6 Ağustos 2020

Bloğumla hasbıhal

—Merhaba sevgili sahibim,
—Merhaba sevgili bloğum,
—Nasılsın abi, iyi misin?
—İyiyim şükür, seni sormalı?
—Şey abi...
—Ney?
—Yani iyiyim ama...
—Ama...
—İşte sen bana pek yazmıyorsun ya...
—Ee...
—Ondan ötürü pek de iyi sayılmam aslında.
—Niye?
—İşte dedim niyesini.
—Eskiden çok yazıyordum, ona say.
—Niye sayacakmışım, borç harç meselesi mi bu?
—Hoppalaaa.
—Gene başlama sahip!
—Tamam blog, tamam.
—Yazacak mısın gene?
—Yazıyorum zaten. Seni bırakıp gitmiş değilim ki.
—Epey az yazıyorsun ama.
—Ne yapi'm?
—Daha çok yaz.
—Niye istiyorsun çok yazmamı?
—Çünkü seni seviyorum.
—Hıçk!
—Ne oldu abi?
—Hiç.
—Ne oldu Allah aşkına?
—Yeter blog, lütfen. Biraz daha konuşursan ağlatacaksın beni.
—Tamam abi, sen git biraz dinlen istersen, kendine bir kahve yap, hem bak, o sütü bugün bitirmezsen bozulacak, hadi.
—Tamam blogcuğum.
—Sonra gene gel ama bak, ölümü gör.
—Tamam tamam, söz.
—Hadi görüşürüz.
—Öptüm seni.

21 Haziran 2020

Karpuz

Yaz geldi mi karpuz alıp yemekten korkuyorum. Çünkü yemeyene değin bir sorun yok ama bir kez alıp yedim mi artık yaz bitene kadar karpuzsuz günüm geçmiyor, tutamıyorum kendimi. Geçen hafta nihayet karpuzumu alıp sezonu açtım. Açtım açmasına da tadı hoşuma gitmedi. İki gün sonra başka yerden aldım, o da ahım şahım değilse de idare ederdi. Bir başka yerden aldığım üçüncüsü ikincisinden daha tatsızdı, nihayet dün aldığım dördüncüsü, ki onu da başkaca bir yerden almıştım, eh işte dedirtecek türden çıktı. Endişelenmeye başladım, zira o "işte budur" dediğim karpuz henüz ortaya çıkmış değil, olmayınca da bu yıl iyi karpuz gelmeyecek mi acaba, diye düşünmeye başladım. Nerede o eski bal gibi karpuzlar, diye de içimden geçiriyorum. Geçen gün bir habere rastladım, karpuza şeker mi karıştırılıyor, diye soruyordu, iyi mi. 

Dedemi hatırlıyorum, köy evindeki verandaya çıkıp minderine kurulur, önüne konan büyükçe sinideki karpuzu büsbütün dilimler, sonra ortasına bir yumruk indirdi mi dilimler bir çiçeğin yaprakları gibi dağılırlardı. Ve her birimiz birer tanesini alıp yerdik. Velhasıl ne şimdiki karpuzların tadı o tat, ne de şimdiki hayatın, değil mi?

14 Haziran 2020

Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa

İki yastık yüksek geliyor, tek yastık alçak. Çözüm arayışlarım sürüyor. Temmuzda memlekete gidince annemin el yapımı yastıklarından birini getirmek çok iyi bir fikir, gelgelelim, bilen bilir, el yapımı yastıklar uzun olurlar, nasıl paketleyeceğimi düşünüyorum şimdi.

Havalar ısınıp da insan yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durdu mu yastık sorunu gibi bazı yaşamlar sorunların da farkına varıyor işte. Olduklarımız bir yana, kim bilir farkında olmadığımız daha nice sorunumuz vardır?

Yastık dedim de, bir zamanlar yastıksız yatmaya alışmıştım nedense. En alçak yastık bile yüksek gelirdi. Yastığı bir kenara, başımıysa düpedüz yatağa koyarak yatardım. Bir ara amcamlara gitmiştim, ablalarımdan biri, yatağını toplarken dikkatimi çekti, sen yastık kullanmıyor musun, diye sormuştu.

Yatmaktan söz açılmışken, on dokuz-yirmi yaşıma kadar hep cenin pozisyonunda, dizlerim karnıma çekik bir biçimde yatardım. Bir kez olsun yatağa farklı biçimde girdiğimi hatırlamıyorum. Sonra ne olduysa değişti, olağan bir biçimde boylu boyunca uzanmak suretiyle yatıyorum o gün bugündür.
***
Penceremin önündeki dama bir bebek düşmüş. Bugün dört gün oldu. Üzerine ilk yağmur da yağdı dün. Gidip almayacaklar demek ki. Her gün oraya konan onca martının da pek umursadığı yok. Bebeğin orada uzunca bir süre duracak olması düşüncesi ikide bir "bu bebek ne zamandır burada" cümlesini kurduruyor kafamda.

