20 Ağustos 2014

Bankadan iman çekmek

Etimolojiden gidelim bugün de...

Geçen gün arkadaşımla konuşuyorduk, bankacı. Kredi kelimesini Arapça sanıyormuş şimdiye dek. Çünkü toplumda pek bilinmeyen, daha çok işin içindekilerin aşina olduğu bankacılık terimlerinin arasında hatırı sayılır derecede Arapça sözcük varmış. Aslında kastettiği, Arapça kökenli Osmanlıca kelimeler, mesela vesaik diyorlarmış, "belgeler" anlamında, (vesika=belge).

Kredi, Türkçeye Fransızca crédit'den, oraya İtalyanca credito'dan, oraya da Latince creditum'dan geçmiş. İnanç, güven, itibar anlamlarına geliyor. Hıristiyanlıkta da oldukça tanıdık bir kelime, çünkü tahmin edilebileceği gibi iman demek. Zaten Arapça kökenli iman'ın Türkçe karşılığı da inanç.

Bugün kredi dendi mi herkesin aklına ilk gelen anlamı, bankadan alınan borç para. İlk başta borç'la iman arasında bir ilgi kurulamayabilir ama aslında son derece anlaşılır bir durum var ortada, zira banka kredisi dediğin şey, Nişanyan Sözlüğü'nde de denildiği gibi "güvene istinaden borçlanma"dan başka bir şey değil. Bir bankanın bir kimseye ya da kuruluşa güvenmeden kredi verdiği görülmüş şey değil, maaş falan yoksa kredi çekmek için kefil bulmak gerekir, yani o güveni tesis etmek zorunlu.

Latince creditum "emanet" demek. Credere fiilinden türemiş. Credere, "güvenmek, inanmak, emanet etmek" anlamlarına geliyor. Arapça emanet'le emin'in aynı kökten geldiğini de söylersek sanırım mesele daha bir açık olur. 

İngilizcede –ve büyük ihtimalle diğer Avrupa dillerinde– bu Latince kökten gelen ondan fazla kelime var: Credible=inanılır, incredible=inanılmaz vs.

***
Hazır, kelimelerin kökeni demişken, şu içinde bulunduğumuz ağustos ayının adının da Roma imparatoru Augustus'tan geldiğini belirtelim. Aslında Augustus bir ad değil bir lakap; saygıdeğer, muhterem anlamlarına geliyor. Tam unvanı Imperator Gaius Julius Caesar Augustus. MÖ. 27-14 yılları arasında Roma'yı yönetmiş. Augustus kendi adını verene dek bu ayın adı Sextilis'miş, yani altıncı ay, çünkü Rumi takvimde ağustos sekizinci değil, altıncı aydır. Ağustos Türkçeye Yunanca ávgustos'tan (αύγουστος) geçmiş.

Bu arada İngilizcede temmuz demek olan july'ın adının da bir diğer imparator Julius Caesar'dan geldiğini söylemeyi unutmayalım.

19 Ağustos 2014

Say ki bir narın çatlayışını duyuyorsun

İlk gençlik zamanımda çalıştığım bir yerde kasiyer bir kız vardı. Sürekli nişanlısıyla mesajlaşıyorlardı. Bir gün masasında oturmuşken yine mesaj geldi. Ben de arkasında duruyordum. Mesajını açınca nişanlısının adını Canözüm diye kaydettiğini gördüm.
***
İlk gençlik zamanım dedim de, günün birinde benim de ilk gençliğimden söz edeceğimi kim bilebilirdi. Ne desem boş. Çocukken annen baban sana bir dünya söz ederler, biz şöyleydik böyle olduk, şunları bunları yaşadık, aynı yoldan sen de geçeceksin, derler. Biraz büyür okula gidersin, öğretmenin sana bir dünya laf eder, biz şunu şöyle yaptık, bunu böyle ettik, sen de aynı yolun yolcususun, der. Senden önce bu dünyaya gelme talihsizliğine uğramış, yaşça senden ama az ama çok, büyük bir dünya insan daha sözleşmişçesine aynı lafları eder. Ne var ki sen hiçbirini dinlemezsin. Niye dinleyesin ki? Neticede onlar yolun ortalarında bir yerdeler, veya sonlarında. Oysa sen henüz yolun başındasın. Yol senindir, ayaklar senin. En başından başlayarak dilediğin gibi gideceksindir, kim sana ne diyebilecektir. Fakat senin bilmediğin bir şey vardır, aslında defalarca sana söylenmiştir, hâlâ da söyleniyordur, gelgelelim yine de bilmiyorsundur, zira bilmek işine gelmiyordur; senden öncekiler de hep böyleydi. Onlar da senin gibi başlamışlardı bu yola. Ve işte şimdi yolun bir yerlerinde durmuş, arkalarına dönmüş ve sana sesleniyorlardır; bu şekilde yürüme bu yolu, şu şekilde yürü! Ama işte, dedim ya, yol senindir, ayaklar senin. Kime ne! Ne ki, zaman çok acımasız bir ihtiyardır. "Kendi eliyle doğurduğu çocuklarını kendi eliyle öldürendir." 

Gelir zaman, geçer zaman, bir de bakarsın ki, evet, sen de şimdi tıpkı anne-babanın, tıpkı öğretmeninin, tıpkı o bir dünya büyüğünün sana dediği şeyi başkalarına söylüyorsundur. Nedir bu gerdanında düğümlenen, söylesene?
***
Ben de artık kendime yetişkin diyebilirim, bugün kesin olarak buna karar verdim. "Daha yaşınız ne, başınız ne" düsturuyla büyütüldüğümüz için bunda anlaşılmayacak bir taraf olmayacağı kanaatindeyim. Gerçi anneme bakarsanız ben hâlâ bir çocuğum. Gerçekten, şakam yok.
***
Başkalarına oldu mu, oluyor mudur, yoksa yalnızca benim mi başıma geldi, kestirmek zor, ben ara bir dönem yaşamadım. "Sen daha çocuksun" dönemiyle "Sen artık kocaman adamsın" dönemi arasında bir gün olsun aralık olmaz mı be kardeşim! Havyanlarda bile var oysa ki; bir kuzunun koyun olması için önce toklu olması, bir buzağının sığır olması için önce dana olması gerek. Çok mu uç bir örnek oldu? Yoo, sanmıyorum. Biz insanların ne eksiği var hayvanlardan? Az biraz gayret ederek biz de onların seviyesine gelebilir, hatta onları aşabiliriz. O halde niye bizim yaşamımızda da ara dönemler yok? Var da ben mi bilmiyorum? İşin tuhaf yanı, ben ne zaman, hangi gün, nasıl daha dünkü çocuk devrini kapatıp artık kocaman adam devrine geçtim, onu da bilmiyorum. "Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir." Ellerinden öperim dayı.
***
Bugün bir dükkâna girdim, baktım tezgâhta üç müşteri var, ikisi dükkân sahibiyle konuşurken biri telefonu elinde, mesajlaşıyor. Gözüm kaydı, Canözüm adıyla kayıtlı birine mesaj gönderiyor.
***
İlk gençlik zamanlarında insanın bir sevgilisi varsa, herhalde ona uygun bir isim bulmak için epey sıkıntı çeker. Aşkım, canım, bebeğim, bitanem gibi kalıplaşmış kelimeler hazırda varsa da bu yaştakiler daha orijinal bir şeyler arıyorlardır kuşkusuz. Ben şahsen on yedi, on sekizlerimi hep platonik bahçelerde elma-armut toplayarak geçirdiğimden hiç öyle sıkıntılarım olmadı gerçi, o da işin başka bir yönü.
***
Canözüm kelimesi kadar saçma bir şey olabilir mi arkadaşlar? Çünkü can'la öz aynı anlama gelmeseler bile birbirlerine yakınlar. Ya canım dersin, ya özüm, canözüm ne yahu. Ne derseniz deyin, bana saçma gelen kelimelerden biri.

