3 Temmuz 2014

Dönüşüm

Bugün Franz Kafka'nın doğum günü,
20. Yüzyılın dahi çocuğuna selam.

Bremor Kanka bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir öküze dönüşmüş olarak buldu. Öküz zaten dev bir hayvan sayılır, ama o normal bir öküze göre dev bir öküz olmuştu. Varın düşünün ne denli büyük olduğunu. Yatak ağırlığına dayanamayıp kırılmıştı, ancak o bunun farkında değildi.

Bremor sırt üstü uzanmış, hiç hareketsiz öylece duruyordu. Yorgan kocaman karnının üzerinde âdeta bir bez parçası haline gelmişti. Bremor elini uzatıp yorganı almak isteyince acı gerçeğin farkına vardı. Elleri yoktu. Aslında vardı, fakat kocaman iki ön ayağa dönüşmüşlerdi ve aynı biçimi almış olan ayaklarıyla birlikte havaya dikilmiş, her biri bir yana açılmış, böylece garip mi garip bir görünüm doğurmuşlardı. 

Bremor bunun bir düş olduğunu sandı ilkin. Ancak daha demin gördüğü bir düşten uyanmamış mıydı zaten? Düş içinde düş mü görüyordu? Gözlerini kapadı. Geçecek, dedi içinden. Bir dakika kadar kapalı kalan gözlerini açtığında değişen bir şeyin olmadığını gördü.

Bunun da elbette devamı gelecek.

2 Temmuz 2014

Temmuz

Yirmi bir yıl önce bugün Sivas'ta gözü dönmüş insan sürüleri bir otel binasına tıkıştırdıkları 35 insanı yakarak öldürdüler. O kadar belgesel izledim, hayvanlarla ilgili o kadar yazı okudum, o kadar ansiklopedi karıştırdım, bir hayvanın başka bir hayvana ya da bir insana böyle muamele ettiğini görmedim. Yakılarak öldürülenler arasında 12 yaşında çocuk bile vardı, düşünün. Düşünün, bazı insanların ne kadar rezil olabildiğini.
*
Temmuza da girmişiz. Ben daha haziranın bittiğinin farkında değilim. Güya geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bir haziran yazısı yazacaktım. Sonbahara ne kaldı ki şurada? Göz açıp kapayıncaya bir bakacağız eylüldeyiz.
*
Neredeyse her yıl okuduğum bir kitap var. Hep de aynı vakitte, Eylülün Gölgesinde, yani ağustosta okurum. Bu yıl temmuzda okumaya karar verdim.
*
Havada hafif bir esinti varken denizin yüzeyi usul usul oynar. Kavak yapraklarının da esintili havada oynaşıp durmaları aynı görüntüyü çağrıştırır.
*
Bazı bahçeler vardır, içlerinde sadece kavak ağaçları bulunur. Bazı bahçeler de vardır, içlerinde kavaklarla söğütler bir aradadır. Bu ikisine akasyaların da eşlik ettiği bahçeler de yok değildir hani.
*
Kargaların en sevdiği ağaçtır kavak. Öyle olmasa hepsinin yuvası kavak ağacında olur mu? Günün birinde bir çocuk bir söğüt ağacında bir saksağan yuvası görür. Söğüdün boyu kavaktan kısadır. Tırmanılması kolaydır. Bunu da fırsat bilerek çıkıp yuvaya bakmaya karar verir. Çünkü saksağan yavrusu nasıl bir şey, onu merak ediyordur. Anneleri siyah-beyaz renkli olduğuna göre yavrular da öyle olmalıdırlar. Düşünsenize, küçücük, siyah-beyaz kuşlar. Çıkıp bakar yuvaya, içinde hiçbir şey yoktur. 

Belki inanmayacaksınız, leylek yuvasına girip içinde oturmuşluğum vardır. Çok kalın bir söğüt ağacı vardı, belki yüz yıllıktı. Leyleğin biri üstüne yuvasını yapmıştı. Her yıl mayıs gibi gelirdi. Sonra terk etti, bir daha da gelmedi. Nedenini hiç anlamadık. Üç-beş yıl öylece durdu yuva. Bir gün yanımda bir-iki arkadaşım, çıkıp bakalım dedik. Güç bela çıktık ağaca. Gördük ki kocaman mı kocaman bir yuva. Bildiğin gibi değil. Aşağıdan bakınca bu denli büyük olduğu hiç fark edilmiyor halbuki. İçinde biraz oturdum ben. Leyleğin onca çalı çırpıyı, onca çamuru, çer çöpü nereden nasıl getirdiği insan aklının alacağı şey değil.
*
Geçen yılki haziran yazımı bir kez daha okudum demin. Ayıptır söylemesi, çok beğendim. Tamamını değil de, bir kısmını buraya alayım, gerisi şurada.
Her şey birdenbire oluveriyor. Üzerinde yaşadığımız gezegen hiç yorulmadan, dur durak bilmeden, bıkmadan usanmadan gidip geliyor. 
Biz insanlar yeryüzüne gelir gelmez kadim bir ses şöyle fısıldar kulağımıza: "Ayağa kalk, önünde sonsuzluk var!" Nasıl da özgür hissederiz kendimizi. Oysaki dünya dönüp duruyor; durmadan dönen bir yerde insan özgür olabilir mi hiç? Hepimiz tutsağıyız bu dünyanın, sonsuzluk yoktur burada, özgürlük düşüncesini de başka yerden getirmişizdir zaten, nereden geldiysek oradan.
*
Charlie Amcamıza selam ve sevgilerimizle:

