5 Şubat 2017
4 Şubat 2017
Nietzsche'nin Kuruyan Bıyığı
Misafiri olduğu evde Nietzsche banyodan çıkıyor. Evin hanımı kızlarından birine fön makinesini getirmesini buyuruyor. Kız gidip getiriyor. Nietzsche alıp bıyığını kurutuyor. Hayat ilginç bir trene benziyor.
3 Şubat 2017
2 Şubat 2017
Keçi
Bugün her tarafta bir haber vardı. Facebook ve Twitter'da da epeyce paylaşıldı. Rizeli bir çocuk güya yeni doğurmuş keçisini kendi sırt çantasına, yavrusunuysa köpeğe bağladığı başka bir çantaya koymuş eve götürüyor. Habere şuradan ve şuradan bakılabilir. Çoğu haber sitesi hemen atlamış, "O fotoğrafın sırrı ortaya çıktı" diyen var. Sosyal medyadaysa kocaman kocaman sevgi gösterileri, üzerine titremeler falan... Sırtında keçisiyle kızcağızın olabildiğince sevimli durduğu kuşkusuz. Köpeğin sırtındaki yavrunun sevimliliğineyse diyecek yok. Keçileri öteden beri ne denli sevdiğimi bilen bilir. Gelgelelim resimlere bakar bakmaz işin içinde bir terslik olduğunu fark ettim. Blogda paylaşmadan da edemedim.
Köyde doğup büyümüş, hayvanlarla içli dışlı olmuş biri olarak söyleyeyim ki, doğuracak olgunluğa erişmiş bir keçinin sırt çantasına sığabilmesi mümkün değildir. Zaten fotoğraftakine bakınca henüz bir yaşını bile tamamlamamış bir oğlak olduğu anlaşılıyor. Buna ek olarak, bu yaştaki bir çocuğun yetişkin bir keçiyi sırtlaması da pek mümkün değildir. Ayrıca, yeni doğduğu söylenen yavrunun bugün doğmadığı da apaçık. Çünkü yeni doğan bir yavru ıslak olur bir kere. Plasentadan çıkmış olduğu için jel kıvamında bir ıslaklıktır bu. Bundan ötürü de kuruduktan sonra bile ıslaklığın izi kalır. Yani bu sabah doğmuş bir yavruya akşamleyin bakan biri onun bugün doğduğunu oracıkta anlayabilir. Bir haftalık bir yavruya benziyor bu.
Demem o ki, böyle bir habere gerek yoktu, bu fotoğraflar zaten yeterince güzel.
Köyde doğup büyümüş, hayvanlarla içli dışlı olmuş biri olarak söyleyeyim ki, doğuracak olgunluğa erişmiş bir keçinin sırt çantasına sığabilmesi mümkün değildir. Zaten fotoğraftakine bakınca henüz bir yaşını bile tamamlamamış bir oğlak olduğu anlaşılıyor. Buna ek olarak, bu yaştaki bir çocuğun yetişkin bir keçiyi sırtlaması da pek mümkün değildir. Ayrıca, yeni doğduğu söylenen yavrunun bugün doğmadığı da apaçık. Çünkü yeni doğan bir yavru ıslak olur bir kere. Plasentadan çıkmış olduğu için jel kıvamında bir ıslaklıktır bu. Bundan ötürü de kuruduktan sonra bile ıslaklığın izi kalır. Yani bu sabah doğmuş bir yavruya akşamleyin bakan biri onun bugün doğduğunu oracıkta anlayabilir. Bir haftalık bir yavruya benziyor bu.
Demem o ki, böyle bir habere gerek yoktu, bu fotoğraflar zaten yeterince güzel.
31 Ocak 2017
Her şey tamam da, bu yazının başlığını ne koysam yahu?
Birkaç rüya gördüm her zamanki gibi. Şu an hatırlamıyorum ne hakkında olduklarını. Tek hatırladığım, ne sevimli ne de sevimsiz rüyalar olduklarıydı. Gözümü açtığımda saati tahmin etmeye çalıştım. Yataktan çıkmadan uzanıp perdeyi açtım. (Perdeyi açmak: Bir perde nasıl açılır ki? Enteresan! Vizontele'deki çocuğun deyişiyle, enteresan!) Uzandım gene. Yüzüm dışarıya dönüktü. Karşıdaki binanın duvarına, pencerelerine bakıyordum. Saat dokuz-on civarı bir şey olmalı, diye tahmin yürüttüm. (Acaba bu yeryüzünde ilk tahmini kim yürüttü? Nereden nereye yürüttü? Bunlar da sorulası sorular kardeşim.) Saati nasıl tahmin ettiğimi sordum kendime. Binanın duvarına bakarak günün hangi saatinde olunduğu nasıl tahmin edilebilir? Sonra etrafta sesler olduğunu fark ettim. Gündelik sesler yani. Dışarıdan, rastgele gelen sesler. İşte, saati asıl bu seslere bakarak tahmin ettiğimi anladım. Öyle ya, sabahın köründe gelen sesler farklı olur, değil mi? Akşam üzeri gelenlerin de farklı olduğu gibi.
Saate bakmadan önce kitabımdan bir bölüm okumaya karar verdim. Yanıbaşımda iki kitap duruyordu. Biri kara, öbürü ak kapaklı. Kara kapaklı kitap demek Yapı Kredi Yayınları demek, ak kapaklı kitap demekse Can Yayınları demek, biliyorsunuz, söylememe lüzum yok. (İşte böyle, bazı şeyleri söylememize lüzum olmadığını kendi ağzımızla söylememize rağmen gene de söyleriz.) Bu iki kitabı dün yatmadan hemen önce çantamdan çıkardım. İlkin ak olanı aldım, bir sayfalık Giriş bölümünü okudum, son satırlara gelince aklımı veremediğimi gördüm. Sonra karayı aldım, biraz bakındım, onu da doğru dürüst okuyamayacağımı gördüm. Bunun birkaç sayfasını geçen gün kütüphanede okumuştum da.
Dün gece yatağa girmeden önceki iki-üç saati masada, bilgisayar başında, ara sıra kalkıp çay may almak suretiyle oturarak geçirmiştim. Kelimelik oynadım. Oraya buraya baktım. Aklıma bir şey takıldıkça hemen açıp Wikipedia'ya baktım çoğu kez yaptığım gibi. Falan filan. Fakat yatağa girince içimin hiç de rahat olmadığını, canımın sıkıldığını gördüm. Uykum zaten yoktu. Demek ki bilgisayar, başında oturduğum o iki-üç saat boyunca beni uyuşturmuş, can sıkıntımın farkında olmamamı sağlamıştı. Kitap da okuyamıyordum, çünkü, dedim ya, kafamı veremiyordum. Neyse ki korktuğum olmadı, çok da debelenmeden, yatakta bir yarım saat, kırk dakika kadar kafamdaki dağınık düşünüşlerle hemhal olduktan sonra uyumuşum.
Kelimelik diyordum, birkaç aydır kapatmıştım, oynamıyordum, geçen gün gene açtım. Tee o zaman oynadıklarımın adları hâlâ kayıtlı, çoğunu yenmişim. Mesela biriyle sekiz oyun oynamışız, durum 6-2. Oyun isteği gönderdim, kabul etti. Beş oyun daha oynadık, beşinde de yenilince artık benimle oynamayacağını söyleyerek çıktı. Başkalarıyla oynadım ben de.
Kara renkli kitabı geçen gün Aze benim için aldı, onların kütüphanesinden. Bizimkinde yoktu çünkü. YKY'nin Kızılay'daki kitabevinde bile yoktu, Tunalı'daki şubede bir tane varmış yalnızca. Oraya da kim gidecek şimdi, diye söylenmiştim içimden. Kitabı çantamda epeyce dolaştırdım son on günde. Benimle birlikte gelmediği yer kalmadı. Şehir şehir. Fakat hiç açıp bakmaya fırsatım olmadı. Çok doluydum yani. Ak renkli kitabıysa dün bizim kütüphanelerin birinden aldım. Yolum o tarafa düştü, hazır gelmişken uğrayıp aldım. (Ne kadar muğlak konuşuyorum böyle.)
Elime aldığım kitabın ilk bölümünü, geçenlerde kütüphanede okumuştum ya, bir kez daha okudum ve kalkıp yataktan çıktım. Saat onu bir şeyler geçiyordu. Dün akşam yapıp bir-iki kâse kadarını yediğim çorba henüz burada duruyorken şimdi kim kahvaltı hazırlar, dedim kendime. İşin gerçeği, hazırlamaya üşenmiştim. Çorba sağ olsun, imdadıma yetişti. Hemen ısıttım, oturup kaşıklamaya başladım. Fakat bir yumurta haşlamayı da araya sıkıştırdım. Onu da çorbadan sonra yaptığım kahveyle yedim. Tuzlayarak. Her zaman yaptığım gibi. Benim yumurtayı nasıl tuzladığımı bilen bilir. (Çorba yenilir mi, içilir mi, yıllardır düşünüyorum?)
