Bildiğiniz üzere Türk Hava Yolları geçtiğimiz ay Hindistan'dan üç adet Boeing 777 300ER uçak kiraladı. 312 yolcu kapasitesi olan bu uçaklar uzun menzilli uçuşlarda kullanılacakmış. THY böylelikle first class uygulamasına da başlamış oldu. E tabi böyle bir uygulamayı devreye sokarken tanıtımını yapmamak olmaz.
THY bu konuda oldukça iddialı olduğunu dünyaca ünlü star Kevin Costnerlı bir reklam filmi çekerek ortaya koydu. Film I feel like a star sloganıyla, first classla uçacaklara kendilerini star gibi hissetme garantisi veriyor. Eh, zaten bilmem kaç bin lira verip uçmak bile başlı başına insana star hissi vermeye yeter her halde. Düşünün bir öğretmenin 4 ayda aldığı parayı 16-17 saatlik bir yolculuk için ödüyorsunuz.
Her neyse... Bugünkü esas konu bu değil. Reklama dikkatinizi çekmek istiyorum.
First Class yolcusu (Kevin Costner) uçağa binişinde kapıda kendisini güler yüzlü, hafiften cilveli, çaktırmadan işveli hostes kızımız karşılıyor. Normal. Başka türlü olacak değildi ya. E tabi sen yolcuya daha kapıda bu pası verirsen adamcağız aynı hizmeti içerde de bekleyecektir haklı olarak, değil mi? Doğallıkla içerdede değişen birşey olmuyor. Kızımız elinden geleni sonuna kadar yapıyor.
Size de öyle geldi mi bilmiyorum, kız sanki hostes değil de konsomatrismiş gibi davranıyor. Hal ve hareketleri oldukça abartılı geldi bana. Ama zaten kadınların türlü-çeşitli biçimlerde reklam malzemesi yapılmasına alıştık artık. Hatta bu açıdan baktığımızda hostesin hareketleri oldukça naif sayılır. Çikolata reklamıydı, otomobil reklamıydı... her yerde kadının bırakın ufak bir gülücüğünü, vücudu baştan başa malzeme olarak kullanılmıyor mu? Ee, peki senin derdin ne o zaman, ne olmuş yani hostes kız bir iki pas vermişse? diye sorabilirsiniz. Benim bu konuyu açmaktaki asıl amacım, bu reklamı biraz da bahane ederek, bir süredir kafamdaki bir konuyu paylaşmak aslında, ona gelelim.
Efendim çoğu yer ve durumda rastladığımız bir davranıştır ama daha çok uçaklarda karşılaşırız. Şu müşterilerin yüzüne serpilen yalancı gülüşler yok mu, onlardan bahsediyorum. Hayatta en sevmediğim davranışlardan biridir. Bir insan istemeden neden güler ki... Hele karşısındakinin bu gülüşün sahteliğinden haberdar olduğunu bile bile. Amaç, müşteriye güler yüz göstermek, basitçe. Evet ama bunu abartmanın ne önemi var. Yani bir insan senin yüzüne gülmek istemiyorsa gülmesin daha iyi. Bunu kendini zorlayarak yapması daha kötü değil mi? Başkalarını bilmem, bir insanın yüzüme zoraki güldüğünü hissettiğim anda kendimi kötü hissederim ben. Karşımdaki de gözümde hemen değersiz bir yaratıkmış gibi görünmeye başlar.
Tamam müşteriyle belli bir ilişki biçimi vardır elbette. Ama böyle otomat gibi her zaman aynı davranış da olmaz ki. Esas olan sahte gülüşler dağıtmak değil samimi olmaktır. Müşteri karşısındakinin samimi olduğunu anladı mı isterse yüzü bir karış ask olsun, isterse ağlasın, o sahte gülüşten daha çok prim yapar. İşin özünde samimiyet her zaman yalanın karşısında daha çok prim yapar.
Kısa kesmek gerekirse, suni davranışlardan hiç hazzetmiyorum. Ama neylersin, ortalık yalan dolan kaynıyor. Nefes alması bile yalan kimi insanların. Yalanla yatıp yalanla kalkıyorlar. Bir sahte gülüşün önemi mi var böyle bir ortamda.
*Kendimi yıldız gibi hissetmiyorum.
11 Şubat 2009
9 Şubat 2009
7 Şubat 2009
Bir Çin Atasözü
Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen aptaldır. Ondan sakının.
Bilmeyen ve bilmediğini bilen öğrencidir. Ona öğretin.
Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın.
Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin.
Bilmeyen ve bilmediğini bilen öğrencidir. Ona öğretin.
Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın.
Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin.
6 Şubat 2009
Sosyalist Papağan
Sosyalist bir adam bir kafeterya işletiyormuş. Birgün oturup düşünmüş, mekana biraz hava katsın diye bir papağan almaya karar vermiş. Birkaç gün sonra gidip evcil hayvan pazarından yavru bir papağan almış.
Kafenin sahibi sosyalist olunca haliyle müşterileri de çoğunlukla sosyalist gençlerden ibaretmiş. Papağan da böyle bir ortamda her geçen gün farklı sosyal sloganlar duyarak yetişiyormuş. Zamanla da birçok slogan öğrenmiş. Bu sloganları atınca gençlerden çekirdekti, çerezdi çeşitli ödüller alınca da koyu bir sosyalist olup çıkmış.
Gel zaman git zaman kafeteryanın sahibi borca girmiş, iflas etmiş, mekanı papağan da dahil olmak üzere içindeki eşyayla beraber satmak zorunda kalmış. Kafeyi alan adam faşist biriymiş. Hal böyle olunca kısa süre içinde mekanın müşteri profili de değişmiş. Artık faşist gençler takılıyormuş buraya.
Günlerden birgün kafede faşist gençlerin bir toplantısı varmış, bu yüzden mekan biraz kalabalıkmış. Böyle olduğunu gören papağanın aklına eski günleri gelmiş ve iç çekerek Devrim ilerii! diye bağırmış, ardından birkaç sosyal slogan daha patlatmış. Bunu duyan faşist gençler bir an afallamışlar. Sonra tutup papağanı kafesten dışarı çıkarmışlar. Sen misin bu sosyalist sloganlarını atan. Aralarına alıp vur Allah vur, bir güzel haşat etmişler. Yetmemiş, tüylerini yolmuşlar, üstüne bir de sıcak suya batırıp çıkarmışlar. Bu da yetmemiş mutfağa götürüp hortumdan tazyikli suyla işkence etmişler. En sonunda kafenin sahibi papağancağızı alıp arka bahçede bulunan kümesteki tavukların arasına atmış.
Papağanı bu halde gören tavukları tutmuş bir kahkaha. Bu duruma sinirlenen papağan: "Ne gülüyonuz lan," demiş, "biz sizin gibi adi suçlu değiliz, siyasi tutuklu olarak düştük buraya."
Kafenin sahibi sosyalist olunca haliyle müşterileri de çoğunlukla sosyalist gençlerden ibaretmiş. Papağan da böyle bir ortamda her geçen gün farklı sosyal sloganlar duyarak yetişiyormuş. Zamanla da birçok slogan öğrenmiş. Bu sloganları atınca gençlerden çekirdekti, çerezdi çeşitli ödüller alınca da koyu bir sosyalist olup çıkmış.
Gel zaman git zaman kafeteryanın sahibi borca girmiş, iflas etmiş, mekanı papağan da dahil olmak üzere içindeki eşyayla beraber satmak zorunda kalmış. Kafeyi alan adam faşist biriymiş. Hal böyle olunca kısa süre içinde mekanın müşteri profili de değişmiş. Artık faşist gençler takılıyormuş buraya.
Günlerden birgün kafede faşist gençlerin bir toplantısı varmış, bu yüzden mekan biraz kalabalıkmış. Böyle olduğunu gören papağanın aklına eski günleri gelmiş ve iç çekerek Devrim ilerii! diye bağırmış, ardından birkaç sosyal slogan daha patlatmış. Bunu duyan faşist gençler bir an afallamışlar. Sonra tutup papağanı kafesten dışarı çıkarmışlar. Sen misin bu sosyalist sloganlarını atan. Aralarına alıp vur Allah vur, bir güzel haşat etmişler. Yetmemiş, tüylerini yolmuşlar, üstüne bir de sıcak suya batırıp çıkarmışlar. Bu da yetmemiş mutfağa götürüp hortumdan tazyikli suyla işkence etmişler. En sonunda kafenin sahibi papağancağızı alıp arka bahçede bulunan kümesteki tavukların arasına atmış.
Papağanı bu halde gören tavukları tutmuş bir kahkaha. Bu duruma sinirlenen papağan: "Ne gülüyonuz lan," demiş, "biz sizin gibi adi suçlu değiliz, siyasi tutuklu olarak düştük buraya."
3 Şubat 2009
Bodrumlu Günler
Bir haftadır Bodrum'dayım. Buraya gelirken yolda, Güvercinlik yakınlarında kocaman reklam panolarının devrilmiş olduğunu görünce, yaklaşık on gün önce Bodrum'u ziyaret eden lodos hemen kendini ele veriyordu. Anlaşılan fena esip ortalığı darmadağın etmişti. Neyse ki sonraki birkaç gün hava iyiydi de Bodrum'un biraz keyfini çıkarma şansımız oldu. Bundan önceki uğrayışımda, yani Kurban Bayramında hava hep kapalıydı. O yüzden Bodrum bir tarafa, bayramdan bile tat alamamıştık. Yanıma tek kâr kalan, bir mandalina bahçesine dalıp o günkü öğle yemeği olarak mideye epey mandalina indirmek olmuştu.