1 Temmuz 2014

Kurt ile Turna

Bir kurt avladığı bir hayvanı afiyetle midesine indirmekteyken küçük bir kemik boğazında kaldı. Ne yapıp ettiyse kemiği yutamadı. İnanılmaz bir acı duymaya başladı ve ne yapacağını bilemeyerek inleye inleye aşağı yukarı koşmaya başladı. Baktı olacağı yok, bu durumdan kurtulmak için bir çare düşünmeye başladı. Ormana koşup tanıdığı tüm hayvanları kemiği çıkarmaları için ikna etmeye çalıştı. "Bu kemiği çıkarana bir ödül vereceğim," dedi. Nihayet turnayı ikna edebildi. Turna, yere uzanıp çenesini açabildiği kadar açmasını söyledi kurda. Kurt dediğini yapınca turna uzun boynunu onun boğazına soktu, gagasıyla kemiği yakalayıp çıkarmayı başardı. 
"Şimdi bir zahmet bana söz verdiğin ödülü verir misin?" dedi kurda.
Kurt dişlerini göstererek sırıttı. "Biraz kanaatkâr ol. Başını bir kurdun ağzına sokup sağ salim bir şekilde çıkardın, senin için bundan daha büyük ödül mü olur?"
Evet, kadirbilirlikle açgözlülük bir arada olmaz.
Aisopos (Ezop)

29 Haziran 2014

Şanssızlık ve avuntu üzerine bir öykü

Avunan İki Kişi 
Büyük düşünür Citophile, üzgün ve üzülmekte de çok haklı olan bir kadına bir gün şöyle dedi: "Bayan, ulu VI. Henry'nin kızı olan İngiltere Kraliçesi de sizin kadar mutsuzdu: Onu ülkesinden kovdular; okyanusta yakalandığı fırtınada ölümün kıyısına geldi; kocasının giyotinde can verdiğini gördü." Kadın, "Onun için çok üzüldüm," diyerek kendi bahtsızlığı için ağlamaya koyuldu. 
"Ama," dedi Citophile, "bir de Marie Stuart'ı anımsasanıza; basla bariton arası çok güzel bir sesi olan namuslu bir müzisyene fena halde tutulmuştu. Kocası, müzisyeni gözlerinin önünde öldürdü; sonra da, kızoğlankız olduğunu söyleyen, dostu ve akrabası Kraliçe Elisabeth kendisini on sekiz yıl hapis tuttuktan sonra boynunu vurdurdu. Kadın, "Bu çok gaddarca," diye yanıtladı ve yine kendi dertlerini kara kara düşünmeye daldı. 
"Belki de, yakalanıp boğazlanan Napolili güzel Jeanne'dan söz edildiğini duymuşsunuzdur," dedi avutucu. "Belli belirsiz anımsıyorum," dedi dertli kadın. 
"Bir gün akşam yemeğinden sonra tahtından indirilen ve ıssız bir adada ölen, bizim zamanımızdan bir kadın hükümdarın serüvenini size anlatmalıyım," diye ilave etti öteki. "Bu öyküyü baştan sona biliyorum," dedi kadın.  
"Pekâlâ, kendisine felsefe öğrettiğim bir başka ulu prensesin başına gelenleri anlatacağım size. Tüm büyük ve güzel prensesler gibi, onun da bir âşığı vardı. Odasına giren babası, yüzünü ateş basmış, gözleri kızıl yakutlar gibi ateş saçan âşığı yakaladı; prensesin de heyecanı yüzünden okunuyordu. Genç adamın yüzü babanın hiç hoşuna gitmedi ve eyalette o zamana kadar hiç kimsenin yemediği kadar şiddetli bir tokat yapıştırdı delikanlının yüzüne. Âşık, maşayı kaptığı gibi kayınpederinin kafasını kırdı; yara güç de olsa iyileşti, ama izi hâlâ duruyor. Aklını yitireyazan prenses pencereden aşağı atlayıp ayağını sakatladı; boyunun posunun yerinde olmasına karşın, topalladığı bugün bile belli oluyor. Âşık, ulu bir prensin kafasını kırmaktan ölüm cezasına çarptırıldı. Âşığını asmaya götürürlerken, prensesin içinde bulunduğu ruh halini bir düşünün. Hapisteyken, uzun süre onu gördüm; bana bahtsızlıklarının dışında bir şey anlatmadı." Kadın, "Peki o zaman, neden benim kendi bahtsızlıklarımı düşünmemi istemiyorsunuz?" diye sordu. "Çünkü, bunları düşünmemek gerekir," dedi düşünür, "bunca yüce kadın bu kadar bahtsız olduktan sonra, umutsuzluğa düşmek size yakışmıyor. Bir Hekabe'yi düşünün, bir Niobe'yi düşünün." Kadın, "Ah," dedi, "ben onların ya da o güzel prenseslerin zamanında yaşamış olsaydım ve avutmak için siz de onlara benim bahtsızlıklarımı anlatsaydınız, sanıyor musunuz ki, sizi dinlerlerdi?" 
Ertesi gün, düşünür, biricik oğlunu yitirdi, duyduğu acıdan öleyazdı. Kadın çocuklarını yitiren bütün kralların bir listesini hazırlatarak düşünüre götürdü. Düşünür, okuyup çok yerinde buldu, ama daha az da ağlamadı hani. Üç ay sonra görüştüklerinde, birbirlerini çok neşeli görmekten büyük bir şaşkınlık duydular. Zaman adına güzel bir heykel yaptırıp üzerine şöyle yazdırdılar: AVUTANA. 
Voltaire, Micromegas.
Çeviren: Hasan Fehmi Nemli, Dost Kitabevi Yay.