Söylemeyi unutmuşum, çorbadan önce, yani kalkar kalkmaz dolabın içini şöyle bir elden geçirdim. İçindeki kitaplardan bazılarını bugün götürmem gerek. İkisini Serdar'dan ödünç almıştım, bir hafta bende kalsınlar dediydim de galiba iki haftayı da doldurdular. Üçü de bizim kütüphanenin, götürüp iade edeceğim. Bir poşet bulup bunları içine koydum. Dosya mosyalar, kâğıtlar hep karışmış, onları da düzenledim. Ondan önce de tabii yüzümü yıkamıştım.
Kahvemle yumurtamı içip yedikten sonra tıraş oldum. Hayatımın daimi işkencelerinden biridir sakal tıraşı olmak. Peki, tıraştan sonra ne yaptım? Hatırlayamıyorum, iyi mi. Sonra, götürüp fotokopilerini çekeceğim, taratacağım bir şeyler vardı, bilgisayara kaydetmiştim, onlar neydi, bir bakayım, derken bilgisayarı açtım. Açmışken, telefona atıp otobüste filan dinlemek üzere masaüstüne attığım bir-iki müzik parçası gördüm, onları gönderdim telefona. Birini çocukluk arkadaşım, akrabam İsmail'le ekibi söylüyorlar. Aynı şekilde, tablete atmak için masaüstüne ayırdığım birkaç e-kitabı gönderdim. Sonrasında ne oldu, onu da anımsamıyorum, bir baktım ki Kelimelik'te oyun oynuyorum gene. Jardzy bloğa yorum yapmış, bir ara onu görüp yayımladım. Velhasıl, bilgisayar başında ne kadar oturduğumu şu an kesinlikle saptayamayacak durumda olduğumu belirtmek istemekle birlikte, yarım saattir bu yazıyı yazdığımı dile getirmek de beni mutlu edecektir.
Yazıya oturmadan hemen önceyse pilav yaptım. Bir şeyler yiyip öyle çıkayım, dedim de ondan ötürü yaptım. Tel şehriyeli pirinç pilavı. Neden pilav, diye sorulacak olursa daha pratik bir yemek bilen varsa beri gelsin derim. Yumurta kırma hariç. (Bu "pratik yemek" sözü de ne kadar itici duruyor yahu!) Şu an pilavım hazır. Yazının yarısındayken kalkıp söndürdüm. Yiyip çıkacağım birazdan. Gelgelelim... Saat dördü geçiyor, ben varasıya Serdar gitmiş olur, okul tatil olduğundan kütüphane de erkenden kapanmış olabilir. İyisi mi gidip gölde biraz yürümek. Tam olarak şu anda biri bağırıyor dışarıdan. Ne dediği anlaşılmıyor. Bir sokak satıcısı olmalı.
Her şey tamam da, bu yazının başlığını ne koysam yahu? Sahi, ne koysam?
Saate bakmadan önce kitabımdan bir bölüm okumaya karar verdim. Yanıbaşımda iki kitap duruyordu. Biri kara, öbürü ak kapaklı. Kara kapaklı kitap demek Yapı Kredi Yayınları demek, ak kapaklı kitap demekse Can Yayınları demek, biliyorsunuz, söylememe lüzum yok. (İşte böyle, bazı şeyleri söylememize lüzum olmadığını kendi ağzımızla söylememize rağmen gene de söyleriz.) Bu iki kitabı dün yatmadan hemen önce çantamdan çıkardım. İlkin ak olanı aldım, bir sayfalık Giriş bölümünü okudum, son satırlara gelince aklımı veremediğimi gördüm. Sonra karayı aldım, biraz bakındım, onu da doğru dürüst okuyamayacağımı gördüm. Bunun birkaç sayfasını geçen gün kütüphanede okumuştum da.
Dün gece yatağa girmeden önceki iki-üç saati masada, bilgisayar başında, ara sıra kalkıp çay may almak suretiyle oturarak geçirmiştim. Kelimelik oynadım. Oraya buraya baktım. Aklıma bir şey takıldıkça hemen açıp Wikipedia'ya baktım çoğu kez yaptığım gibi. Falan filan. Fakat yatağa girince içimin hiç de rahat olmadığını, canımın sıkıldığını gördüm. Uykum zaten yoktu. Demek ki bilgisayar, başında oturduğum o iki-üç saat boyunca beni uyuşturmuş, can sıkıntımın farkında olmamamı sağlamıştı. Kitap da okuyamıyordum, çünkü, dedim ya, kafamı veremiyordum. Neyse ki korktuğum olmadı, çok da debelenmeden, yatakta bir yarım saat, kırk dakika kadar kafamdaki dağınık düşünüşlerle hemhal olduktan sonra uyumuşum.
Kelimelik diyordum, birkaç aydır kapatmıştım, oynamıyordum, geçen gün gene açtım. Tee o zaman oynadıklarımın adları hâlâ kayıtlı, çoğunu yenmişim. Mesela biriyle sekiz oyun oynamışız, durum 6-2. Oyun isteği gönderdim, kabul etti. Beş oyun daha oynadık, beşinde de yenilince artık benimle oynamayacağını söyleyerek çıktı. Başkalarıyla oynadım ben de.
Kara renkli kitabı geçen gün Aze benim için aldı, onların kütüphanesinden. Bizimkinde yoktu çünkü. YKY'nin Kızılay'daki kitabevinde bile yoktu, Tunalı'daki şubede bir tane varmış yalnızca. Oraya da kim gidecek şimdi, diye söylenmiştim içimden. Kitabı çantamda epeyce dolaştırdım son on günde. Benimle birlikte gelmediği yer kalmadı. Şehir şehir. Fakat hiç açıp bakmaya fırsatım olmadı. Çok doluydum yani. Ak renkli kitabıysa dün bizim kütüphanelerin birinden aldım. Yolum o tarafa düştü, hazır gelmişken uğrayıp aldım. (Ne kadar muğlak konuşuyorum böyle.)
Elime aldığım kitabın ilk bölümünü, geçenlerde kütüphanede okumuştum ya, bir kez daha okudum ve kalkıp yataktan çıktım. Saat onu bir şeyler geçiyordu. Dün akşam yapıp bir-iki kâse kadarını yediğim çorba henüz burada duruyorken şimdi kim kahvaltı hazırlar, dedim kendime. İşin gerçeği, hazırlamaya üşenmiştim. Çorba sağ olsun, imdadıma yetişti. Hemen ısıttım, oturup kaşıklamaya başladım. Fakat bir yumurta haşlamayı da araya sıkıştırdım. Onu da çorbadan sonra yaptığım kahveyle yedim. Tuzlayarak. Her zaman yaptığım gibi. Benim yumurtayı nasıl tuzladığımı bilen bilir. (Çorba yenilir mi, içilir mi, yıllardır düşünüyorum?)
Söylemeyi unutmuşum, çorbadan önce, yani kalkar kalkmaz dolabın içini şöyle bir elden geçirdim. İçindeki kitaplardan bazılarını bugün götürmem gerek. İkisini Serdar'dan ödünç almıştım, bir hafta bende kalsınlar dediydim de galiba iki haftayı da doldurdular. Üçü de bizim kütüphanenin, götürüp iade edeceğim. Bir poşet bulup bunları içine koydum. Dosya mosyalar, kâğıtlar hep karışmış, onları da düzenledim. Ondan önce de tabii yüzümü yıkamıştım.
Kahvemle yumurtamı içip yedikten sonra tıraş oldum. Hayatımın daimi işkencelerinden biridir sakal tıraşı olmak. Peki, tıraştan sonra ne yaptım? Hatırlayamıyorum, iyi mi. Sonra, götürüp fotokopilerini çekeceğim, taratacağım bir şeyler vardı, bilgisayara kaydetmiştim, onlar neydi, bir bakayım, derken bilgisayarı açtım. Açmışken, telefona atıp otobüste filan dinlemek üzere masaüstüne attığım bir-iki müzik parçası gördüm, onları gönderdim telefona. Birini çocukluk arkadaşım, akrabam İsmail'le ekibi söylüyorlar. Aynı şekilde, tablete atmak için masaüstüne ayırdığım birkaç e-kitabı gönderdim. Sonrasında ne oldu, onu da anımsamıyorum, bir baktım ki Kelimelik'te oyun oynuyorum gene. Jardzy bloğa yorum yapmış, bir ara onu görüp yayımladım. Velhasıl, bilgisayar başında ne kadar oturduğumu şu an kesinlikle saptayamayacak durumda olduğumu belirtmek istemekle birlikte, yarım saattir bu yazıyı yazdığımı dile getirmek de beni mutlu edecektir.
