şey var: 
  1. Ben yaşasam da zaman geçiyor,
  2. Ben yaşamasam da zaman geçiyor.

16 Mayıs 2013

Van Kitap Fuarı

(İçimden hep, bir gün olur mu olur, diyordum, baktım sahiden de sonunda oldu.)

Okuma gözlüğü kedimize çok yakışmış. :) Slogan olarak "kitapla barış" seçilmiş. Kim seçmiş bilmiyorum ama muhtemelen barış sürecinden esinlenilmiş. Tamam da, kitap fuarıyla barışın ne ilgisi var, diye nedenini merak edebilirsiniz. Ben bile ilkin meraklandım, ne demek acaba, kitapla barış, diye. Efendim, maalesef bizim bura insanı kitapla pek barışık değil. Maalesef ki ne maalesef. Nüfusu bir milyonu geçen, 32 yıldır üniversitesi olan bu kentte, gerçek anlamıyla kitabevi diyebileceğin bir yer yok maalesef. Evet, elbette kitapçılar var, aradığın kitabı bulmak çok da zor değil ama demek istediğim, ildeki kültür-sanat ortamı 200 bin nüfuslu bir kenttekinin düzeyinde. Umarım bir gün olması gereken düzeye gelir, diyelim.

Yes Pıliz - 3

Google Translate'e şöyle sordum: 

Şöyle cevap verdi:

14 Mayıs 2013

Arzu

Madem karşılığını vermeyeceksin, ey yüce Rabbim, içime bunca arzu, bunca istek koymanın hikmeti nedir?

13 Mayıs 2013

Ruhunu Yitirmiş Kelimelere Devam

Geçen gün espri'den bahsettik. Ruhunu yitirmiş, dedik. Bugün de, belki espri'den de ilginç bir başka kelimeden, moral'den bahsetmek istiyorum kısaca. O da ruhunu yitirmiş. 

Moral deyince aklımıza ne geliyor? Moralim bozuk, sözünü, Türkiye'nin nüfusu 76 milyon muydu, yetmiş altı milyon içinde duymayan ve kullanmayan yoktur, kalıbımı basarım. Morali bozuk ülke: sinemalarda! Şaka bir yana, sahi, moral deyince aklımıza ne geliyor Allah aşkına? Sokaktan çevirdiğiniz birine sorsanıza, moral ne demek, diye. Yanıtlayamaz. Neden? Bir kere soyut bir kelime. Ağaç nedir, diye sorsan, kökü, dalı, gövdesi, yaprağı... diye tanımlar kim olursa, ama moral öyle mi? Bu bir, bir de moral yabancı kökenli bir sözcük, içinde yaşadığın, havasını soluduğun kültürde altyapısı yok. Her neyse, sadede gelelim.

Efendim, moral, kabaca ahlak demek. Evet, bildiğiniz ahlak. O halde şimdi, moral yerine ahlak koyarak şöyle bir diyalog uyduralım, bakalım nasıl bir şey çıkıyor ortaya:
       "Selam."
       "Selam."
       "Hayırdır, neyin var?"
       "Hiç, ahlakım bozuk biraz."
       "Ne oldu ki?"
       "Yok bişey işte, sadece biraz ahlakım bozuk."
Yorumunu siz yapın. Hayır, moralim bozuk, demek hadi neyse de, kimileri, bugün çok moralsizim falan diyorlar. Yani? Yanisi şu: bugün çok ahlaksızım. Ama endişelenmeye gerek yok. Dedim ya, ruhunu yitirmiş. Kaymış gitmiş anlayacağınız. 

Peki de kardeşim, nasıl olmuş da ahlak/ahlaki anlamındaki moral, gündelik ruh halinin karşılığı olarak kullanılmaya başlamış? Tam olarak bilmiyorum maalesef. Sevan Nişanyan'a sormak lazım onu. "Moralim bozuk" sözünün ilk olarak ne zaman, kimin tarafından kullanıldığını ben de çok merak ediyorum. Ahlak'ı maneviyat'a, onu da ruh hali'ne bağlayarak bir tahmin yürütülebilir gerçi ama şimdi hiç karıştırmayalım. Ben etimolojiyle amatör düzeyde ilgileniyorum. Amatörlüğün gözünü seveyim. Şimdi, akademik açıdan falan etimoloji çalışıyor olsaydım, mümkün müydü bu kadar rahat tahminler mahminler yürütmek? 

Sağlıkla kalınız.

Kitapların Arasında

Academie Française, Paris, 1929
André Kertész

12 Mayıs 2013

Bay Bay

Geçen gün birden aklıma bay bay takıldı, meraklandım, bir bakayım, neyin nesidir, dedim. İngilizceden geldiği malum, bye, goodbye falan diyorlar ya.

Bay, yani bye, goodbye'ın zaman içinde kısalmış haliymiş, bye-bye olarak ikileme halinde söylenişi de ilk olarak 1709'da kaydedilmiş. Goodbye'ın evrim süreci ise çok ilginç. Bir kere, iyi anlamındaki o good, önceleri God'mış, yani Tanrı. God nasıl good olmuş, diyeceksiniz. Şöyle olmuş, önce, Tanrı seninle olsun, anlamındaki God be with ye, evrime uğrayıp godbwye olmuş. Sonra, İngilizcedeki, iyi sabahlar, iyi günler vb. sözlerindeki good'un etkisiyle (good morning, good day, good evening, good night) oradaki god, good'a dönüşmüş. Ve zaman geçmiş, goodbye halini almış. Bugün İngilizcede good-bye, good bye, good-by biçimleri de mevcut.

Size iyi dinlemeler. Hadi, bay baaay.  
    
    

Anneler Günü

© Simon Clarke

© Rachele Totaro

11 Mayıs 2013

Tekil Şahıs

— Baba, ben kaçıncı tekil şahısım?
— Üçüncü, oğlum.
— Neden?
— E, iki ablandan sonra sen doğdun işte.
— Anladım.
Sayfa başına git