28 Haziran 2014

Gidiyorum gündüz gece

Bilgisayarımı İstanbul'a servise göndermiştim. Dün geldi. Gidişiyle gelişi bir hafta almadı. Bundan bir arkadaşıma söz edince –kendisi de İstanbul'da yaşıyor– şaşırdı kaldı, "Biz İstanbul'dayız, bu kadar hızlı halletiremiyoruz işimizi," diye serzenişte bulunuyordu. Ben de bunun normal olduğunu, çünkü hard diskin değiştirildiğini, bunun da çok uzun süre isteyen bir iş olmadığını söyledim.

Bilgisayarım eve gelir gelmez açtım. İçindeki bilgilerin bir kısmının maalesef kurtarılamayacağını telefonda söylemişlerdi zaten. O açıdan bir sürpriz olmadı da, Windows Vista yüklenmiş olduğunu görmek gerçekten sürpriz oldu. Neymiş efendim, bu bilgisayar alınırken Vista yüklüymüş. İyi de kardeşim, Windows Vista bilgisayar tarihinin gördüğü en berbat işletim sistemi. Bunu zaten Microsoft'un kendisi de kabul etmiş ve kısa bir süre sonra Windows 7'yi çıkarmıştı. Neyse işte, ne diye söyleniyorum ki.

Bilgisayarın İstanbul'dan kargoya verildiği gün mobil modem de bozuldu, iyi mi. Üstelik de hiçbir sorunu yokken. Durduğu yerde bozuldu. Eski bilgisayara bağlamıştım. Birden internet bağlantısı kesildi. Tertemiz,  en ufak bir sorunu olmayan alet bozuluverdi. Ne düşüneceğimi bile şaşırdım. Yahu, insan bile durduk yerde bozulmaz be! Ne bileyim, kafasına güneş geçer, yediği bir şey dokunur falan.

Son bir aydır pek çok şey ters gidiyor Arkadaşım bu durumun bana bir uyarı, hayatımı bugünden tezi yok değiştirmem için bir işaret olduğunu söyledi. Aklıma da yattı hani. Sahiden de son bir aydır neredeyse her şey ters gidiyor benim için. Düşündüm de, acaba daha büyük bir felaketin habercisi mi bunlar?

Kusura bakmayın kıymetli takipçilerim, sizin de başınızı böyle kişisel meselelerle ağrıtıyorum. Ama kişisel bir blog burası neticede, insanın bazen içini dökesi geliyor pek doğal olarak, hoş göreceğinizi umarım.

Şanssızlık üzerine yazılmış çok güzel bir kitap vardı, yedi-sekiz yıl önce bir kütüphanede rast gelmiştim, adını bir türlü hatırlayamıyorum. Kitabı okumuş değilim tabii, arka kapağını okuyup içini yoklamıştım, ona dayanarak çok iyi olduğunu söylüyorum. Öykü, roman filan değildi, akademik bir çalışmaydı sanki. Bakın işte, şanssızlık üzerine yazılmış olan kitabın adını bile hatırlayamamak: şanssızlığın daniskası. Geçen yıl iki ayrı zamanda bana ironi'nin anlamını sordular. İşte ironi tam da bu.

Bir okul fıkrası: Öğretmen öğrencisine, "Çocuğum, akıl dağıtılırken sen neredeydin?" diye sormuş. Öğrenci de, "Sizin yanınızda," diye cevaplamış. İroni deyince aklıma geldi, ne ilgisi varsa...

Voltaire'in çok sevdiğim bir kitabı var. Dönüp dönüp okuyorum. Fantastik hikâyeler anlatıyor. Şanssızlıktan bahseden güzel bir öykü de var içinde. Yarın alıntılayıp burada yayımlamaya karar verdim şuracıkta.

Loreena McKennitt teyzemi dinliyorum şu anda. Ortaçağ'dan kalma bir sesi var. Severim, yılda bir-iki kez dinlerim. İlk olarak, çok iyi hatırlıyorum, televizyonda bir reklamda duymuştum sesini. Rahat bir on beş yıl oluyor. Belki de yirmi. Tam on yıl önce de o sesin sahibinin kim olduğunu öğrendim. Coventry Carol adlı şarkısıydı reklamda fon olarak kullanılan. All Souls Night da güzeldir. Ama Loreena teyzemin şarkıları öyle her ortamda dinlenecek şarkılar değildir galiba. Nasıl desem, melankolik olduğunuz zamanlarda dinleyin.

27 Haziran 2014

Söylenen bunca söz kime aittir?

Adam was the only man who, when he said a good thing, knew that nobody had said it before him.*
—Mark Twain
*İyi bir şey söylediğinde, bunun daha önce kimse tarafından söylenmemiş olduğunu bilen yegâne insandı Adem.

26 Haziran 2014

Mörfi Amcanın Şapkası

Dün enfes bir pozla karşılaştım. Bir evin bahçesinde bir kedi ve yavrusu. Siyah-gri-beyaz renkli. Yavru, annesinin tıpatıp aynısı. Anne önde, yavru arkada oradan geçmekte olan bana bakıyorlardı. Günde belki bin kişinin gelip geçtiği o yoldan sanki hiç insan geçmiyormuş da ilk gördükleri benmişim gibi dikkat, merak, belki biraz korku, ve biraz da şaşkınlıkla bana bakıyorlardı. Bakışları bile aynıydı. Başlarını hafifçe sağa çevirmişlerdi. Makinem yanımdaydı. Halbuki çoğu kez böyle güzel karelere rastladığımda makinem yanımda olmuyor. Gel gör ki, bir evin avlusundaydı kediler. Çekmek için yaklaşmam gerekiyordu, avlu kapısından içeri girmeliydim, ancak tanıdık bir yer değildi, yanlış anlaşılabilirdim. Bundan ötürü de çekemedim kedileri. Kaldı ki bir iki adım yaklaşsam büyük olasılıkla kaçacaklardı. Şansım yaver gitmedi anlayacağınız. Her şey bir yana, bakışları enfesti kedilerin.