Yazıya oturmadan hemen önceyse pilav yaptım. Bir şeyler yiyip öyle çıkayım, dedim de ondan ötürü yaptım. Tel şehriyeli pirinç pilavı. Neden pilav, diye sorulacak olursa daha pratik bir yemek bilen varsa beri gelsin derim. Yumurta kırma hariç. (Bu "pratik yemek" sözü de ne kadar itici duruyor yahu!) Şu an pilavım hazır. Yazının yarısındayken kalkıp söndürdüm. Yiyip çıkacağım birazdan. Gelgelelim... Saat dördü geçiyor, ben varasıya Serdar gitmiş olur, okul tatil olduğundan kütüphane de erkenden kapanmış olabilir. İyisi mi gidip gölde biraz yürümek. Tam olarak şu anda biri bağırıyor dışarıdan. Ne dediği anlaşılmıyor. Bir sokak satıcısı olmalı.
Her şey tamam da, bu yazının başlığını ne koysam yahu? Sahi, ne koysam?
30 Ocak 2017
29 Ocak 2017
Hayde
Evin tek çocuğuydu. Bundan ötürü her gün kahvaltısını eder etmez birilerini bulup onlarla oynamak için dışarı çıkardı. En yakın evden başlayarak kapının ya da pencerenin önüne gider, yaşıtlarına, "Haydi gel, oynayalım," diye seslenirdi. Gelirse gelirdi, gelmezse bizimki başka kapıya, pencereye gider, aynını yapardı: "Haydi gel, oynayalım." Bir zaman sonra mahalleli alıştı bu duruma. O kadar ki kimse adını anmaz oldu, herkes ona "Haydigel" demeye başladı. Misal, komşu evlerden birine arkadaşını sormaya gittiğinde evin kadını çocuğuna, "Oğlum, arkadaşın Haydigel seni çağırıyor," derdi. Tuhaftır, kendisi de zamanla bu Haydigel adını benimsedi. Adını soranlara Haydigel diyordu artık.
Günlerden bir gün ailesi ekonomik nedenlerden ötürü Almanya'ya göçtü. Haydigel'in okula orada devam etmesi gerekiyordu haliyle. Gideli henüz kısa bir süre olmasına karşın meraklı bir çocuk olan Haydigel biraz Almanca öğrenmişti bile. Nitekim babası onu okula yazdırmaya götürdüğünde müdür adını sorunca bunu anladı ve hemen atılarak "Haydigel" deyiverdi. Kaydı yapıldı, pazartesi gelip okula başlaması söylendi. Pazartesi günü 3/A sınıfının öğretmeni sınıf listesinde yeni bir ad olduğunu fark etti. İşte bu ad, sahibi gelecekte ünlü bir filozof olacak olan Heidegger'di.
Günlerden bir gün ailesi ekonomik nedenlerden ötürü Almanya'ya göçtü. Haydigel'in okula orada devam etmesi gerekiyordu haliyle. Gideli henüz kısa bir süre olmasına karşın meraklı bir çocuk olan Haydigel biraz Almanca öğrenmişti bile. Nitekim babası onu okula yazdırmaya götürdüğünde müdür adını sorunca bunu anladı ve hemen atılarak "Haydigel" deyiverdi. Kaydı yapıldı, pazartesi gelip okula başlaması söylendi. Pazartesi günü 3/A sınıfının öğretmeni sınıf listesinde yeni bir ad olduğunu fark etti. İşte bu ad, sahibi gelecekte ünlü bir filozof olacak olan Heidegger'di.
27 Ocak 2017
Pencereyi açın, son birkaç gündür uçabiliyorum
Pencereden dışarı bakınca karşıdaki çatıda yağmurda başını eğmiş, hareketsiz duran bir kuzgun gördüm. Çok sonraları bile hâlâ orada, kıpırdamıyor ve donuyor, yalnız ve kuzgun düşüncelerine dalmış olarak öylece tünemiş. İçimi kardeşçe bir his kapladı ve göğsümü bir yalnızlık hissi doldurdu.
***İnsan yürürken fırlatıp atılmış birçok şeye rastlıyor.
***Yağmurun sırılsıklam ettiği bir tarlada bir adam bir kadını yakalıyor. Çimler çamura boyun eğip dümdüz olmuş.
***Bir İspanyol rahip kötü bir İngilizce ile ayini okuyordu; berbat tonlarla fazla güçlü mikrofona şarkı söylüyordu ama arkasındaki taş duvarda biraz sarmaşık vardı ve serçeler şakıyordu. Serçeler mikrofona o kadar yakındı ki rahip duyulmuyordu. Serçelerin sesleri mikrofonla yüz katına çıkmıştı. Sonra genç bir kız merdivenlere yığıldı ve öldü. Birisi kızın dudaklarına soğuk su sürdü ama kız ölümü tercih etti.
***"Orman," dedim sık sık, hakikat bizzat ormanın içinde geziniyor.
***Nehre fırlattığım boş süt kartonu benden önce Paris'te olacak.
***Dedim ki, pencereyi açın, son birkaç gündür uçabiliyorum.
Werner Herzog, Buzda Yürüyüş: Münih-Paris, Jaguar Kitap.
15 Ocak 2017
Göç'üş
Rüyamda kendimi bir kuş olarak görüyorum. Mevsim değişiyor, değişince de göç zamanının gelip çattığı söyleniyor. Herkeste bir telaş, bir telaş. Ben oralı değilim. Göçse göç, bana ne? Ne var ki meselenin beni aştığını anlıyorum kısa süre sonra. Herkes göçe katılacak, görünen bu. Evet, beni göçmeye zorlayan eden yok ancak herkes gidince ben yalnız kalacağım, bu çok açık. Şu halde ne yapmalı? Çaresiz, göçe katılmalı, elden bir şey gelmiyor.
Göç yolu boyunca düşünüp duruyor, yer yer içimi yiyorum: Neden benim istediğim olmuyor? Neden yerimde yurdumda kalmıyorum da gönülsüz olduğum bu göçe katılıyorum? Arkadaşlarım, yoldaşlarım yolculuğu keyifli kılmak adına hep bir şeyler yapıp ediyorlar da ben böyle düşüncelerle tamamlıyorum işte. Bir yanıt da bulamıyorum kafamdaki onca soruya.
Göç tamamlanıyor. Yeni yerimize varıyoruz. Bambaşka bir memleket. Hava serin, bu iyi hiç olmazsa. Kafile ağaçlıklı bir yere konuyor. Yaşlılar biliyor burayı, gelip gitmişlikleri çok. Benim gibi gençlere yol yordam gösteriyorlar. Bizi boş ağaçlara yönlendiriyorlar. Şuraya, buraya yuvanızı yapın, diyorlar. Hayatımda hiç yuva yapmamışım. Zaten de gencim, geçen yıl çıkmışım yumurtadan. Gönülsüzce işe koyuluyorum. Çer çöp, dal budak toplamam gerekiyor yuvamı kurmak için. Gelgelelim iş hiç hoşuma gitmiyor. Derken gözüme bir evin damı ilişiyor. Dümdüz, toprak bir dam. Neden bu ağacın çatallanmış dalları arasına güç bela yuva yapmak için uğraşıyorum ki, diye geçiriyorum içimden. Geçirmekle birlikte de aklımdakini uygulamak üzere uçup o damın üzerine konuyorum. Çok hoşuma gidiyor bu yer. Tamam, yuvamı buraya yapacağım. Şu yandaki ağaçların gölgesinin vurduğu bir yere. Oracıkta işe koyuluyorum. Koyuluyorum koyulmasına fakat öteki kuşlardan hemen itiraz sesleri yükselmeye başlıyor. Orada yuva olmaz! Oraya yuva yapılır mı be! Damda da yuva mı olurmuş! Böyle bir yuva nerede görülmüş! Bir dolu itiraz. Soruyla karşılık vermeye başlıyorum. Neden olmasın? Olmaması için engel ne? Damda yuva yapılmaz diye kanun mu var? Kim demiş dünyanın bütün yuvaları ağaçta olacak diye? Ne ki sorularım para etmiyor. Adamakıllı bir yanıt alamıyorum hiçbirine. Kuşlar karşı çıkıyorlar fikrime ama buna bir dayanak sağlayamıyorlar. Anlıyorum ki tartışmak boşuna. Tamam, diyorum, ben yuvamı buraya yapacağım, siz ne derseniz deyin. Kararım bu, bir yuvanın yalnızca ağaca yapılmadığını göstereceğim onlara. Kulaklarımı tıkayıp işime dönüyorum. O esnada uyanıyorum.