Bu gemi ne zamandır burada
Çoktan boşaltmış yükünü
Gece de olmuş, rıhtım da bomboş
Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
Arkada, güvertede
Ah, neresinden baksam sessizlik gene.

—Edip Cansever
***
Epeydir sahip olduğum zevklerden biri at nallama izlemek. Önceleri YouTube'dan izliyordum, bu yıl Instagram'da da epey olduğunu keşfettim. Korona günlerinde de kayda değer oranda izledim. Bu zevkimin kaynağı elbette çocukluğum. O zamanlar yılda bir-iki kez köye nalbant gelir ve kelimenin tam anlamıyla köyü şenlik yerine çevirirdi. Atını kapan meydana gider, sırasını beklerdi. Biz çocuklar için de hakiki bir eğlenceydi. İlk gördüğümde çakılan çivilerin nasıl olup da atların ayağını acıtmadığını düşünmüştüm.

Keşke ilk gördüğümüzde düşündüğümüz şeylerin bazılarını bugün hâlâ düşünüyor olabilseydik. 


23 Mayıs 2020

Teşekkür etmek

Yıllar önce öğrenciyken çeşitli dersler kapsamında yazdığım birkaç makaleyi de o zamanlar bloğa yüklemiştim. Onlardan biri –Descartes ve Spinoza'da Töz Anlayışı– zaman içinde bloğun en çok okunan yazılarından oldu. Halen de öyle. Mesela şu anda son yedi gün içinde 203 kere tıklanmış. Elbette her zaman böyle değil. Yılın bazı dönemlerinde işte tam da böyle çok tıklanırken bazen bir kez bile tıklanmıyor. Nedeni basit, ne zaman ki bloğun istatistiklerinde önlere çıkmaya başlasa anlarım ki üniversitelerde sınav dönemi başlamış ve ne zaman ki bir numaraya otursa anlarım ki ödevlerin teslim tarihine bir-iki gün kalmış. Hiç de değişmez, bu yazının tıklanma sayısı yılda iki kez deyiş yerindeyse pik yapar. Doğru tahmin ettiniz, vize ve final dönemleri.


Tabii, bloğa bunların tam metnini değil, ilk yarım sayfasını yüklemiş, altlarına da "Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz." notunu düşmüştüm. Devamını "okumak" isteyen çok oldu tabii. Bugüne kadar yüz elli-iki yüz kişi bana yazarak makaleyi istedi. Ben de istisnasız hepsine gönderdim. Hep de aynı notla, "Merhaba Filankes, makaleyi gönderiyorum, fakat pek dişe dokunur bir şey değil, yıllar önce öğrenciyken yazmıştım, umarım işine yarar. Selamlar..." Zaten email kutumun gönderilenler klasöründe duruyor, biri istedi mi daha önce gönderdiklerimden birine yazdığım bu nota şimdi isteyenin adını yazıp gönderiyorum. Ülkenin ortalama öğrenci profilini bildiğim için tek harfini bile değiştirmeden altına adlarını yazıp hocaya teslim ettiklerine de eminim. Hocaların profili de öğrencilerinkinden pek farklı değil ya.

Hayatımda hiçbir şeyi teşekkür beklentisiyle yapmadım. Bir şeyi yapmak içimden gelmiyorsa kafama silah dayasanız yapamam, ama yaptım mı da hiçbir beklentim olmaz. Hatta üç-beş dakika sonra unuturum gider. Fakat söz konusu bu makale konusunda iki-üç yıldır dikkatimi çeken bir şey var. İnsanlar teşekkür etmeyi bilmiyorlar. O kadar insana üstelik de hemen gönderdiğim makaleye bir teşekkürle karşılık verenlerin sayısı şimdiye değin iki elin parmaklarını geçmiş değil. Bir ara YouTube'da izlediğim bir videoda mıydı, okuduğum bir yazıda mıydı, İngilizlerin olur olmaz her şeye teşekkür ettiğini söylüyordu. Öyle ki her İngiliz günde en az bir kez gerçekten gereksiz bir teşekkür bile ediyormuş. Bizim toplumumuzdaysa insanların bırakın gereksiz yere etmeyi, gerekliyken bile teşekkür etmemelerinin nedenini merak etmiştim. Hâlâ da ediyorum. Hakikaten niye? Kendimden bağımsız düşünüyorum, hatta kendimi karşı tarafın yerine koyayım, birinin az çok emek vererek ürettiği ya da para vererek aldığı bir şeyi kendime almak üzere ondan istiyorum, o da veriyor, ben de aldığım gibi arkama bakmadan gidiyorum. Böyle davranmamın nedeni ne olabilir? Galiba yeni bir şey değil. Kökleri tarihte yatıyor sanki. Şark ile garbın davranışlarını karşılaştıran nitelikli bir-iki kitap okumaya öteden beri niyetliyim zaten, önerilere açığım. 