Bugün yine esiyor. Ara ara öyle bir üfürüyor ki... Dün ve önceki gün de azıcık yağmur düştü. Ama üç-dört gün öncesi çok güzeldi. Yaz havasından hiçbir farkı yoktu. Ciddiyim. Denize bile girilebilirdi. (Aslında düşünmedim değil.)
Bu arada bir taraftan da bahar yaşanıyor Bodrum'da. Kimileri yalancı bahar diyor ama aldanmayın onlara, yalancı falan değil, basbayağı bahar işte. Erken bahar dersek daha bir oturur. Çiçekli kırlar insanın içini açıyor. Hele Yunan adalarından bu tarafa savrulan hafif esinti yüzünüze usulca dokunuyorsa. Şubata da girdik zaten, şunun şurasında bahara ne kaldı ki. Bir çocuk sabırsızlığıyla baharı bekliyorum...
Bugün yine esiyor. Ara ara öyle bir üfürüyor ki... Dün ve önceki gün de azıcık yağmur düştü. Ama üç-dört gün öncesi çok güzeldi. Yaz havasından hiçbir farkı yoktu. Ciddiyim. Denize bile girilebilirdi. (Aslında düşünmedim değil.)
Bu arada bir taraftan da bahar yaşanıyor Bodrum'da. Kimileri yalancı bahar diyor ama aldanmayın onlara, yalancı falan değil, basbayağı bahar işte. Erken bahar dersek daha bir oturur. Çiçekli kırlar insanın içini açıyor. Hele Yunan adalarından bu tarafa savrulan hafif esinti yüzünüze usulca dokunuyorsa. Şubata da girdik zaten, şunun şurasında bahara ne kaldı ki. Bir çocuk sabırsızlığıyla baharı bekliyorum...
25 Ocak 2009
Çılgın Yağmurlar Zamanı
Muğla'da yaklaşık bir buçuk ay önce başlayan yağmur mevsimi sürmekte. Şu sıralar da yılın en şiddetli yağmurları yağmakta. Rüzgar ve gök gürültüsü de işin tuzu-biberi olmakta.
Nasıl anlatsam ki size Muğla'nın yağmurunu sevgili dostlar. Hani derler ya anlatamam görmen lazım, tam olarak öyle birşey. Eğer bol yağmur alan bir yörede en az bir yıl yaşamadıysanız, misal Doğu Karadeniz'de, tam anlamıyla kavrayabileceğinizi düşünmüyorum. Ki zaten burası da (Menteşe Yöresi) Türkiye'nin en fazla yağış alan yörelerinden biri. Yaklaşık bir haftadır kısa aralıklarla yağıyor. Bu kadar suyun nereden geldiğini bazen ciddi ciddi düşünüyorum. Elimde bir adet Sosyal Bilgiler Öğretmenliği diploması olmasına rağmen. Geçen hafta aralıksız on saat yağmur yağdı. Hem de bardaktan boşanırcasına. Hayır, işin coğrafya ile ilgili kısmından geçtim, bir fizikçi bulsam çekinmeden soracağım, mümkün mü böyle bir doğa olayı diye.Mümkün işte ne yaparsın. Oluyorsa mümkündür bir şekilde.
Şu anda bilgisayarın başında bu yazıyı yazarken, şiddetli yağmurlardan dolayı internet bağlantısı ha bire gidip geliyor. Zaten interneti iki altta oturan çocuklardan alıyoruz, gök gürültüsü, yağmur derken iyiden iyiye kopuyor. Bu arada gök saatlerden beridir öyle bir gürlüyor ki.. Akşam akşam, hazır yalnızken de biraz Vivaldi'yle kafamı dinleyeyim dedim ama ne mümkün. Kapılar, pencereler kapalı olmasına rağmen müzik sesini bastırıyor gök gürültüsü, o derece. Bir an kendimden kuşkulandım, acaba bana mı sinirlendi de sabahtan beri gürleyip duruyor üstümde...
Bir hafta önce balkona astığım çamaşırlar da yağmur yiye yiye acınacak bir hale geldiler. Sonunda mecbur kaldım hepsini toplayıp içeri getirdim. Kanepe ve sandalyelerin üstü çamaşır dolu.
Bu arada geçen gün Devlet Hastanesinin çatısı uçmuş, birkaç kişi yaralanmış. Bodrum'da da lodos fena esiyormuş. Esmekle kalmıyor vurup kırıp döküyormuş. Yapsın bakalım. Yarın Bodrum'a geçiyorum. Eğer devam ederse ordan canlı canlı haberleri bildiririm artık.
Aramızda kalsın Bodrum'un kışı da bir başka güzel. Hele lodoslu oldu mu... Off! Değmeyin gitsin...
Nasıl anlatsam ki size Muğla'nın yağmurunu sevgili dostlar. Hani derler ya anlatamam görmen lazım, tam olarak öyle birşey. Eğer bol yağmur alan bir yörede en az bir yıl yaşamadıysanız, misal Doğu Karadeniz'de, tam anlamıyla kavrayabileceğinizi düşünmüyorum. Ki zaten burası da (Menteşe Yöresi) Türkiye'nin en fazla yağış alan yörelerinden biri. Yaklaşık bir haftadır kısa aralıklarla yağıyor. Bu kadar suyun nereden geldiğini bazen ciddi ciddi düşünüyorum. Elimde bir adet Sosyal Bilgiler Öğretmenliği diploması olmasına rağmen. Geçen hafta aralıksız on saat yağmur yağdı. Hem de bardaktan boşanırcasına. Hayır, işin coğrafya ile ilgili kısmından geçtim, bir fizikçi bulsam çekinmeden soracağım, mümkün mü böyle bir doğa olayı diye.Mümkün işte ne yaparsın. Oluyorsa mümkündür bir şekilde.
Şu anda bilgisayarın başında bu yazıyı yazarken, şiddetli yağmurlardan dolayı internet bağlantısı ha bire gidip geliyor. Zaten interneti iki altta oturan çocuklardan alıyoruz, gök gürültüsü, yağmur derken iyiden iyiye kopuyor. Bu arada gök saatlerden beridir öyle bir gürlüyor ki.. Akşam akşam, hazır yalnızken de biraz Vivaldi'yle kafamı dinleyeyim dedim ama ne mümkün. Kapılar, pencereler kapalı olmasına rağmen müzik sesini bastırıyor gök gürültüsü, o derece. Bir an kendimden kuşkulandım, acaba bana mı sinirlendi de sabahtan beri gürleyip duruyor üstümde...
Bir hafta önce balkona astığım çamaşırlar da yağmur yiye yiye acınacak bir hale geldiler. Sonunda mecbur kaldım hepsini toplayıp içeri getirdim. Kanepe ve sandalyelerin üstü çamaşır dolu.
Bu arada geçen gün Devlet Hastanesinin çatısı uçmuş, birkaç kişi yaralanmış. Bodrum'da da lodos fena esiyormuş. Esmekle kalmıyor vurup kırıp döküyormuş. Yapsın bakalım. Yarın Bodrum'a geçiyorum. Eğer devam ederse ordan canlı canlı haberleri bildiririm artık.
Aramızda kalsın Bodrum'un kışı da bir başka güzel. Hele lodoslu oldu mu... Off! Değmeyin gitsin...
22 Ocak 2009
Güler misin ağlar mısın?
Bilindiği gibi geçtiğimiz günlerde E-Devlet projesi hayata geçti. Artık birçok işimizi bürokrasiye takılmadan, devlet dairelerine gitmeden halledebilecekmişiz. İyi dedik...
Gittik bugün PTT şubesine E-Devlet şifresi almaya. 1 lira karşılığı şifre veriliyor. Böyle olunca makbuz verilmesi de zorunlu. İki makbuz çıktı, biri onlarda kaldı, birini bana verdiler. Geçtim şifreyi veren masaya. Buradaki hanım önce kimliğimi alıp iki nüsha fotokopisini çektirdi sonra da taahhütname getirdi. 3 sayfa, ikisi onlara, biri bana. İmzaladım taahhütnameyi. Sonra bana içinde şifrem olan bir zarf verdiler.
2 nüsha makbuz,
2 nüsha kimlik fotokopisi,
3 nüsha taahhütname,
1 adet şifre zarfı.
Ne etti? 8 sayfa kağıt. Bu projenin bir amacı da güya masrafları azaltmak. Öyle ya, herkes işini bilgisayarının başında hallederse o kadar masraf kısılmış olacak. Devletin bir yılda sadece kağıda harcadığı para ne kadar merak ediyorum doğrusu. Kim bilir kaç milyon dolar? Bir de şunu merak ediyorum, E-Devlet şifresi için bile bu kadar kağıt harcanıyorsa, Allah bilir daha neler neler "harcanıyordur". Cevabını bildiğim için merak etmediğim birşey de var. Çarçur edilen bu paraların bizim cebimizden çıktığı.
Gittik bugün PTT şubesine E-Devlet şifresi almaya. 1 lira karşılığı şifre veriliyor. Böyle olunca makbuz verilmesi de zorunlu. İki makbuz çıktı, biri onlarda kaldı, birini bana verdiler. Geçtim şifreyi veren masaya. Buradaki hanım önce kimliğimi alıp iki nüsha fotokopisini çektirdi sonra da taahhütname getirdi. 3 sayfa, ikisi onlara, biri bana. İmzaladım taahhütnameyi. Sonra bana içinde şifrem olan bir zarf verdiler.
2 nüsha makbuz,
2 nüsha kimlik fotokopisi,
3 nüsha taahhütname,
1 adet şifre zarfı.
Ne etti? 8 sayfa kağıt. Bu projenin bir amacı da güya masrafları azaltmak. Öyle ya, herkes işini bilgisayarının başında hallederse o kadar masraf kısılmış olacak. Devletin bir yılda sadece kağıda harcadığı para ne kadar merak ediyorum doğrusu. Kim bilir kaç milyon dolar? Bir de şunu merak ediyorum, E-Devlet şifresi için bile bu kadar kağıt harcanıyorsa, Allah bilir daha neler neler "harcanıyordur". Cevabını bildiğim için merak etmediğim birşey de var. Çarçur edilen bu paraların bizim cebimizden çıktığı.
20 Ocak 2009
Berberi kim traş eder?
Bir köyde bir berber vardır. Bu berber sadece ve sadece kendi başına traş olamayanları traş eder. Peki berberi kim traş eder?
6 Ocak 2009
Ve bir eşek bir adamın hayatını kurtarır
Bir adam intihar etmek ister. Sebebi her ne olursa...