Göç yolu boyunca düşünüp duruyor, yer yer içimi yiyorum: Neden benim istediğim olmuyor? Neden yerimde yurdumda kalmıyorum da gönülsüz olduğum bu göçe katılıyorum? Arkadaşlarım, yoldaşlarım yolculuğu keyifli kılmak adına hep bir şeyler yapıp ediyorlar da ben böyle düşüncelerle tamamlıyorum işte. Bir yanıt da bulamıyorum kafamdaki onca soruya.
Göç tamamlanıyor. Yeni yerimize varıyoruz. Bambaşka bir memleket. Hava serin, bu iyi hiç olmazsa. Kafile ağaçlıklı bir yere konuyor. Yaşlılar biliyor burayı, gelip gitmişlikleri çok. Benim gibi gençlere yol yordam gösteriyorlar. Bizi boş ağaçlara yönlendiriyorlar. Şuraya, buraya yuvanızı yapın, diyorlar. Hayatımda hiç yuva yapmamışım. Zaten de gencim, geçen yıl çıkmışım yumurtadan. Gönülsüzce işe koyuluyorum. Çer çöp, dal budak toplamam gerekiyor yuvamı kurmak için. Gelgelelim iş hiç hoşuma gitmiyor. Derken gözüme bir evin damı ilişiyor. Dümdüz, toprak bir dam. Neden bu ağacın çatallanmış dalları arasına güç bela yuva yapmak için uğraşıyorum ki, diye geçiriyorum içimden. Geçirmekle birlikte de aklımdakini uygulamak üzere uçup o damın üzerine konuyorum. Çok hoşuma gidiyor bu yer. Tamam, yuvamı buraya yapacağım. Şu yandaki ağaçların gölgesinin vurduğu bir yere. Oracıkta işe koyuluyorum. Koyuluyorum koyulmasına fakat öteki kuşlardan hemen itiraz sesleri yükselmeye başlıyor. Orada yuva olmaz! Oraya yuva yapılır mı be! Damda da yuva mı olurmuş! Böyle bir yuva nerede görülmüş! Bir dolu itiraz. Soruyla karşılık vermeye başlıyorum. Neden olmasın? Olmaması için engel ne? Damda yuva yapılmaz diye kanun mu var? Kim demiş dünyanın bütün yuvaları ağaçta olacak diye? Ne ki sorularım para etmiyor. Adamakıllı bir yanıt alamıyorum hiçbirine. Kuşlar karşı çıkıyorlar fikrime ama buna bir dayanak sağlayamıyorlar. Anlıyorum ki tartışmak boşuna. Tamam, diyorum, ben yuvamı buraya yapacağım, siz ne derseniz deyin. Kararım bu, bir yuvanın yalnızca ağaca yapılmadığını göstereceğim onlara. Kulaklarımı tıkayıp işime dönüyorum. O esnada uyanıyorum.
14 Ocak 2017
Küçük kız bundan ağladı
Ben de henüz büyümüş sayılmazdım, fakat yeğenim o zaman küçücük bir şeydi. Eğer kafası gerçekten acımış olsaydı çocukluğun doğası gereği hemencecik ağlaması gerekirdi. Kafasının acımadığı apaçıktı. Zaten de taş, dedim ya, kafasına değil, tokasına değmişti. O halde niçin ağlamış olabilirdi?
***
Kadınların ağlamak için belli bir nedene gereksinim duymadığını, bazen sırf ağlamak gerektiğini düşündükleri için ağladıklarını ben işte o zaman öğrendim.
Geçen yıl bugün sorulmuş sorunun kendimce yanıtı.
12 Ocak 2017
Soğuğun ve geçip gitmişliğin kenti
Bu coğrafyanın insanıyım ben de. Bu soğuk hava, yerdeki bu kar, havadaki bu kar kokusu... Öyle tanıdık.
*
İki-üç saat boyunca durmadan kar yağıyor. Yollar, kaldırımlar hep kaplanmış. Çocukluğumun manzarası bu. Hiç değişmemiş. Hiç değişmeyecek. Harika! Geçmişe ait bir şeylerin değişmeyecek olma olasılığı...
*
İnsanlar... Kayıp düşmemek için daimi bir teyakkuz halinde yürüyenler, soğuktan bedenini büzüştürüp duranlar, bir an önce içeri girip ısınmak isteyenler... Hayatımın gelip geçmiş hemen her kışının manzarası bu. Yabancısı değilim. Böyle soğuk havalarda insanı ısıtan üstündeki kalın giysilerden çok böylesi tanıdık bildik manzaralardır işte. Burası Kars. Soğuğun ve geçip gitmişliğin kenti.
9 Ocak 2017
Köye Yolculuk
Köye gidilecek. Dolmuşun yanında bekliyoruz. Esasında "dolmuş" buralara pek yabancı bir kelime. Minibüs. Hata, şoförün adına ekleyerek: falankesin minibüsü, filankesin minibüsü. Çoğu köyün tek minibüsü vardı eskiden. Şimdi devir değişti, yaygınlaşan yalnızca internetli telefonlar neyim değil, taşıtlar da epey çoğaldı.
Köy yolu açık mı kapalı mı bilmiyoruz. Açıksa nereye kadar açık, kapalıysa nereye kadar kapalı? Köylüler kar kışta şehre inmeye pek bir gönülsüz doğal olarak. Mühim bir işi olmadan kimse evden çıkmak istemez bu soğuk havalarda. Bundandır, minibüsü bekleyen yalnızca beş kişiyiz. Şoför de gelecek, altı. Doğrusu, köyün son minibüsü bu. Zati hepi topu iki tane var. Öbürü bir saat önce hareket etmiş. Birkaç köylü onunla gitmiş, bizse bununla gideceğiz işte. Akşam olmak üzere.
Şoförümüz geliyor, biniyoruz, hareket ediyor minibüsümüz. Köyün imamı da burada. Müftülükte işi mi varmış neymiş, bundan ötürü akşama kalmış. Yolculardan biriyse Vıladimir'in amcası, kahvede okey oynamaya dalmış. Oyun arkadaşları da bizim köyden ama burada, şehirde, şehrin sonradan göçle oluşma mahallelerinde oturuyorlar. Yıllar içinde peyderpey şehre taşınanlar...
Araba neredeyse boş olduğundan her birimiz gönlümüzce yayılıyoruz. Herkese ikişer üçer koltuk düşüyor. Kısa sürede ısınıyor da. Radyatörler çalışıyor. Bu şoförün cömertliğini hep takdir etmişimdir. Öyle ya, cimriliğinden yolcuları donduran şoförlerin bol olduğu bir coğrafya burası. Soğuk mu soğuk bir coğrafya.
Ön koltukta, dayısının yanında şoförün yeğeni oturuyor. Günün girdisi çıktısını konuşuyorlar. Daha üç-beş yıl önce sessiz sakin bir ufaklıktı. Artık büyümüş. Efendiliğinden bir şey yitirmemiş olması sevindirici. İmamla Vıladimir'in amcası da ayrı bir konuda, aslında pek çok konuda konuşup duruyorlar. Arkalı önlü oturduklarından, birbirlerini görebilsinler diye ikisi de sırtını minibüsün camına dayamış. Bu coğrafyada imamlar arabanın ön koltuğunda oturur. Yıllar, sanırım hayli uzun yıllar içinde oluşturulagelmiş bir gelenek bu, imam geldi miydi en öndeki yer verilir, o da hayır demez. En azından görüp tanıdığımız imamların büyük çoğunluğu hayır demez. Ne ki değişen devir bu geleneği de yerinden oynatacak gibi. Fakat bu imam da biraz farklı biri. Genç de. Otuz yaşında var yok. Öyle saygı, hürmet beklentisi yüksek birine benzemiyor, iyi. Yani şöyle, şoförün yeğeni ön koltukta oturuyorken imam orta koltukların birinde oturmuş, bu durumu hiç dert etmiyor, Vıladimir'in amcasıyla keyifli diyebileceğin bir muhabbete girişmiş. Hem zaten adamcağız okeyci, kumarcı diyerek muhatabına sırt da çevirmiyor. İmamların yapmadığı şey değil.