Bu yazı nereden esti diye sorulacak olursa, önceki gün makaleyi gönderdiğim iki öğrenci kardeşimiz, Havva ve Yasin üst üste teşekkür ettiler. Ben de şaşırdım. Bir de üzüldüm, çünkü Havva bir gün önce gece yazıp istemiş makaleyi, ben de ertesi gün akşam üzeri gönderdim, meğer ödevi sisteme yükleme zamanı geçmiş, o da benimkini bekleyememiş haliyle. Buna rağmen teşekkür de etti. 

Teşekkür etmeyi bilmek, tıpkı tuvalet eğitimi gibi, ailede iki, bilemedin üç yaşına kadar öğrenilecek bir şeydir vesselam.

Yeri gelmişken, benim en çok kullandığım teşekkür kelimesi "sağolasın."

Söz teşekkürden açılmışken, bloğumun kıymetli takipçileri, sağolasınız.

19 Mayıs 2020

Böyleyken böyle

Birileri olsa da onlara iştahlı iştahlı dünyanın düz olduğunu kanıtlamaya çalışsam. İyicene ikna olmuşlarken de "sizi kekledim" deyip muzip muzip gülsem. En son arkadaşım Sinan'a yapmıştım birkaç yıl önce. Şimdiyse kimse yok. Uzuncadır evde yalnızım. Bu sokağa çıkma yasaklarından da memnun muyum, değil miyim, karar veremiyorum.
***
Sokağa çıkma dedim de, bir süredir aklımda bir soru var, nereden, kimden cevabını bulacağımı da bilmiyorum, sokak kelimesi ne zamandan beri "dışarısı" anlamında kullanılıyor? Bir caddeye bağlanan, nispeten kısa ve dar yollara sokak diyoruz fakat "sokağa çıkma yasağı" derken kast ettiğimiz şey bu değil, dışarıya çıkma yasağı demek istiyoruz. Aynı şekilde, "sokaktaki adam" derken de gene sokağın bu anlamını kullanıyoruz. (Yeri gelmişken, feministlerimize bir önerim var, ne zaman sokaktaki adam sözünü duysanız hemen itiraz edin, sokakta hiç kadın yok mu kardeşim, deyin.) Ne diyordum, bakalım bu merakımın cevabı ne zaman, nerede karşıma çıkacak?
***
Kırk yılın başı açtığım televizyonda genellikle bir belgesel kanalı açar, on dakika sonra da sıkılıp kapatırım. Önceki gün de işte böyle TLC'yi açtım, programın adını hatırlamıyorum, 911'i olur olmaz şeyler için arayan hödükler gibi bir şeydi, gençten biri akşamleyin evine yürürken zombilerin takibinde olduğunu fark edip polisi arıyor. Korkuyor da haliyle. Meğer bu dikkatsiz genç cüzdanını düşürmüşmüş, zombiler dediği de bir arkadaşlarının evindeki cadılar günü partisi midir nedir, oraya giderken cüzdanını düşürdüğünü görünce alıp bunun ardından koşuyorlar. Mesele sonradan anlaşılıyor. Hep hayata bakış açısından dem vurulur ya, diyorum ki tekmil hayata değil de tek tek olaylara bakış açımızı değiştirirsek hayatın da bir bütün olarak "eğlenceli" bir yer olacağını görmez miyiz? 
***
Bu eğlenceli kelimesinin de neresinden tutsan elinde kalıyor. Şayet yanlış akıl yürütmüyorsam iki binlerden sonra biraz anlam kaymasına uğradı, özellikle ergenlerin, önlerine gelen pek çok şey için "ay çok eğlenceli" dediklerini sıkça duymaya başladığımı hatırlıyorum o zamanlar. Dikkatimi asıl çekense kişiler için de "çok eğlenceli biri" demeleriydi. Sanki biraz yaygınlaştı artık, dolayısıyla kimsenin de kulağını tırmalamıyor. Ben doksanlı yıllarda televizyonda olsun, gündelik hayatımda olsun, bu eğlenceli kelimesinin insanlar için kullanıldığını hiç hatırlamıyorum mesela. Evet, on beş-yirmi yıldır duyuyor olmama rağmen hâlâ her duyduğumda yadırgıyorum, biraz da gülüyorum, ne zaman ki "çok eğlenceli biri" lafını duysam aklıma sevimli bir süs köpeği filan geliyor, bazen de türlü türlü şirinlikler yapan yavru bir kedi. Hakikaten, eğlenceli bir insan nasıl oluyor yahu? Dikkat edilirse, eğlenceli biri denince "eğlenen biri" kast edilmiyor, "eğlendiren biri" kast ediliyor. Bir tür palyaço filan herhalde.
***
Havalar da bir ısındı, pir ısındı gibi. Daha yirmi gün önce masa başında uzun süre çalışınca ayaklarım epey bir üşümüştü çorap giymiş olmama rağmen, bugünse aynı masanın başında baksırla oturuyorum. Sinan'la konuştuk bugün, Kars'ta da sıcakmış hava. Bakalım yaz nasıl geçecek? Havası bir yana, bu yazı da acaba içeride mi geçireceğiz? Bekleyip göreceğiz. Zaten bu korona çıktığından beri en çok dillendirdiğim sözlerden biri "bekleyip göreceğiz."
***
Yukarıda 911 dedim de aklıma bir şey daha geldi, onu da anlatıp kapatayım. İki-üç yıl önce iş yerindeki ilkyardım eğitiminde hoca söylemişti, Amerikan filmlerinden ötürü 911 numarasına o kadar aşina olmuşuz ki insanların çoğu acil durumlarda 112 yerine 911'i arıyormuş. Bir gün yetkililer bunu fark edince Türkiye'de de bu numarayı kaydetmişler, ondan beridir ne zaman 911 aransa otomatik olarak 112'ye yönlendiriliyormuş.