Düşündüm de, sevgilisinin adını telefonuna canözüm diye kaydeden birine, o ne arkadaşım, böyle saçma kelime mi olur, diye söylediğinde muhtemelen bir süre yüzüne bakıp deli mi ne, diye geçirecektir içinden. O âşık olmuş, sen kelimeden bahsediyorsun.
***
Peki ya herkes sana kocaman adam oldun diyor ve sen hâlâ ortada kocaman bir şey göremiyorsan, o zaman ne olacak? O zaman da sanırım, çıkmamış candan ümit kesilmez, diyeceksin. Şimdilik en makul görüneni o.
***
Eski devirlerde, diyelim ki bir tanıdığınla yolların ayrıldı, mesela bir arkadaşın uzak bir şehre taşındı, yıllar sonra bir gün tesadüfen bir yerlerde karşılaştın; ne büyük bir coşkuydu değil mi o an? Ne değişik bir ân. Yetmişli yıllarda bizim köyde görev yapan bir öğretmenle amcam on beş-yirmi yıl sonra İzmir'de mi nerede karşılaşmışlar. Haliyle mucize falan oldu sanmışlar. Halbuki ben üç, beş, yedi, on yıl önce yollarımın ayrıldığı, yaşamın her birimizi ayrı bir yöne savurduğu arkadaşlarıma her gün facebook'ta rastlıyorum. Valla ne bir coşku, ne bir heyecan, bildiğin karşılaşma işte.
***
Hayat, diyorum, değişiyor değişmesine, zaman değişiyor değişmesine, insanlar değişiyor değişmesine, ama yol hep aynı. Bir noktasından sonra dönüp ardına bakınca vaktiyle sana söylenenler geliyor aklına, sen de tekrar ediyorsun.
***
Sabaha karşı imam ezan okurken ben dalındaki narın çatlayışını duyuyorum, anlayabiliyor musunuz, bundandır tüm bunları söyleyip dökmem.

18 Ağustos 2014

Küreselleşme nedir?

Aynı kutudan çıkmış, aynı makineye ait, birbirinin neredeyse tıpatıp benzeri iki lens kapağı. O kadar ki, birbirlerine kapanıp kilitlenebiliyorlar. Biri Made in Taiwan, öbürü Made in Japan.

Olur ki birileri size küreselleşmenin ne olduğunu sorar, bu örneği gönül rahatlığıyla verebilirsiniz.

17 Ağustos 2014

Kediler, kirpiler, tilkiler vesaire

Ablam göndermiş bunu bugün. Çok güldüm, tam benim kafamda bir karikatür. Sahiden de çekilen kedi fotoğraflarının haddi hesabı yok. Facebook'ta paylaşılan on tane hayvan fotoğrafı varsa beşi kedilere ait. O bir, bir de kedili karikatürleri ayrı bir seviyorum. Erdil Yaşaroğlu'nunkiler harika. Bu onun değil ama, çünkü Erdil'in yazısı tanıdık. Bunun kime ait olduğunu bilmediğim için altına isim yazamıyorum ne yazık ki.
*
İnternette her şey elimizin altında olduğu için pek çok kimse başkalarına ait yazıları, fotoğrafları ve bilumum fikri malzemeyi alıp hiç isim belirtme gereği duymadan gönül rahatlığıyla kullanıyor. Halbuki, bu da en az eşya çalmak kadar hırsızlık. Kullanıyorsun, bari isim ver. İşin vahim tarafı, çokluk insanlar bu konuda özenli davranmak şöyle dursun, bunu akıllarına bile getirmiyorlar. Neresinden tutsan elinde kalır türden bir mesele bu.
*
Kedi doğru söylüyor, ben de Canon'u pek beğenmiyorum. Fena değil ama harika da denemez hani. Hiç Nikon kullanmadığım için malzemesinin dandik olup olmadığını bilmiyorum.
*
Bugün bir arkadaşı ziyarete gittik. Kahve ikram ettiler. Fincanla içindeki köpük o kadar ahenkli duruyorlardı ki fotoğrafını çekmek istedim. Tam davranıp makineyi çıkarıyordum, yanlış anlaşılabilirim diye vazgeçtim. En azından biz gittikten sonra, niçin kahvemizin fotoğrafını çekti acaba, diye meraklanabilirlerdi.
*
Via
Şunu da dün facebook'ta gördüm, muz dilimleyici. Yahu, insan bunu yapmaktan utanır. Muz dilimlemek sanki çok zor bir şey de aletini yapıyorlar. Bunun temizliğine değmez be. Baksanıza, sürüyle ağzı var. Patates dilimleyici yap, turp dilimleyici yap, ne bileyim, hıyar dilimleyici yap, esasında en gereklisi limon dilimleyici, asıl onu yap, ne uğraşıyorsun muzla filan. İşte her şeyin üretilebildiği bir devirde yaşıyoruz, neylersin. Gerekli gereksiz ne ararsan var. İnsanlar da kolay alışıyorlar tabii her bir şeye, deyiş yerindeyse kanıksamak moda oldu. Saçma şeyleri bile kanıksayıp saçma olmaktan çıkarabiliyor toplumlar. Bu muz dilimleyiciyi yalnızca örnek olarak veriyorum.