Geçenlerde de köyde yılkı atlarına rastladım. Şanssızlığın da bu kadarı... O kadar güzel bir görüntüydü ki! Tam o anda makinenin şarjı bitsin, olacak iş mi?

Murphy kanunları kavramını duymuşsunuzdur. Kısaca belirtmek gerekirse, bir şey kolay kolay olmaz ama en olmaması gereken yerde ve zamanda olur. Başıma gelen bir örnek vereyim. Hava apaçık, güneşlidir ve en ufak bir esinti bile yoktur, bir yere oturur gazetemi açıp okumaya başlarım, ve işte o anda nereden geldiğini anlamadığım bir rüzgâr eser, gazeteyi okumama izin vermez. Ben de hep yaptığım gibi, Allah seni bildiği gibi yapsın Murphy, derim.

Fotoğrafını çekemediğim kedilerle atlar karşısındaki durumum da Murphy kanunları çerçevesine sokulabilir mi?

Fotoğraf dedim de, bir fotoğraf yayımlayacaktım bugün, ama bilgisayarım henüz tamirden dönmediği için yayımlayamıyorum. Daha sonra yayımlarım artık. Belki pazar günü.

25 Haziran 2014

Atlı bir anı

A. Amca bu yörenin en iyi atlarını yetiştirirdi. Bu işin ustasıydı. Herhalde kimsenin bilmediği yetenekleri vardı at yetiştirme konusunda. O yıl dedemler A. Amcadan bir at satın aldılar. Büyüklüğüne, ihtişamına bakınca öbür atlar onun yanında eşek gibi kalırlardı. Onu ilk gördüğüm zaman o ihtişamına ne kadar hayran kaldığımı hiç unutmam. Ayrıca ben de diğer çocuklar gibi ilkin korkmuştum ondan, yanına yanaşamamıştım. Evet, beş yaşında bile eyersiz, gemsiz ata binen ben bir attan korkmuştum. Bazı çocukların bu korkusu hep sürdü, hiç yanaşamadılar ona, neyse ki benim korkum fazla sürmedi, atları çok severdim, bir-iki gün sonra yanına yanaşıp dokunabiliyordum. Gel gör ki, ona bindim mi, binmedim mi, bir türlü hatırlayamıyorum. Bindiğimi anımsar gibi oluyorum ama öylesi bir ata binsem muhakkak hatırlardım diye de söyleniyorum. Umarım binmişimdir. 

At ahırda bağlı olduğu zaman ona sık sık ot ve su götürürdüm. Öylesi bir at çok fazla ot yer. Misal, bir kışı atlatması için en az yirmi koyunun yediği kadar yer. Sık sık onu besliyorduk. Amcam da hep beni tembih eder, ben evde yoksam ata göz kulak ol, derdi. Ben de severek yapardım bu işi.

Bazen elimde su dolu kovayla içeri girince suyu gördü mü hemen heyecanlanır, sabırsızlıkla başını bana doğru uzatırdı. İşte öylesi anlarda anlardım ki çok susamış. Önüne koyduğum kovayı son yudumuna değin içerdi. Sonra gider ona taze ot getirirdim. Ve o iştahla yerken ben de izlemeye koyulurdum. Otlar dişleri arasında çiğnenince çıkan sesleri dinlemek hoşuma gidiyordu. Düşünüyorum da, bir atı beslemek ne güzel bir şeydir, insanda ne dert bırakıyor ne keder.

Bir gün evin önünde oynarken ata bakasım gelmişti. Gidip ahırın penceresine tırmanıp bakmıştım. O da hemen beni fark etmiş ve yüzünü çevirip bana bakmıştı. Bakışları öyle korkutucu gelmişti ki, hemen inmiştim. Niye korktuğumu çıkaramamıştım ama. Bir yandan korkarken bir yandan da bir daha bakasım gelmişti. Bakmıştım da, ama yine korkup inmiştim. Her gün yanına gittiğim, besleyip suladığım attan neden korkuyordum? Galiba ona gizliden bakıyor olmaktı beni korkutan. Çünkü onun o bakışlarından öyle bir şeyler okunuyordu ki, sanki içeride bir at değil bir insan vardı. Aklından neler geçiyordu acaba o anda? Bilemeyecektim.

24 Haziran 2014

Göçebe

Bugün tesadüfen fark ettim, bloğun adını geçen yıl 25 Haziranda değiştirmişim. Şurada da bu değişikliği küçük bir partiyle kutlamıştım hatta. Yarın tam bir yıl olacak. Vay be, zaman ne çabuk geçiyor! Evet, zaman hızlı geçiyor, tamam anladık, ikide birde bunu dillendirmenin ne âlemi var? Bloğun önceki adı, tam olarak hatırlamasam da, beş yıl durmuştu. Bakalım bu ne kadar duracak? Şimdilik değiştirmeyi düşünmüyorum. Zira benim de –haşa, kendimi bir şey sandığımdan değil– düşüncelerim göçebedir. Kendim de göçebeyim ayıptır söylemesi. Bildiğiniz göçebelerden değil ama. Kendimi hiçbir yere ait, hiçbir yere bağlı hissetmek istemiyorum. Neylersin ki hayat senin isteyip istememen üzerine kurulu değil. En azından benim için böyle. Zaman sen ne yaparsan yap, ne edersen et geçip gidiyor. Uzun zamandır kendi memleketimde yaşıyorum mesela, çekip gitmek istiyorum artık, ama gidemiyorum bir türlü.
***
Yesterday, I've talked to my darling on the issue going. So where to go? Whenever and wherever the matter is going, there should be a place to go. But, as it is said above, this life doesn't let you do something you want to do. So what?
***
Zaman çabuk geçiyor, diyordum. Geçen gün yaylalara çıktık üç arkadaş. Kendi yaylamıza gidince iki çoban köpeği kovaladı bizi. Bizimle bir alıp veremedikleri yoktu, niyetleri bizi kendi yaylalarına yaklaştırmamaktı. Halbuki bu yayla en az onlar kadar benimdi de. Çocukluğumun neredeyse tüm yaz tatilleri burada geçti. O zamanlar buranın tüm köpekleri de tanıdıktı elbette. Oysaki zaman geçip gitmiş, benim zamanın değil artık. O çoban köpeklerinin de bundan haberi yoktu elbette. 