7 Mayıs 2020

İstanbul'da korona günleri

Dün İstanbul'u teftişe çıktım. Atladım metrobüse, Kadıköy'e gittim. Korona'dan ilk ölüm görülüp de sokaktan el ayak çekildiğinden beri on günde bir çıkıyordum zaten. Hep de aynı rotayı takip ediyordum, Kadıköy, Karaköy, Galata, Taksim, otobüsle ev. Dün yolumu biraz uzattım.

Yalnızca Kadıköy değil, İstanbul'un her tarafı son bir buçuk ayın en kalabalık gününü yaşıyordu. Aklınıza İstanbul'un o bilindik kalabalığı gelmesin ama gene de hatırı sayılır sayıda insan kendini dışarı atmıştı. Açık dükkânların sayısında da geçen haftalara nazaran artış gözükse de büyük çoğunluğu hâlâ kapalı. Oturulacak yerler de hep kapalı tabii, rıhtımlarda da oturmak yasak olunca yapılacak yegâne şey gezmek. Eh, zaten gezmek varken oturmaya ne hacet.

Vapura binip Karaköy'e gittim. Yirmi gün önce gittiğimde Galata Köprüsü üzerinde benden başka kimse yoktu, dünse köprünün her iki tarafında da gelen giden vardı epey. Bir yere gitmeyi amaçlamadan, kafama esen yerde inip geri dönerim diyerek tramvaya bindim. Kafama esen yer Topkapı oldu. Orada inip karşı yöne bindim, gelip bu kez Sultanahmet'te indim. Burada da her yer kapalıydı, Sultanahmet ve Ayasofya meydanları, Gülhane Parkı bomboş. Buralar hep turist mekânları olduklarından, e ortalıkta turist de olmadığından Kadıköy'e, Eminönü'ne göre daha tenhaydı haliyle. Saat de beşi bulmuştu, yerli kalabalıklar da giderek kayboluyordu. Divanyolu'ndan aşağıya yürüdüm. Sirkeci, Eminönü derken, köprüyü geçip Karaköy'e, oradan Galata'ya çıkacaktım ki kararımı değiştirip Unkapanı'na doğru yürüdüm, Haliç Metro Köprüsü'nden geçtim, karşıda biraz oturdum, sahil kapalıydı ama parktaki banklar açıktı. Sonra kalkıp Karaköy'e, oradan Yüksek Kaldırım boyunca Galata ve Tünel'e, oradan da İstiklal boyunca Taksim'e yürüdüm. İstiklal'de de geçen haftalara göre bir hareketlilik var ama o meşhur kalabalığından eser yok. Dükkânlar da hep kapalı zaten. 

İki ay oldu olmadı, insanlar belli ki bıktılar artık, dışarı çıkmak istiyorlar. Pek çoğunun yüzünde, bir an önce geçip gitse artık şu korona, okunuyordu. Bu arada, kapanmayı fırsat bilen çoğu dükkân ve binayı da tadilata, restorasyona neyim almışlar. Karaköy ve Galata Kulesi civarındaki dükkânların kepenkleriniyse graffiticiler deyiş yerindeyse renk cümbüşüne çevirmişler. Bir tane boş kepenk yok. Rukus diye biri var, bir de Bueno, üç yıldır merak ediyorum, kimdir bunlar, diye içimden geçirdiğim çok olmuştur, işi gücü yok herhalde bunların, İstanbul'un her tarafına adlarını yazıyorlar.

