11 Haziran 2014

Bizden evvel

Herkesin ilgi alanına giren bir şeyler vardır. Herkes yapıp ettiği işle şöyle ya da böyle ilgilenmek zorundadır. Bana iki iğne gösterilip hangisinin hangisinden iyi olduğu sorulsa örneğin,  yadırgarım, iğnenin iyisi kötüsü mü olur, alt tarafı iğne işte, derim. Halbuki bir terzi için çok yerinde bir soru olur bu; elbette iyi iğne, kötü iğne vardır. Hatta öyle terziler vardır ki, hiç dokunmadan bir iğnenin iyi mi kötü mü olduğunu anlayabilirler.
***
Dikiş işlerini meslek edinenleri terzi diye adlandırırız. Şimdi çok az terzi kaldı, eskiden daha çoklarmış haliyle. Çokça terzi dükkânı varmış her şehirde. Her şey zamanla değişiyor tabii. Bazı meslekler ortadan kalkıyorken bazıları ortaya çıkıyor. Kim bilir eski devirlerde neler neler yapıyordu insanlar. Eminim mahiyetini öğrendiğimizde bize çok ilginç, belki komik gelecek meslekler vardır tarihin diplerinde. Günümüzde her köşe başında cep telefonu dükkânları var, ama elli yıl önce bir teki bile yoktu. İnsanların ihtiyaçları değiştikçe meslekler de değişiyor doğal olarak. Sadece meslekler de değil elbette, her bir şey değişiyor. Mesele hep gelip insanda düğümleniyor sonuç olarak. Ah insan ah, ben sana ne diyeyim şimdi...
***
İnsan dedim de, İnsanın Hikâyesi - Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz adlı bir kitap var. James C. Davis adlı bir amca yazmış, Barış Bıçakçı çevirmiş. Uygarlık tarihi konusunda tek geçerim. Eğer siz de benim gibi uygarlık tarihine meraklıysanız şiddetle öneririm, enfes bir kitaptır.
***
Pek çok insan var tarih sevmeyen. Bizzat tanıdığım böyle yüz kişi sayabilirim şuracıkta. Bir insan niye tarih sevmez? Herhalde meraksız olduğundan ötürü. Evet, sanırım en önemli nedeni bu. Senden önce kim vardı bu yeryüzünde, ne işle meşguldü, nasıl merak etmezsin arkadaş? 
***
Şu yalan dünyaya geldim geleli 
Tas tas içtim ağuları sağ iken 
Kahpe felek vermez benim muradım 
Viran oldum mor sümbüllü bağ iken 

Aradılar bir tenhada buldular 
Yaslandılar şıvgalarım kırdılar 
Yaz bahar ayında bir od verdiler 
Yandım gittim ala karlı dağ iken 

Farımaz da deli gönül farımaz 
Akar gözlerimin yaşı kurumaz 
Şimden geri benim hükmüm yürümez 
Azil oldum güzellere bey iken 

Karac'oğlan der ki bakın geline 
Ömrümün yarısı gitti talana 
Sual eylen bizden evvel gelene 
Kim var imiş biz burada yoğ iken

Karacaoğlan

Kendinize sorun bakalım, bu şiirde geçen şıvga, farımak kelimelerinin anlamını biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, üzülerek söylüyorum, siz de tarihe ilgisiz birisiniz. Kendimi dışarıda tutmuyorum, şimdi değil ama bir zamanlar ben de öyleydim. Neden mi? Çünkü tarih diye bize o kadar yalanlar söylenmiş ki, ister istemez sıkılmışız ondan. Kayıtsız kalmışız. Edward H. Carr'ın ünlü Tarih Nedir? adlı kitabının başında bir alıntı vardır, Catherine Morland'a ait: "Böylesine can sıkıcı olması hep tuhafıma gidiyor, çünkü çoğu uydurulmuş olmalı." 
***
Karacaoğlan 17. Yüzyılda yaşamış bir halk ozanı. Adı üstünde, halktan biri. Kısacası, yaşadığı çağda herhangi biri. Diyar diyar dolaşıp şiir söylemiş. Yaptığı işi o kadar ciddiye almış, o kadar önemsemiş ki, adı tarihe yazılmış. Gerçek kahramanlar hep böyledir zaten. Değerleri, kahramanlıkları zamanla anlaşılır. Eğer bir yerde bir kimseye herkes kahraman diyorsa, kesin olarak emin olabilirsiniz ki o kimse kahraman filan değil, pespayenin biridir. Gerçekten böyledir. Hiç kimse kendi zamanında kahraman olamaz. Gerçek kahramanlık sonradan anlaşılır. Kendi zamanlarında gizli kalır kahramanlar. 
***
Profesörlük, günümüzde çok yüksek bir makam gibi duruyor, değil mi? Koskoca profesör olmuş adam, deyiverirler. O koskocalığa bakmamak lazım. Öyle profesörler gördüm ki nasıl profesör olduklarını uzunca zaman düşünüp durdum. Sözün kısası, bir boktan anlamayan insanlar bile bu ülkede profesör olabiliyorlar. Vahim olan bu değildir, asıl vahamet toplumun bu duruma gıkını çıkarmıyor oluşudur. 

Geçen gün de bir profesör bir doçenti öldürdü, biliyorsunuz. Demek ki neymiş, profesör olmak adam olmak anlamına gelmiyormuş. Hem profesör hem de doçent aynı kadına aşık olmuşlar, sonra ne olmuşsa profesör doçenti öldürmüş. Karısı da aynı üniversitede bir fakültenin dekanıymış. Kocası katil olunca o da ne yapsın, görevinden istifa etmiş. Gazetenin biri de "Bir erkek bir erkeği öldürdü, iki kadın işsiz kaldı," diyordu haklı olarak. 
***
Dikiş diyorduk... Terzi olmadığı halde dikiş işlerini dört dörtlük yapan insanlar da vardır. Çoğunlukla ev hanımlarıdır bunlar. Terziler gibi eskiden daha çoktu sayıları. Gün be gün azalıyor onlar da. Zaten her bir şey azalıyor gün geçtikçe. Çoğalan bir şeyler de yok mudur?
***
Dünyanın tüm toplumlarında erkeklere ve kadınlara atfedilen işler vardır. Mesela yemek yapmak bizim toplumda kadın işi olarak bellenmiştir. Bir dünya erkek var yemek yapan, binlerce erkek aşçı var, ama yine de yemek yapmak kimin işidir diye sordun mu çokluk insanlar kadınların işidir der. Dikiş nakış işleri de öyledir. Kadın işi olarak kabul görmüştür. Oysaki neredeyse tüm terziler erkektir. Öteden beri böyledir. İki yüz yıl, beş yüz yıl geriye gidin, hep böyle olduğunu görürsünüz. Siz hiç terzi bir kadın gördünüz mü? Tek başına bir terzi dükkânı açıp yıllar yılı çalıştıran bir kadın gördünüz mü? Göremezsiniz. Neden? Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz da ondan. Ara sıra özeleştiri yapmak bünyeye iyi gelir. Bu toplumun temelinde iyi kötü pek çok şey vardır ama riyakârlık da yok değildir. Tarih boyunca işine geldi mi anam-bacım diye hürmet etmiş kadınlara, işine gelmedi mi de eve tıkamış, değersizleştirmiş. Mesele bu. 
***
Kalemler üzerine konuşacaktım. O yüzden herkesin ilgi alanına giren bir şeylerden dem vurdum. Bir örnek vereyim dedim, terzi-iğne geldi aklıma. Sonra konu konuyu çağrıştırdı, tarihten profesöre atladım. Alışkınım, pek çok kez olur böyle. Kalem diyordum, benim ilgi alanıma giren şeylerden biri kalemlerdir. Ama bugün kalsın artık, yazı biraz uzadı görüldüğü gibi, başka bir gün ayrı bir yazıda kalemlerden söz ederim.

10 Haziran 2014

Gan

Sanırım en eski takipçilerim dışında pek kimse bilmez, çünkü burada pek açık etmiyorum, ben aynı zamanda bir sözlük yazarıyım. Sık sık "eksantrik" sözlükler yazarım. Kaygan Sözlük bunlardan biri. İşte ondan birkaç örnek:

açılgan: Ha bire açılan, kapatıldıkça bir daha açılan şey. Mesela bozuk bir kapı.

asılgan: Her işe asılan kişi. Böyle kişiler önemli olsun önemsiz olsun, büyük olsun küçük olsun, uzun olsun kısa olsun, her işe sonuna kadar asılırlar.

kaçırgan: Çok istemesine rağmen hiçbir sırrı tutamayıp hemen ağzından kaçıran kişi. 

kapılgan: Duyduğu, öğrendiği her düşünceye, görüşe hemen kapılan kişi. Böylelerinin ömür boyu kendilerine ait bir düşüncesi olmadığı için en pespaye fikirlere bile hemen kapılıp onları sahiplenirler.

kasılgan: Sürekli kasılıp duran kişi. Böyleleri kasıla kasıla bir süre sonra çok şişmiş balon gibi yüksek sesle patlayıp giderler. 

kaşıngan: Gereğinden fazla kaşınan, ikide bir orasını burasını kaşıyan kişi. 

katılgan: Her bir boka katılan kişi. Bu tür insanlar kendinden büyüklerin, mesela amirlerinin, patronlarının her dediğine katılırlar. Öyle ki, bir zaman gelir kendilerine küfredilir, yine de katılıyorum derler.

kazılgan: Defineciler tarafından sürekli kazılan yer. Böyle yerlerde öteden beri define söylentileri olduğu için yıllar yılı kazılıp dururlar, delik deşik olurlar.

takılgan: Herkese takılan kişi. Bakarsınız bir süre mahallenin imamına takılır, dini bütün biri olup çıkarlar, gider bir süre de dolandırıcının birine takılıp insanları dolandırırlar. Kadınlara takılır feminist, erkeklere takılır maço olurlar. Bir tek kendilerine takılamazlar.

yapılgan: Her gün yapılan, yapıldıkça yapılan, bir daha yapılan, hiç bitmeyen iş. Örneğin yemek yapma, ev süpürme.