Her bir şeyin üretilmesi sinsi bir tehlikenin yolunu da açıyor. İnsanlar kendi yetilerini kullanmayıp yerine alet edevat kullanıyorlar. İğneden iplik geçirici diye bir şey çıksa hiç şaşırmamak gerek. Oysaki insan kendi yetilerini sonuna kadar kullanmalı, çünkü kullanmadı mı o yetiler zayıflar, zamanla da ortadan kalkar. Mesela ilkokul öğrencisiyken kırk kadar telefon numarasını ezberden biliyordum. Bugünse bazen birilerine kendi numaramı verecek olduğumda bile takıldığım oluyor. Çünkü artık ezberleme gereği duymadan her numarayı telefon rehberine kaydediyoruz. Geçelim... Yaz günü bu meselelerle uğraşmaya gelmez. Hayvan fotoğraflarına geri dönelim.
*
Bizim bahçede yaşayan kirpilerden daha önce bahsetmiştim. Yalnızca bizim bahçede de değil, civarda çok kirpi var. Gündüz gözüyle bir insanın kirpi gördüğüne daha rastlanmış değil. Ama gece oldu mu dileyen herkes görebilir. Yeter ki bir bahçede oturup sessizce biraz beklesin. Dün akşam buyla yavrusu gelmişlerdi. Ben bahçeye çıkana kadar yavru ortalıktan kayboldu. İnsan gördüler mi pusup kalıyor, hiç hareket etmiyorlar. Çok sıcak kanlı bir hayvandır kirpi, elinize aldınız mı öyle korkar ki kalp atışlarını hissedersiniz. Bugün bir arkadaşım kirpilerin yılan yediğini söyledi. Hiç duymamıştım. Onların kasabasında da çok kirpi varmış şimdilerde, eskiden hiç yokmuş, dediğine göre kirpiler arttığından beri yılanlar neredeyse tükenmiş. Dedim ya, hiç bir bilgim yok bu konuda. Benim bildiğim, kirpi ağaçlardan düşen meyveleri yer, kavun-karpuz kabuğu yer, ot yer vs.
*
Bugün hava çok sıcaktı. Açıkta yürümek işkenceydi. Gene de daha kötüsü var. Gerçi şunun şurasında eylüle ne kaldı, tam iki hafta. Ne çabuk geçti sahi koca yaz! Ya bu mevsimler çok kısa, ya da biz çok şey istiyoruz, ikisinden biri.
*
Kirpi ilk elde masum, kendi halinde bir hayvan gibi gözükür ama aslında gözüaçık, zeki bir hayvandır. Az biraz gözlemlediniz mi bunun farkına varırsınız. Örneğin, dediğim gibi, yanına yaklaştınız mı durur, hiçbir tepki vermez. Amerikan filmlerinde polis zanlıya, "Yapacağın her hareket, söyleyeceğin her söz aleyhinde delil olarak kullanılabilir," diyor ya, kirpinin de o hesap, sanki yapacağı en ufak hareketin kendi aleyhinde olabileceği ihtimalini biliyor da ona göre davranıyor.
*
Isaiah Berlin'in seçme makalelerinden oluşan Kirpi ile Tilki adlı kitabı birkaç yıldır kitaplığımda duruyor. Tamamını okumuş değilim, içinden sadece bir makaleyi okumuştum. Kitabın adının neden Kirpi ile Tilki olduğu merak edilebilir. Ben de merak etmiştim. Kitaptaki sekiz makaleden birinin adı bu aslında, "Tolstoy'un Tarihe Bakışı Üzerine Bir Deneme" alt başlığını taşıyor. Şöyle başlıyor: 
Yunanlı şair Archilochus'un dörtlükleri arasında şöyle bir dize yer alır: 'Tilki pek çok şey bilir, ancak kirpi büyük, tek bir şey bilir.' Bilginler, tilkinin, tüm kurnazlığına rağmen, kirpinin tek bir savunması ile tilkinin yenilmesinden başka anlama gelmeyen bu karanlık kelimelerin doğru yorumu konusunda farklı düşünürler. 
Yarım saat kadardır yazıya ara vermiş, Archilochus'un söz konusu dörtlüğünü arıyorum internette, ancak bulamadım maalesef. Gutenberg'de bile yok. Wikipedia'nın dediğine göre uzun zamandır özlü söz olarak kullanılıyormuş, zaten Erasmus'un 1500 yılında yayımlanan özlü sözler koleksiyonu Adagia'sında da yer almış: Multa novit vulpes, verum echinus unum magnum. Demek istediği şey şu: Kirpinin bildiği tek bir şey, günü gelir işine yarar, belki hayatını kurtarır örneğin, halbuki tilkinin bilmekle böbürlenip durduğu pek çok şey –tam da pek çok olduklarından ötürü– hangisini kullanacağını bilmeyeceği için hiçbir işe yaramazlar. Demek ki neymiş, kurnazlık her zaman işe yaramazmış. Hele hele günümüzde çokça rastlanılan şark kurnazlığı.

16 Ağustos 2014

Le vent nous portera

Bugün de hiçbir şey yazmasam mı? İyi fikir gibi duruyor. Hem ne yazacağım? Her zaman söyleyecek bir şeyi olmadığı gibi, her zaman yazacak bir şeyi de olmayabiliyor insanın. Tabii, insan bu yani, fazla üstüne düşmemek gerek, bilgisayar değil neticede. Ama bazı insanlar var ki her zaman söyleyecek bir şeyleri, hatta çok şeyleri oluyor. Hayret ediyorum öylelerine. Bir tür yetenek mi bu acaba, yoksa bildiğin boşboğazlık mı? Ama işte, ben de tam olarak onu söylüyorum zaten, boşboğazlık dediğin şey de bir yetenek olmasın sakın? Bunu enikonu düşünüyorum bazen. Yetenek olabilir sanki. Çünkü herkesin yapabileceği bir şey değil. Pek çok kimsenin oradan buradan tanıdığı böyle birileri vardır muhtemelen. Her ortamda konuştukça konuşabiliyorlar. Ben yeltensem yapamam böyle bir şeyi. Kendimi zorlasam dahi yapamam. Yer-zaman adamıyım galiba ben, yerine ve zamanına göre çok konuştuğum olur, çene düşüklüğü derecesine geldiğim bile görülmüştür, örneğin yakın arkadaş ortamında, ama ağzımı hiç açmadığım da olur. Öyle ki, bazen kendime şaşırırım, bu ben miyim, diye kendime sorarım. 

Yalnız yaşayan, yalnızlığından bezip evcil hayvan besleyen insanlar acaba hiç hayvanlarıyla konuşuyorlar mıdır? Merak ediyorum çok.

İleride ben de evcil hayvan olarak bir at beslemeyi düşünüyorum. Öyle kolay olabilecek bir şey değil elbette ama deneyeceğim. Kırklı yaşlarımda olabilir. Evcil dediğim, evin içinde değil elbette, ahırında besleyeceğim atı. At zaten evcil bir hayvandır. Bir iş hayvanıdır ama ben herhangi bir iş için değil yalnızca binmek için kullanacağım atımı. Bir şeyi kafaya koymak iyidir, bakıyorsun zamanı geliyor hakikaten yapılıveriyor. Çünkü kafadaki şey insan farkına varmadan yavaş yavaş plana dönüşüyor ve günü gelince de programlanıp yapılıyor. Benim bu at besleme işi de bir-iki yıldır aklımda. Bir gün şöyle güzel bir atım olursa onunla konuşuruz da belki. Ama keşke şimdi de bir atım olsaydı.

Biz insanlar konuşmanın çok ilkel bir biçimini kotarıyoruz. Hayvanlarsa bizden çok çok ileride. Örneğin kelimelerimiz, cümlelerimiz hep birbirinden ayrıştırılabiliyor. "Ağaçta elma var," dediğimiz zaman ağaçta, elma ve var kelimelerini rahatlıkla birbirinden ayırabiliyoruz. Hatta her kelimenin harflerini bile. Elma'nın e'sini, l'sini, m'sini, a'sını birbirinden ayırmak hiç de zor değil. Bilmediği bir dilin kelimelerini bile ayırabilir çoğu insan. Oysaki hayvanlar birbirleriyle konuştuklarında biz o konuşmanın iki kelimesini bile ayırt edemeyiz. Mesela bir koyunla kuzusu konuştuklarında biz ancak ve ancak "Meeeee" sesleri duyarız. Halbuki onlar birbirlerine bir şeyler söyleyip anlatıyorlardır o esnada. Kuşlar da birbirleriyle konuştukları zaman bizim duyabildiğimiz sadece cıvıltılardır. Ama onlar da aynı şekilde bir şeyler anlatmaktadırlar birbirlerine. Gelmek istediğim yer belli; konuşmak için ne kadar çok kelimeye ihtiyaç duyuluyorsa konuşulan dilin o kadar ilkel olduğu ortaya çıkar. Ağaçta elmanın var olduğunu biz üç kelimeyle anlatabiliyoruzken bir kuş tek bir cik'le anlatabiliyor. Hangisi daha ileri? Tabii ki kuşunki. Acaba diyorum, gelecekte, mesela üç bin yıl sonra, insan dilleri de böyle olabilir mi? Ağaçta elma var gibi çok çok basit bir yargıyı belirtmek için üç kelime harcamanın her bakımdan israf olduğu sonucuna varıp bunu tek bir kelimeye, hatta tek bir heceye indirebilir miyiz? Belli olmaz, bekleyip göreceğiz, bakarsın oldu böyle bir şey.