Bu imamı ilk görüşüm. Minibüse binmeden biraz önce merhabalaştık. Siz köyün yeni imamısınız galiba, dedim, evet, dedi o da. Siz de filankesin oğlusunuz galiba, dedi. Evet, dedim. Babamın halini hatrını sordu. İyi, dedim, bildiğiniz gibi. Yalan söylemiştim. Zira ben de doğru dürüst bilmiyordum babamın halini hatrını. Pek durmadım üzerinde ama. Neticede bir imama ayak üstü söylediğim ilk yalan değildi bu. Hem, bir imama yalan söylemekle herhangi bir insana yalan söylemek arasında günaha girme bakımından bir ayrım olmadığını kavrayacak yaştayım artık. Neredeyse bir yıl oldu sizin köye geleli, diye sürdürdü imam. He ya, dedim içimden, en az neredeyse bir yıldır kendi köyüme gelmemiş olduğum anlamına geliyor bu.
Bir yol arkadaşımız daha var. Bir kadın. Kim olduğu konusunda, bizim mahalleden olmadığı dışında bir fikrim yok. Bizim köyün evleri bir dağ yamacının alt ve üst kısımlarına kümelenmiş olduklarından Aşağı Mahalle, Yukarı Mahalle adını almışlar. Bu kadın Yukarı Mahalle'ye gelin gelmiş olmalı. Hangi köyden gelmiş olabilir? İsteyerek mi evlendi acaba, yoksa istemeye gittiler de babası tutup verdi mi? Buralarda düzen böyledir. Kızlar durmadan bir köyden bir köye gelin giderler. Bizim köyden gidenlerin de haddi hesabı yoktur ya. Kadın suskun. Camdan dışarı bakıyor. Sanırım dışarıda kar yağıyor hafif hafif. Benim de güya yüzüm cama dönük fakat dışarısının farkında değilim. Karanlık da çöktü demin. Arabanın içi karanlık. Farların ışığı kar beyazı yola vurup yansıyor, içerisi azıcık onunla aydınlanıyor. Kış. Gün akşama yüz tuttu mu bir bakıyorsun oracıkta kararıyor hava. Kadın ne düşünüyordur, diye geçiriyorum içimden. Yaşını tahmin etmeye çalışıyorum. Bir fikrim yok. Belki çocuktur, henüz on yediye bile basmamıştır, belki de yirmi beşindedir. Köy kadıncağızları hep aynı biçim giyinirler, hal tavırları da birbirine benzer, bundan olsa gerek, yaşlarını kestiremiyorsun. Konuşmuyor da. Kiminle konuşacak? Şoförle yeğeni oralı değiller, imamla Vıladimir'in amcası kendi âlemlerindeler. Bense bir yabancıyım ona. Tıpkı onun da bana yabancı olduğu gibi. Önümdeki koltukta, karşı pencerenin yanında oturuyor. Ben en arka koltuktayım, sırtım cama dayalı, ayağımı bitişik koltuklara uzatmış vaziyette.
Mezraya varıyoruz. Köyün birkaç kilometre altında kalan bir mezra. Öbür minibüs burada. Buraya kadar gelebilmiş, yolcuları yayan devam etmişler. Bizim de aynısını yapacağımız demek oluyor bu. Neyse ki hiçbirimizin ağır yükü yok. Benim yalnızca sırt çantam var. İniyoruz. Şoför sabah zorlanmamak adına şimdiden arabasının yönünü şehre döndürüyor. Köye doğru yola koyuluyoruz. Bir metre kadar kar var yerde. Yol arabalara kapalı, bize açık. Yürüne yürüne bir keçiyolu açılmış. İki kişinin yan yana yürümesine olanak tanımıyor ama. Diziliyoruz. Vıladimir'in amcası önden gidiyor, hemen ardından arkadaşı imam. Şoför kadını tanıyor. Şoför zaten köyün tamamını tanıyor. Üç yüz altmış beş günü burada geçiyor çünkü. Kadın şoförün, şoför de yeğeninin önünden gidiyor. Bense en arkadayım. Oldukça kişisel bir tercih bu. Zira ufaktan ufaktan kar yağıyor. Havanın yumuşak olduğunun bir diğer adı bu. Bir de dolunaylı bir akşam bu. Ağarık kar bulutlarının ardında kalmış olsa da dolunayın gücü dünyayı ışıtmaya yetiyor. İçim ne kadar sevinçle dolu, bir bilseniz. Bu akşam hiç bitmesin, yolumuz hiç bitmesin istiyorum. Bu tanımadığım kadının kafilede bulunuşu tam da bu nedenle bana bir şans. Yavaş yürüyor kadın. Biz ardındakiler de ona uyuyoruz işte. Ağır ağır ilerliyoruz. İmamla muhatabı arayı açtılar sayılır. Kadın bir yandan yavaş yürüyor, fakat öte yandan, nasıl demeli, epeyce sağlam bir insan, hiç duraklamıyor, oflayıp puflamıyor. Besbelli, bu coğrafyaya, bu hayata fazlasıyla alışkın. Benden daha alışkın.
Karda yürüyoruz. Gelmeyeli çok olmuş. Köyümün dağlarına bakıyorum. Kurtların ötelerdeki yamaçlardan bize bakıp neler düşündüğünü kestirmeye çalışıyorum.
Köy yolu açık mı kapalı mı bilmiyoruz. Açıksa nereye kadar açık, kapalıysa nereye kadar kapalı? Köylüler kar kışta şehre inmeye pek bir gönülsüz doğal olarak. Mühim bir işi olmadan kimse evden çıkmak istemez bu soğuk havalarda. Bundandır, minibüsü bekleyen yalnızca beş kişiyiz. Şoför de gelecek, altı. Doğrusu, köyün son minibüsü bu. Zati hepi topu iki tane var. Öbürü bir saat önce hareket etmiş. Birkaç köylü onunla gitmiş, bizse bununla gideceğiz işte. Akşam olmak üzere.
Şoförümüz geliyor, biniyoruz, hareket ediyor minibüsümüz. Köyün imamı da burada. Müftülükte işi mi varmış neymiş, bundan ötürü akşama kalmış. Yolculardan biriyse Vıladimir'in amcası, kahvede okey oynamaya dalmış. Oyun arkadaşları da bizim köyden ama burada, şehirde, şehrin sonradan göçle oluşma mahallelerinde oturuyorlar. Yıllar içinde peyderpey şehre taşınanlar...
Araba neredeyse boş olduğundan her birimiz gönlümüzce yayılıyoruz. Herkese ikişer üçer koltuk düşüyor. Kısa sürede ısınıyor da. Radyatörler çalışıyor. Bu şoförün cömertliğini hep takdir etmişimdir. Öyle ya, cimriliğinden yolcuları donduran şoförlerin bol olduğu bir coğrafya burası. Soğuk mu soğuk bir coğrafya.
Ön koltukta, dayısının yanında şoförün yeğeni oturuyor. Günün girdisi çıktısını konuşuyorlar. Daha üç-beş yıl önce sessiz sakin bir ufaklıktı. Artık büyümüş. Efendiliğinden bir şey yitirmemiş olması sevindirici. İmamla Vıladimir'in amcası da ayrı bir konuda, aslında pek çok konuda konuşup duruyorlar. Arkalı önlü oturduklarından, birbirlerini görebilsinler diye ikisi de sırtını minibüsün camına dayamış. Bu coğrafyada imamlar arabanın ön koltuğunda oturur. Yıllar, sanırım hayli uzun yıllar içinde oluşturulagelmiş bir gelenek bu, imam geldi miydi en öndeki yer verilir, o da hayır demez. En azından görüp tanıdığımız imamların büyük çoğunluğu hayır demez. Ne ki değişen devir bu geleneği de yerinden oynatacak gibi. Fakat bu imam da biraz farklı biri. Genç de. Otuz yaşında var yok. Öyle saygı, hürmet beklentisi yüksek birine benzemiyor, iyi. Yani şöyle, şoförün yeğeni ön koltukta oturuyorken imam orta koltukların birinde oturmuş, bu durumu hiç dert etmiyor, Vıladimir'in amcasıyla keyifli diyebileceğin bir muhabbete girişmiş. Hem zaten adamcağız okeyci, kumarcı diyerek muhatabına sırt da çevirmiyor. İmamların yapmadığı şey değil.