9 Haziran 2014

Bir Plak Gibi Dönüyor Gökte Mavilik

Bir plak gibi dönüyor gökte mavilik
Sesi aşağıda, çok aşağıda
Üstünde bir duvarın. Duvarsa
Dondurma yiyen bir çocuğun eli sanki
Taşmış akıyor
Öpüyor toprağı kanatan nar çiçeklerini.

Öpülüyorum bembeyaz çimlerinde yalnızlığımın
Sonsuzluk yarın.

Edip Cansever

7 Haziran 2014

Öyle

1. Unutkanlığımız
Bazen aklıma bir şeyler geliyor, bloğa yazayım diyorum, ancak daha sonra unutuveriyorum. Sorun etmeli miyim bunu? Bence etmemeliyim. Hatta bence hiç kimse etmemeli. Çünkü her bir şeyi sorun edersek işin içinden çıkamayız. Öyle.

2. Kitaplarla Raflar 
Günlerdir kitapları yeni kitaplığa yerleştirmekle uğraşıp duruyorum. Dışarıdan bakıldıkta çok ama çok basit bir işi gibi gözükür, kitapları kitaplığa yerleştirmekte ne var? Gelgelelim zor iş. Gerçekten zor iş. İçinden çıkmak hiç de kolay değil. Neyse ki az kalmış gibi duruyor. Umarım daha fazla uzamaz. Öyle.

3. Bir Yabancı Olarak Kendimiz 
Bugün kendimi tanıyamadım. Hafta sonu olduğu için saat on bire kadar uyudum. Kalktım. Birkaç saat sonra gene uykum geldi. Uzandım kanepeye. Uyuyakalmışım. Ne olduğunu ben de anlamadım. Neden bu kadar uykuluyum şu son zamanlarda? Benim de bir fikrim yok. Öyle.

4. Yoğurt - Pekmez Salatası
Kahvaltı etmek istemedim bugün. Biraz geç uyandığım için öğle yemeğini beklemenin daha iyi olacağına karar verdim. Pekmezli yoğurt yedim sadece. Öteden beri severim. Gerçi benim yediğime pekmezli yoğurt mu denir, yoksa yoğurtlu pekmez mi, onu tam kestiremiyorum ben de. Zira bir tabak yoğurtla bir tabak pekmezi olduğu gibi karıştırdım. Çoğu kez yaparım bunu. Öyle.

5. Yağmur ya da Yağmamur
Hayret, bugün yağmur yağmadı. Hava da açık şu ana dek. Şaşırdım biraz. Çünkü günlerdir yağıyordu. Her sabah kalktığımda gökyüzünü apaçık görüyordum. Sabah saatlerinde de sıcak oluyordu. Ama öğleye doğru bulutlar toplaşmaya başlıyordu gökyüzünde (başka nerede toplaşacaklar?), öğleden sonraysa sağanak başlıyordu. Dün bunun tam tersi oldu gerçi. Sabah çiseliyordu. Ben de şemsiyemi alıp çıktım. Fazla sürmedi, durdu yağmur. Öğleden sonra güpgüneşli havada elimde şemsiyeyle dolaştım. Öyle.

6. Hırsız ve Şair
Geçen gün bir şair hanımın evine hırsız girmiş, bilgisayarı çalınmış. İçinde yayımlanmamış şiirleri de varmış. Kültür-sanat sitelerinde haberi vardı. Hırsıza seslenerek, "Lütfen şiirlerimi geri ver," diyordu şair hanım. Bana sorarsanız bir hırsız kültür-sanat sitelerine kolay kolay takılmaz. Bugün ayrıca bir arkadaş da facebook'ta yazmış, onun da evine hırsız girmiş, tesadüfe bak, onun da bilgisayarı çalınmış. "Hırsız bütün eğitim hayatımı ve emeğimi götürdü," diye hayıflanıyordu o da. Sahiden de zor bir durum bilgisayarın çalınması. Bu iki örnekte de görüldüğü gibi, giden sadece bir bilgisayar olmuyor. Öyle.

7. Bir Latin Sözü
In me omnis spes est mihi. Öyle.

8. Clash of the Cats
Bugün iki kedi kıyasıya kavga ediyorlardı. Sesleri geldi, pencereden başımı uzatıp baktım. Kelimenin tam anlamıyla birbirlerinin boğazına yapışmışlar. Dışarıda oyun oynayan çocuklar bile onların bu kavgasından o kadar korkmuşlardı ki, birbirlerinden ayırmak için yanlarına yaklaşamıyorlardı. Kedilerin de demek ki birbirleriyle alıp veremedikleri var. Ne olduğunu anlamak zor tabii. Öyle. 

9. Yavru Kedinin Yavruları
Adına Yavru dediğimiz bir kedi var. Bizim bahçede yaşıyor. Geçen yıl doğdu. Önceki gün bizim kapının önünde üç tane yavru doğurmuş. Geçenlerde ben fark etmiştim karnını aslında, ama içinde üç tane yavru olabileceğini öngörmedim. Dedim ya, henüz kendisine de Yavru diyoruz. Öyle.

10. Bir Güzelin Ölümü
Geçenlerde bir gazetenin kitap ekinde Sylvia Plath'i gördüm. Ne kadar güzelmiş, Tanrım! Gencecik yaşında intihar ederek ölmüş. Söylemek istediğim bir dünya şey kafamın içinde duruyor. Ama tam da böyle durumlarda, söylenecek bir dünya şeyin olduğu zamanlarda, yapılacak en iyi şey, tecrübeyle sabittir, hiçbir şey söylememektir. Ben de öyle yapıyorum ve hiçbir şey söylemiyorum işte. Öyle.

5 Haziran 2014

Günahlarımızın Öteki Yüzü

Geçenlerde Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz'ını almaya gittim kütüphaneye. Her zaman yaptığım gibi rafları biraz elledim. Birkaç kitabın arka kapağını okudum. José Saramago'nun Kabil'ini de gördüm o arada. Arka kapağını, sonra da ilk sayfasını okudum. Ve oracıkta almaya karar verdim. Bin Hüzünlü Haz da bir sonraki haftaya kalmış oldu.
.
Saramago'nun Kabil'ini fazlasıyla beğendim. Her şeyden önce ilgi alanıma giren bir konuya değindiği için. Genel anlamda mitolojiyi severim, İbrahimi dinlerin söylencelerine karşıysa daha bir ilgim vardır. İleride Adem babamızla Havva anamız üzerine bir roman bile yazabilirim, belli mi olur. Birkaç kez kendilerinden söz etmişliğim de vardır burada. Kutsal Kitap'ın başlangıcı da bu bağlamda en sevdiklerim arasındadır mesela.

Bu kitabı sevmemin tek nedeni konusunun ilgi alanıma girmesi değil elbette. Saramago çok güzel kurgulamış Kabil'i bana göre. Birine neden büyük yazar deriz ki zaten? En başta, kitabının hakkını verdiği için. Konusuna ilgi duymayan biri bile bu romanı genel olarak beğenebilir. Bazen sadece büyük yazarları okumalıyım diyorum kendime. Ama ne dersen de, söz konusu kitap olunca illa ki okumak istediğin başkaları da çıkıyor.
*
Yazar, kadim söylenceye bağlı kalarak cennetten başlatıyor hikâyesini. Adem'le Havva'yı görüyoruz ilkin. Tabii, onlardan önce "Efendi"yi. Sonra sahneye Kabil'le Habil çıkıyorlar. Kabil Habil'i öldürüyor. Buraya kadar olağan dışı pek bir şey yok. Ancak bundan sonra ezberimiz bozulmaya başlıyor. İlk katil, ilk günahkâr, ilk bozguncu olarak bilinen Kabil'in aslında hiç de öyle olmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Bu işte onun "suç ortakları" da varmış meğer. Hem yeni şeyler de öğreniyoruz. Kabil'i, babasını, annesini "daha yakından" tanıyoruz. Alışılmadık şeyler de görüyoruz bu arada. Ne olduklarını açıkça söylemeyeceğim, dileyen kitabı okuyabilir.

Zaman beklediğimizden çok daha hızlı ilerliyor. Nuh'u, Lilith'i, İbrahim'i, İshak'ı, Eyüb'ü görüyoruz sahnede. Geçmiş, şimdi ve gelecek de iç içe geçiyor, neyin ne zaman olduğunu anlamakta zorluk yaşıyoruz. Kabil İbrahim'in İshak'ı kurban etmeye çalışmasına tanık olmaktadır örneğin, ama daha sonra İshak'ın aslında henüz doğmadığını öğreniyoruz. Yani, şimdiki zaman içinde gelecek zaman yaşanıyor. İlginç bir kurgu.