Hiçbir şey yazmasam mı derken bugün de bir şeyler söyledim bak. Açıkça şunu demeye getiriyorum, günü kurtardım. Hadi o zaman, başlasın şenlik. 

Sert bir rüzgâr esiyor şu anda. Balkona çıkıp kendimi rüzgâra bırakayım. İnsanı alıp götüren rüzgârlar da artık esmiyor ya...

15 Ağustos 2014

Morena

Temel, Dursun ve İdris ava çıkmışlar. Karşılarına bir delik çıkmış, "Bu ne deliği ola ki?" diye sormuşlar birbirlerine, Temel, "Bekleyip görelim," demiş. Pusuya yatıp beklemişler, biraz sonra bir tavşan çıkmış, vurup yollarına devam etmişler. Biraz sonra daha büyük bir deliğe rastlamışlar. Yine birbirlerine bakıp, "Bu ne deliği ola ki?" demişler. Temel de yine, "Bekleyip görelim," demiş. Bu kez de bir tilki çıkmış, onu da vurup devam etmişler. Biraz sonra karşılarına çıkan delik daha da büyükmüş. Bakışlarında yine aynı soru, birbirlerine bakmışlar. "Bekleyip göreceğiz," demiş Temel. Bekleyip görmüşler, bir ayı, onu da vurup devam etmişler. Bu kez kocaman bir delikle karşılaşmışlar. Daha da meraklanmışlar, "Ayıdan daha büyük ne olabilir ki?" diye merak ederek pusuya yatıp beklemeye koyulmuşlar. Ertesi gün gazetede haberleri çıkmış: "Avcı Temel ve Arkadaşları Dursun ile İdris Trenin Altında Kalarak Yaşamlarını Yitirdiler."

Efendim, fazla merak iyi değildir de denebilir ama siz bakmayın, fazla merağın iyi olduğu durumlara da rastlanmıştır. Daha çok gözün doymaması ile ilgilidir bu fıkra, bana öyle geliyor. Tavşanı elde ettin, devam et, tilkiyi elde ettin, yine devam et, hadi ayıyı da elde ettin, ona da eyvallah, yine devam et, ne var ki ayıdan sonra hâlâ gözün doymadıysa tren seni elde ettiğinde yapılacak bir şey yok.

***
Bir köşe yazısında okumuştum bir zamanlar, bu Temel fıkraları filan hep Almanya, Polonya bölgelerine ait fıkralarmış. Kim, ne zaman, nasıl başlatmış bilmiyorum, Türkçeye çevrilip işte böyle Temel, Dursun, İdris diye anlatılıyorlar. Aslında Nasrettin Hocanınkilere benzer ince bir noktası da var bu fıkraların. 
***
Arapça kökenli fıkra'nın eş anlamlısı Fransızca kökenli anekdot. Aslı, Grekçe anekdotos'un çoğulu olan anekdota. "Yayılmamış, yayımlanmamış, gizli kalmış şeyler" anlamlarına geliyormuş. Gelsin bakalım. 

Kardeşim bana global'ın ne demek olduğunu sordu bugün, madem etimolojiye girdik, onun üzerine de iki söz edelim. Globe Latincede "yuvarlak şey" demek, yani "top". Dolayısıyla global, "yuvarlak gibi, yuvarlağımsı" gibi anlamlara geliyor. Globe denerek yuvarlak olan Dünya kastediliyor, global denilerek de "dünya çapında" gibi bir anlam verilmiş oluyor. Mesela global ekonomik kriz. Küresel'le eş anlamlı. Arapçadan geçmiş olan küre de globe'la aynı anlama geliyor zaten; yuvarlak şey, top. Eskiler kürre-i arz dermiş, "yerküre" diye çevrildiği gibi, kendisine "yer yuvarı" diyen de var. 
***
Etimolojiden müziğe atlayalım izninizle. Şunu dinlemezseniz alınırım, söyleyeyim:


Bu arkadaşlar Endülüslü. Morena Me Llaman'ı Los Desterrados'tan çok dinlemiştim ama bu gruptan bugün ilk kez dinledim. Kardeşimin aracılığıyla haberdar oldum. Enfes bir performans. Söyleyen ablanın sesi de su gibi.
***
"Dil, tek başına kalmanın acısını belirtmek için 'yalnızlık' sözcüğünü, bir başına olmanın görkemini belirtmek içinse 'inziva' sözcüğünü yarattı." 
Facebook'ta buldum. Bir başınalığın iki ayrı yüzünü gösteren güzel bir örnek. Gerçekten münzevi olmayı becerebilmiş bir insan bence en bahtiyar insandır. Ki, öyle herkesin harcı da değildir. Mumla arasan bulamazsın belki öyle birini. Münzevilikten kastım da gidip dağ başında insanlardan uzak bir yaşam sürmek değil. O tür münzevilik geçmişte kaldı bence. Günümüzde ne yana dönsen insana çarpıyorsun. Hal böyleyken, bir şehirde bile inzivaya çekilebilir bir insan. Diye düşünüyorum, naçizane. Ama yine de gidip hiçbir insanın olmadığı bir yerde bir süre yaşamak, üstelik de doğayla iç içe bir yerse, tadından yenmeyecek bir şey olsa gerek.

Facebook'ta bir şey daha gördüm dün: "Tek başına gördüğün rüya sadece bir rüyadır, başkalarıyla beraber gördüğün rüya ise gerçekliğin kendisidir." Altında yazdığına göre John Lennon demiş. Güzel demiş.
***
Morena me llaman, "Bana esmer kız diyorlar" demekmiş.

14 Ağustos 2014

Erikdeğdiren

Odamın penceresi iki buçuk aydır geceli gündüzlü açık. Ben de diyorum bu kadar toz nereden geliyor? Meğer pencereden geliyormuş. Biraz geç de olsa öğrenmem iyi oldu. Ne yapalım, kış boyunca kapalı olan pencere yaz boyunca da açık olacak elbette.
***
Ayının biri hayvanat bahçesinde kafesine yaklaşan adamı tutup yedikten sonra oturup savunma dilekçesi yazıyor. "Bu sabah karnım tamamen tok iken," diyor, tok'u da aynen böyle koyu yazıyor, dikkat çeksin diye. Halbuki böyle yaparak kendi kendini ele vermiş oluyor. Karnım tamamen tok iken, demese, hadi diyelim dedi, tok'u koyu yazmasa belki de dilekçeyi okuyacak olan kişi onun söylediklerine inanacak.

Ayının dilekçesini ilk gördüğümde o kadar gülmüştüm ki... Çünkü bu ayı z'lerini s diye, ö'lerini de ü diye yazıyor. "Göstermek" diyeceğine "güstermek" diyor mesela, "üzücü" diyeceğine "üsücü". Bizim bazı öğrenciler de böyle yazarlar da ondan çok gülüyorum. Bir de ayının uzun bir cümlesi var ki ona epey bir gülmüştüm: "Tabelada yasıyo, kafese yaklaşmak yasak diyo! Ben tabelayı güstermek için pençemi parnağımı uzatınca adam dengesni kaybettiği gibi elbisesi de yırtılarak tabi hemen ayağı da kaydı ve kafası dişlerimin arasına girer!" Yerde de önceden yazıp beğenmeyip attığı beş kâğıt daha duruyor. Yayımlamıştım iki yıl önce.