Bu imamı ilk görüşüm. Minibüse binmeden biraz önce merhabalaştık. Siz köyün yeni imamısınız galiba, dedim, evet, dedi o da. Siz de filankesin oğlusunuz galiba, dedi. Evet, dedim. Babamın halini hatrını sordu. İyi, dedim, bildiğiniz gibi. Yalan söylemiştim. Zira ben de doğru dürüst bilmiyordum babamın halini hatrını. Pek durmadım üzerinde ama. Neticede bir imama ayak üstü söylediğim ilk yalan değildi bu. Hem, bir imama yalan söylemekle herhangi bir insana yalan söylemek arasında günaha girme bakımından bir ayrım olmadığını kavrayacak yaştayım artık. Neredeyse bir yıl oldu sizin köye geleli, diye sürdürdü imam. He ya, dedim içimden, en az neredeyse bir yıldır kendi köyüme gelmemiş olduğum anlamına geliyor bu.
Bir yol arkadaşımız daha var. Bir kadın. Kim olduğu konusunda, bizim mahalleden olmadığı dışında bir fikrim yok. Bizim köyün evleri bir dağ yamacının alt ve üst kısımlarına kümelenmiş olduklarından Aşağı Mahalle, Yukarı Mahalle adını almışlar. Bu kadın Yukarı Mahalle'ye gelin gelmiş olmalı. Hangi köyden gelmiş olabilir? İsteyerek mi evlendi acaba, yoksa istemeye gittiler de babası tutup verdi mi? Buralarda düzen böyledir. Kızlar durmadan bir köyden bir köye gelin giderler. Bizim köyden gidenlerin de haddi hesabı yoktur ya. Kadın suskun. Camdan dışarı bakıyor. Sanırım dışarıda kar yağıyor hafif hafif. Benim de güya yüzüm cama dönük fakat dışarısının farkında değilim. Karanlık da çöktü demin. Arabanın içi karanlık. Farların ışığı kar beyazı yola vurup yansıyor, içerisi azıcık onunla aydınlanıyor. Kış. Gün akşama yüz tuttu mu bir bakıyorsun oracıkta kararıyor hava. Kadın ne düşünüyordur, diye geçiriyorum içimden. Yaşını tahmin etmeye çalışıyorum. Bir fikrim yok. Belki çocuktur, henüz on yediye bile basmamıştır, belki de yirmi beşindedir. Köy kadıncağızları hep aynı biçim giyinirler, hal tavırları da birbirine benzer, bundan olsa gerek, yaşlarını kestiremiyorsun. Konuşmuyor da. Kiminle konuşacak? Şoförle yeğeni oralı değiller, imamla Vıladimir'in amcası kendi âlemlerindeler. Bense bir yabancıyım ona. Tıpkı onun da bana yabancı olduğu gibi. Önümdeki koltukta, karşı pencerenin yanında oturuyor. Ben en arka koltuktayım, sırtım cama dayalı, ayağımı bitişik koltuklara uzatmış vaziyette.
Mezraya varıyoruz. Köyün birkaç kilometre altında kalan bir mezra. Öbür minibüs burada. Buraya kadar gelebilmiş, yolcuları yayan devam etmişler. Bizim de aynısını yapacağımız demek oluyor bu. Neyse ki hiçbirimizin ağır yükü yok. Benim yalnızca sırt çantam var. İniyoruz. Şoför sabah zorlanmamak adına şimdiden arabasının yönünü şehre döndürüyor. Köye doğru yola koyuluyoruz. Bir metre kadar kar var yerde. Yol arabalara kapalı, bize açık. Yürüne yürüne bir keçiyolu açılmış. İki kişinin yan yana yürümesine olanak tanımıyor ama. Diziliyoruz. Vıladimir'in amcası önden gidiyor, hemen ardından arkadaşı imam. Şoför kadını tanıyor. Şoför zaten köyün tamamını tanıyor. Üç yüz altmış beş günü burada geçiyor çünkü. Kadın şoförün, şoför de yeğeninin önünden gidiyor. Bense en arkadayım. Oldukça kişisel bir tercih bu. Zira ufaktan ufaktan kar yağıyor. Havanın yumuşak olduğunun bir diğer adı bu. Bir de dolunaylı bir akşam bu. Ağarık kar bulutlarının ardında kalmış olsa da dolunayın gücü dünyayı ışıtmaya yetiyor. İçim ne kadar sevinçle dolu, bir bilseniz. Bu akşam hiç bitmesin, yolumuz hiç bitmesin istiyorum. Bu tanımadığım kadının kafilede bulunuşu tam da bu nedenle bana bir şans. Yavaş yürüyor kadın. Biz ardındakiler de ona uyuyoruz işte. Ağır ağır ilerliyoruz. İmamla muhatabı arayı açtılar sayılır. Kadın bir yandan yavaş yürüyor, fakat öte yandan, nasıl demeli, epeyce sağlam bir insan, hiç duraklamıyor, oflayıp puflamıyor. Besbelli, bu coğrafyaya, bu hayata fazlasıyla alışkın. Benden daha alışkın.
Karda yürüyoruz. Gelmeyeli çok olmuş. Köyümün dağlarına bakıyorum. Kurtların ötelerdeki yamaçlardan bize bakıp neler düşündüğünü kestirmeye çalışıyorum.
31 Aralık 2016
22 Aralık 2016
18 Aralık 2016
16 Aralık 2016
İlk kar
Yılın ilk karı yağdı bugün. İki santim kadar. Çıkıp biraz dolaştım. Birkaç gündür ayaz vardı, özellikle akşamları insanın yüzünü kesecek derecede kuruyordu soğuk hava. Kar gelince biraz yumuşattı haliyle. Gölde kimsecikler yoktu. Bekçiler bile görünmüyordu ortalıkta. Belli ki herkes evine kapanmıştı.
Gölün yüzeyi donmuş. Buzun üzerine kar da yağınca güzel bir görüntü çıkmış ortaya. Hayvanları aradı gözüm. Özellikle de sakarmekeleri (artık adlarını da öğrendim, kullanıyorum ne güzel). Çünkü onlar gölün her yerinde dolaşıyorlar, mesela kazlar gibi yalnızca sazlıklarda takılmıyorlar. Gözüm onları aradı ama yoktular. Gölün fotoğraflarını çekerek ilerledim. Saksağanlar uçuşup duruyorlardı etrafta. Bu saksağanlar her mevsimin kuşlarıdır, aynı zamanda çocukluğumun kuşları, ne çok severim onları. Hep söylemişimdir, resim çizebilseydim en çok saksağan yapardım herhal.
Saksağanlar da kedi gibi, adamı hiç umursamıyorlar. Gelip yakınıma konuyorlar, tam fotoğraflarını çekeceğim, uçup gidiyorlar.
İleride, çimenliklerin orada güvercinler toplanmıştı. Bir şey yiyorlardı, birileri yem atmıştı galiba. Ankara'da da o kadar çok güvercin var ki... Bir de Pamuk Prenses, cücelerini etrafına toplamış eğlendiriyordu. Önlerinden onca yürümüşlüğüm var, ilk defa dikkatimi çektiler. Herhalde kar yağınca daha bir belirgin oluyorlar.
Gölün sakinleri hep öte taraftaki uçta, sazlıkların orada toplaşmışlar. Ördekler, kazlar, sakarmekeler... Güvercinlerle serçeler de oradalar. Demek ki soğuk havada burası onların sığınağı. Ayrı takılan birkaç ördek halinden memnun görünüyordu. Buzların altını gagalayıp bir şey yiyorlardı, ne olduğunu anlayamadım. Doğa insanı hayrette bırakıyor. Bu soğuk havada buz tutmuş suyun içindeki hayvanlara bakınca insanın içi titriyor. Belki onlarınki de bizim yaşamımıza bakınca titriyordur, kim bilir.
Kuşları videoya çekerken baktım kazlar birden tıslamaya başladılar. Bir çift, elinde bir poşetle onlara doğru yaklaşıyordu. İçinde yem olduğunu her nasılsa anlayıp sevinçle bağırmaya başlamışlardı. Adamla kadın yemi verince sudaki ördekler, dallardaki güvercinlerle serçeler de gelip kazlara katıldılar, çabucak bitirdiler, sonra herkes yerine döndü.
Gölün korkuluğuna konmuş bir serçe ben oradan geçince uçtu gitti. Birkaç adım yürüdükten sonra döndüm. Serçenin ayak izlerini merak etmiştim. Hemen arkasında da gölün üzerindeki karda bir sakarmekenin ayak izleri vardı. O da tuhaf, yüzüyor ama ayağı perdeli değil.
Gölün etrafında dura dura, hayvanları izleye izleye bir saatte dolaştım. Bir tur daha atasım vardı da nedense evin yoluna koyuldum. Yolda bizim köyün kışını, manzaralarını özledim.