Geçen yıl da tam da bu vakitte yaylalara çıkmıştık yine. Aynı yere gitmiştik. Bir teyzenin evinin önünde durup soluklanmıştık. Gelin oturun, size bir çay yapayım, demişti ama biz durmamıştık, yolumuz vardı, daha zirveye çıkacaktık. Soğuk mu soğuk bir su içip yolumuza koyulmuştuk. İşte bu yıl da tıpatıp aynısı oldu. Yine aynı teyzenin çadırının önüne gittik. Yine gelip oturmamızı, çay içmemizi istedi, yine yolumuz uzun deyip teşekkür ettik. O sıra ben de dedim ki, "Hatırlıyor musun teyze, geçen yıl tam da bu vakit, biz yine buradan gelip geçmiş, sen yine aynı şeyleri söylemiştin bize, zaman ne çabuk geçiyor..." Değil mi? On yılın bile göz açıp kapayıncaya değin geçtiği yerde bir yılın lafı mı edilir?

23 Haziran 2014

Çarmıha Gerilmiş Bir Rüya

Geçen gün rüyamda kendimi terk edilmiş bir eski zaman şehrinde buldum. Şehrin kapısından girince ilk dikkatimi çeken şey ortalıkta hiç insan görünmüyor oluşuydu. Bu beni biraz şaşırttı haliyle, ama hava öylesine sıcaktı ki, herhalde böyle havalarda kimse dışarı çıkmıyor diye düşündüm. Ne var ki şehirde yürüdükçe bir tuhaflık olduğunu sezdim. Çünkü bir tane bile olsun insan görünmüyordu ortalıkta. Sokak sokak dolaştım, birinden öbürüne geçtim ama kimseyi bulamadım. Evlerin kapısına yanaştım, avlulara baktım, hatta pencereleri yokladım, yoktu kimse. Bunun üzerine kapıları çalmayı denedim. Çaldım da, ama açan olmadı. Birçoğunda denedim bunu, sonuç değişmedi. Hiçbir evde insan yoktu. Şehirde yaşam vardı halbuki. Tavuklar, eşekler, katırlar, dükkânlar, çeşmeler, yıkanıp serilmiş kıyafetler... Tuhaftı. İnsanları neredeydi bu şehrin? 

Uzunca bir süre dolaştım şehri. Oraya buraya seslendim, bağırıp çağırdım. Kimse yoktu. Şehir yenice terk edilmişti, belliydi. O halde durmanın bir anlamı yoktu, oradan ayrılmaya karar verdim. İşin ilginç yanı, oraya niçin gittiğimi de bilmiyordum. Şehrin iki kapısı vardı, Doğu Kapısı'ndan girmiştim, Batı Kapısı'ndan çıkmaya niyetlendim. Çıktım. Çıkar çıkmaz da denizi gördüm. Demek ki şehrin bu kapısı denize açılıyordu. Kıyıda bir liman vardı. Oraya doğru yürüdüm. Limanda da küçük bir meydan vardı, bir pazar yeri olabilirdi. Limana vardığımda oranın da bomboş, terk edilmiş olduğunu gördüm. Değil bir gemi, bir kayık bile yoktu. Denize baktım, ufukta da bir şey görünmüyordu. Bu şehrin insanları, sanki bu bunaltıcı sıcağa kapılıp havaya uçuşmuşlardı. 

Döndüm. Doğu Kapısı'ndan çıkacaktım, başka çarem yoktu. Tam limandan çıkıyordum ki sesler duydum. Durup kulak kabarttım. Evet, bir ses duyuyordum. Az sonra farkına vardım, şehir surlarının dibinden geliyordu ses. Oraya yöneldim hemen. Yaklaşınca, duyduğumun insan iniltisi olduğunu fark ettim. Hemen ardından da sesin sahibi çarptı gözüme. Dehşetle irkildim. Adamın biri çarmıha bağlanmış, yakıcı güneşin altında başı önüne eğilmiş, inleyip duruyor. 