Odamın duvarında duruyor bu karikatür. Selçuk Erdem'e ait. Karikatüristler çok zeki insanlar. İki çizgiyle çok şey anlatabilmek maharet ister.

Bundan önce de Erdem'in bir başka karikatürü vardı aynı yerde. Onda da bir ilkokul öğrencisi, öğretmenine mektup yazarak ilanı aşk ediyor, öğretmeni de mektuba cevap veriyor. Aslında pek cevap da sayılmaz, zira mektup aynı mektup, hoca çocuğun yazım yanlışlarını düzeltip mektubunu geri vermiş. Çocuk da sağanak yağmurun altında mektubu okuya okuya evine gidiyor.
***
Pencere sürekli açık durunca içeriye boyuna kelebekler giriyor. Bilhassa geceleri, çünkü geç yattığım için ışık açık oluyor, onlar da ışığa tutunup geliyorlar. Mevsimin bu vakitlerinde bir de erikdeğdiren denen bir tür uçan böcek çıkıyor ortaya. Büyükçe bir şey, sert kabuklu. Latince adını bilmiyorum ne yazık ki. Hatta Türkçesini de bilmiyorum, yöresel adı erikdeğdiren. Akşamları görünüyorlar genelde. Nedenini hiç anlamadım, kızlar bundan inanılmaz derecede korkuyorlar. Bir-iki yıl önce bir akşam ablam öyle bir bağırdı ki ev yıkılıyor sandım. Kalkıp koştum, erikdeğdiren gelmiş, dediler. Görürsem fotoğrafını çekeceğim. Arılar gibi sokup sokmadığını da bilmiyorum. İçeriye geldiklerinde bir mendil falan kullanıp dışarı atıyoruz.

Bizim buralı olup da başka şehirlere göçmüş olanlara da erikdeğdiren deniyor yöre halkı tarafından. Çünkü böyleleri genellikle yazın akrabalarını vs. ziyarete geliyorlar, yani tam da erikdeğdirenlerin çıkış zamanında. Almanya'ya gidenlere bir zamanlar Alamancı lakabı takılmış olduğu gibi, bizimkilere de erikdeğdiren denmiş. Kimin aklına gelmişse onu kutlamak lazım. Laf aramızda ben de artık erikdeğdiren olmak istiyorum, ben de çekip gitmek istiyorum. Tanrııım, neden duymuyorsun beni! Hiç olmazsa niçin duymadığını söyle!
***
Odamın penceresinden 25 Haziran günü böyle görünüyor. Kavaklar, kargalar... Çok ahım şahım olmasa da fena fotoğraf olmamış ayıptır söylemesi, ben sevdim.

Serin geceler dilerim...

13 Ağustos 2014

Yağmur yağar taş üstüne...

Yağmur yağıyordu, ben hiç ıslanmadım. Şemsiyem de yoktu. Nasıl oldu acaba? Yağmur başka yerde yağıyordu, demezsiniz umarım. Hayır, burada yağıyordu. Orası neresi diye soracak olursanız, bizim Atmosfer. Dün geceki Perseid meteor yağmurundan söz ediyorum.

Balkona çıktım dün gece. Beş dakika kadar bekledim ama hiç meteor görmedim. Boynum yoruldu içeri girdim. Yarım saat sonra tekrar çıkıp birkaç dakika baktım, yine bir şey görmeyip içeri geçtim. Bir ara yine aklıma geldi, pencereden başımı uzatıp baktım, tam o anda bir tane gördüm. Böylece gece boyu süren meteor yağmurundan başıma düşe düşe bir damla düştü.

Bu meteorlar da çok hızlı doğrusu, saatteki hızları kaç km. acaba? Diyorum ki, eğer bir meteor bize göre olağanüstünün üstü olan bu hızla hareket edebiliyorsa, demek ki doğa bu hıza uygundur. Gerçi dünyayı çepeçevre kucaklamış olan Atmosferin tüm katmanları buna uygun mu bilmiyorum ama bilim insanları çalışırlarsa belki günün birinde olağanüstü hızlı şeyler yaratabilirler. Ne dersiniz? Bilimkurgu filmlerinin senaristleri de artık ışınlanma hayalleri kurmak zorunda kalmazlar. Buradan Yeni Zelanda'ya, mesela on dakikada gidebiliyorsan ışınlanmaya ne gerek var?

(On dakika dediğime bakmayın, dokuzunu hazırlık için koyuyorum. Öyle bir şey yapılırsa eğer, örneğin olağanüstü hızlı bir uçak gibi bir şey, işte onun hazırlığı, pilotunun yerini alması, piste yerleşmesi vs. dokuz dakika filan alır kanısındayım, kalktıktan bir dakika sonra da Yeni Zelanda'da olur zaten. Deli miyim neyim. Bağışlayın.)