Sayfalar ilerledikçe dünyanın kuruluşuna da şahit oluyoruz. Şehirler inşa edilmektedir, meslekler doğmaktadır ve bunlara benzer başka dünyevi meseleler meydana gelmektedir. Ayrıca, insanoğlunun birtakım kadim alışkanlıklarının o gün de bugünkü gibi capcanlı bir şekilde var olduğunu görüyoruz. Bir başka deyişle, insanlık tarihi boyunca sürmüş olan alışkanlıklarımızın nasıl ortaya çıktığını görüyoruz. Asıl dikkat çeken de budur zaten. Yalan vardır örneğin. Kabil, gittiği ilk yabancı yerde adının Habil olduğunu söylüyor. Yalan, sahiden de insanlığın kendisi kadar eski bir alışkanlığı değil midir? Elbette yalnızca yalan değildir kaynağını o kadim zamanlardan alan, öteki şeyler de vardır. Mesela savaş. Şehirler yıkılıyor. Masum insanlar ölüyor... Kıskançlık vardır bir de. Öyle ya, o da temel dürtülerimizden biridir. Ancak olumsuzlukların yanında olumluluklar da yok değildir. Her zaman düzensizliğin hükmü yoktur, düzen de vardır. Nefretle birlikte sevgi vardır. Arkadan vurma düşüncesinin yanında sahiplenme isteği de vardır. Kısacası, hem kötülük vardır hem de iyilik. İkisi, uygarlık tarihi boyunca oldukları gibi o zaman da bir aradadır.
*
Kitap boyunca yazarın başkahraman olarak neden Kabil'i seçtiğini düşünüp durdum. Bu konuyu anlatmak için bir başkasını da seçebilirdi sanki. Adem'le Havva'yı birlikte de seçebilirdi. Ama vardır bir bildiği elbette. Kabil'i neden seçtiğini tam olarak anladığımı söyleyemem, ancak, tarih boyunca kötü olarak bildiklerimizin aslında kötü olmadıklarını, en azından bizim bildiğimiz biçimiyle kötü olmadıklarını, iyi olarak bildiklerimizin de yine aslında bildiğimiz haliyle iyi olmadıklarını göstermek için onu seçmiş olabilir, diye akıl yürüttüm. Hakikaten de biraz düşününce, insanlık tarihinin bir yanılgılar tarihi olduğunu iddia edebileceğimiz gibi, bu tarihin bakış açıları tarafından biçimlendirildiğini de söyleyebiliriz. İlk günümüzden bugünümüze hep farklı bakış açıları yönetmemiş midir dünyayı? Bana göre böyle, sana göre şöyle.

Kabil, Saramago'nun son romanı. Ölümünden önce yayımlanmış. Ölmese belki Habil'i de yazardı. Ne var ki belkilerle yol alınmıyor pek. Bize yön veren yine gerçekler oluyor. Kimi zaman acı, kimi zaman tatlı; kimi zaman soğuk, kimi zaman da sıcak gerçekler. Baksanıza, ilk ölen Habil de ölmüş, elbette daha sonra Kabil de ölmüş, binlerce yıl sonra onların öyküsünü yazan Saramago da ölmüş. Gerçeğin ta kendisi. Ama bir yandan da hayat devam ediyor. Bu, gerçeğin de gerçeği. Fakat bir gün belki hayat da durur, kim bilir.

4 Haziran 2014

Ya

Rüyamda arkadaşlarım E. ve Z. ile birlikteyim. Her ikisini de bir buçuk yıl önce tanıdım. Geçen yıl yedi-sekiz ay boyunca hep görüştük. Ortak arkadaştık.

Yeşillik bir yerdeyiz. Burayı daha önce başka bir rüyamda görmüştüm. O rüyada burası neredeydi, hatırlamıyorum. Bu rüyada ise burası Z.'nin memleketinde bir yer. Niçin buradayız, bilmiyorum. Z.'yi ziyarete gelmiş olmalıyız.

Çimenlerin üstünde oturacak bir yer arıyoruz. Bir gölgelik bulup oturuyoruz. Tam da oturduğumuz anda, ötede üç ceylan görüyorum. Çok güzeller. Arkadaşlarıma heyecanla, "Ceylanlara bakın," diyorum. 

Bunu der demez ablamın sesiyle uyandım. Elinde kahvaltı tepsisi odaya girdi ablam, "Bugün okula gitmiyor musun?" diye sorup tepsiyi bırakıp gitti. Gözümü açıp saate baktım, evet, biraz geç olmuştu.

Kalktım. Boğazım kurumuş gibiydi. Bir çay koyup içmeye başladım. Düşünmeye koyuldum sonra. Üç dakika önce yemyeşil bir yerdeydim, şimdiyse kahvaltı sofrasında. Çay bardağına bakıp durdum. Şu insan dedikleri, ne garip bir sistem...

3 Haziran 2014

Tufan

Kral, kendisine bildirildiği gibi tüm insanlara yakında kopacak olan tufandan söz etti ve bundan kurtulmak isteyenlerin gelip gemisine binmelerini söyledi. "Hani, nerede gemi?" diye soranlar oldu, o da, "Gemimizi hep beraber inşa edeceğiz," cevabını verdi onlara. Kimisi inandı Kral'a, kimisi inanmadı. Onunla dalga geçenler ve onu art niyetle suçlayanlar da çıktı. Hatta biri, "Kendisine bir gemi yapmak için hepimize yalan söylüyor," demişti.

Kral'ın çağrısına uyanlar oldu. Gemi'nin inşaatı başladı. Ne var ki en yakın deniz geminin yapıldığı yere bir günlük uzaklıktaydı. Kral, işçilere işlerine bakmalarını, gerisini kendisine bırakmasını söylemişti, onlar da sözünü dinliyor, öyle yapıyorlardı. Kimseden bir ses çıkmıyor, herkes kendisine verilen işi yapıyordu. Tanrı da Kral'a aynısını söylemişti: "Gemiyi yaptır, gerisini bana bırak."

Kral'ın çağrısına uyanlar olduğu gibi uymayanlar da vardı. "Olacak iş değil," diye yüksek sesle dolaşanların sayısı az değildi, "zeytin ağaçlarıyla dolu bu tepelerde kullanmak için gemi yaptırıyor, kafayı yemiş olmalı." 

Günler geçti. Geminin inşaatında gözle görülür ilerleme oldu. Halk ise iyiden iyiye bölünmüştü. Kral'ın destekçileri onu her geçen gün daha fazla desteklerken ona inanmayanlar gün be gün ondan daha da uzaklaşıyordu. Başlangıçta tarafsız durmayı seçenlerse zamanla ya o tarafa ya bu tarafa gelmek zorunda kalmışlardı. Keskin bir ayrışma söz konusuydu. 

(Kral'ın şehrine uzak sayılmayacak köyünde bir başına yaşayan yaşlı bir kadın vardı. Çok yaşlıydı. Çocukları ondan önce ölmüşlerdi. O ne Kral'ın ne de diğerlerinin tarafındaydı. Ama Kral'ın doğru söylediğini biliyordu. Bunu komşularına söylemişti. "Tufan kopacak," demişti. Gelgelelim komşuları aldırmamıştı söylediklerine.)

Nihayet geminin yapımı tamamlandı. Büyük bir gemiydi. İnsanlar –gemiyi yapan işçiler de dahil– gidip gelip gemiye bakıyorlardı. Geminin büyüklüğü, güzelliği şaşırtıyordu onları. Birkaç gün böyle geçti. Ve sonra insanlar artık tufanın ne zaman kopacağını merak etmeye başladılar. Her gelen Kral'a bunu sordu. Kral'ın da canı sıkılmaya başladı bu durumdan. Aklına bunu Tanrı'ya sormak geldi. Madem tüm insanlar ona soruyordu, o da Tanrı'ya sormalıydı. Buna karar verdi ve hiç zaman kaybetmeden eteklerinde kendi şehrinin kurulu olduğu dağa tırmanmaya başladı. Akşam olduğunda epey yol kat etmişti ancak dağın zirvesine ulaşmasına biraz daha vardı. Yorulmak yoktu, yürümeyi sürdürdü.

Şimdi olduğu gibi o zaman da Tanrı'nın gökte olduğu inancı egemendi. Bundan ötürü zamanın kralları Tanrı'yla konuşacak olduklarında ülkelerindeki en yüksek dağın zirvesine çıkmak zorundaydılar. Üstelik de tek başlarına.

Hava kararır kararmaz yıldızlar belirmeye başlamıştı. Ancak bu tuhaflık da neyin nesiydi? Kral dağa tırmandıkça yıldızlar birer birer gözden kayboldular. Kral karanlığın ortasında buldu kendini. Bu dağda zirveye yaklaşıldıkça zemin de kötüleşmeye başlıyordu. Taşlık araziden geçmekte epey zorlanıyordu Kral. Sık sık yukarıdaki kayalardan kopup aşağı fırlayan taş parçaları Kral'ı olabildiğince korkutuyordu. Kalbinin sesini işitiyordu. Neyse ki bu dağın zirvesine ilk gelişi değildi bu. Alışkındı. Yolu biliyordu. Düşe kalka zirveye ulaşmayı başardı. Ve Tanrı'ya seslendi: "Bana Tufan'ın ne zaman kopacağını soruyorlar..." Gökten gelen ses yeri göğü inletti o an: "Yarın!!!" Korkudan irkildi Kral. Derhal kalkıp gerisin geri dağdan inmeye başladı. Taşlık arazide ikide bir düşüyor, kalkıp yine koşmaya başlıyordu. Giysileri lime lime olmuştu. Dizleri kanlara bulanmıştı. Yüzü gözü de kanlar içindeydi. Acıdan tir tir titriyordu bedeni.