Gider demiryolu rayının üstüne koyar kafasını...
Biraz sonra "beklediği" tren gelir...

Ama sanki intihar kararını tam olarak vermemiş gibidir...

Belki de daha iyi bir intihar yöntemi vardır kafasında. Ya da yaşamanın ne olduğunu yeterince sorgulamamıştır. Yaşamanın değeri ölüm yaklaşırken daha iyi anlaşılır galiba. Ne var ki kararından dönmek için vakit geçtir artık. Tren geliyor. Ölüm burnunun ucunda...

Artık buna şans mı demeli, bilinmez. Ölse, hiç yere ölmüş olacaktı işte. "Kararsız bir karar" yüzünden...

Tam öldüm derken trenin durduğunu fark eder...

İçinde, ölmemiş olmanın tarif edilmez sevinciyle doğrulur...

Trene bakar...

Ama görünen bir eşektir...

Bir eşek bir adamın hayatını kurtarmıştır...

Teşekkürler sevgili eşek...
Eğer herhangi bir konuda kararsız olduğunuzu düşünüyorsanız, sakın en kötü karar kararsızlıktan iyidir diyenlere aldanmayın. Gerçek olan şu ki kararsızlık kötü bir karardan iyidir. Siz siz olun, iyi bir karar vermeye çalışın. En kötü karar bazen hayatınıza mal olabilir.
Unutmayın her zaman hayatınızı kurtaracak bir eşek bulunmaz.

Gider demiryolu rayının üstüne koyar kafasını...
Biraz sonra "beklediği" tren gelir...

Ama sanki intihar kararını tam olarak vermemiş gibidir...

Belki de daha iyi bir intihar yöntemi vardır kafasında. Ya da yaşamanın ne olduğunu yeterince sorgulamamıştır. Yaşamanın değeri ölüm yaklaşırken daha iyi anlaşılır galiba. Ne var ki kararından dönmek için vakit geçtir artık. Tren geliyor. Ölüm burnunun ucunda...

Artık buna şans mı demeli, bilinmez. Ölse, hiç yere ölmüş olacaktı işte. "Kararsız bir karar" yüzünden...

Tam öldüm derken trenin durduğunu fark eder...

İçinde, ölmemiş olmanın tarif edilmez sevinciyle doğrulur...

Trene bakar...

Ama görünen bir eşektir...

Bir eşek bir adamın hayatını kurtarmıştır...