Nereden geldik buraya? Meteorların hızından. Bir saniye bile sürmüyor, bir görünüp kayboluyorlar hemen. Ayıp yahu! İnsan biraz yavaş gider, hiç değilse üç saniye falan görünür kalır. Aşağıda milyon kadar insan hazırlanmış, gecenin o saatinde dışarı çıkmış onu izliyor, onun umurunda değil.
*
Halk arasında yıldız kayması olarak biliniyor meteor, yani göktaşı düşmesi. Meteorlar aslında çok küçüktürler. Çoğunun büyüklüğü bir kum tanesi ile bir elmanın boyutları arasında değişir. Atmosfere girdiklerinde, yani biz onları gördüğümüzde hızları saniyede 12 ile 72 km. arasında değişir. Bilgiler için Axis 2000 ansiklopedisine teşekkür eder, emeği geçen arkadaşlara saygılarımızı sunarız. (İnternet devridir, Hz. Wikipedia elimizin altındadır diye ansiklopedilerimi atacak halim yoktu ya.) Düşünün, saniyede 40 km. hızla gittiklerini varsayarsak, Van'dan İzmir'e yarım dakikada gidiyorlar. 
*
Halk arasındaki bir inanca göre yıldız kaydığında dilek tutulur. Dilek tutan bir insanı az biraz tanıyorsanız ne dilediğini büyük olasılıkla kestirirsiniz derim. Bir kere deneyin isterseniz. Keşke insanların kafasının içini okuyabilme yetisine sahip olsaydım. Kendi halinde, efendi insanların ne istediğine bakar, sonra onlara çaktırmadan dileklerini yerine getirmeye çalışırdım.
*
Meteorların bazen dünyaya düştükleri söylentileri de var. Olsun canım, o kadar söylentiden kim ölmüş.
*
Çocukken bir akşam babam bana kızmış, ben de küsüp dışarı çıkmıştım. Çıkmıştım çıkmasına, hava karanlıktı, nereye gidecektim? Bereket versin yaz mevsimiydi. Hava güzeldi. Sıcak değildi. (Ege'nin nemli sıcağında çok yaşamıştım ama Mardin'in kuru yaz sıcağını gördüğüm günden beri bizim buraya sıcak demeye utanıyorum. Tabii, buraya sıcak diyenler de var ama eğer Mardin sıcaksa buranınkine başka bir ad bulmak gerek, yok eğer bizim bura sıcaksa, o zaman da Mardin'inkine başka bir isim bulmak icap eder.) Ne diyordum, dışarı çıktım, beni arayıp bir süre bulamasınlar diye evin duvarına her daim dayalı merdivenden dama çıktım. Aşağıdan fark edilmesin diye de yumuşak adımlarla yürüdüm. Toprak dama sırt üstü boylu boyunca uzandım. Ne kadar çok yıldızın var, Tanrım! Birkaç tanesini bana versen? Evet, şehir ışıkları caddeleri, sokakları aydınlatır, gelgelelim zararları da çoktur. Yıldızları adamakıllı göremezsin, daha ne.
*
Yıldız kayması diyorduk... Göktaşları değil de, sahiden bir yıldız kaysa ne olur acep? Güneşin de bir yıldız olduğunu hatırlatmayı unutmadan, öylesi bir durumda, yani herhangi bir yıldızın yerinden oynayıp, hele hele dünyamızın "biraz" yakınından geçtiğini düşündüm de bir an, galiba bir milisaniyede kül oluruz. Ondan hemen önceki milisaniyede ise ışığı hepimizin gözünü kör eder. Gideceğimiz yere gözü kapalı halde gideriz böylece. Orada da meleklerin başımıza üşüşüp, "Kıyamete daha vardı, ne oluyor ya, ne ayaksınız siz?" demeleri kuvvetle muhtemeldir. Yine de dürüst olmak gerek, öylesi bir yıldız kaymasına varım ben. Hatta kaymışken bin tanesi birlikte kaysın, çoğu da dünyamızın çok yakınından geçsin. Yalanım varsa namerdim.
*
Perseid meteor yağmuru dedik. Adı Yunan Mitolojisindeki Perseus'tan geliyor. Zeus ile Danae'nin oğlu. (Bu Zeus'un da ne çok karısı varmış anasını satayım. Bildiğin harem kurmuş adam. Neyse...) Perseus da az değilmiş hani, Medusa'nın başını kesmiş, bir de bir deniz canavarının tehdidi altındaki Andromeda'yı kurtarıp onunla evlenmiş. Bir ara da disk atarken kazara annesinin babası Akrisios'u öldürüp dede katili olmuş.
*
O değil de, ne zamandır kendime bir mitoloji sözlüğü alayım diyorum, unutup kalıyorum, aklıma geldi şimdi. Bir de bir ara bir gökyüzü atlasım vardı, arıyorum arıyorum bulamıyorum. Biraz daha arayayım en iyisi.

Yıldızsız kalmayın...

12 Ağustos 2014

Ağaçlar ve Yapraklar

Yapraklar her yıl sonbahar rüzgârlarının şarkılarına kapılıp kendilerini doğuran ağaçları bir başına, çırılçıplak bırakıp gittiler.

Oysa ağaçlar buna aldırmayıp her ilkbahar yeniden doğurdular onları. Çok da sevdiler. O kadar ki, yaz gelince büsbütün kayboldular kendi yapraklarının içinde. Herkes yaprakların güzelliğine bakarken doya doya, kimselerin aklına gelmedi ağaçlara da bir selam vermek. Ama onlar bunu umursamadılar bile. 

Böylece devam etti gitti düzen.

11 Ağustos 2014

Kayısılar

Kayısılar sarardı. Ağacı olanlar topluyorlar. Bizim bahçede de kayısı ağaçları var, henüz tam anlamıyla yetişkin sayılmasalar bile kaç yıldır meyve veriyorlar. En büyükleri geçen yıl epey verimliydi ama bu yıl dinleniyor, yalnızca iki tane kayısı tuttu, o kadar.
*
Hazirandan beri düzensiz, tepetaklak bir hayat sürüyorum. Uyku düzenim altüst. Bugün de on birde uyandım. Birkaç günlüğüne köye gideyim, diyorum, bakarsın uykum düzene girer orada. Hem zaten dağın zirvesine çıkacağız diye sözleşmiştik arkadaşlarla.
*
Komşulardan biri kayısı getirmiş. Kahvaltıya oturunca ilkin onlardan yedim. Sekiz tane. Kahvaltıdan sonra da iki tane.
*
Çekirdekli yiyeceklerin iyi tarafı, olur da ne kadar yediğini merak edersen, sayabiliyor olman.
*
Çocukluğumuzda annem kaynatır bize yedirirdi kayısı çekirdeklerini. Çok güzeldi tatları. Kırıp da mı kaynatırdı, kaynattıktan sonra mı kırardı anımsamıyorum.
*
Bazı kayısılar balla yarışacak denli tatlılar. Neden acaba; ağaçtan mı, topraktan mı?

(Bazı yoğurtlar da tatlı, bazılarıysa ekşi oluyorlar. Bunun nedenini de hayvanın yediği otlara bağlamıştım uzunca bir süre. Bir gün bunu teyit ettirmek için Nesife Nineye sormuştum. Hayır, demişti, ottan değil de daha çok yoğurdun yapılış biçiminden kaynaklanıyor. Unuttum tabii, sanırım şöyle mayalarsan tatlı, böyle mayalarsan ekşi olur gibisinden bir şeyler demişti.)

Kayısıların –ve bu arada türlü çeşitli sebze-meyvenin– doğal tatlarını yitirmiş olması galiba insanların müdahalesinin bir sonucu. O kadar gübre ve tarım ilacının yanı sıra, tohumların, ağaçların genetiğiyle de oynanınca ortaya tatsız tuzsuz şeyler çıkıyor doğal olarak. 
*
"Keşke hiç bitmese" temennisini içinden geçirmemiş olan bir insan var mıdır? "Keşke filanca şey, mesela şu yediğimiz kayısılar hiç bitmese..."

İlk gençiliğimizde, hatta doğru dürüst genç de sayılmazdık, çocuktuk, orada burada bazen gizli, bazen açıkça sigara içerdik. Arkadaşın biri bir gün öyle bir yalan söylemişti ki, gülmemek için kendini zor tutardın. Gene de inanmıştık. İnanmak istemiştik de ondan. İnanmak iyi gelmişti yani: "Filanca yerde, filanca kişi bilmem ne yapmış da sigarası hiç bitmemiş." "Nasıl yani?" diye soracak olmuştuk biz de. Minareyi çalan kılıfını uyduracak neticede, "Hiç bitmiyormuş sigara, günlerce, gecelerce..." Biz de üstelemiştik: "İyi güzel de bu sigara hep yanıyor mu, başında biri mi bekliyor sürekli, külü nereye düşüyor, bir yerleri yakmıyor mu?" Bu sorularımıza da birer kılıf uydurmuştu elbette. Neymiş, geceleri evi yakmasın diye dışarıda bir yere bırakıyormuş, yok evde sigara içenlerin hepsi o sigarayı içiyormuş, böylece artık sigara almaya da gerek kalmıyormuş falan filan... İnanmıştık bu yalana, evet, çünkü sigaraya ha bire para vermekten kim hoşlanır? Kaldı ki cebimizde üç-beş kuruş harçlık ya olur ya olmazdı.