Zirveden epey uzaklaşmıştı. Korkusu dinmek üzereydi ki aniden bir gürültü koptu. Gök gürlemesiydi bu. Ardından şimşek çaktı. Ortalık bir anlığına aydınlığa büründü. Kendi şehrini ve gemisini gördü. Halbuki o günün sabahında dağa tırmanmaya başlarken havada bir bulut belirtisi bile yoktu. Yıldızların niçin kaybolduğunu o an anladı. Hava kararınca gökyüzüne bulutlar doluşmuştu.

Kral zorlu bir yolculuktan sonra şehre ulaştı. Sabah olmak üzereydi. Gök gürleyip duruyordu. Şimşekler çakıyordu üst üste. Yıldırımlar düşüyordu. Ancak havada tek bir yağmur damlası yoktu. Kral, emrinde ne kadar hizmetkâr varsa hepsine bütün şehri bu gün kopacak tufandan haberdar etmelerini buyurdu. Sabah olduğunda Kral'ın bütün taraftarları gemiye çoktan doluşmuşlardı.

Beklenen an gelip çattı. Gök, geceden beri olduğu gibi bir kez daha gürledi. Ancak bu kez öyle bir gürledi ki herkes olduğu yere yığıldı. Nihayet yağmur başladı. Öyle bir şiddetle yağmaya başladı ki oradakilerin hiçbiri daha önce böyle bir yağmur görmemişti. Gene de herkesin içi rahatladı. Çünkü saatlerdir gürleyen gök sonunda boşalmaya başlamıştı. Gemideki herkes birbirine sokulmuş bekliyordu. Kimseden ses çıkmıyordu. Ufacık bir kıpırtı dahi yoktu.

(Yaşlı kadın eşeğine binmiş şehre geliyordu o sırada. Bağıracak takati yoktu. Kime bağıracaktı hem? Herkes can derdine düşmüştü. Ortalıkta kimse yoktu. Gemiye binen binmiş, binmeyense evine kapanmıştı. Bakıyordu kadın. Yalnızca bakıyordu. Şehre bakıyordu. "Beni de bekleyin!" diyordu bu bakışlarla. Kim bekleyecekti?)

Kısa bir süre içinde her yer su içinde kaldı. Gemidekiler sallanmaya başladıklarını fark ettiler. Sahiden de gemi yerden kesilmek üzereydi. Kral gemideki küçük pencerelerin birinden şehre bakıyordu. Hareket yoktu. Şehir durmuştu. Neden sonra Kral şehrin hareketlendiğini fark etti. Şehir uzaklaşıyordu. O sırada yanı başındaki karısı, "Galiba gemi gidiyor," dedi. İşte o an Kral neyin ne olduğunun ayırdına vardı. Evet, gemi gidiyordu. Kral gittikçe uzaklaşan şehrinden gözlerini alamadı. Bir daha asla buraya dönmeyeceğini, yerini yurdunu bir daha asla görmeyeceğini içten içe biliyordu. Bir süre sonra şehir gözden kayboldu. Yağmur da sürüyor, ancak bir seviyeye gelmiş sular artık yükselmiyordu.

(Yaşlı kadın eşeğinin sırtında yüksekçe bir tepede öylece duruyordu. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur umurunda değildi. İliklerine değin ıslanmıştı. Üşümüyordu ama. Gözlerini ufukta kaybolmak üzere olan gemiye dikmişti. Ne kendisinde ne de eşeğinde kıpırtı vardı. Ölü gibiydiler.)

Yağmur kesildiğinde ikindi vaktiydi. Bulutlar dağıldı. Güneş göründü. Gökyüzü kadim rengine, maviye büründü. Hafifleyen eşek başını yere eğdi, dudaklarını yerdeki ıslak otlara değdirdi. Usul usul otlamaya başladı. Sonra başını kaldırıp kıyafetlerini çıkarmaya başlayan sahibine baktı. Soyunurken zorlanıyordu sahibi. Yine de üstünde ne var ne yoksa çıkarmayı başardı. Eşek, sahibinin pörsümüş vücudunu gördü. O da eşeğe bakınca hayvan başını indirip yeniden otlamaya koyuldu. Daha önce hiç bu kadar lezzetli ot yememişti.

(Kral'ın gemisi sel sularına kapılıp gitti, denize karıştı. Bir daha da ne Kral'ı gören oldu ne gemidekileri. Sular şehirde kalanları da alıp götürdü. Tufandan kurtulanlar yalnızca yaşlı kadınla eşeğiydi.)

2 Haziran 2014

Çiçeği satmak

Şehirde bir çiçek satıcısı gördüğüm gün hayretler içinde kalmıştım. O güne dek çiçeklerin de satılabileceği aklımın ucundan geçmemişti. Kırk yıl da geçse geçeceği yoktu. Geldiğim yerde dağ bayır çiçekle doluydu çünkü. Yaz başında dağlardan ovaya doğru sepserin, insanın içini kıpırdatan esintiler, o dağ doruklarındaki çiçeklerin kokusunu getirirdi bize. Çocuktuk. Çiçeklerin kokusunu en çok biz hak ediyorduk. Ne esrarengiz çiçeklerdi onlar! Uçurumlarda açardı kimisi, kimisi de dağların doruklarında. Neden böyleydi? Neden bu çiçekler gözden o denli uzak yerlerde açarlardı? En erişilmez uçurumlarda, en çıkılamaz doruklarda ne işi vardı o çiçeklerin? Kimin için açarlardı? O güzellikleri kimse görmemeli miydi? Bu sorulmamıştı. Hiçbir zaman da sorulmayacaktı. Ve asla aklımıza gelmeyecekti bir yerlerde çiçeklerin satıldığı. Bir çiçek nasıl satılabilirdi?

Elbette çiçek dalında güzeldi. Birimizden birimizin aklına çiçekleri koparmak gelmemişti. Her bir çiçek ne kadar da mutluydu kendi kökünde! Biz çiçeklerin kokusuna, güzelliğine âşıktık. Biz dağ doruklarındaki esintilerle dans edip mest olan çiçeklere âşıktık. Rüzgârda sallanan çiçeklerin yanı başına oturup güzelliklerini izlemeyen insan ne bahtsız insandır!

Kafese konan bir kuşla dalından koparılan bir çiçeğin ne farkı vardır, söyler misiniz? Şehirde çiçeklerin satıldığını gördüğümde üzülmüştüm. O hale düşeceklerini hiç hesaba katmamıştım çünkü.

31 Mayıs 2014

Gitmek isteyenler için Van ve Van Gölü çevresi

Bizim memleket üzerine gezip görme odaklı bir şeyler yazmak iki-üç yıldır aklımdaydı, ha bugün ha yarın derken şimdiye dek uzadı. Üç-dört ay önce de bundan söz etmiştim. Madem bu blogda her gün yazıp çiziyoruz, hem memlekete hem de bloğun takipçilerine bir hizmetimiz dokunsun, dedim ve Van taraflarına gelecekler için bir rehber hazırladım.
.
Büyütmek için üstüne tıklayınız. 
© Google Maps
Van Gölü çevresinde gezilecek çok sayıda yer, görülecek çok sayıda doğal, tarihi, kültürel eser var. Hepsini burada sayıp dökmeyeceğim. Çünkü pek çok yerde olduğu gibi burada da turistik uğrak noktaları bir kişinin ya da grubun bir kez gelmekle bitiremeyeceği biçimde serpilmiş durumda. Bir yola düştünüz mü o yol üzerindeki yerleri görme şansınız olur ama bu kez başka bir yol üzerindekilerini kaçırmış olursunuz. Bundan da önemlisi, günümüz insanı için gezme zamanının kısıtlı olması, yine bir yöredeki görülmesi gereken yerlerin yalnızca bir bölümünün görülebilmesine olanak sağlıyor. İşte bu nedenle, buraları gezip görmek isteyenler için Van Gölü merkez olmak üzere mutlaka görülmesi gereken yerlerin bir haritasını çıkardım. Bu benim fikrim tabii, başkaları daha fazlasına da yer verebilir, ama ben işin içine güzergâh, zaman gibi değişkenleri de koyarak çıkardım bu haritayı, böylece ister istemez bazı yerleri es geçtim, yoksa iki haftalık bir zaman için çok daha geniş bir harita çıkarılabilirdi.

Yukarıdaki haritada da görüyorsunuz, mutlaka görülmesi gereken 6 ana nokta seçtim. Sırasıyla: 

  • Van Merkez
  • Muradiye Şelalesi
  • Erciş
  • Ahlat
  • Nemrut Dağı ve
  • Ahtamar (Akdamar) Adası

İlk olarak geliş zamanından söz etmek gerekiyor. Van'a gelmek için en uygun zaman mayıs sonuyla haziran başıdır. Sıcak memlekette yaşayıp biraz serinlemek isteyenler için yazın ortası da çok uygun bir zamandır. Aslına bakarsanız, bu listedeki yerlerin her biri için ayrı bir ideal zaman söz konusu. Örneğin nisan ortalarından sonuna kadar Ahtamar Adası'na gitmek için mükemmel bir zamandır. Çünkü adadaki ağaçların çiçeklenme zamanıdır bu tarih. Yeryüzünde sadece Erciş'te görebileceğiniz İnci Kefali balığının mucizevi göçüne tanık olmak içinse mayısın yirmisiyle haziranın onu arasında gelmeniz gerekir, çünkü göçün en yoğun olduğu zaman aralığıdır bu. Muradiye Şelalesi için en uygun zamansa karların eriyip suyu coşturduğu nisan sonuyla mayıs başıdır. Nemrut Dağı'na çıkıp krater gölünün kıyısına kadar kalderanın içine inmek için karların erimiş olması gerekiyor, dolayısıyla haziran başı en uygun zaman. Bunların dışında, Van Kalesi, Ahlat Selçuklu Mezarlığı her mevsim görülebilir, gene de karsız mevsimlerde görülürse daha iyi olur. Gelgelelim, dediğim gibi, bütün bu yerlerin tek seferde gezilmesi öngörüldüğü için en uygun zaman mayıs sonu - haziran başıdır.