Taksim'den otobüse binip eve yollandım. Otobüs, metrobüs, vapur, hemen hepsi, birer koltuk boş kalmak üzere doluydular, ayakta gidenler bile vardı. AVM'lerin filan açılmasıyla beraber, tahminimce İstanbul bir anda kendini dışarı atacak, bakalım.

30 Nisan 2020

Unutkanlık

Ciddi bir sorunum var!

Unutkan bir insan değilim şükür. Hele önemli bir iş söz konusuysa ben unutmaya meyilli olsam bile kafamdaki zil bir biçimde çalar, o işi hatırlatır. Gelgelelim...

Durmadan ocaktaki çayı unutuyorum. Şu son bir haftada üç kez çaydanlık tamamen kurudu. Birinde kokusunu duydum da koştum. Korona günlerinde durmadan evde olunca haliyle ben odada masa başındayken çay koyuyorum ya da ısınması için altını yakıyorum, üstelik de kendimi tembihliyorum, bak, bu kez unutmayacaksın, diyorum, ne çare, gene unutuyorum.

Asıl tuhaflık da ne, biliyor musunuz? Kahve için su koyunca unutmuyorum da çayı durmadan unutuyorum. Nedir, çözebilmiş değilim? Nasıl çözebileceğimi de an itibarıyla bilmiyorum.

21 Nisan 2020

Ebedi kitaplık


1. Elimden düşüremediğim kitap,
2. Elime alamadığım kitap,
3. Senin bana verdiğin kitap (henüz okuyamadım, bağışla),
4. Denize götürdüğüm kitap,
5. Beğenmek için kendimi zorladığım kitap,
6. Nasıl olmuşsa üç adet birden edindiğim kitap,
7. Hayatımı kurtaran kitap,
8. Sana ödünç verdiğim kitap (artık getirir misin mümkünse?),
9. Her gece elimde, uyuya kaldığım kitap,
10. Şapka zannedip kafama koyduğum kitap,
11. Umutsuzca yazmaya çalıştığım kitap,
12. Hayatımı değiştiren tüm kitaplar.

20 Nisan 2020

Niçin herkes etimolojiyle uğraşmamalı?


CNN Türk'te 31 Ekim 2016 tarihli bir haber. Konuşan amcamız İstanbul İşportacılar Esnaf Odası başkanı Osman Aktaş. Diyor ki,
"İş kelimesi Arapça kökenli, porta kelimesi Latince bir kelime, kapı manasına geliyor: iş kapısı." 
Haydi bakalım.

Amcamızı bir nedenden ötürü hoş görebiliriz, adının önünde "Prof." kelimesi yok. Hakikaten, diğer herkesi geçtim, profesörlerimizin yazım yanlışlarına, anlatım bozukluklarına, noktalamayı bile bilmemelerine, ezcümle cehaletlerine o kadar çok rastlıyorum ki ne düşünüp diyeceğimi bir yerden sonra bilemiyorum, neyse, ayrı konu. 

Amca bey birkaç saniyelik konuşmasında iki yanlış birden yapmayı beceriyor. "İş kelimesi Arapça bir kelime," demesi ilk yanlışı, zira bu kelime Türkçe (kaynak). Portus'un Latince olduğu doğru ancak işporta'daki "porta"nın portus'la bir ilgisi yok, bu da ikinci yanlışı.

İtalyanca sporta kelimesinden gelen işporta Türkçeye Arnavutça üzerinden geçmiş olup "ağaç yongasından örülen kulplu büyük sepet" anlamına geliyor, oraya da Latinceden geçmiş. Seyyar satıcıların içine mallarını koyup ellerinde taşıyarak sattıkları sepetin adıdır işporta. Zamanla sepetin yerini günümüzdeki üç veya dört tekerlekli basit arabalar ya da tahta tezgâhlar almış ama kelime olduğu gibi kalmış.

13 Nisan 2020

Ev mi dışarısı mı?

Başlangıçta ev yoktu ki zaten. Binlerce yıl önce atalarımızla analarımız doğada evsiz evsiz yaşıyorlardı. Geceleri olsun, yağmurda fırtınada olsun, sığınak niyetine girdikleri mağaraları neyim sayma, ev diye bir mefhum yoktu. Sonra işte, ne kadar doğru, ne kadar yanlış, dendiğine göre insanlık tarım devrimini yaptı, tarım toprakta yapıldığına göre de ekip biçtiğinin başında beklemesi gerekti, hal böyle olunca da yerleşme olgusu doğdu falan filan... Bunları biliyorsunuz. 

İnsanlık, üreme zinciriyle milyonlarca yıl önceki atalarına bağlı olduğu için ne kadar değişirse değişsin gene de onların birtakım davranışlarını bugün tekrarlıyor. Doğanın kanunu herhal. Demem o ki türlü çeşitli evde kal telkinlerine rağmen evde uslu uslu oturmak istemeyişlerin, mızmızlanışların temelinde bu var. Böyle.