Via
Kayısıları birer birer yiyip çekirdeklerini kenara koyunca aklıma bu geldi. Hiç bitmeyen şey... Kayısıyı yiyorsun, çekirdeği kalıyor. Onu da toprağa attın mı bir yıl sonra başını çıkarıyor. Büyüyüp serpiliyor, önce fidan, sonra da iyiden iyiye ağaç oluyor. Tabii o arada, nereden baksan şöyle temiz bir on yıl geçmiş oluyor. Belki de yirmi. Ve işte o da tıpkı ataları gibi meyve vermeye başlıyor. Ve sen onu da afiyetle yedin mi elinde yine çekirdeği kalıyor. Bu iş de görüldüğü üzere biraz zaman istiyor, gelgelelim almadan vermek Allah'a mahsus, zaman alacak ki sana meyve versin, neylersin.

İşte, insan evladı hemen her meselede işine gelen değişkeni ele alıp işine gelmeyeni göz ardı etmekle ünlüdür. Bu kayısı konusunda da birinci değişkenimiz süreklilik. Çekirdeğin sürekli meyveye dönüşmesi, meyvenin de sürekli çekirdek vermesi, böylece "keşke hiç bitmese" hülyasının da gerçeğe dönüşmesi... İkinci değişkenimizse bu iş için zamana ihtiyaç duyulması. Ve işte bu bizim işimize gelmediği için göz ardı ediyoruz. Biz insanoğlu ve insankızı, binlerce yıldır yediğimiz kayısının çekirdeğinin oracıkta yeni bir kayısıya dönüşmesinin rüyasını görmek umuduyla uykuya dalıyor, ancak her sabah beklediğimiz rüyayı görememiş olmanın kederiyle uyanıyoruz.

10 Ağustos 2014

Mobil

Merhabalar… Bu, bloğa telefondan yazdığım ilk yazı. Bilgisayardan yazmaya hiç benzemiyor. Bilgisayardan yazdıklarımın haddi hesabı olmamasına rağmen sanki bloğuma yazdığım ilk yazıymış gibi geliyor. Demek ki mecra değişince içindeki şey de değişti izlenimi doğuyor insanın gözünde. Doğal bir şey bu. Bir ırmağın mecrası değişirse örneğin, insanlar yeni bir ırmak doğdu zannederler. (Aklıma Herakleitos amca geldi böyle deyince. Hani diyor ya, "Aynı ırmakta iki kere yıkanamazsınız," diye, "çünkü içinden akan su bir an önce başkayken şimdi başkadır." Değişim esastır demeye getiriyor Herakleitos. Panta Rhei de diyor ya zaten, her şey akar). Sözümün başını unuttum iyi mi. Çünkü efendim telefondan yazmak -hem de ilk kez- zor oluyor haliyle. Herakleitos'a nereden geldik? Hah evet, mecra diyorduk, akarsu diyorduk, değişim diyorduk… Peki, oraya nereden geldik? Blogdaki ilk mobil kayıt diyorduk. Falan filan… Şu halde yazının buraya kadarında doğru dürüst hiçbir şey söylemiş değilim. İyisi mi artık bu yazıya bir son vermek. Hazır bir şey dememişken hiç demeyelim, ne olacak yani. Selamlar, sevgiler…

9 Ağustos 2014

Mevsim

Bazen sanki anlatılması gereken her şey anlatıldı gibi geliyor.

7 Ağustos 2014

Önerdiğim Kitaplar

Blogdaşlardan Dr. Blue son zamanlarda herkese önerdiğim kitapları sormuş. Sorması iyi oldu, zira bu konuda bir şeyler karalamayı düşünüyordum zaten. (Evet, hep böyle yazmayı düşündüğüm konular vardır kafamın bir yerlerinde. Kafamın içinde kaç yer, kaç köşe bucak olduğunu da az merak ediyor değilim hani.) Belki daha sonra yine yazarım, şimdi, biraz spontane olacak bu yazıda aklıma gelenleri yazayım bari. 

İnsanlara kitap önerme taraftarı değilim. İki nedenden ötürü. Birincisi, muhatabım eğer okuyan bir insansa doğal olarak kitaba aşinadır zaten, böylece ne okuyacağını da bilir, ona benim önermemin gereği de kalmaz. Gene de böyle bir insan yakınımsa eğer beğendiğim bir kitabı ona önerdiğim olur. İkincisi, eğer okuyan bir insan değilse ona hangi kitabı önerirsem önereyim okumayacağını, okusa bile ondan bir feyz almayacağını bilirim, bildiğim için de önermeyi gereksiz bulurum. "Neyi seviyorsan onu oku," böyle insanlara en çok söylediğim sözdür, "çocuk kitabı seviyorsan çocuk kitabı oku."

Kitap dediğin bir bütün değildir aslında. Fiziksel olarak neredeyse hepsi birbirine benzer ama içerikleri bakımından asla yan yana koyamayacağımız kitaplar vardır. Misal, bir yemek kitabıyla bir şiir kitabı, bir taşla bir tahtanın benzemesi kadar benzerler birbirine. Nasıl ki bir bakkala girdiğimizde aynı rafta gördüğümüz şampuan kutularıyla sıvı yağ şişeleri birbirlerinden bütünüyle ayrı şeylerse, bir kitapçıya girdiğimizde de aynı rafta gördüğümüz bir romanla bir sosyoloji kitabı büsbütün ayrı şeylerdir kanısındayım. Bazı insanların çay, bazılarının gazoz sevmesi gibi, kimi insanların öykü, roman, şiir, deneme, kimilerininse felsefe, sosyoloji, tarih, siyaset kitapları sevmeleri normal karşılanmalıdır. Daha da indirgenebilir hatta; tarihi roman seven insan olabileceği gibi, aşk romanı seven de çıkabilir. O vakit çay seven birine neden gazoz önerelim ki? 

Tabii, bunları genel anlamda söylüyorum. Kitap önereceğimiz insanı tanıyorsak o başka, önerebiliriz elbette. Edebiyat seven yakın bir arkadaşımıza ya da ailemizden birine pek tabii ki bir şiir kitabı, bir roman önerebiliriz.

Dr. Blue'nun sorusu üç aşağı beş yukarı yanıtını buldu sanırım. Yalnızca son zamanlarda değil, hiçbir zaman herkese önerdiğim bir kitap olmamıştır. Belki bir arkadaş sohbetinde ortaya, "Şu kitabı çok severim, herkes okumalı," yollu bir şeyler söylemişimdir. Blogda söylediğim de olmuştur. Öylesi bir durumda da benim dediğimi isteyen üzerine alınır zaten. Söz gelimi, filanca romanı çok beğendiğimi dile getirmişsem, edebiyata aşina, roman okuyan bir insan alıp okuyabilir, ben de öneride bulunmuş olarak sevap işlemiş olurum. Ancak, yukarıda da söyledim, insanlara kitap önerdiğim olmuştur, hatta, nadiren de olsa, okumayacaklarından emin olduğum insanlara bile kitap önerdiğim olmuştur, fakat herkese "kendine göre" kitaplar önermişimdir. Unutmadan, öğrencilerimi tüm bu söylediklerimin dışında tuttuğumu da belirteyim. Onlara daha çok okuma alışkanlığı kazandırma yolunda önerilerde bulunuyorum, şimdilik konumuz ayrı olduğu için üzerinde durmayacağım.