Çarmıh direğinin altına vardığımda beni gördü. "Seni kim bu hale soktu?" diye sordum. Sorunun cevabı önemsizmişçesine başını sallamakla yetindi. "Benden korkma, her kimseler ben onlardan değilim," dedim bu kez. "Kimseden korkmuyorum," dedi. "Dayan," dedim ben de, "seni oradan indirmenin bir yolunu bulacağım." Ben bunu der demez heyecanlandı adam, sanki güneşin altında bitkin düşmüş olan kendisi değilmiş gibi, "Hayır, sakın bunu yapma," dedi. Çok şaşırdım. "Ne yani, kurtulmak istemiyor musun oradan?" diye sordum. "Hayır," dedi. Güneş çarpmasından ne dediğini bilmiyor diye düşündüm. Ama o, kafamın içini okumuşçasına, "Sakın," dedi, "sakın beni buradan indirmeye kalkma." "Evet ama neden?" diye üsteledim ben de. "Çünkü beni buradan indirirsen bir daha hiçbir zaman bu şansı bulamam," dedi. "Hangi şansı?" diye sordum. "Tanrının oğlu olma şansını," dedi. Sürdürdüm: "Şimdi sen orada durursan Tanrının oğlu mu olacaksın?" "Evet, tabii ki, Tanrının oğlu, bazılarına göreyse peygamber." "İyi ama, bu gidişle birkaç saate kalmaz ölüp gideceksin," dedim bu kez. "İyi ya işte, benim istediğim de tam olarak bu," dedi o da. "Söylesene, senin adın nedir?" diye sordum. "İsa," dedi.


Onu oradan kurtarabildim mi, kurtaramadım mı, ben de bilmiyorum. Rüyamın gerisini hatırlamıyorum. Sizce ne olmuştur?

20 Haziran 2014

Eğer

Makedonya Kralı II. Philip Büyük İskender'in babasıydı. Oğlu günün birinde dünyayı fethedecekti. Babasıysa kendi zamanında bütün Antik Yunan şehir devletlerini fethederek başlamıştı işe, ama bir tanesi hariç: Sparta. Philip, Yunan yarımadasının en güneyindeki bu kent devletini de kontrol altına almanın yolunu arıyordu. Sıkı bir askeri düzeni olan Sparta acımasız bir savaş kültürüne de sahipti. Philip, MÖ. 346'da Spartalılar'ı korkutmak için onlara bir mesaj gönderdi: "Beni fazla uğraştırmazsanız çok iyi edersiniz, aksi halde ordumu alıp topraklarınıza gelirim; tarlalarınızı mahveder, halkınızı kılıçtan geçirir, şehrinizi de yerle bir ederim." 

Spartalılar Makedonya kralına tek kelimelik bir cevap gönderdiler: "Eğer." 
Philip Sparta'yı fethetmeye hiçbir zaman cesaret edemedi.

Via

19 Haziran 2014

Şenlik

Ayın ışığı, ateşin sıcaklığı. 
Denize uzak, göğe yakın. 
Bir kartalın kanat çırpışı. 
Gecenin sesini dağıtıyorum. 
Her yer sessizlik.

18 Haziran 2014

Serçeler

Bir serçe gelip balkona kondu. Ekmek kırıntıları için gelmişti besbelli, ya kendisi yiyecek ya da yavrularına götürecekti. İncecik bacaklarına takıldı gözüm. Bir kibrit çöpünden bile daha inceydiler. Biraz daha kalın olsalardı ya, diye geçirdim içimden. Serçe konuşabilseydi elbette bu fikrimi ona da açardım. Bacaklarınız, derdim, Serçe Hanım, biraz daha kalın olabilirlerdi, siz ne dersiniz bu konuda? Ne var ki bunu söyleme imkânım yoktu. Söylesem bile bir karşılık alma imkânım yoktu. Aslında söylemeyi düşündüm de bunu, cevap gelmeyeceğini bile bile serçeye açabilirdim fikrimi, gelgelelim yalnız değildim, insanlar vardı yanımda, deli mi ne, diye düşünmeleri işten bile olmazdı; öyle ya, bir serçeyle konuşmaya kalkan birine deli denmez de ne denir? Halbuki bir serçeyle konuşmaktan daha mantıklı, daha doğal ne olabilir? Diyecekler ki, konuşmak karşılıklı yapılan bir eylemdir, serçeyle tek taraflı konuşmanın neresi mantıklı? Ben de diyeceğim ki, ömrümüz boyunca insanlarla konuşup duruyoruz da sanki hep karşılıklı mı konuşuyoruz? Milyonlarca insan birbirini anlamamaktan, anlaşılmamaktan yakınmıyor mu? Hal böyleyken ha bir serçeyle konuşmuşsun, ha bir insanla, bir farkı var mı? 
***
Dişi serçeyle erkek serçeyi birbirinden ayırt etmeyi çok küçükken annem öğretmişti bana. Güneşli bir günde avludaydık. Tellerin üstündeki serçeleri gösterip, “Bak, şu irice olanlar erkek, ayrıca göğüslerinde ve sırtlarında siyahlıklar var. Öbürleri ise dişi, hem siyah renkleri çok az, hem de biraz daha küçükler.” O gün annem bunu öğretmese belki hayatım boyunca dişi serçeleri erkeklerinden ayırt etmek aklımdan geçmeyecekti. Ve bence hayatımda sahip olduğum en değerli bilgilerden biri bu. Şaka değil, sahiden öyle.

Bilgi çağında yaşadığımız söyleniyor, bilgi toplumu söylentileri falan… Handiyse bilgi denizinde boğulacağız. Peki de, sahip olduğumuz bilgilerin hangisi değerli, hangisi değersiz? Ne kadarı gerekli ne kadarı gereksiz?