Teşekkürler sevgili eşek...
Eğer herhangi bir konuda kararsız olduğunuzu düşünüyorsanız, sakın en kötü karar kararsızlıktan iyidir diyenlere aldanmayın. Gerçek olan şu ki kararsızlık kötü bir karardan iyidir. Siz siz olun, iyi bir karar vermeye çalışın. En kötü karar bazen hayatınıza mal olabilir.
Unutmayın her zaman hayatınızı kurtaracak bir eşek bulunmaz.
5 Ocak 2009
Sizin Kahramanınız Kim?
NTV Yayınları neden daha önce yoktu diye hayıflanırım. Mesela on yıl önce kurulmuş olsaydı kim bilir şimdiye kadar ne kadar kaliteli kitap yayınlamış olurdu.
Sizin Kahramanınız Kim? çok keyifli bir okuma oldu benim için. Farklı kulvarlardan 40 ünlü isme kahramanının kim olduğu sorulmuş. Keşke 100 kişiye sorsalardı... Kahramanın bu topraklarda yaşamış olması dışında bir şart koşulmamış. Kiminin kahramanı babası, kiminin tarihi bir kişilik, kiminin sıradan insanlar, kiminin bir yazar...
Kitap kişisel bir benim kahramanım kitabı değil sadece, içinde türkiyenin özellikle yakın tarihine ilişkin o kadar çok bilgi var ki. Söylenecek fazla birşey yok. Tavsiye ederim.
İşte o 40 isim ve kahramanları. Özellikle tavsiye ettiklerim koyu olanlar.
Sizin Kahramanınız Kim? çok keyifli bir okuma oldu benim için. Farklı kulvarlardan 40 ünlü isme kahramanının kim olduğu sorulmuş. Keşke 100 kişiye sorsalardı... Kahramanın bu topraklarda yaşamış olması dışında bir şart koşulmamış. Kiminin kahramanı babası, kiminin tarihi bir kişilik, kiminin sıradan insanlar, kiminin bir yazar...Kitap kişisel bir benim kahramanım kitabı değil sadece, içinde türkiyenin özellikle yakın tarihine ilişkin o kadar çok bilgi var ki. Söylenecek fazla birşey yok. Tavsiye ederim.
İşte o 40 isim ve kahramanları. Özellikle tavsiye ettiklerim koyu olanlar.
- Mehmed Uzun: Hektor
- İlter Türkmen: İsmet İnönü
- Mümtaz Soysal: Rauf Denktaş
- Cüneyt E. Koryüek: Tevfik Kış, Hakkı Yeten, Ruhi Sarıalp
- Mehmet Şevket Eygi: Selahaddin Eyyubi
- Cengiz Bektaş: Halet Çambel
- Selçuk Erez: Haldun Taner
- Sami Selçuk: Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk
- Cüneyt Arkın: Anadolu Toprağı
- Mehmet Güleryüz: Şeref Arel
- Necdet Sakaoğlu: Barut Hüseyin
- Mehmet Aksoy: Hazerfan Ahmet Çelebi
- Ünsal Oskay: Hasan Tahsin Paşa, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Haydar Rifat Bey, Yusuf Atılgan, Ece Ayhan
- İzettin Önder: Nusret Hasan Fişek
- Sevin Okyay: Ahmet Uluçay
- Ömer Madra: Sıradan İnsanlar
- Nazlı Eray: Mustafa Bütün, Tahit Lütfi Tokay
- Mustafa Şener: Burhan Uygur
- Ömer Laçiner: Terzi Rıza
- Avni Özgürel: Galip Erdem
- Sabri Koz: Nasrettin Hoca
- Bülent Arabacıoğlu: Oğuz Aral
- Enis Batur: Halikarnas Balıkçısı
- Ümit Bayazoğlu: Çelik Gülersoy
- A. M. Celal Şengör: Hava Pilot Binbaşı Nuri Koyuncu
- Güler Sabancı: Hacı Ömer Sabancı
- İsmail Kara: Fuat Köprülü
- Sibel Asna: Belkıs Elbi
- Vivet Kanetti: Ahmet Haşim
- Coşkun Aral: Erzurumlu İbrahim Hakkı
- Haydar Ergülen: Nermin Candan
- Celal Başlangıç: Çetin Altan
- Ali Nesin: Aziz Nesin
- Latife Tekin: Yoksullar
- Rıdvan Dilmen: Kemal Dirikan
- Hamdi Koç: Ahmet Hamdi Tanpınar
- Tanıl Bora: Rahim Demirbaş
- küçük İskender: Oğuz Atay
- Muhsin Kızılkaya: Aboyê Sait
- Yılmaz Erdoğan: Necdet Erdoğan
3 Ocak 2009
Mimoslar
Mimoslar, çevirisini yapan Erdal Alova'nın girişte belirttiği üzere "...daha çok bir oyuncu ya da küçük bir grupça okunarak canlandırılan kısa oyunlardı." Bir tür skeç anlayacağınız. Burada yer alan başlıca on mimos, sıradan insanların kendi akışındaki hayatlarından ufak kesitler sunuyor. Yaklaşık iki bin üç yüz yıl önceki gündelik hayatta insan ilişkilerinin nasıl olduğunu merak ediyorsanız alın okuyun. İnanmayacaksınız ama günümüzden hiçbir farkı yok. İnsan işte. Çiğ süt emmiş bir kere, on bin yıl da geçse özde değişen birşey yok.
1 Ocak 2009
Yeni bir yıl
2008 de diğerleri gibi bir hışımla geldi geçti. Tabii, kimilerine göre çok ağır da geçmiş olabilir. Artık hangi hızla geçtiyse geçti.
Yeni yılla ilgili kişisel fikrimi sorarsanız, pek de bir şey ifade etmiyor derim. Sadece 2009 için de geçerli değil bu. Herhangi bir yeni yıl için genel anlamdaki fikrim bu. O kadar önemli bir nedeni de yok. Bunun benim için bir ifadesinin olmadığını fark ettiğim zaman kendime nedenini sordum, cevabı bulmam zor olmadı. Değişen ne? Hiçbir şey. Aslında hiçbir şey değil, tek bir şey. Evet, yeni yılla beraber tek bir şey değişiyor. O da takvim. Siz de isterseniz sorun kendinize, şayet yeni yılla beraber hayatınızda masanızdaki takvimden başka bir şey değişiyorsa lütfen benimle de paylaşın.
Bir arkadaşımla bunu konuşurken, "İyi ama her yeni yıl biraz daha yaşlandığımızı fark ediyoruz. Eğer dediğin gibi hiç bir şey değişmiyorsa, o zaman yaşlılık niye? Bazı şeyler neden eskiyor?" yollu sorular sordu. Dikkat çekmek istediğim bir şey var. Zaman kavramı elbette ki mutlak bir kavram. Çoğu filozof bunu tartıştı da zaten. Ben burada zamanı değil, yeni yılı tartışıyorum.
İnsan elbette yaşlanıyor. Ama insan her geçen an zaten yaşlanmıyor mu? Misal, 18 Haziranda 17 Hazirana göre yaşlanmış olmuyor muyuz? Kısacası, iddiamı yenileyerek söyleyecek olursam, yeni bir yılın gelmesiyle değişen tek şey takvimler. Hem zaten bütün insanlık aynı takvimi kullanmıyor da. Dolayısıyla dün bir bakıma bütün dünya yeni yıla girmedi.