6 Nisan 2020

Dört yıl önce

Dört yıl önce bugün yazmışım bu yazıyı ama nasılsa yayımlamayı unutunca taslaklar arasında kendini kaybettirmiş. Ankara'daydık o zaman. Dört yıl sanki dört aymış gibi geliyor şimdi.

Ciğerim yanıyor. Dört gün oldu. İlk değil bu, herkeste olduğu gibi bende de olmuşluğu vardı. Son olarak iki yıl önce yanmıştı galiba. Ne ki, ciğer yangınımın bir günü geçtiğini hiç görmemiştim. Bunda da, yarına geçer nasıl olsa, dedim kendime fakat baktım geçeceği yok. Geçmediği gibi bir de arttı. Bugün hâlâ yanıyor. 

Mecazî anlamıyla söylemiyorum, dört gündür sağ ciğerim yanıyor. Kime dediysem, üşütmüşsün, dedi. Zaten ben de bu teşhisi koymuştum kendime. Bugün de Yasemin Hoca söyledi aynısını. Üşütmüşsün, dedi. Gülüşan'la Mahmut'a söylemiştim dünden, kesin değil ama yarına gelmeyebilirim, hocaya söylersiniz, demiştim dün akşam. Neyse ki gündüz vakti pek engellemiyor beni ciğerimin yangını. Kalktım gittim. Yasemin Hoca, sıcak su torbası koyacaksın, dedi. Dedim, bizde soğuk su torbası var, dişimi çektirdiğim gün dişçide vermişlerdi, fakat sıcak su torbası yok. Yasemin Hoca da kim, diye sorulacak olursa, kim olacak, adı üstünde, hoca. Gülüşan'la Mahmut da benim arkadaşlarım. Bir de Dilek Hoca var, o da Yasemin Hoca'nın asistanı.
***
Bahçedeki ağaçların bazısı çiçeklenmiş. Geçen gün akşam eve dönerken ağaçtan yere düşmüş çiçekleri görünce, ne güzel çiçekler açmış, dedim içimden. İki gün sonraki sabah aynı yerden geçince baktım ki onlar yerde bitmiş çiçekler değil, ağaçtan düşmüşler.
***
Sen Ankara'nın o karsız, kuru soğuğunda grip bile olma, gel nisanın başında ciğerini üşüt, yak.

31 Mart 2020

Üç kelime: virüs, karantina, korona

Virüs kelimesi Fransızcadan, karantina ise İtalyancadan gelmişler Türkçeye.

Virüs, diğer dillere Latince virus'tan yayılmış. "Zehir, bitki özsuyu, kıvamlı sıvı, kudret suyu" gibi anlamları varmış bu dilde. Tabii, Latinceye Proto-Italic weis-o-(s-)'tan, oraya da muhtemelen İlk-Hint-Avrupaca ueis- kökünden gelmiş ve bu sonuncusunda gene muhtemelen "eriyip gitmek, akmak" anlamına geliyormuş. Kısacası, zamanla Latincede "zehirli su, zehirli sıvı," sonradan da doğrudan doğruya "zehir" anlamlarını kazanmış.

"Bulaşıcı hastalıklara yol açan mikrop" anlamı zührevi bir hastalığa gönderme yapılmak suretiyle 1728'de kaydedilmiş olmakla beraber, günümüzdeki tıbbi anlamı 1880'lerde yerleşmiş.

***
Karantina kelimesiyse dünya dillerine İtalyanca "kırk gün" demek olan quaranta giorni'den dağılmış. Bulaşıcı hastalık taşıyor olabileceğinden şüphelenilen bir geminin kırk gün boyunca limanda gözetim altında tutulması gerektiğini öngören 1377 tarihli bir Venedik kanununa dayanıyormuş. Sonraları yaygınlaşmış bu işlem.

Quaranta kelimesi İtalyancaya ise Latince quadraginta'dan geçmiş ki o da İlk-Hint-Avrupaca dört anlamına gelen kwetwer- kökünden gelmişmiş.

***
Korona (corona) sözcüğü ise gene Latince "taç, çelenk" anlamlarına geliyor olup Antik Roma'da bilhassa üstün başarı gösteren askerlerin başına takılan taç ya da çelengi ifade ediyormuş, bir tür üstün hizmet madalyası.

Malum, virüsümüzün şekli taca benzediği için tıpta coronavirus biçimiyle elli bir yıl önce, 1969'da kayıtlara geçmiş.

Covid-19, Co: corona, vi: virus, d: disease olmak üzere korona virüsü hastalığı demek. Sonundaki 19 ise (Aralık) 2019'da görüldüğünü belirtmek için.


Kaynak: Bir, iki, üç.