17 Haziran 2014

Başımda dolanıyor melanet kuşları

Sayın Bilgisayar,

Allah senin belanı vermesin, e mi? Bozulacak zaman mıydı? Tam da yaz gelmiş, yazılıp çizilecek onca şey var, ayrıca bir dünya dert tasa var, senin bozulacağın tuttu, olacak iş mi? Ben sana ne diyeyim şimdi? Hadi beni düşünmedin, bari şu bloğu düşünseydin be! Utan biraz, utan. Her şey bir yana, bende emanetsin, bana ait olsan ben bilirdim sana ne edeceğimi. Bak benim şu eski püskü bilgisayara, yedi yıldır yanımda, bir gün olsun gıkı çıkmadı, başı bile ağrımadı neredeyse. Bir de iyi bilgisayarsın sözde. Kalitelisin. Özelliklerine bakınca benim eski bilgisayar yanına bile yaklaşamıyor. Gene de bozulmadı bir gün olsun. Sadece yaşlandı. Ona rağmen bugün hâlâ acil durumlarda yardımıma koşabiliyor. Hayır, her şeyi anlıyorum da, senin bir dediğini iki mi ettik arkadaş? Gül gibi bakmadım mı sana? Her gün tozunu bile aldım be, daha ne yapayım? “Benim ne suçum var be kardeşim, bütün kabahat virüste,” dediğini duyar gibiyim. Evet, tabii, ona da bir çift sözüm var. 

 Sayın Virüs,

Allah senin belanı versin. Hem de doya doya. Seni kim ürettiyse Allah onun da bin belasını versin. Başka işi mi yok oturup virüs yazıyor. Tır çarpsın inşallah (ama tır şoförüne bir şey olmasın, hatanın sekizde sekizi kendisinde olsun), her iki eli kırılsın, bir daha ömrü billah klavyeye dokunamasın. Değil virüs, email bile yazamasın. Amiiiin! 

(Allahım, istediğin gibi bir kul olmadığımı biliyorum, dualarımı da zaten kabul etmiyorsun, ama hiç olmazsa bu beddualarımı kabul ediver.)

16 Haziran 2014

Kirpilerin Yaşamı

Nesife Nineye,
daha çok anlatması dileğiyle

Kirpi usul usul tırmandı asmaya. Tepesine ulaştığında kollarını açıp sarıldı. Ne olduğunu anlamadık. Bir insan bir insanı kucaklar gibi kucaklıyordu ağacı. Bir an geçti, ağaç sallanmaya başladı. Kirpinin ağırlığına dayanamadığından sallanıyor sandık. Sonra, kirpinin ağacı salladığının ayırdına vardık. Sahiden de ağacı sallıyordu kirpi. Böyle bir şeye tanık olmamıştık hiçbirimiz. O salladıkça üzümler yere düştü. Bir aralık dönüp yere baktı. Ardından biraz daha salladı. Bir daha yere baktı. Yeterlice üzüm düşmüştü yere, bunu gördü ve çıktığı gibi usul usul inmeye başladı. Ağzımız açık, izliyorduk biz de. 

Yere inince üzümleri yemeye başlayacağını düşündük. Oysa aklımızdan geçirmediğimiz bir şey yaptı. Ters döndü. Yere düşürdüğü üzümlerin üzerinde ağındı. Sonra kalktı. Üzümler dikenlerine batmıştı hep. Yola koyuldu. Bakışlarımız meraktan da öte bir şeylerle doluydu. İzlemeye koyulduk kirpiyi. Bahçe duvarının dibinden gitti. Ötede durdu. Bir an bekledi. Yaprak hışırtıları duyduk. O böyle dururken bu hışırtılar nereden geliyordu? Bunu merak etmeye fırsat kalmadan kirpinin yavruları göründü. Annelerinin yanına geldiler. O da hepimizi bir kez daha hayretler içinde bıraktı; nasıl yaptığını anlamadığımız bir biçimde üzümleri sırtından fırlattı yere birer birer. Yavruları yemeye koyuldular. 

Yaşamı güzelleştiren mücadelenin ta kendisi değil midir?

11 Haziran 2014

Bizden evvel

Herkesin ilgi alanına giren bir şeyler vardır. Herkes yapıp ettiği işle şöyle ya da böyle ilgilenmek zorundadır. Bana iki iğne gösterilip hangisinin hangisinden iyi olduğu sorulsa örneğin,  yadırgarım, iğnenin iyisi kötüsü mü olur, alt tarafı iğne işte, derim. Halbuki bir terzi için çok yerinde bir soru olur bu; elbette iyi iğne, kötü iğne vardır. Hatta öyle terziler vardır ki, hiç dokunmadan bir iğnenin iyi mi kötü mü olduğunu anlayabilirler.
***
Dikiş işlerini meslek edinenleri terzi diye adlandırırız. Şimdi çok az terzi kaldı, eskiden daha çoklarmış haliyle. Çokça terzi dükkânı varmış her şehirde. Her şey zamanla değişiyor tabii. Bazı meslekler ortadan kalkıyorken bazıları ortaya çıkıyor. Kim bilir eski devirlerde neler neler yapıyordu insanlar. Eminim mahiyetini öğrendiğimizde bize çok ilginç, belki komik gelecek meslekler vardır tarihin diplerinde. Günümüzde her köşe başında cep telefonu dükkânları var, ama elli yıl önce bir teki bile yoktu. İnsanların ihtiyaçları değiştikçe meslekler de değişiyor doğal olarak. Sadece meslekler de değil elbette, her bir şey değişiyor. Mesele hep gelip insanda düğümleniyor sonuç olarak. Ah insan ah, ben sana ne diyeyim şimdi...
***
İnsan dedim de, İnsanın Hikâyesi - Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz adlı bir kitap var. James C. Davis adlı bir amca yazmış, Barış Bıçakçı çevirmiş. Uygarlık tarihi konusunda tek geçerim. Eğer siz de benim gibi uygarlık tarihine meraklıysanız şiddetle öneririm, enfes bir kitaptır.
***
Pek çok insan var tarih sevmeyen. Bizzat tanıdığım böyle yüz kişi sayabilirim şuracıkta. Bir insan niye tarih sevmez? Herhalde meraksız olduğundan ötürü. Evet, sanırım en önemli nedeni bu. Senden önce kim vardı bu yeryüzünde, ne işle meşguldü, nasıl merak etmezsin arkadaş? 
***
Şu yalan dünyaya geldim geleli 
Tas tas içtim ağuları sağ iken 
Kahpe felek vermez benim muradım 
Viran oldum mor sümbüllü bağ iken 