Bu konuda hep verdiğim bir Mario örneği var. Yeri gelmişken burada da vereyim. Kiminiz belki çokça oynamışsınızdır, Mario diye bir bilgisayar oyunu var. Başlıca üç aşamadan oluşur. Mario'yu, önünüze çıkan tüm engelleri atlatmayı başararak belli bir süre yürüttükten sonra o aşamanın sonuna gelmiş olursunuz. Ondan sonra başka bir mekâna geçersiniz ve her şey yeniden başlar. İşte insanlar yeni yıla da bu gözle bakıyorlar. Sanki her şey bir anda değişiverecekmiş de yepyeni bir zamanda, yepyeni bir mekânda hayata devam edeceklermiş gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Bense bunun böyle olmadığını savunuyorum. Yeni yıl, normal seyrinde devam eden yaşamın, üzerinde yer aldığı düzleme çizilen bir bölümleme çizgisi olabilir ancak. Ve bu çizgi de ancak görsel bir öğe görevi görür. Yani hayatın akışını değiştirmez veya engellemez.
Şöyle bir soru da doğuyor ister istemez. Milyonlarca, hatta milyarlarca insan neden bu kadar coşkulu bir biçimde kutluyor yeni yılın gelişini. Bu bile bir değişimin göstergesi değil midir? Bana göre bunun da bir tek nedeni var. İnsanlar bunu bilinçaltlarını bir biçimde boşaltmak amaçlı bir bahane olarak değerlendiriyorlar. Freud'un da zamanında isabet ettiği gibi, insan bilinçaltında o kadar çok şey taşıyor ki, onu zaman zaman boşaltmak kaçınılmaz bir ihtiyaç haline geliyor. Bilgisayara format atmak gibi bir şey bu. İnsanın kendine de format atması gerekiyor. Hiç olmazsa yılda iki kez. Ben bu ihtiyacımı karşılamak için yeni yılın gelişini değil, Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını kullanıyorum. Hele Fenerbahçe iyi oynuyor ve kazanıyorsa inanılmaz derecede deşarj oluyorum. Şükür ki geride bıraktığımız ilkyarıda da Fener yendi. İkincisine Allah kerim...
Benim için bir anlamı olmasa da hepinizin yeni yılını en içten (klasik) duygularımla kutlarım.
Yeni yılla ilgili kişisel fikrimi sorarsanız, pek de bir şey ifade etmiyor derim. Sadece 2009 için de geçerli değil bu. Herhangi bir yeni yıl için genel anlamdaki fikrim bu. O kadar önemli bir nedeni de yok. Bunun benim için bir ifadesinin olmadığını fark ettiğim zaman kendime nedenini sordum, cevabı bulmam zor olmadı. Değişen ne? Hiçbir şey. Aslında hiçbir şey değil, tek bir şey. Evet, yeni yılla beraber tek bir şey değişiyor. O da takvim. Siz de isterseniz sorun kendinize, şayet yeni yılla beraber hayatınızda masanızdaki takvimden başka bir şey değişiyorsa lütfen benimle de paylaşın.
Bir arkadaşımla bunu konuşurken, "İyi ama her yeni yıl biraz daha yaşlandığımızı fark ediyoruz. Eğer dediğin gibi hiç bir şey değişmiyorsa, o zaman yaşlılık niye? Bazı şeyler neden eskiyor?" yollu sorular sordu. Dikkat çekmek istediğim bir şey var. Zaman kavramı elbette ki mutlak bir kavram. Çoğu filozof bunu tartıştı da zaten. Ben burada zamanı değil, yeni yılı tartışıyorum.
İnsan elbette yaşlanıyor. Ama insan her geçen an zaten yaşlanmıyor mu? Misal, 18 Haziranda 17 Hazirana göre yaşlanmış olmuyor muyuz? Kısacası, iddiamı yenileyerek söyleyecek olursam, yeni bir yılın gelmesiyle değişen tek şey takvimler. Hem zaten bütün insanlık aynı takvimi kullanmıyor da. Dolayısıyla dün bir bakıma bütün dünya yeni yıla girmedi.
Bu konuda hep verdiğim bir Mario örneği var. Yeri gelmişken burada da vereyim. Kiminiz belki çokça oynamışsınızdır, Mario diye bir bilgisayar oyunu var. Başlıca üç aşamadan oluşur. Mario'yu, önünüze çıkan tüm engelleri atlatmayı başararak belli bir süre yürüttükten sonra o aşamanın sonuna gelmiş olursunuz. Ondan sonra başka bir mekâna geçersiniz ve her şey yeniden başlar. İşte insanlar yeni yıla da bu gözle bakıyorlar. Sanki her şey bir anda değişiverecekmiş de yepyeni bir zamanda, yepyeni bir mekânda hayata devam edeceklermiş gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Bense bunun böyle olmadığını savunuyorum. Yeni yıl, normal seyrinde devam eden yaşamın, üzerinde yer aldığı düzleme çizilen bir bölümleme çizgisi olabilir ancak. Ve bu çizgi de ancak görsel bir öğe görevi görür. Yani hayatın akışını değiştirmez veya engellemez.
Şöyle bir soru da doğuyor ister istemez. Milyonlarca, hatta milyarlarca insan neden bu kadar coşkulu bir biçimde kutluyor yeni yılın gelişini. Bu bile bir değişimin göstergesi değil midir? Bana göre bunun da bir tek nedeni var. İnsanlar bunu bilinçaltlarını bir biçimde boşaltmak amaçlı bir bahane olarak değerlendiriyorlar. Freud'un da zamanında isabet ettiği gibi, insan bilinçaltında o kadar çok şey taşıyor ki, onu zaman zaman boşaltmak kaçınılmaz bir ihtiyaç haline geliyor. Bilgisayara format atmak gibi bir şey bu. İnsanın kendine de format atması gerekiyor. Hiç olmazsa yılda iki kez. Ben bu ihtiyacımı karşılamak için yeni yılın gelişini değil, Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını kullanıyorum. Hele Fenerbahçe iyi oynuyor ve kazanıyorsa inanılmaz derecede deşarj oluyorum. Şükür ki geride bıraktığımız ilkyarıda da Fener yendi. İkincisine Allah kerim...
Benim için bir anlamı olmasa da hepinizin yeni yılını en içten (klasik) duygularımla kutlarım.
31 Aralık 2008
Gazze Dramı...
Gündüz vakti felsefe dersi işleniyor sınıfta. Konu Yeni-Aristotelesçi Özcülük Kuramı. İnsanın öz'ünün bir olduğu, İnsanların insan olmak bakımından farklılık taşımadıkları; Cinsiyet, etnisite, yaş, din, dil... gibi şeylerin ilineksel olduğu, önemli olanın insan olmak olduğu tartışılıyor.
Akşam eve geliyorum. Televizyonlarda Gazze'deki insanlık trajedisi. Bombardıman. Kaç yüz ölü. Çocuklar. Analar.
İnsan bir defa insanlıktan sapmayagörsün.