29 Mart 2020

Not Writing

When I am not writing I am not writing a novel called 1994 about a young woman in an office park in a provincial town who has a job cutting and pasting time. I am not writing a novel called Nero about the world’s richest art star in space. I am not writing a book called Kansas City Spleen. I am not writing a sequel to Kansas City Spleen called Bitch’s Maldoror. I am not writing a book of political philosophy called Questions for Poets. I am not writing a scandalous memoir. I am not writing a pathetic memoir. I am not writing a memoir about poetry or love. I am not writing a memoir about poverty, debt collection, or bankruptcy. I am not writing about family court. I am not writing a memoir because memoirs are for property owners and not writing a memoir about prohibitions of memoirs.
When I am not writing a memoir I am also not writing any kind of poetry, not prose poems contemporary or otherwise, not poems made of fragments, not tightened and compressed poems, not loosened and conversational poems, not conceptual poems, not virtuosic poems employing many different types of euphonious devices, not poems with epiphanies and not poems without, not documentary poems about recent political moments, not poems heavy with allusions to critical theory and popular song.
I am not writing “Leaving the Atocha Station” by Anne Boyer and certainly not writing “Nadja” by Anne Boyer though would like to write “Debt” by Anne Boyer though am not writing also “The German Ideology” by Anne Boyer and not writing a screenplay called “Sparticists.”
I am not writing an account of myself more miserable than Rousseau. I am not writing an account of myself more innocent than Blake.
I am not writing epic poetry although I like what Milton said about lyric poets drinking wine while epic poets should drink water from a wooden bowl. I would like to drink wine from a wooden bowl or to drink water from an emptied bottle of wine.
I am not writing a book about shopping, which is a woman shopping. I am not writing accounts of dreams, not my own or anyone else’s. I am not writing historical re-enactments of any durational literature.
I am not writing anything that anyone has requested of me or is waiting on, not a poetics essay or any other sort of essay, not a roundtable response, not interview responses, not writing prompts for younger writers, not my thoughts about critical theory or popular songs.
I am not writing a new constitution for the republic of no history. I am not writing a will or a medical report.
I am not writing Facebook status updates. I am not writing thank-you notes or apologies. I am not writing conference papers. I am not writing book reviews. I am not writing blurbs.
I am not writing about contemporary art. I am not writing accounts of my travels. I am not writing reviews for The New Inquiry and not writing pieces for Triple Canopy and not writing anything for Fence. I am not writing a daily accounting of my reading, activities, and ideas. I am not writing science fiction novels about the problem of the idea of the autonomy of art and science fiction novels about the problem of a society with only one law which is consent. I am not writing stories based on Nathaniel Hawthorne’s unwritten story ideas. I am not writing online dating profiles. I am not writing anonymous communiqués. I am not writing textbooks.
I am not writing a history of these times or of past times or of any future times and not even the history of these visions which are with me all day and all of the night.
Anne Boyer (Via)

28 Mart 2020

Evdeyiz

Korona virüsünün hepimizi eve kapattığı şu günlerde havanın da kapalı, kasvetli olması esasen iyi. Kışın bittiği şu vakitte havanın günlük güneşlik olduğunu düşünsene, kendini dışarı atmak istiyorsun fakat sokağa çıkmaman telkin ediliyor durmadan. Hayatta hep var olmuştur bu düzen, iyilikte kötülük, kötülükte iyilik vardır, görmek için yakınca bakmak gerekir.
***
Virüs, toplumda var olan fakat göremediğimiz bazı şeylerin görünür olmasını da sağlamıyor mu? Yaşlılara yönelik tavırlara baksanıza. 65 yaşını geçkinlere getirilen sokağa çıkma yasağından sonra onlara yönelen öfkeyi anlamlandıramıyorum. Ahmaklıkla açıklanacak bir şey değil bu. Bir tür birikmişlik, bir tür şişkinlik bana sorarsanız. Yeni de değil besbelli. Artık kendini tutamayan, bir an önce dışarı salınmak isteyen balonun içindeki hava gibi, toplumun içinde de demek ki bir birikinti var, gelgelelim nedir, anlayamıyorum ben?

25 Mart 2020

Sosyal mesafe kavramı

Korona virüsünün hayatımıza soktuğu kavramlardan biri de sosyal mesafe. Sekiz-on gündür duyuyorum ben de. Öteden beridir özel ilgi alanlarımdan biri genel anlamıyla dil olduğu için bunu yazmadan edemedim.

Korona virüsü bu kavramı hayatımıza soktu dedim, doğru, çünkü ne yazık ki bazıları kabullenmek istemese de, evet, İlber hiç de haksız değil, toplumumuz şu son yarım yüzyılda son beş yüz yılın en cahil zamanını yaşıyor ve işte bazen belki yüzlerce yıldır var olan kimi şeylerin, kavramların vs. sanki yenice çıktığını zannedebiliyor. İşte bu kavram da hayatımıza yeni girmiş olabilir ama epeydir var, Türkçede de yer etmiş bir sosyoloji kavramı, gelgelelim virüsten korunmak için birbirimizden bir-iki metre uzak durmamız gerektiğini ifade eden mesafeden büsbütün farklı bir şey. 