Bu altı noktadan kısaca söz edeyim. Van merkezde Van Kalesi ile tarihi Hüsrevpaşa ve Kaya Çelebi camileri ve Van Müzesi görülmesi gereken yerler. Van kahvaltısı yapılmalı. Edremit sahiline de uğranılmalı. Muradiye'de şelale ve Şeytan Köprüsü görülmeli. Erciş'te İnci Kefali göçü, Ahlat'ta Selçuklu mezarlığı, Tatvan Nemrut Dağı'nda krater gölü, Gevaş'ta Ahtamar Adası ve adadaki kilise... 

Bu noktaların harita üzerindeki konumu şöyle:
.


Şimdi bir gezi planı çıkaralım. Van Gölü'nün çevresi 400 km.yi aşar. Benim bu çizdiğim güzergâh Google Maps verilerine göre yaklaşık dokuz saat sürüyor. Bu da, sabah erkenden yola çıkıp hiç durmadan yol alsanız bile ancak akşam vakti tamamlayabileceğiniz anlamına geliyor. Gelgelelim her gittiğiniz durakta zaman harcayacağınız için bu gezi için iki gün ayırmak en mantıklısı. Bundan ötürü de bir geceyi Erciş, Ahlat ya da Tatvan'da geçirmelisiniz. Otel işlerini önceden halletmeniz yararınıza olacaktır tabii.
.
Süphan Dağı Van Denizinin kardeşidir. Gölün hangi kıyısında
olursanız olun görürsünüz. Erciş'ten Adilcevaz'a giderken 
dibinden geçersiniz. Müthiş fotoğraflık manzaralar sunar.
© Ali İhsan Öztürk
Van'a geldikten bir gün sonra gezinize başlayacağınızı varsayalım. Güne, sabah erkenden Van kahvaltısı ederek başlayın. Van'ın kahvaltısı ünlüdür, mutlaka duymuşsunuzdur. Ünü geçmişe dayanıyor. Esas özelliği bol çeşitli olması. Yöresel tatlar kahvaltının olmazsa olmazlarından. Otlu peynir çeşitleri, çökelek, un-yağ-yumurta üçlüsünden yapılan geleneksel Kürt kahvaltılığı mirtoxe (mırtoğe), Hakkari yöresi balları ve koyun kaymağının tadına bakmalısınız. Bir kahvaltıcıya oturmadan önce bunların olup olmadığını sormanızda yarar var. Tabii, kahvaltısı ünlü olduğu için haliyle bol miktarda kahvaltıcı var Van'da, doğal olarak da iyisi, kötüsü var. Gözünüze iyi birini kestirmeye çalışın. Kahvaltıdan sonra Muradiye'ye hareket edin. Burada, şehrin üç-beş km. dışında şelale ve onun yakınlarında da Şeytan Köprüsü vardır. Şelaleyi görüp değişik açılardan fotoğrafını çektikten sonra Şeytan Köprüsü'ne gidin. Orada da aynı şeyi yapın. Eğer Van'dan buraya kadarki bir saatlik yol sizi yorduysa Şelalede bir şeyler içip dinlenebileceğiniz bir yer var. Muradiye'den ayrılıp Erciş'e hareket edin. Erciş'te İnci Kefali göçünü izleme noktası yörede Balık Bendi diye bilinir ve Muradiye'den gelişte hemen yolunuzun üzerindedir. Burada tek yapmanız gereken, milyonlarca İnci Kefali balığının olağanüstü göçünü izlemek ve tabii ki bol bol fotoğraf çekmek. İnci Kefali aslında kefal değil, sazangiller familyasına ait, dünyada sadece Van Gölü'nde yaşayan bir balıktır. Adı geçmişte öyle konmuş ve öyle bilinegelmiş. Gölde yaşayan tek canlı türüdür ayrıca. Her yıl mayıs ayının başlarından başlayarak yumurtalarını bırakmak için gölden akarsulara doğru hareket eder. Tam da bu sırada dağlardan eriyen karlar akarsulardaki su seviyesini oldukça yükseltir. Böylece gölden ayrılıp akarsulara giden balıklar doğal olarak suların akış yönünün tersine hareket etmek zorunda kalır. İşte bu sırada olağanüstü bir manzara çıkar ortaya ve gerçekten görülmeye değerdir. Tarihe meraklıysanız, çoğu sular altında kalan ve şimdiki Çelebibağı beldesinin sahilinde yer alan Eski Erciş şehrinin kalıntılarını da görebilirsiniz. Ayrıca birkaç tane de kümbet var.
.
İnci Kefali
Erciş'ten sonraki durağınız Ahlat. Upuzun mezar taşlarıyla ilgi çeken buradaki Selçuklu mezarlığı büyükçe bir açık hava müzesi görünümündedir. Ahlat'tan Tatvan'a yol alırken şehrin hemen çıkışında yolun üzerindedir. Mezarlığı görüp gezdikten, fotoğraflar çektikten sonra artık Nemrut'a gidebilirsiniz. Van'dan Ahlat'a kadar geçireceğiniz zaman kaba hesapla 6-7 saattir. Doğal olarak yorulmuş olacaksınız. O yüzden aynı gün Nemrut'a gitmek yorgunluğunuza yorgunluk ekleyebilir. Bu nedenle de Nemrut'a ertesi gün gitmek daha iyi bir fikir olabilir. Eğer bir önceki geceyi Erciş'te geçirdiyseniz veya Ahlat'ta geçirecekseniz Nemrut Dağı'na Ahlat'tan yol var, o yoldan gidin, ancak eğer geceyi Tatvan'da geçirecekseniz, Ahlat'tan doğrudan Tatvan'a, oradan da ertesi gün Nemrut'a gidin. Unutmadan söyleyeyim, kafanız karışmasın, Türkiye'de iki tane Nemrut Dağı var, biri Adıyaman'da, üstündeki heykellerle ünlü, biri de Tatvan'da, öbürü kadar bilindik değildir ancak kelimenin tam anlamıyla bir doğa harikasıdır. Dağa çıktıktan sonra bir o kadar da inip krater gölünün kıyısına varırsınız. Yakın zamanda yol yapıldı. Birkaç yıl içinde otel motel yapılıp oranın da tahrip edileceğini tahmin ediyorum. O yüzden bir an önce davranıp doğal halini görmek lazım. Zaten bir-iki ufak tesis var şimdiden. Nemrut'ta ne kadar kalacağınıza siz karar verin ama bana kalırsa iki saat kadar kalın. Nemrut'tan indikten sonra Tatvan'a döneceksiniz. Eğer önceki geceyi burada geçirmişseniz doğrudan Ahtamar'a hareket edebilirsiniz, ama buraya Ahlat'tan geldiyseniz Tatvan'ın sahiliyle çarşısını gezmelisiniz. 
Van Gölü'nün kıyısına konmuş güzel bir şehirdir Tatvan. 