Akşam eve geliyorum. Televizyonlarda Gazze'deki insanlık trajedisi. Bombardıman. Kaç yüz ölü. Çocuklar. Analar.
İnsan bir defa insanlıktan sapmayagörsün.

Kahraman Hektor, korkak Akhilleus!
Mağluplar: İyi erdemlerin sembolü
Bir edebiyat yazarı olarak, edebiyat dünyasından bir kahraman seçebilmek oldukça zor. Gılgamış'tan Don Kişot'a, Aeneas'tan Memê Alan'a ve İnce Memed'e kadar öyle çok kahraman var ki...
Bu bolluk içinde yine de tek bir kahraman seçeceksem eğer, bu Hektor olacaktır. Dünkü ve bugünkü mağlup ve mağdurların sembolü Hektor! Troia'nın asi, ama aynı zamanda asil çocuğu Hektor! Troia kral ve kraliçesinin hünerli ve sevimli oğlu Hektor! Zengin Troia'nın geleceği ve koruyucusu Hektor!
Hayat bir arzular toplamı değil, bir hayal kırıklıkları toplamıdır. Hayatta zaferler sayılıdır, mağlubiyetler sayısız... Hektor'un dramı bunun en iyi örneği. Hiçbir suçu, günahı olmadığı halde genç yaşta güzel karısı, küçük oğlu ve sefih şehriyle en mutlu günlerini yaşadığı bir dönemde mağlubiyete ve ölüme mahkum edilir İda Dağı'nı mesken tutmuş Tanrılar tarafından.
Öykü uzun, hatta sonsuz. En mükemmel versiyonu elbette Homeros'un ölümsüz, her zaman güncel, her zaman muhteşem İlyada anlatısıdır. Orada öykü tüm görkemi ve trajedisiyle var. Hayatın sonsuz bir mutluluk, huzur ve refah olarak göründüğü bir anda, birden bire on yıl sürecek korkunç bir savaş Troia'nın dostlara hep açık, düşmanlara hep kapalı kapılarında belirir. Hektor'un küçük kardeşi Paris suyun öteki yakasından, güzelliği dillere destan Helena'yı gizlice kaçırıp Troia'ya getirmiştir; kıyametin koptuğu andır bu. Suyun öteki yakasındaki tüm Helen beyleri de mahşerin ölüm atlıları gibi Agamemnon'un önderliğinde birleşerek Troia'ya savaş açmıştır. Aniden gelen, kaçınılmaz, herkese sadece ölüm getiren bir felakettir bu.Mehmed Uzun, Sizin Kahramanınız Kim? 40 Farklı İsim Kendi Kahramanını Yazdı.
Oğul, eş, baba ve prens olan Hektor artık bir komutandır. Asla arzulamadığı aptalca bir savaşın, sonunda hayatından da olacak hüzünlü, çaresiz komutanı. Ülkesini, şehrini, ailesini, eşi ve çocuğunu, namus ve haysiyetini korumak için, öleceğini bildiği halde savaşmak zorunda olan bir bahtsız komutan.
Ve bu kahraman komutanın son derece trajik sonu; öfkesiyle ünlü Akhilleus'un kılıç darbeleriyle Troia surlarının önündeki ölümü. Ve cesedinin öfke sahibi tarafından alabildiğine rencide edilmesi.
Mağlupların muzaferlerden üstün tarafı da, onları ölümsüz yapan özellikleri de işte bu; onlar hem iyi anlatıların sağlam kurucularıdırlar, hem de insan olarak muhtaç olduğumuz iyi erdemlerin sembolüdürler.
Kahraman Hektor; dün de böyleydi, bugün de.
24 Aralık 2008
Wikipedia’nın Kurucusu Jimmy Wales’ten Çağrı
Wikipedia üzerine yazmayı zaten düşünüyordum. Kısa bir süre içinde yazacağım da. Wikipedia'nın hayatımıza kattığının çoğumuz gerçek anlamda farkında değiliz. Bunlar üzerinde duracağım ama şimdiki konumuz Wikipedia'nın kurucusu Jimmy Wales'in biz kullanıcılara çağrısı. Belki bazılarınız Wikipedia'da okumuşsunuzdur. İngilizcesi olmayan internet kullanıcılarının da okuması gereken önemli bir çağrı. Bundan dolayı Wales'in çağrısını çevirdim. Buyrun okuyun:
Sevgili okuyucu;
Bugün senden Wikipedia’yı bir bağışla desteklemeni rica edeceğim. Bu, ilk bakışta alışılmadık gibi gelebilir: Dünyanın en popüler beş sitesinden biri olan bir web platformu neden kullanıcılarından finansal destek ister? Diye düşünebilirsiniz.
Wikipedia, diğer bütün ilk 50 sitelerinden farklı olarak kuruldu. Maaşlı çalışanlarımızın sayısı çok az. Sadece 23 kişi. Herkes, herhangi bir amaçla Wikipedia’nın içeriğini kullanabilir. Yıllık masrafımız 6 milyon doların biraz altında. Wikipedia, 2003’te kurduğum ve kar amacı gütmeyen Wikimedia Vakfı’nca işletilmektedir.
Kuruluş felsefesine uygun olarak, Wikipedia kendini bilgiyi özgürce paylaşmaya adamış 150 milyonu aşkın gönüllü bir küresel topluluk tarafından yürütülmektedir. Neredeyse sekiz yıldır bu gönüllüler, 256 dilde 11 milyonun üzerinde girdi ile katkı yaptılar. Ve ayda 275 milyondan fazla insan da, bedava ve de reklamsız bilgiye erişmek için sitemizi ziyaret ediyor.
Ve fakat Wikipedia bir internet sitesi olmanın ötesinde bir şey. Sizinle ortak bir konuda birleşiyoruz: Yeryüzündeki her bir bireyin insanlığın bütün bilgisine özgürce erişimini sağlayan bir dünya hayal edin. İşte biz bunu vaat ediyoruz.
Yapacağınız bağışlar bize birkaç açıdan yardım edecektir. En önemlisi, internetteki en popüler web sitelerinden birinin küresel trafiğini yönetmek için gerekli olan masrafları karşılamamıza yardımcı olmuş olacaksınız.
Ayrıca bu bağışlar, daha rahat arama yapmak, daha rahat okumak ve daha rahat yazmak için Wikipedia yazılımını geliştirmemize de olanak sağlayacak.
Biz, aramıza yeni gönüllüler katarak ve de birtakım kültür enstitülerinin stratejik birlikteliğini sağlayarak özgür bilgi hareketini dünya çapında geliştirmeyi üstlenmiş bulunmaktayız.