Gölün yüzeyi donmuş. Buzun üzerine kar da yağınca güzel bir görüntü çıkmış ortaya. Hayvanları aradı gözüm. Özellikle de sakarmekeleri (artık adlarını da öğrendim, kullanıyorum ne güzel). Çünkü onlar gölün her yerinde dolaşıyorlar, mesela kazlar gibi yalnızca sazlıklarda takılmıyorlar. Gözüm onları aradı ama yoktular. Gölün fotoğraflarını çekerek ilerledim. Saksağanlar uçuşup duruyorlardı etrafta. Bu saksağanlar her mevsimin kuşlarıdır, aynı zamanda çocukluğumun kuşları, ne çok severim onları. Hep söylemişimdir, resim çizebilseydim en çok saksağan yapardım herhal.
Saksağanlar da kedi gibi, adamı hiç umursamıyorlar. Gelip yakınıma konuyorlar, tam fotoğraflarını çekeceğim, uçup gidiyorlar.
İleride, çimenliklerin orada güvercinler toplanmıştı. Bir şey yiyorlardı, birileri yem atmıştı galiba. Ankara'da da o kadar çok güvercin var ki... Bir de Pamuk Prenses, cücelerini etrafına toplamış eğlendiriyordu. Önlerinden onca yürümüşlüğüm var, ilk defa dikkatimi çektiler. Herhalde kar yağınca daha bir belirgin oluyorlar.
Gölün sakinleri hep öte taraftaki uçta, sazlıkların orada toplaşmışlar. Ördekler, kazlar, sakarmekeler... Güvercinlerle serçeler de oradalar. Demek ki soğuk havada burası onların sığınağı. Ayrı takılan birkaç ördek halinden memnun görünüyordu. Buzların altını gagalayıp bir şey yiyorlardı, ne olduğunu anlayamadım. Doğa insanı hayrette bırakıyor. Bu soğuk havada buz tutmuş suyun içindeki hayvanlara bakınca insanın içi titriyor. Belki onlarınki de bizim yaşamımıza bakınca titriyordur, kim bilir.
Kuşları videoya çekerken baktım kazlar birden tıslamaya başladılar. Bir çift, elinde bir poşetle onlara doğru yaklaşıyordu. İçinde yem olduğunu her nasılsa anlayıp sevinçle bağırmaya başlamışlardı. Adamla kadın yemi verince sudaki ördekler, dallardaki güvercinlerle serçeler de gelip kazlara katıldılar, çabucak bitirdiler, sonra herkes yerine döndü.
Gölün korkuluğuna konmuş bir serçe ben oradan geçince uçtu gitti. Birkaç adım yürüdükten sonra döndüm. Serçenin ayak izlerini merak etmiştim. Hemen arkasında da gölün üzerindeki karda bir sakarmekenin ayak izleri vardı. O da tuhaf, yüzüyor ama ayağı perdeli değil.
Gölün etrafında dura dura, hayvanları izleye izleye bir saatte dolaştım. Bir tur daha atasım vardı da nedense evin yoluna koyuldum. Yolda bizim köyün kışını, manzaralarını özledim.
15 Aralık 2016
Bugünlerde
1 Aralık
Dün epey yürüdüm. Sıhhiye'den Kurtuluş'a, Kurtuluş'tan Kızılay'a, oradan Kavaklıdere'ye, oradan da gene Kızılay'a. Sabah evden otobüs durağına, akşam metrodan eve, onları hiç saymıyorum.
İlber Ortaylı Sıhhiye'ye gelip bir konuşma yapacakmış. İyi, dedim, ne kadar televizyon konuşması varsa izlediğim, daha doğrusu, dinlediğim adamı canlı olarak da gidip dinleyeyim. Bugüne dek bir kez canlı dinlemiştim. On-on iki yıl önceydi, genişçe bir salondu ve oturduğum yer de gayet rahattı. Dünse, bırak rahat bir oturma yerini, salona bile giremedim. Tıklım tıklımdı. İğne atsan, mecazen filan değil, gerçekten yere düşmezdi. Hacettepe Üniversitesi Kültür Merkezindeydi. Kapıda kimlik de soruluyordu, galiba yalnızca Hacettepelilere açıktı ama görevli efendi bir adamdı, kendi kimliğimi gösterdim, ses çıkarmadı, girdim. Girmesine girdim de kalabalık bildiğin gibi değil. Gelenlerin neredeyse tamamı genç, gözlemlediğim kadarıyla çoğu Hacettepe öğrencisi. İlkin salona girmeyi denedim, güç bela girmeyi becerdim de. Gelgelelim içerisi dışarısından da beterdi. İçeri girmiş olmama rağmen İlber Ortaylı'yı göremedim, düşünün. Önümdeki bir milyon kafa görmemi engelliyordu çünkü. Girdiğim gibi çıktım. Fuaye alanına ekran konmuştu. Pek yüksek olmadıklarından ötürü onlardan bile göremedim. Tek yapabildiğim, ayakta dikilip dinlemek oldu. Eh, zaten ben de tam olarak bunun için gitmemiş miydim? Çok uzamadı konuşma, bir saat kadar sürdü.
İyi bir gözlemci olduğumu çok kez söylemişimdir. Dün gözlem için epey malzeme vardı orada. Çocukların büyük çoğunluğu İlber Ortaylı'nın fotoğrafını çekmeye gelmişti. Onlara bakınca merak edip durdum: neden? Google'a soyadını yazmaya bile gerek yok, yalnızca İlber yazdın mı milyon kadar fotoğraf zaten çıkıyor. İnsanlar kendi elleriyle çekince bir tür tatmin mi oluyorlar, nedir? Bilmiyorum hakikaten.
Herkes fotoğraf çekmeye gelmemiş elbette. Belli ki çoğu kişi de bir ünlüyü görmeye gelmiş. Bu kişi İlber Ortaylı gibi Türkiye'de ana haber sunucularından sonra en çok televizyonda görünen kişi değil de başka biri olsaydı hiç kuşkusuz salon dolmazdı bile. Artık iyice bilinen bir gerçektir, Türkiye'de akademik toplantılara mecburen katılanların dışında neredeyse hiç kimse gitmiyor. Demek istediğim, insanlar İlber Ortaylı'nın ne söylediğiyle pek de ilgili değiller, onu görmeyi daha önemsiyorlar. Konuşma bittikten sonra kapıya yönelen üç gençten biri öbürlerine, "Ya, çok bilgili bu adam yaa!" diyordu. Yalnızca bu örnek bile dediğimi bir güzel desteklemiyor mu? Çok bilgili, dediği kişi ömrü boyunca elinden kitap düşmemiş, Chicago Üniversitesi'nde okumuş, kim bilir kaç arşivde ne kadar zaman harcamış, birkaç dil bilen İlber. Ama sanırsın sınıf arkadaşından söz ediyor.
***
Konuşma bitince çıktım. Kalıp Ortaylı'nın sorulara verdiği cevapları da dinlemek isterdim de işim vardı. Kurtuluş'a yürüdüm. İşlerimi gördüm. Akşam üzeriyse gene yürüyerek Kızılay'a gittim. Aze'yle buluştuk. Gezici Festival mıydı, adını hatırlayamadım, onun kapsamında Zeki Demirkubuz'un yeni filmi Kor'un gösterimine bilet almışlardı Saniye'yle. Karanfil'de kahve içip oraya, Çankaya Belediyesi ÇSM'ye yürüdük. Ucu ucuna yetiştik. Burası da kalabalık sayılırdı fakat Sıhhiye'deki kadar değil. Salon dolu olmakla birlikte ayakta pek kimse yoktu.Zeki Demirkubuz Masumiyet'i, Kader'i, Yazgı'yı çeken bir yönetmen olduğu için insan ister istemez şu beklenti çıtası dedikleri şeyi yüksek tutuyor. Geçen yılki Bulantı'yı da, bu yeni Kor'u da, mesela adı yeni duyulan bir yönetmen çekmiş olsaydı, çok güzel filmler derdik. Fakat ben ikisini de Zeki Demirkubuz sineması içinde vasat buldum. Gösterimden sonra Demirkubuz'la söyleşi de yapılacak denmişti. Film bitince çıktı, yirmi dakika kadar gençler sordu, o da yanıtladı, ardından salon dağıldı. Biz de Kızılay'a yürüdük.
14 Aralık 2016
İbrahim'le Vıladimir'in ilk karşılaşması
İbrahimlerin kasabasıyla Vıladimirlerin kasabası bakışıyorlar. Arada denizin dar uzantısı var. Epeyce uzantı yani. Bunlar güya komşu iki kasaba, gelgelelim ne öteki komşu kasabalara benziyorlar ne komşu köylere, hatta ne de komşu şehirlere. Bunca yakın olmalarına rağmen birinden öbürüne gitmek için deniz uzantısının taa ucundan dolaşmak gerekir. Birine öbüründen gelen herkes illaki içinden geçirmiştir: "Yakın duruyor, meğer ne uzakmış!"