Bir sonraki durağınız Ahtamar Adası. Sizi oraya götürecek teknelerin kalktığı iskele yolun hemen yanında. Manzarası çok güzel olan adada yakın zamanlarda restore edilen tarihi bir Ermeni kilisesi var. Tam karşısında da Vizontele'den hatırlayacağınız Artos Dağı. Adada ayrıca oturup çay-kahve içebileceğiniz bir kafe de var. Ahtamar'dan sonraysa Edremit'e gideceksiniz. Ama oraya varmadan, Gevaş'ta yine tarihe meraklı olanlar için İzettin Şir Camisi ve Halime Hatun Kümbeti var, görülebilir. Evet, iki tane Nemrut Dağı olduğu gibi iki tane de Edremit var, biri Balıkesir'de, biri de bizim burada. Van Gölü'nün kıyısında, yeşil ile mavinin buluştuğu şipşirin, çok güzel bir yer. Buradaki çay bahçelerinin birinde oturup çayınızı içerken Van denizini izleyebilirsiniz.
.
Ahtamar Adası
Edremit'ten çıktınız mı ilk durağınıza, Van merkeze geldiniz demektir. Van'da Van Kalesi'ni görmelisiniz. Kalede Urartu Çivi Yazıtları atlanmamalı. Tarihe meraklıysanız, kalenin yakınında iki tane de eski cami var, Kaya Çelebi Camisiyle, Mimar Sinan'ın yaptığı Hüsrev Paşa Camisi, onları da görün. Van Urartulara başkentlik yaptığı için Van Müzesi'nde o döneme ait çok sayıda eser var, onları görebilirsiniz. Van'a gelmişken Van kedisini görmemek olmaz elbette. Üniversite bünyesinde kampüs içinde Van Kedisi Evi var, oraya gidip kedileri görüp fotoğraflayabilirsiniz.
.
Deveboynu Yarımadası ve İnköy.
© Turgut Tarhan
Bu kadar ayrıntı yeter sanırım. Ana hatlarıyla anlattım gezilip görülmesi gereken yerleri. Ancak, bu kadarı beni kesmez, ben gezmek için doğmuşum diyorsanız, ayrıca bol zamanınız varsa, bu arada bütçeniz de müsaitse, yukarıda da söylediğim gibi, Van ve çevresinde gezilip görülebilecek bir dünya yer var. Birkaç tanesini liste halinde sayayım, ayrıntılarına girmiyorum ama görmek isterseniz internet üzerinden yeterli miktarda bilgi bulabilir, Van'da turizm danışma bürosundan detaylı broşürler de edinebilirsiniz.
  • Van Gölü'nde Adır ve Çarpanak adaları,
  • Gevaş ilçesinde Deveboynu Yarımadası,
  • Eskiden yılın yedi ayı boyunca dünyayla bağlantısı kesildiği için "9. Gezegen" olarak adlandırılan Bahçesaray ilçesi ve buradaki Kırmızı Köprü,
  • Göçmen flamingolara ev sahipliği eden Erçek Gölü,
  • Gürpınar ilçesinde Hoşap Kalesi,
  • Gevaş Altınsaç köyünün kıyısında yer alan St. Thomas manastırı kalıntısı,
  • Başkale ilçesinde halkın "Vanadokya" adını verdiği, Kapadokya'dakilerini andıran peri bacaları,
  • Çatak ilçesinde Kanisipi Çağlayanı ve Çatak Çayı üzerindeki 15. yüzyıldan kalma tarihi köprüler,
  • Van'ın Yukarı Bakraçlı köyündeki Yedi Kilise kalıntıları..
Bunların dışında, İshakpaşa Sarayı'ndan da söz etmek gerekiyor. Doğubayazıt'ta ama o da Van'a pek uzak sayılmaz. Aslında bu listeye ilkin onu da almıştım, ancak sonra programı sadece Van Gölü çevresiyle sınırlandırdım. Ama sizin kararınız tabii, eğer orayı da görmek istiyorsanız, Muradiye Şelalesi'nden sonra yola devam eder, Çaldıran'a, oradan da Doğubayazıt'a varırsınız. Aynı yoldan dönerek de Erciş'e ulaşırsınız.


Van kedisi
Van'a geliş ile ilgili bir-iki kısa bilgi de vereyim. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Antalya'dan Van'a karşılıklı direkt uçuşlar var. İstanbul'dan THY, Anadolu Jet ve Pegasus'un haftanın yedi günü uçuşu var. Ankara'dan Anadolu Jet her gün, İzmir'den Sun Express pazar hariç altı gün uçuyor. Adana'dan Pegasus salı, perşembe ve cumartesi günleri, Antalya'dan Sun Express pazartesi, çarşamba, perşembe, cuma günleri geliyor. Uçak dışında, Türkiye'nin her yerinden Van'a otobüsle gelmeniz mümkün. Ayrıca maceraperestler trenle de gelebilirler. Van Gölü Ekspresi Ankara'dan salı ve pazar günleri Tatvan'a geliyor.

Van'da konaklama ile ilgili herhangi bir sıkıntı yok. Beş yıldızlısından tek yıldızlısına, pahalısından ucuzuna çokça otel var. Ondan ötürü bu konu üzerinde durmuyorum. Yalnız şunu vurgulamak isterim, zaten anlaşılmıştır da, ben bu yazıyı özellikle herhangi bir tura vs. dahil olmadan, tek başına ya da bir arkadaş grubuyla geleceklere yönelik yazıyorum. Öbür türlü zaten turist rehberleri size eşlik edecektir. Kendi başınıza gezmeniz için size bir araba lazım olacaktır doğal olarak. Van merkezde araç kiralayabilirsiniz. Ancak unutmamalısınız ki Van Gölü'nün çevresi 400 km.den fazladır. Bu da hem aracın kirasına, hem de yakıtına ayıracağınız paranın biraz fazla olabileceği anlamına gelir. İlle araba kiralamak zorunda değilsiniz. Bütün bu şehirlerin arasını dolmuşlarla da gezebilirsiniz. Yine de benim önerim araba kiralamanız. Çünkü dolmuşların her yerde olduğu gibi burada da belli saatleri var. Örneğin küçük bir ilçe olan Muradiye'den Erciş'e gitmek için beklemek zorunda kalabilirsiniz. Bir de Nemrut Dağı'na çıkmak için her halükarda bir araba bulmanız gerek. Kısacası, araba kiralamanız gerek rahatlık, gerekse bütçeniz açısından daha iyi.

Tüm bu yerleri gezip tozarken elbette yanınızda fotoğraf makineniz olacak. Gideceğiniz yerlerde fotoğrafını çekmeyi isteyeceğiniz o kadar çok şey göreceksiniz ki... Bu nedenle yanınıza yedek pil vs. almayı sakın unutmayın. Profesyonel bir fotoğraf makineniz varsa, geniş açılı bir objektifiniz de mutlaka olsun.

Evet, olur ki yolunuz buralara düşer, bu yazı size bir katkımız olsun. Doya doya gezin ve, bunu özellikle öneriyorum, doya doya bakın. Uzaklıklara bakın. Denize, dağlara bakın. Farklı şeyler hissedeceğinize eminim. Bu topraklara sinmiş farklı bir şeyler var çünkü.


30 Mayıs 2014

Kendimize söylediğimiz yalanlar

The Mind Unleashed adlı bir site var. Bir süredir takip ediyorum. Oldukça ciddi bir yer. İlgi çekici konularda çokça yazı yayımlıyorlar. Bugün gördüğüm "Kendimize Söylediğimiz 10 Yalan" bunlardan biri. İngilizce biliyorsanız okumanızı öneririm, şimdilik söz konusu yalanları buraya alıyorum, üç beş gün içinde yazının tamamını çevirip yayımlarım. Unutursam hatırlatın:
  1. Geçmişim peşimi bırakmayacak
  2. Başarının karşıtı başarısızlıktır
  3. Keşke şunu da yapsaydım, o zaman mutlu olurdum
  4. Krizler kötüdür
  5. Bu iş için yaşım geçti
  6. Filanca iş benim için zorken filanca kişi için kolaydı
  7. Vermek almaktan iyidir
  8. Yarın yaparım nasılsa
  9. Mutluluk olmazsa olmazımdır
  10. Bencil olmak kötü bir şeydir
Dürüst olmak gerekiyor elbette, sizi bilmem ama ben bu yalanların tamamını kendime söylemişimdir, kimilerini hâlâ söylüyorum. Sizi bilmem, diyorum ama lafın gelişi söylüyorum, aslında biliyorum, kim kendine yalan söylemez ki? Değil mi?

29 Mayıs 2014

İbrahim'e Görünenler

Biraz işi vardı İbrahim'in. Okuldan çıktıktan sonra doğrudan eve gitse işini savsaklayacaktı, kendini iyi tanıyordu. Henüz bitmeyen kitabı evde masanın üstünde duruyordu, gitse hemen eline alıp okumaya başlayacak, işi de kalacaktı yine. Kafeye gitmenin iyi bir fikir olduğuna karar vererek kafenin yolunu tuttu. 

Kafeye girer girmez bir kahve söyledi. Oturdu. Bilgisayarını açtı. İşini yapmaya koyuldu. Facebook'a, haber sitelerine vs. bakmayı da ihmal etmedi. Biraz sonra bir kahve daha istedi. Çantasında çikolata vardı, ikinci kahveyle birlikte yedi çikolatayı. Fazla aç değildi zaten, dinmiş oldu açlığı.

Birkaç yazı indirip bir an önce okuması gerekiyordu, buydu işi. İkinci kahveden sonra biraz ara verdi okumaya. O sırada bilgisayarın ekranından arka masaların birinde oturan birinin onu süzdüğünü fark etti. Bir kızdı. Dört kişi bir masada oturmuşlardı, öbür üçü kendi aralarında konuşuyorken kız da dikkatle ona bakıyordu. Üstelik, çok ilginç, kız tam da gözlerine bakıyor gibiydi. Ve bunu fark ettiğinde bile kız gözlerini almamıştı ondan.

İşine döndü. Okudu ekrandaki yazıyı. Ama aklı arkadaki masada kalmıştı. Hâlâ bakıyor mu, diye meraklanarak kontrol etmek istedi. Baktı bilgisayarın ekranına. Gelgelelim kızı göremedi. Yalnızca kızı da değil, oturduğu masayı, masadakileri de göremedi. Hayret etti. Dönüp doğrudan bakmak aklından geçti elbette ama bunu denemeyi göze alamadı. Yana eğildi, öne eğildi ama yok, bilgisayarın ekranında sadece pencere gözüküyordu. İyi ama daha kaç dakika önce görmemiş miydi?! Allahallaaah, diye geçirdi içinden. İşin ilginç yanı, az önce ekrandan gördüğü o masadakilerin seslerini de işitiyordu hâlâ. Bilgisayarı ellemiş olsa, çevirmiş olsa örneğin, tamam, diyecekti, gözden kayboldular, ama ne bilgisayara, ne de masaya dokunmuştu,  her bir şey yerli yerindeydi. Bu bir, bir de arka masanın da yerinden oynaması mümkün değildi; ne yani, adamlar kalkıp masanın yerini mi değiştireceklerdi oracıkta? İyi güzel de niye görünmüyorlar sahiden? İbrahim şaşkınlığını gideremedi ama yapacak bir şey yoktu. Elbet vardı bunun da bir nedeni. İlk kez hayret etmiyordu ya bir şeye. Yine işine döndü. 