Wikipedia farklıdır. Tarihin gönüllüler tarafından yazılan en büyük ansiklopedisidir. Ulusal bir park veya bir okul anlayışından hareket ederek, reklamların Wikipedia’da yerinin olmadığını düşünüyoruz. Wikipedia’yı özgür ve güçlü tutmak istiyoruz. Ancak sizin gibi binlerce insanın desteğine ihtiyaç duyuyoruz. Sizi bize katılmaya davet ediyorum: Yapacağınız bir bağış Wikipedia’yı bütün dünya için özgürce devam ettirmemizi sağlayacak.
Teşekkürler,
Jimmy Wales

Sevgili okuyucu;
Bugün senden Wikipedia’yı bir bağışla desteklemeni rica edeceğim. Bu, ilk bakışta alışılmadık gibi gelebilir: Dünyanın en popüler beş sitesinden biri olan bir web platformu neden kullanıcılarından finansal destek ister? Diye düşünebilirsiniz.
Wikipedia, diğer bütün ilk 50 sitelerinden farklı olarak kuruldu. Maaşlı çalışanlarımızın sayısı çok az. Sadece 23 kişi. Herkes, herhangi bir amaçla Wikipedia’nın içeriğini kullanabilir. Yıllık masrafımız 6 milyon doların biraz altında. Wikipedia, 2003’te kurduğum ve kar amacı gütmeyen Wikimedia Vakfı’nca işletilmektedir. Kuruluş felsefesine uygun olarak, Wikipedia kendini bilgiyi özgürce paylaşmaya adamış 150 milyonu aşkın gönüllü bir küresel topluluk tarafından yürütülmektedir. Neredeyse sekiz yıldır bu gönüllüler, 256 dilde 11 milyonun üzerinde girdi ile katkı yaptılar. Ve ayda 275 milyondan fazla insan da, bedava ve de reklamsız bilgiye erişmek için sitemizi ziyaret ediyor.
Ve fakat Wikipedia bir internet sitesi olmanın ötesinde bir şey. Sizinle ortak bir konuda birleşiyoruz: Yeryüzündeki her bir bireyin insanlığın bütün bilgisine özgürce erişimini sağlayan bir dünya hayal edin. İşte biz bunu vaat ediyoruz.
Yapacağınız bağışlar bize birkaç açıdan yardım edecektir. En önemlisi, internetteki en popüler web sitelerinden birinin küresel trafiğini yönetmek için gerekli olan masrafları karşılamamıza yardımcı olmuş olacaksınız.
Ayrıca bu bağışlar, daha rahat arama yapmak, daha rahat okumak ve daha rahat yazmak için Wikipedia yazılımını geliştirmemize de olanak sağlayacak.
Biz, aramıza yeni gönüllüler katarak ve de birtakım kültür enstitülerinin stratejik birlikteliğini sağlayarak özgür bilgi hareketini dünya çapında geliştirmeyi üstlenmiş bulunmaktayız.
Wikipedia farklıdır. Tarihin gönüllüler tarafından yazılan en büyük ansiklopedisidir. Ulusal bir park veya bir okul anlayışından hareket ederek, reklamların Wikipedia’da yerinin olmadığını düşünüyoruz. Wikipedia’yı özgür ve güçlü tutmak istiyoruz. Ancak sizin gibi binlerce insanın desteğine ihtiyaç duyuyoruz. Sizi bize katılmaya davet ediyorum: Yapacağınız bir bağış Wikipedia’yı bütün dünya için özgürce devam ettirmemizi sağlayacak.
Teşekkürler,
Jimmy Wales
Kütüphane: Efesliler ve Biz
Bugün kütüphanedeyken, bir arkadaşım öğrencilerin kütüphaneye bilgisayarlarını getirmelerini yasaklamak gerektiği yollu birşeyler söyledi, şakayla karışık. Sebebi, internet erişimi olduğu için, öğrencilerin genelde MSN kullanmak için geliyor olmaları. Herkes tabii ki bu iş için gelmiyor. Ancak, başka bir açıdan bakarsak, kütüphaneye bu amaç için geliniyorsa dahi bunun yasaklanmasının faydadan çok zararı olur düşüncesindeyim.
Aklıma hemen Celsus Kütüphanesi geldi. Vakti zamanında Efeslilerin, o görkemi günümüze kadar ulaşmış olan Celsus Kütüphanesine insanların ayaklarını alıştırmak için kütüphanenin tam karşısına bir genel ev yaptırdıkları söylenir. Ne kadar gerçek bilemiyorum, ancak bir fikir olarak gayet kurnazca görünüyor.
Ülkemizde kitap okuma oranlarının yerlerde süründüğü zamanımızda, insanları kütüphanenin ambiansına alıştırmak için acaba bu tür kurnazlıklar yapılamaz mı?
Aklıma hemen Celsus Kütüphanesi geldi. Vakti zamanında Efeslilerin, o görkemi günümüze kadar ulaşmış olan Celsus Kütüphanesine insanların ayaklarını alıştırmak için kütüphanenin tam karşısına bir genel ev yaptırdıkları söylenir. Ne kadar gerçek bilemiyorum, ancak bir fikir olarak gayet kurnazca görünüyor.
Ülkemizde kitap okuma oranlarının yerlerde süründüğü zamanımızda, insanları kütüphanenin ambiansına alıştırmak için acaba bu tür kurnazlıklar yapılamaz mı?
22 Aralık 2008
TL'ye dönüş veya yediğimiz kazıklar
Hatırlanacağı gibi 1 Ocak 2005'te Yeni Türk Lirası olan para birimimiz, dört yıl aradan sonra tekrar Türk Lirası oluyor. Yeni ne var peki? 200 liralık banknotu saymazsak hiçbir şey. Peki ne gerek vardı? Muhtemelen vatandaşın hemen hemen tamamının habersiz olduğu bir konu var. Bu tür dönüşümler milyonlarca dolara mal oluyor. Siz sanıyor musunuz ki, para biriminin isminin değiştirilmesi öyle hemencecik, kolay bir biçimde oluyor. Bu iş, dediğim gibi milyonlarca dolara mal oluyor. Peki nereden geliyor bu milyonlarca dolar? Tabii ki cebimizden çıkan vergiler. BBC'ye bir demeç veren Dr. Selim Somçağ'a kulak verelim : "Yüksek meblağlı banknot niye basılır? Küçük meblağlı olanıyla birşey alamazsınız da ondan. Türkiye'de de 80'li yıllarda gördüğümüz gibi paranın değeri sürekli küçüldü mü bir işe yaramaz hale gelir ve çarşıya alışveriş yapmak için neredeyse bir bavul dolusu parayla çıkmak gerekir. İşte hükümet enflasyonun düşürüldüğünü göstermek için sıfırları paradan attı ama şimdi de 200 liralık banknot çıkardı. Bu bir çelişkidir."