Aradılar bir tenhada buldular 
Yaslandılar şıvgalarım kırdılar 
Yaz bahar ayında bir od verdiler 
Yandım gittim ala karlı dağ iken 

Farımaz da deli gönül farımaz 
Akar gözlerimin yaşı kurumaz 
Şimden geri benim hükmüm yürümez 
Azil oldum güzellere bey iken 

Karac'oğlan der ki bakın geline 
Ömrümün yarısı gitti talana 
Sual eylen bizden evvel gelene 
Kim var imiş biz burada yoğ iken

Karacaoğlan

Kendinize sorun bakalım, bu şiirde geçen şıvga, farımak kelimelerinin anlamını biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, üzülerek söylüyorum, siz de tarihe ilgisiz birisiniz. Kendimi dışarıda tutmuyorum, şimdi değil ama bir zamanlar ben de öyleydim. Neden mi? Çünkü tarih diye bize o kadar yalanlar söylenmiş ki, ister istemez sıkılmışız ondan. Kayıtsız kalmışız. Edward H. Carr'ın ünlü Tarih Nedir? adlı kitabının başında bir alıntı vardır, Catherine Morland'a ait: "Böylesine can sıkıcı olması hep tuhafıma gidiyor, çünkü çoğu uydurulmuş olmalı." 
***
Karacaoğlan 17. Yüzyılda yaşamış bir halk ozanı. Adı üstünde, halktan biri. Kısacası, yaşadığı çağda herhangi biri. Diyar diyar dolaşıp şiir söylemiş. Yaptığı işi o kadar ciddiye almış, o kadar önemsemiş ki, adı tarihe yazılmış. Gerçek kahramanlar hep böyledir zaten. Değerleri, kahramanlıkları zamanla anlaşılır. Eğer bir yerde bir kimseye herkes kahraman diyorsa, kesin olarak emin olabilirsiniz ki o kimse kahraman filan değil, pespayenin biridir. Gerçekten böyledir. Hiç kimse kendi zamanında kahraman olamaz. Gerçek kahramanlık sonradan anlaşılır. Kendi zamanlarında gizli kalır kahramanlar. 
***
Profesörlük, günümüzde çok yüksek bir makam gibi duruyor, değil mi? Koskoca profesör olmuş adam, deyiverirler. O koskocalığa bakmamak lazım. Öyle profesörler gördüm ki nasıl profesör olduklarını uzunca zaman düşünüp durdum. Sözün kısası, bir boktan anlamayan insanlar bile bu ülkede profesör olabiliyorlar. Vahim olan bu değildir, asıl vahamet toplumun bu duruma gıkını çıkarmıyor oluşudur. 

Geçen gün de bir profesör bir doçenti öldürdü, biliyorsunuz. Demek ki neymiş, profesör olmak adam olmak anlamına gelmiyormuş. Hem profesör hem de doçent aynı kadına aşık olmuşlar, sonra ne olmuşsa profesör doçenti öldürmüş. Karısı da aynı üniversitede bir fakültenin dekanıymış. Kocası katil olunca o da ne yapsın, görevinden istifa etmiş. Gazetenin biri de "Bir erkek bir erkeği öldürdü, iki kadın işsiz kaldı," diyordu haklı olarak. 
***
Dikiş diyorduk... Terzi olmadığı halde dikiş işlerini dört dörtlük yapan insanlar da vardır. Çoğunlukla ev hanımlarıdır bunlar. Terziler gibi eskiden daha çoktu sayıları. Gün be gün azalıyor onlar da. Zaten her bir şey azalıyor gün geçtikçe. Çoğalan bir şeyler de yok mudur?
***
Dünyanın tüm toplumlarında erkeklere ve kadınlara atfedilen işler vardır. Mesela yemek yapmak bizim toplumda kadın işi olarak bellenmiştir. Bir dünya erkek var yemek yapan, binlerce erkek aşçı var, ama yine de yemek yapmak kimin işidir diye sordun mu çokluk insanlar kadınların işidir der. Dikiş nakış işleri de öyledir. Kadın işi olarak kabul görmüştür. Oysaki neredeyse tüm terziler erkektir. Öteden beri böyledir. İki yüz yıl, beş yüz yıl geriye gidin, hep böyle olduğunu görürsünüz. Siz hiç terzi bir kadın gördünüz mü? Tek başına bir terzi dükkânı açıp yıllar yılı çalıştıran bir kadın gördünüz mü? Göremezsiniz. Neden? Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz da ondan. Ara sıra özeleştiri yapmak bünyeye iyi gelir. Bu toplumun temelinde iyi kötü pek çok şey vardır ama riyakârlık da yok değildir. Tarih boyunca işine geldi mi anam-bacım diye hürmet etmiş kadınlara, işine gelmedi mi de eve tıkamış, değersizleştirmiş. Mesele bu. 
***
Kalemler üzerine konuşacaktım. O yüzden herkesin ilgi alanına giren bir şeylerden dem vurdum. Bir örnek vereyim dedim, terzi-iğne geldi aklıma. Sonra konu konuyu çağrıştırdı, tarihten profesöre atladım. Alışkınım, pek çok kez olur böyle. Kalem diyordum, benim ilgi alanıma giren şeylerden biri kalemlerdir. Ama bugün kalsın artık, yazı biraz uzadı görüldüğü gibi, başka bir gün ayrı bir yazıda kalemlerden söz ederim.
Sayfa başına git