Okuduğu yazıya daldı iyice. Bir yirmi dakika sonra o masadaki seslerin kesilmiş olduğunu fark etti. Belli etmemeye çalışarak dönüp baktı. Evet, kalkmışlardı. Demek fazlasıyla dalgınım ya da kafam başka yerde, dedi kendine. Ne ara kalktıklarının, ne ara hesabı ödediklerinin farkında değildi. Kasa da, kapı da önündeydi halbuki, kim geçse görmesi gerekirdi.

Kendine azıcık kızdı. Bu kadar da dalgın olunmaz ki be kardeşim! Ama içindeki bir diğer ses de, olabilir, diyordu, günümüz insanının temel sorunlarından biri bu, yalnızca sen değilsin ki dalgın olan. Yaşadığımız zamanın bir getirisi bu. Elle gelen düğün bayram. 

Bunlar ve bunlara benzer birçok düşünce gelip geçti kafasından. Düşünce düşünceyi çağrıştırdı. Uzunca bir süre düşündü durdu. Neden sonra kendine geldiğinde kaç dakikadır öylece düşüncelere dalıp gittiğini kendisi de çıkaramadı. Sanırım artık gitsem iyi olacak, dedi. Önüne bakıyordu. Bu kafe, sigara içenler ve içmeyenler ayrı ayrı oturabilsinler diye camla ikiye bölünmüştü. İbrahim tam kalkmak üzereyken camdan arkalarda boş bir masa gördü.

Yüzünde bir gülümseyiş belirdi. Yok yok, dedi kendine, henüz kafayı yemeye çok var. Kalktı, evin yolunu tuttu.

28 Mayıs 2014

Deli olmalı bunlar...

Deli olmalı bunlar, tımarhanelik deliler, diye düşündü kabil. Evet, umutsuzluktan delirmişlerdi, çünkü konuşuyorlar ama birbirlerini anlamıyorlardı, sanki sağır gibiydiler, giderek daha yüksek sesle bağırıyorlardı ama bir işe yaramıyordu. Farklı diller konuşuyorlardı; sanki her birinin dili diğerininkinden daha ahenkli ve güzelmiş gibi, kimi durumlarda birbirlerine gülüyor ve alay ediyorlardı. İşin tuhafı –ve kabil bunu henüz bilmiyordu–, bu dillerin hiçbiri daha önce yeryüzünde var olmamıştı, şu anda burada bulunan herkes başlangıçta aynı dili konuşuyor ve hiç güçlük çekmeden anlaşıyordu. Kabil'in şansı yaver gitti de ibranice konuşan bir adama hemen rastladı; ortaya çıkan kargaşada, şansına bu dil düşmüştü; kendilerini, sözlüksüz ve tercümansız, ingilizce, almanca, fransızca, ispanyolca, italyanca, euskara dilinde ifade eden, kimileri latince ve yunanca konuşan hatta –kimin aklına gelirdi ki– portekizce bile konuşan insanların ortasında, kabil az çok bir şeyler anlamaya başlamıştı. Bu kakafoni de neyin nesi diye sordu kabil ve adam cevap verdi, Doğudan gelip buraya yerleştiğimizde hepimiz aynı dili konuşuyorduk, Adı neydi dilinizin, diye sordu kabil, öğrenmek istiyordu, Başka dil olmadığından ada da ihtiyacı yoktu, dildi, hepsi bu.
José Saramago, Kabil.

27 Mayıs 2014

Yağmur, şimşek, deprem, aşk vs.

İlkbahar tüm hızıyla devam ediyor. Yağmur yağıyor boyuna. Her yıl bu mevsim yağmurlu olur zaten. Gelgelelim bu yılki havalarda bir gariplik var. Dün mesela, gündüz vakti hava günlük güneşlikti. Apaçıktı. Gökte bir bulut tanesi bile yoktu. Yağmur yağacağına kimse inandıramazdı sizi. Akşam üzeriyse masa başındayken bir ara gök gürüldemeleri duydum. Biraz sonra da yağmur damlaları cama vurmaya başladı. Bir yirmi dakika daha geçti, şimşekler çakmaya başladı. Bir ara öyle şiddetli çaktı ki pencere yerinden fırlayacak sandım. Kırk dakika kadar bardaktan boşanırcasına yağdı. Ardından şiddeti dindi, yavaşladı ve nihayet durdu. Bir saat sonra pencereyi açıp gökyüzüne baktığımda bulutların yer yer dağıldığını gördüm, yıldızlar bile görünüyordu. Gel de şimdi bu hava durumunu yorumla bakalım. 
***
Bilen bilir, büyük bir depremi takip eden yıllar boyunca artçı depremler olur. İki buçuk yıl önce bizi vuran büyük depremin artçıları da hâlâ devam ediyor. Kâh ayda bir, kâh dört ayda bir hissedilir derecede bir deprem oluyor. Dün sabaha karşı derin uykumdan birden uyandım. Deprem oluyordu gene. Normalde ürpertici bir sahnedir, ama insan alışıyor zamanla. Uyanır uyanmaz ilk işim saate bakmak oldu. 03.16. Yatağımda bekledim pek çok kez yaptığım gibi. Bir dakika sonra salonun ışıkları yandı. Ama hiç ses yoktu. Beş dakika geçti geçmedi, ışıklar söndü yine. Uykuma döndüm ben de. Gün içinde öğrendim, 4.3'müş şiddeti. Elbette ki temennimiz dünyanın hiçbir yerinde deprem ve doğal felaket olmaması, hiçbir insanın da bunların sonucunda yaşamını yitirmemesi. Ne var ki yaşam temennilere bırakılacak denli merhametli değildir her zaman. Doğayı parmaklayıp duran insanoğlu hiç olmazsa kendi önlemlerini alabilir, ama bunu bile doğru dürüst yapmayı akıl etmiyor. Sözün kısası, deprem coğrafyasında yaşıyoruz, altımız fay hattıyla dolu, ne yapın edin deprem hakkında bilinçlenin. Hiç hesaba katmadığımız şeyler bir gün karşımıza çıkabiliyor. Bakın mesela, depremde bahçeye çadır kuracak yeri zar zor ayarlayabilmiştik. Ağaçlardan biri birkaç santim öteye dikilmiş olsa çadırın kurulmasına izin vermeyecekti. Çünkü zamanında ağaçları diktiğimizde günün birinde bir deprem olacağını, bahçeye çadır kurmak zorunda kalacağımızı hesaba katmamıştık. Aklımızın ucundan bile geçmemişti bu. Halbuki geçmeliymiş. Bir kez daha söylüyorum, siz siz olun, en azından elinizden gelen tedbirlerinizi alın. Ve de bilinçlenin.
***
Âşık olmak güzel şeydir. Bazı insanlar âşık olurlar, bazı insanlar âşık olmazlar. Niye böyledir acaba? Bazı insanlar âşık olmazlar ve âşık olanlar onların hiç umurunda değildir. Ama bazı insanlar da âşık olurlar ve âşık olmayanlar onların hiç umurunda değildir. Her iki durumda da dünya dönmeye devam eder.
***
Romalıların bir sözü vardır: Amantes amentes: Âşık olmak deliliktir. 
Kimi gördüler de böyle dediler acaba?

26 Mayıs 2014

Sararmış Bir Rüyaya Yolculuk

İlginç bir rüya gördüm. Hem de çok ilginç. Dinleyin bakalım, hayır mı şer mi? 

Her şey bitmiş, yeryüzü denen yaşlı gezegen görevini tamamlamış, kıyamet kopmuş ve hesap günü gelip çatmış. Hepimiz öte taraftayız. Dünya kurulalı beri ne kadar insan yaşamışsa hepsi orada. Ben hariç herkes vereceği hesabın derdinde. Bense büyük bir merakla oraya buraya soruyorum: "Tüm bu insanlar neye göre dizilmişler buraya?" Kimse cevap verme taraftarı değil. Kimisi yüzüme bile bakmıyor. Ara sıra, "Biz düşmüşüz can derdine, senin takıldığın şeye bak," diye serzenişte bulunanlar çıkıyor. Ama ben vazgeçecek gibi değilim. Sordukça soruyorum. Az da olsa sorumu yanıtlayanlar çıkıyor. Sıralamanın yaşama sırasına göre yapıldığını savunanlar da var, rastgele yapıldığını söyleyenler de. Herhangi bir sıralama olmadığını iddia edenler de yok değil. Ben böyle dolanıp dururken yaşlıca bir adam koluma yapışıyor. Olabildiğince sakin. Benden bile. Hiçbir kederi, tasası yok. Kafamdaki soruyu biliyor. "Adem babamızla Havva anamızdan başlayarak dünyada ilk yaşayandan son yaşayana kadar bir sıralama yapılmış ve şimdi burada, bu uçsuz bucaksız alanda hepimiz ona göre dizilmiş bulunuyoruz," diyor ve kolumu bırakıp gidiyor. Hayretle ardından bakakalıyorum. 