Ortalık sapık kaynıyor...
Tesadüf mü demeli bilmiyorum, son zamanlarda üst üste üç tane telefon sapığı dadandı telefonuma. Eskiden beri de vardı, biliyorum ama bilindiği gibi genellikle telefon sapıkları kızların başına bela olurlar. Nedense artık erkeklere de el attılar...
Bunlardan bir tanesini şimdi sizinle paylaşacağım.
Tarih 5 Kasım 2008. Telefonuma 539 823 xx xx numarasından bir çağrı geldi. Numarayı tanımıyordum. Bir mesaj gönderdim: Kimsiniz? Biraz sonra cevap geldi: Sizin bir hayranizim tanismak istiyorum
Böylece aramızda uzun süren bir "muhabbet" başladı. Tabii muhabbetimiz mesajlaşma yoluyla oldu. Hiç sesli konuşmadık. Bu arada ben kız ismi kullanmaya karar verdim.
Ben: Hadi o zaman izin verdim, tanıt kendini
O: Ben universite Okuyorum edebiyat deyim ben Erdal
Ben: Ben de Ceyda hemşirelik okuyorum
O: Nerde OKUYORSUN KACINCI siniftasin
Ben: 3. Sınıf Yavuz Sultan Selim Üniversitesi, ya sen
O: Böyle uni varmi hangi ilde turksel nomaran varmi
Ben: Olmaz mı?. Çemişgezek’te. Turkcell’im var ama Recep İvedik’i protesto ettiğim için kullanmıyorum
O: Ask da kural olmaz …trksl ver de konusalim finans ekonomikde beni etkiledi isparta da okuyorum
(Şu muhteşem cümleye bakar mısınız: finans ekonomikde beni etkiledi. Üniversite okuyormuş. Türk Dil Kurumunun ödül vermesi gerekiyor.)
Yanımdaki arkadaşımın Turkcell numarasını veriyoruz. Telefona bir çağrı bırakıyor...
Mesajlaşmaya devam:
O: Aslen nerelisin hangi univ de okuyorsun
Ben: Facebook var mı
O: Yok simdi msn var
Ben: Biz ilerledik kuzum.. Ne o öyle çağdışı şeyler. MSN falan. Bu arada aslımı ne yapacaksın. Sen kendini tam tanıt önce.
O: Aslen adiyamanliyim simdi isparta da edebiyat 3 siniftayim 21 yasindayim ya sen?
Ben: Şimdi uyuyorum MSN ver yarın konuşuruz
O: Msn ver bari yarin konusuruz
On dakika sonra:
Ben: O verdiğim Turkcell numarası arkadaşıma aitti. Ona bir daha gönderme
O: (Arkadaşımın telefonuna): Askim iyi geceler arkadasina selam soyle yarin goruselim
***
Ertesi gün, 6 Kasım. Akşama doğru:
O: SLM ne Yapiyorsun AKSAM msn de konusalim mi?
Benden ses çıkmayınca 20 dakika sonra bu kez arkadaşımın telefonuna: Askim ne yapiyorsun niye cevab ver vermiyorsun merak ediyorum seni bu mesaji CEYDAYA lutfen soyle arkadasim
Saat 22:00
Ben: Mrb erdal ya ben sana dün demedim mi arkadaşın o numara onu arama çünkü her zaman yanımda değil. Sen bana MSN ver ben seni eklerim canım. Ben de çok sıkılıyorum konuşmaya ihtiyacım var. Benim Turkcell var ama kontor yok sen bana yollasan konuşuruz. Hadi iyi akşamlar Erdal.
22:30
O: Tamam bebegim kizma tatli canini erd-can@hotmail,com ikinci ögrenim yani gece okula gidiyorum gündüzleri de üni yemek hanesinde calisiyor seni ararim
***
İki gün sonra, 8 Kasım
14:54
O: Biri seni özlüyor
seni düsünüyor
seni seviyor
sensiz cok yalniz kim biliyor musun
iste o benim
15:02
Yalnizilk ne mavi derinlikleri olan bir denizde ne de sicak bir cölde olmaktir yalnizlik bu sehirde seni arayip da bulamamaktir.....
Benden cevap yok. Bu sefer saat 21:00'de arkadaşımın telefonuna:
CEYDA niye mesajlarima cevap yazmiyorsun sen zalim olamazsin bekliyorum seni
21:07, Tekrar arkadaşımın telefonuna
Arkadasim seni de rahatsiz ettigim icin ozur dilerim anla beni.......
Bundan sonra ses seda çıkmadı. Şimdi, bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisine bir mesajla haber vereceğim. O da okusun. Sizden gelen geribildirimler sonucu belki telefon numarasını da veririm.
Bunlardan bir tanesini şimdi sizinle paylaşacağım.
Tarih 5 Kasım 2008. Telefonuma 539 823 xx xx numarasından bir çağrı geldi. Numarayı tanımıyordum. Bir mesaj gönderdim: Kimsiniz? Biraz sonra cevap geldi: Sizin bir hayranizim tanismak istiyorum
Böylece aramızda uzun süren bir "muhabbet" başladı. Tabii muhabbetimiz mesajlaşma yoluyla oldu. Hiç sesli konuşmadık. Bu arada ben kız ismi kullanmaya karar verdim.
Ben: Hadi o zaman izin verdim, tanıt kendini
O: Ben universite Okuyorum edebiyat deyim ben Erdal
Ben: Ben de Ceyda hemşirelik okuyorum
O: Nerde OKUYORSUN KACINCI siniftasin
Ben: 3. Sınıf Yavuz Sultan Selim Üniversitesi, ya sen
O: Böyle uni varmi hangi ilde turksel nomaran varmi
Ben: Olmaz mı?. Çemişgezek’te. Turkcell’im var ama Recep İvedik’i protesto ettiğim için kullanmıyorum
O: Ask da kural olmaz …trksl ver de konusalim finans ekonomikde beni etkiledi isparta da okuyorum
(Şu muhteşem cümleye bakar mısınız: finans ekonomikde beni etkiledi. Üniversite okuyormuş. Türk Dil Kurumunun ödül vermesi gerekiyor.)
Yanımdaki arkadaşımın Turkcell numarasını veriyoruz. Telefona bir çağrı bırakıyor...
Mesajlaşmaya devam:
O: Aslen nerelisin hangi univ de okuyorsun
Ben: Facebook var mı
O: Yok simdi msn var
Ben: Biz ilerledik kuzum.. Ne o öyle çağdışı şeyler. MSN falan. Bu arada aslımı ne yapacaksın. Sen kendini tam tanıt önce.
O: Aslen adiyamanliyim simdi isparta da edebiyat 3 siniftayim 21 yasindayim ya sen?
Ben: Şimdi uyuyorum MSN ver yarın konuşuruz
O: Msn ver bari yarin konusuruz
On dakika sonra:
Ben: O verdiğim Turkcell numarası arkadaşıma aitti. Ona bir daha gönderme
O: (Arkadaşımın telefonuna): Askim iyi geceler arkadasina selam soyle yarin goruselim
***
Ertesi gün, 6 Kasım. Akşama doğru:
O: SLM ne Yapiyorsun AKSAM msn de konusalim mi?
Benden ses çıkmayınca 20 dakika sonra bu kez arkadaşımın telefonuna: Askim ne yapiyorsun niye cevab ver vermiyorsun merak ediyorum seni bu mesaji CEYDAYA lutfen soyle arkadasim
Saat 22:00
Ben: Mrb erdal ya ben sana dün demedim mi arkadaşın o numara onu arama çünkü her zaman yanımda değil. Sen bana MSN ver ben seni eklerim canım. Ben de çok sıkılıyorum konuşmaya ihtiyacım var. Benim Turkcell var ama kontor yok sen bana yollasan konuşuruz. Hadi iyi akşamlar Erdal.
22:30
O: Tamam bebegim kizma tatli canini erd-can@hotmail,com ikinci ögrenim yani gece okula gidiyorum gündüzleri de üni yemek hanesinde calisiyor seni ararim
***
İki gün sonra, 8 Kasım
14:54
O: Biri seni özlüyor
seni düsünüyor
seni seviyor
sensiz cok yalniz kim biliyor musun
iste o benim
15:02
Yalnizilk ne mavi derinlikleri olan bir denizde ne de sicak bir cölde olmaktir yalnizlik bu sehirde seni arayip da bulamamaktir.....
Benden cevap yok. Bu sefer saat 21:00'de arkadaşımın telefonuna:
CEYDA niye mesajlarima cevap yazmiyorsun sen zalim olamazsin bekliyorum seni
21:07, Tekrar arkadaşımın telefonuna
Arkadasim seni de rahatsiz ettigim icin ozur dilerim anla beni.......
Bundan sonra ses seda çıkmadı. Şimdi, bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisine bir mesajla haber vereceğim. O da okusun. Sizden gelen geribildirimler sonucu belki telefon numarasını da veririm.
21 Aralık 2008
Dil'i seviyorum
Fenike | İbrani | Yunan | Latin | Arap |
| aleph | alef | alfa | a | elif |
| bet | bet | beta | b | be |
| gmel | gmel | gamma | c | cim |
| dalt | dalet | delta | d | dal |
19 Aralık 2008
Hayvan olduğunuzu biliyor muydunuz?
Muhtemelen biliyordunuz. Yani en azından daha önce Aristoteles'in "İnsan düşünen bir hayvandır" sözünü, Hababam Sınıfı'nda bile olsa bir kez duymuşsunuzdur.
Evet insan düşünen bir hayvandır. Tabii burada, bu kısa yazıda Aristoteles'in felsefesine girme imkanı yok, girdik mi çıkamayız. Hem, ben Aristoteles uzmanı da değilim zaten. Bu bir tarafa. Meselemiz de zaten felsefe değil şimdi, dil.
Evet, bu yazıda hayvan kelimesinin etimolojisi üzerinde duracağım. Biraz sonra hepiniz birer hayvan olduğunuzu anlayacaksınız böylece.
Şaka bir yana; Hayvan sözcüğü Arapça kökenli olup, hay (hyy/hyw) kökünden türemiştir. Bunun için kabaca can diyebiliriz. Dolayısıyla, hayvan da canlı anlamına geliyor.
Aynı şey Batı dilleri için de söz konusu. İngilizce'de hayvanın animal demek olduğunu biliyorsunuz. Keza Fransızca'da da. Bu kelime de Grekçe rüzgar demek olan animos sözcüğünün Latince'de ruh, nefes... anlamlarına gelen animus'a dönüşmesinden türemiş ve ortaya, yaşayan şey, nefes alan şey anlamlarına gelen animale çıkmıştır. Türkçe'ye de geçmiş olan animasyon (animation) kelimesinin canlandırma demek olduğunu hatırlaynız.
Görüldüğü gibi bayanlar baylar, hepiniz bu dünyada canlı birer varlık olduğunuz sürece hayvansınız. Ha, hayvan olmak kulağa hoş gelmiyorsa, animal de olabilirsiniz, sorun değil.
Bir sonraki yazıya kadar sağlıcakla kalın sevgili hayvan dostlarım...
Evet insan düşünen bir hayvandır. Tabii burada, bu kısa yazıda Aristoteles'in felsefesine girme imkanı yok, girdik mi çıkamayız. Hem, ben Aristoteles uzmanı da değilim zaten. Bu bir tarafa. Meselemiz de zaten felsefe değil şimdi, dil.
Evet, bu yazıda hayvan kelimesinin etimolojisi üzerinde duracağım. Biraz sonra hepiniz birer hayvan olduğunuzu anlayacaksınız böylece.
Şaka bir yana; Hayvan sözcüğü Arapça kökenli olup, hay (hyy/hyw) kökünden türemiştir. Bunun için kabaca can diyebiliriz. Dolayısıyla, hayvan da canlı anlamına geliyor.
Aynı şey Batı dilleri için de söz konusu. İngilizce'de hayvanın animal demek olduğunu biliyorsunuz. Keza Fransızca'da da. Bu kelime de Grekçe rüzgar demek olan animos sözcüğünün Latince'de ruh, nefes... anlamlarına gelen animus'a dönüşmesinden türemiş ve ortaya, yaşayan şey, nefes alan şey anlamlarına gelen animale çıkmıştır. Türkçe'ye de geçmiş olan animasyon (animation) kelimesinin canlandırma demek olduğunu hatırlaynız.
Görüldüğü gibi bayanlar baylar, hepiniz bu dünyada canlı birer varlık olduğunuz sürece hayvansınız. Ha, hayvan olmak kulağa hoş gelmiyorsa, animal de olabilirsiniz, sorun değil.
Bir sonraki yazıya kadar sağlıcakla kalın sevgili hayvan dostlarım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