Sosyal mesafe türlü çeşitli toplumsal sınıflar arasındaki uzaklığı ifade eden bir sosyoloji terimidir. İktidar partisiyle muhalefet partisi arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Sünnilerle Aleviler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Türkçülerle Kürtçüler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir. Fenerbahçelilere Galatasaray yenilgisi sonrası küfür ettiren şey sosyal mesafedir, feminist kadınları, ben çocuk doğurmak zorunda mıyım, diye bağırtan şey sosyal mesafedir, mecliste milletvekillerini yumruk yumruğa kavga ettiren şey sosyal mesafedir. Dedim ya, toplumun farklı sınıfları arasındaki uzaklıktır sosyal mesafe.

Şuraya geliyor insan, hakikaten de bazen hiç bilmemek yalan yanlış bilmekten daha iyidir. Burada da öyle oldu, toplumun yüzde doksan dokuzunun bilmediği bir kavramı şimdi artık herkes biliyor ama yanlış biliyor. İnternet öncesi çağda elalem köyünde, kasabasında, mahallesinde kısmen mütevazı yaşayıp giderken günümüzde artık herkes her şeyi biliyor ne yazık ki.

24 Mart 2020

Satranç sorusunun cevabı

Korona virüsü milleti eve kapatınca herkes kendince can sıkıntısını gidermenin türlü yollarını arıyor. Ben de epeydir ihmal ettiğim bloğun başına oturuyorum ara sıra. Eski yazıları şöyle bir gözden geçirince yedi-sekiz yıl önce sorup da cevabını vermeyi unuttuğum şu satranç sorusunu fark ettim.

Cevap şöyle: Beyazlarla oynayan rakibinizin ilk hamlesini beklersiniz. Bu hamlenin aynısını öbür oyunda siyaha karşı oynarsınız. Şimdi siyahın hamlesini beklersiniz. Bu hamlenin aynısını da beyaza karşı oynarsınız. Şimdiyse beyazın hamlesini beklersiniz ve bu hamleyi siyaha karşı oynarsınız... Bunu böyle sürdürürseniz iki oyun da birbirinin eşi olur. Birinde yenilmeniz diğerinde kazanacağınız anlamına gelir. Birinde beraberlik diğerinde de beraberlik demektir. Böylece kesin olarak 1 puan almış olursunuz. Aradaki tek fark, birinde siyah, diğerinde beyaz olmanızdır.

22 Mart 2020

Mut

Bir karınca masanın üzerine çıkmış, dolaşıp duruyor. Ekmek kırıntıları da var, mutlu olmalı. 

Mutluluk dedim de, şöyle bir teori kurdum, piyasada mutlu, mutluluk kelimeleri yokken insanlar çoğunlukla mutluydu, fakat ne zaman ki bu kelimeler, bilhassa 90'larla beraber hayatımıza girdi, işte o zaman gördük ki herkes mutsuz. Milletin göremediği veya görmek istemediği basit gerçek şu: Mutluluk diye bir şey yoktur. Hayır hayır, laf oyunu yapmak değil amacım, hakikaten yoktur. Olmayan bir şeyin peşine düşüldü mü haliyle elde edilemeyecektir, edilemeyince de keyif kaçacaktır, mesele bu.

Mutluluk yoktur, hayatın kendisi vardır ve ekseriyetle zıtlıklar üzerine kuruludur. Kalıcı bir mutluluğun peşinde koşanlara şu söylenmeli: Daimi mutlu olma ihtimali, hiç gece olmadan hep gündüz olma ihtimaliyle aynıdır. Her şey beyaz olsaydı ona beyaz demeyecektik. Beyaz diyorsak onu siyah, kırmızı, maviden ayırt etmek için diyoruz. Yani, ortada başkalarının da var olduğunu kabul ediyoruz. Şu halde mutluluğu arıyorsak mutsuzluğa da razı olacağız. Sözün özü, mutluluğun peşinden koşmayı bırakın, olur ki anca o zaman "mutlu" olursunuz.

Bu mutluluk meselesi de nereden esti? Facebook'a, Instagram'a bakıyorum da hemen herkesin mutluluk peşinde koştuğunu görüyorum, oradan esti. 

O değil de, hayat bazen çok sıkıcı yahu. Hele de şu korona günlerinde. Aklıma gelmişken, arkadaşlarınıza WhatsApp'tan şu espriyi yapmayı da unutmayasınız: Herkesin mutlu olduğu yer neresidir? (Mersin'in Mut ilçesi.) Hadi selametle.
Sayfa başına git