Nereden geliyorsa, aklıma dayım Sokrates'i arayıp bulmak geliyor. Benden 2400 yıl önce yaşamış dayım Sokrates. Derhal onun zamanına gitmeliyim. Ama benden önce yaşamış olanlar ne tarafta, önce onu öğrenmeliyim. Kalabalığın arasında oradan oraya savrulup bunu soruyorum bu kez. Nihayet doğru söylediği her halinden belli, kendinden emin yaşlı bir kadından bunun da cevabını alıyorum. "İlk yaşayanlar doğuda, sonra gelenler batıda," diyor kadın. Böylece benden önce yaşamış olanların bana göre doğuda olduklarını öğrenmiş olarak o yöne gidiyorum. Bir müddet gittikten sonra birine soruyorum: "Siz hangi zamanda yaşadınız?" 1992, diyor. Daha epey var o halde, deyip ayrılıyorum. İki saat yürüdükten sonra bir kez daha durup birine soruyorum, o da 1940'ta yaşamış. Demek ki Sokrates'in zamanına gitmek için epey var. Bu arada meydan ana baba günü. Görevli melekler durmadan isim okuyorlar, sırası gelen gidip hesap kürsüsüne oturuyor. İçimden, nasıl olsa sıra bana kolay kolay gelmez, diyerek boş boş oturacağıma koyulduğum işi tamamlamanın daha iyi olduğuna kendimi inandırıyorum ve ne kadar sürerse sürsün dayım Sokrates'i bulacağıma dair kendime söz veriyorum. Akşama kadar yürüyorum. Yorulup biraz soluklandıktan sonra yine birilerine soruyorum hangi zamanın insanı olduklarını. Bu kez sorumu iki çocuk yanıtlıyor. 1500'lerde yaşamışlar. Gece boyunca yürürsem sabaha değin epey yol kat edebileceğimi biliyorum. Öyle de yapıyorum. Devam ediyorum yoluma. Gece boyunca yürüyorum. Her yer insan kaynıyor. Tanrım, bunca insan dünya denen o gezegende mi yaşadı! Hayret ki ne hayret! Göz alabildiğine insan var, başka da bir şey yok. Sabah olunca bir kez daha dinlenmem icap ediyor. Duruyorum biraz. O sırada da yine yanımdan gelip geçenlere soruyorum. Ama hep olduğu gibi cevap almak çok zor. O kadar zor ki anlatamam. İnsanlar nasıl da yanıp tutuşuyorlar. Herkes vereceği hesabı düşünüyor. Neyse ki ısrarlı tutumum yine sonuç veriyor ve birinden 900'lü yıllarda yaşamış olduğunu öğreniyorum. Bu kadar yol kat ettikten sonra geri dönüş yok artık. Yolumu aynı kararlılıkla sürdürüyorum. O günün akşamına kadar yürüdükçe yürüyorum. Nihayet güneş batınca bir kez daha biraz dinlenmek için duruyorum. Ve yine sormaya başlıyorum insanlara. Bu kez şaşılacak şekilde ilk sorduğum kişi hemen cevap veriyor soruma. Genç bir adam. O da benim gibi gamsızın biri. Gençliğine doyamadan ölmüş. Sahi, söylemeyi unuttum, burada herkes dünyada öldüğü yaşta. Yani kim dünyadan hangi yaşta göçtüyse burada o yaşıyla duruyor. Genç adam sorumu cevapladıktan sonra biraz tutmak istiyor beni, Milattan Önce 12 yılında ölmüş, belli ki dertleşmek istiyor. Ama ben ne yazık ki buna zamanım olmadığını, belki dönüşte kendisiyle iki çift laf edebileceğimi söylüyorum. Aynı zamanda heyecanlanıyorum da, zira Milattan Önce 12'de ölmüş olanların yerinde bulunduğuma göre Hz. İsa'nın çok yakınında olmalıyım. Geri dönüp birkaç dakika yürüyorum. Ve birine, İsa buralarda mı," diye soruyorum. Hayır, diyor, İsa göğe yükselmişti ve hâlâ gökte duruyor. İyi ama, diyorum, zaten burası gök değil mi? Hayır, diye yanıtlıyor beni, gök aşağıda. Şaşırmaktan başka bir şey gelmiyor elimden, oradan ayrılıp yoluma devam ediyorum. 

Hiçbir şey düşünmeden yürüyorum. Çok yaklaşmışım, hissediyorum. Onca yol teptim, Millattan Önce'ye geldim. Az kaldı! Gece yarısına kadar yürüdükten sonra durup insanlara sormaya başlıyorum hangi zamana ait olduklarını. Fakat bu kez cevap almak olabildiğince zor oluyor. Neredeyse bir saat boyunca sorup duruyorum. Sonunda orta yaşlı bir kadından alıyorum cevabı. Milattan Önce 320'li yıllardaymışım. Evet, işte gerçekten çok yaklaşmışım Sokrates'e. Yorgunluğuma bakmadan yürümeye devam ediyorum. O andan itibaren artık hem yürüyor hem de soruyorum kalabalıklara hangi zamana ait olduklarını. Yine aynı, mahşeri kalabalıklar can derdine düşmüş, kimse beni duymuyor bile. Birinin ağzından bir cevap almak için kendimi paralıyorum. Ama bereket versin, bu kez de soruma bir cevap bulabiliyorum. Bulunduğum yer Milattan Önce 400'lerin hemen başıymış. Bunu öğrenir öğrenmez heyecandan az kalsın olduğum yere yığılacak oluyorum. Kendimi çabuk toparlıyorum ama. Şansa bak, sakin, sessiz oracıkta duran bir adam çarpıyor gözüme o sırada. Derhal yanına gidiyorum. Ben daha merhaba demeye fırsat bulamamışken adam, "Selam," diyor, "ben Sanzio." Adını duymuş olduğuma eminmişçesine söylüyor bunu. "Hangi Sanzio," diye soruyorum. "Raffaello Sanzio," diyor. Tanıyorum. Evet, adını elbette biliyorum. Ne var ki şaşırıyorum ve bu şaşkınlığımı belli ediyorum: "Evet ama siz bu zamanda yaşamadınız ki." Kararlı, yüzünde de hafif bir alaycılık, cevap veriyor: "Evet ama sen de bu zamanda yaşamadın." Sahiden de öyle; neredeyse kim olduğumu unutacağım. O kadar da yorgunum ki. 

Raffaello'ya Sokrates'i soruyorum. Yüzüme bakıyor bir müddet. Sonra gülümsemeye başlıyor. Gülümsemesi sesli bir gülüşe dönüşüyor yavaş yavaş. Sonra da bir kahkaha koyuveriyor. Benim afallamış suratımın rengini görünce dindiriyor kahkahasını ve bana şunları söylüyor: "Yahu, Sokrates hiç yerinde durur mu? Onca zaman tanıyamamışsın onu. Kim bilir şu an nerede, hangi zamanın insanlarıyla beraber." Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunca yolu teptiğime, bunca yorgunluğuma mı yanayım, Raffaello'nun benimle dalga geçmesine mi? Bilemiyorum. O an ne yapacağımı, ne edeceğimi kesinlikle bilemiyorum. Bir an önce oradan ayrılmanın iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum. Ve düşündüğüm gibi, hoşça kalın, deyip dönüyorum. Amacım Raffaello'nun gözünün önünden ayrılıp biraz dinlenmek, sonra da gerisin geri kendi zamanıma dönmek. Başa gelen çekilir, yapacak bir şey yok. 

Ben tam gözden kaybolacakken Raffaello ardımdan sesleniyor: "Hey adamım, Sokrates'i bulursan çok selamlarımı söyle." Yüzüme yalancı bir gülümseme yerleştirerek, peki, anlamında kafamı sallıyorum hafifçe. Bunu görünce bir şey daha ekliyor Raffaello: "Sana bir şey diyeyim mi dostum, senin kurguladığın bu rüyaya kimse inanmaz, benden söylemesi."

24 Mayıs 2014

Kuzum

İstersen Hiç Başlamasın 

İstersen hiç başlamasın 
Bu hikaye eksik kalsın 
Onca yaraların ardından 
Yeni bir aşk yaratamazsın 

Örselenmiş bir çocukluk 
İşte benim bütün hikayem 
Kaç sevda geçse de yüreğimden 
Bu yıkıntıları onaramazsın 

İstersen hiç başlamasın 
Geç kalmışız birbirimize 
Yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl 
Dönemeyiz artık ilk gençliğimize 
İstersen hiç başlamasın 
Söz verelim kendimize

Murathan Mungan

23 Mayıs 2014

Eşek

Malum, gündemin hava durumundan bile daha çabuk değiştiği, dünyanın gündem cenneti ülkesinde bugün de gündemde Eşek var. Sosyal medyada da insanlar konuşup duruyorlar. Vatandaşın biri, "Ya bu ülkede Eşek gibi sessizce yaşayacaksınız, ya da defolup gideceksiniz," demiş. Tam olarak kimi kastettiğini de bilmiyorum ama kastettikleri de bu ülkenin insanları. İlgili haber şurada.
.

Ben ve Eşşe'oğlu Eşek. Yıl 2010.
Benim bu dünyada en sevdiğim üç-beş hayvandan biridir Eşek. Kendisine saygım da vardır. Bakın, adını da büyük harfle başlatıyorum. İnsanlığa bunca hizmetleri dokunmuş bir hayvana saygı duymayan insan bence dürüst değildir. Çocukken atlara binmişliğim çoktur ama eşeklere binmişliğim atlarınkinin belki beş katıdır. İlkokuldaki tüm yaz tatillerimi eşeklerin sırtında geçirdim desem hiç de abartmış olmam. Eşeklere saygım biraz da buradan kaynaklanıyor. Ben şahsen Eşeğin toynağına verdiğim değeri bazı insanların suratına vermem, açık söyleyeyim. Bir Eşekten belki çok yüce bir varlık çıkmaz, ama hiçbir zaman da alçalmaz Eşek. Kısacası, Eşek her zaman Eşektir. Peki ya insan... Her zaman insan mıdır?
Sayfa başına git