Kış gelince kıyıların donduğu hep görülen bir şeydi. Çocukların üzerinde akşamlara kadar oynadığı da. Fakat o yıl çok farklı bir şey oldu. Her iki kasabanın yaşını başını almışları bile bunu ilk kez olarak gördüklerini söylediler. Denizin bu iki komşu kasabayı birbirinden ayıran uzantısı olduğu gibi dondu.
Karşı kasabaya denizin üzerinden yürüyerek geçmeyi düşünen ilk kişi, kasabaların birinden İbrahim, öbüründense Vıladimir oldu. Sabahın erken saatinde, iki kasabanın tam ortasında, denizin üzerinde karşılaştılar.
Kış gelince kıyıların donduğu hep görülen bir şeydi. Çocukların üzerinde akşamlara kadar oynadığı da. Fakat o yıl çok farklı bir şey oldu. Her iki kasabanın yaşını başını almışları bile bunu ilk kez olarak gördüklerini söylediler. Denizin bu iki komşu kasabayı birbirinden ayıran uzantısı olduğu gibi dondu.
Karşı kasabaya denizin üzerinden yürüyerek geçmeyi düşünen ilk kişi, kasabaların birinden İbrahim, öbüründense Vıladimir oldu. Sabahın erken saatinde, iki kasabanın tam ortasında, denizin üzerinde karşılaştılar.
9 Aralık 2016
Kendini bir hırsız gibi hissetti
Dan çenesinin ıslandığını hissetti. Aman tanrım, Mona'nın göğüslerinden bir şeyler damlıyordu. Kızın göğüslerini ısırıp kanatmış mıydı yoksa? Eline baktı, kan değildi. Mona'nın yüzü su içerken rahatsız edilmiş bir geyiğin yüzüne benzemişti şimdi.Levi Henriksen, Kar Yağacak.
"Ben emzikliyim" dedi.
"Nee?"
"Altı aylık bir oğlum var benim."
"Ama..."
"Merak etme, ne evliyim ne de nişanlı, hatta bir sevgilim bile yok."
Dan benliğini Mona'da yitirmek istedi bir kez daha. Oysa bitmişti o an. Mona'nın kendinde biriktirdiği ışık ansızın eriyip yüzünde dağılmıştı. Bulundukları odaya ilişkin algıları gümbür gümbür geri gelmişti. Sağ tarafındaki sızı, duvar kâğıtlarındaki lekeler, kaba etlerine batıp kaşındıran yerdeki kilim, kardeşinin nostaljik bir anı diye sakladığı lamba, sobadan çıkan duman, hepsi, hepsi geri gelmişti. Dan kendini bir hırsız gibi hissetti. Şu anda Skogli'deki evlerden birinde minicik bir oğlan anasını özlüyordu. Bir erkeğin sevgilisi bir başka erkeğin annesiydi. Gözleri nemlendi. Keşke sadece sarılıp oturmakla yetinseydim, diye düşündü.
3 Aralık 2016
Böyle
Geçenlerde Emine Abla, "Gel sana bir şey vereceğim," demişti. Odasına gitmiştik, çekmecesinden bir şey çıkarıp vermişti: "Al, gözlüğünü silersin." Teşekkür edip almıştım.
Yıllardır gözlük kullanırım, gözlük silme mendili diye bir şeyin varlığından anca bu yaz haberdar oldum. Kardeşimde varmış. Küp biçiminde küçük bir kutuda her biri kendi ambalajı içinde tek kullanımlık küçük mendiller. Emine Abla'nın verdiğiyse hepsi aynı kutunun içinde yirmi-otuz parça. Görünüşte ıslak mendilden hiçbir farkı yok. Bunlar da ıslak, fakat bizzat gözlük silmek için üretildiklerinden ıslaklık ya da iz bırakmıyorlar. Gözlüğün camına değer değmez kendiliğinden kuruyorlar.
Dün gün içinde, masadan kalkınca gözlüğümü sileyim, dedim kendime, sonra unutmuşum, öylece kalmış. Akşam hatırladım. Müziğin birbirimizi duymayı epeyce zorlaştırdığı bir kafedeydik, oturuyorduk altı-yedi kişi. Karşımdaki kızlardan biri bir ara yanındakilere ıslak mendilleri olup olmadığını soruyordu. Ben de tam o sırada gözlük mendilini çıkarmış gözlüğümü siliyordum. Kutuyu da önüme bırakmıştım. Doğrudan bana sormadığı için bir şey demek istemedim. Fakat kuşkusuz önümdeki kutuyu görmüştü kız. Ne düşündü acaba, diye merak ettim daha sonra. "Benim ıslak mendil istediğimi duymasına rağmen vermedi," diye düşünmüş olabilir.
Yıllardır gözlük kullanırım, gözlük silme mendili diye bir şeyin varlığından anca bu yaz haberdar oldum. Kardeşimde varmış. Küp biçiminde küçük bir kutuda her biri kendi ambalajı içinde tek kullanımlık küçük mendiller. Emine Abla'nın verdiğiyse hepsi aynı kutunun içinde yirmi-otuz parça. Görünüşte ıslak mendilden hiçbir farkı yok. Bunlar da ıslak, fakat bizzat gözlük silmek için üretildiklerinden ıslaklık ya da iz bırakmıyorlar. Gözlüğün camına değer değmez kendiliğinden kuruyorlar.
Dün gün içinde, masadan kalkınca gözlüğümü sileyim, dedim kendime, sonra unutmuşum, öylece kalmış. Akşam hatırladım. Müziğin birbirimizi duymayı epeyce zorlaştırdığı bir kafedeydik, oturuyorduk altı-yedi kişi. Karşımdaki kızlardan biri bir ara yanındakilere ıslak mendilleri olup olmadığını soruyordu. Ben de tam o sırada gözlük mendilini çıkarmış gözlüğümü siliyordum. Kutuyu da önüme bırakmıştım. Doğrudan bana sormadığı için bir şey demek istemedim. Fakat kuşkusuz önümdeki kutuyu görmüştü kız. Ne düşündü acaba, diye merak ettim daha sonra. "Benim ıslak mendil istediğimi duymasına rağmen vermedi," diye düşünmüş olabilir.
***
Masadakilerin hepsi Aze'nin arkadaşı. İçlerinden yalnızca biriyle iki-üç kez karşılaşmışlığım var. Kızlardan biri biraz geç geldi. Kaplumbağası hastaymış ve galiba veterinere götürmüş. Bundan ötürü gelemeyecek dediler ilkin ama sonra geldi. Kaplumbağasının öldüğünü söyledi. Başın sağ olsun, dedim. Banyoda mı beslediğini sordum, galiba evet dedi, hatırlamıyorum. Su kaplumbağasıymış. Evde beslenen kaplumbağaların ne yediğini de bilmiyordum, sordum. Aslında su kaplumbağaları etçil oluyorlar, dedi. Küçük et parçaları, kıyma filan yiyorlar, diye de ekledi. Meğer yanındaymış, çantasındaymış hayvancık. Artık kalkıp evlere dağılacağımız zaman öğrendik bunu. Masadakilerden biri merak edince çıkarıp gösterdi bize. Ben büyük bir şey sanmıştım, küçücükmüş meğer. Kese gibi bir şeye koymuştu, götürüp gömecekmiş.
***
Sakarmeke kelimesini ilk duyuşumun üzerinden belki de yirmi yıl geçmiştir. Bulmacalarda karşıma çıkmışlığı çoktur. Ne var ki sakarmekenin ne menem bir kuş olduğunu bilmiyordum. Doğrusu, bilmediğimi sanıyordum. Meğer şu kafasının ön yüzünde beyaz akıtması olan kara renkli su kuşuymuş. Geçen gün akşam üzeri soğuk havada yürüyesim tuttu, çıkıp göle gittim. Asıl adı Susuz Göleti, etrafta Göksu Gölü diye biliniyor nedense. İçinde çokça sakarmeke yaşıyor. Geçen yıl da aklıma gelmişti, bunların adını bir öğreneyim demiştim, o da öylece kalmıştı. Nihayet o gün eve dönünce üstadımız Google'a "kafasının önü beyaz olan su kuşu" yazdım. Şansıma bak ki sakarmeke en üstte çıkan sayfanın başında duruyormuş. O gün yalnızca sakarmekenin hangi kuş olduğunu değil, aynı zamanda sakar kelimesinin hayvanların başının ön yüzündeki beyazlık, yani akıtma demek olduğunu da öğrendim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