Gene de burada birkaç kitap adı sayacağım. Hepsini öneri olarak kabul edin. Cervantes'in Don Quijote'sini (daha bilinen adıyla Don Kişot) ne zamandır bir kez daha okuyasım var, umarım bu yıl bitmeden okurum. Aynı şekilde Çehov'un Bozkır'ının da tadı damağımda kalmış. Yaşar Kemal'in İnce Memed'i de koca dört cilt, vakit bulup onu da bir kez daha okusam hiç fena olmaz hani. Sait Faik hikâye ustası, hiç olmazsa Seçme Hikâyeler'i okunmalı. Deneme dendi mi aklıma Nermi Uygur gelir, tüm kitaplarını okuyup bitirmek düşüncesindeyim, bakalım, Dilin Gücü'nü çok severim, üç kere okudum galiba, yine okuyacağım. Albert Camus'nün Yabancı'sını severek okumuştum. Comtesse de Ségur'den Bir Eşeğin Anıları'nı pek çok kişiye önerdiğim olmuştur. Garip ve İkinci Yeni şairlerinin şiirlerini severim. Daha geçen gün Göğü Delen Adam adlı bir kitap okudum ve çok beğendim, blogda yazacağım zaten. Ferit Edgü'nün Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı'sını beşinci okuyuşumdu galiba. Bunların dışında sevdiğim birçok kitap daha var tabii, ancak bunlar yeter diye düşünüyorum. Bir de, görüldüğü üzere, edebiyatın dışına çıkmak istemedim. Yalnızca bir tane felsefe kitabı önereceğim, madem Sokrates'in yeğeniyim, Sokrates'in Savunması'nı da okuyun derim. 

Kalın sağlıcakla...


Üşenmedim bir de kolajını yaptım.

6 Ağustos 2014

Kuşları Beklerken

Ekmeği pencereye koymuş, öylece bekliyor. Kuş gelecek de, ekmeği bulup pencereye konacak, o da fotoğrafını çekecek.

Evde kimse yok. Annesi, ablası komşuya oturmaya gittiler, babası işte.

Babasının fotoğraf makinesini kurmuş, hazırda bekliyor. 

Gelgelelim kuşun geleceği yok.

"Hayat kısa, kuşlar uçuyor." Babasının duvarında böyle yazıyor. Bir dünya şey daha var duvarda. Yazılar, resimler, haritalar...

Bekleyip duruyor. Zaman akıyor. 

Hayat kısa mı sahiden? Galiba evet. Kısa olmalı ki kuşlar bir yerlerde uçuyordur şimdi, ondan ötürü gelmiyorlar pencereye.

5 Ağustos 2014

Turgut Uyar

1926 yılı Ağustosu’nda İstanbul’da doğmuşum. Hayatım düpedüz ve kupkurudur. Alaka çekecek bir macera olmamasından, herkesinkinden ayrı bir hususiyet taşımamasından ayrıca haz duyarım.
(...)
Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o benim. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan. Törenler askeriyim ben. Cumartesi ve Pazar askeri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sıkıntıya ısrarla giden, tümünün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe ve sonsuz çılgınlığa varacak bir oluşumu sıkıntıyla bekleyen bölünmez bir varlık’ın ben’i.
(...)
Kendimle ilgili hiçbir şey biriktirmiyorum. Arşivim yok örneğin. Öldüğümde el yazısıyla tek şiirim kalmayacak arkamda. Kitaplardaki şiirlerimden başka bırakmak istemiyorum. Kendini gizleyen yazarları seviyorum.*















Senfoni

Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli!
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak.

Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta karada ve denizde
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz üç kere çınarlar 

Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum.




* Turgut Uyar'ın Korkulu Ustalık kitabındaki bu alıntılar şuradan alınmıştır.

4 Ağustos 2014

Korkuluklar ve Kargalar

Yalnızlıktan ölesiye canı sıkılan korkuluklar havadaki kargalara bakıp özlemle şunu geçirdiler içlerinden: "Ah keşke biri gelip üstümüze konsa da yalnızlığımızı hafifletse!"

Oysa havadan içleri geçerek buğday başaklarına bakan kargalar korkuluklara ölüm senaryoları yazıyorlardı: "Sizin de elbet gününüz gelecek!"

Böylece devam etti gitti düzen.

3 Ağustos 2014

Eşek sütünden dondurma

Çocukluğumda yazın köye seyyar dondurmacılar gelirdi. Ellerindeki mavi renkli dondurma kovası bir tür termostu galiba. Dondurmalarının tadı da bir başkaydı, şehirdekilere pek benzemiyorlardı. Ucuz da satarlardı, köydeki çocukların parasının olmadığını bilirlerdi çünkü.

Bir gün evde oturuyorduk. Açık olan camdan dondurmacının sesi duyuldu. Babam bana para verip, git kendine dondurma al, dedi. Gittim aldım. Dönünce tatlarının niçin böyle değişik olduğunu sordum babama. O da her zamanki tavrıyla yanıtladı sorumu: Eşek sütüyle yapıyorlar da ondan.

Babamın söyledikleri üzerine düşünmek için dondurmamı yiyip bitirmeyi bekledim. Bitirdikten sonra babamın doğru söylediği kanısına vardım. Bir kere ucuzdu dondurma, diyelim şehirde iki liraysa bunlar elli kuruştu. Elbette o yaşta seyyar dondurmacıların kiraydı, vergiydi, şuydu buydu gibi sorunlarının olmadığını bilmiyordum. Sözün kısası, babamın dediği aklıma yatmıştı hemen. Bu dondurmalar eşek sütünden yapılıyordu.

O günden sonra seyyar dondurmacılardan dondurma alıp yedim mi hatırlamıyorum, ancak bende onlara karşı enikonu bir iticilik başladığını iyi anımsıyorum. Eşek sütünden dondurma mı olurdu, haramdı bir kere, vay namussuzlar...

Hey gidi günler hey!.. İnsanın zihni nasıl da değişiyor zamanla... Öyle bir yere varıyorsun ki geçmişteki kendini tanıyamıyorsun. Sanki o sen değilmişsin de bir kitapta okuduğun, bir filmde izlediğin biriymişçesine yadsıyorsun. Kendi geçmişin sana yabancılaşıyor.

Uzatmayayım, çocukluğumda yediğim o dondurmalar sahiden eşek sütünden mi yapılıyordu, Allah bilir, gelgelelim bugün bir yerde eşek sütünden dondurma satıldığını duysam kalkar koşa koşa giderim. Anlatabiliyor muyum?

2 Ağustos 2014

Ayrılış

Eğer ölürsem,
bırakın açık kalsın balkonum.

Küçük oğlan portakal yiyor.
(Görüyorum balkonumdan.)

Rençber buğdayları biçiyor.
(Duyuyorum balkonumdan.)

Eğer ölürsem,
Bırak açık kalsın balkonum.

Federico García Lorca
Çeviren: Ülkü Tamer

1 Ağustos 2014

Yolda

Bayramın birinci gününü dün anlattım. Çay içip durdum boyuna. Geceyi amcamlarda geçirdiğimi de söylemiştim. Ertesi gün ev halkı benden önce uyanmıştı doğal olarak. Bir ara gözümü açtım, dışarıda oynayan çocuk sesleri geliyordu. Yeniden uyuya kalmışım. Gene de saat on sularında uyandım, misafirdim neticede, kendi evimde olsam daha çok uyurdum kuşkusuz. Uykucu biri değilim, altı-yedi saatten fazla uyumam, gelgelelim geceleri uyuyamayınca gündüze kalıyor uyku. Geçelim...

Amcamın oğluyla kahvaltı ettikten sonra dışarı çıkıp bahçede biraz fotoğraf çektim. Ne ki makinemin bozulduğunu geçen gün söylemiştim, adamakıllı bir şeyler çıkmadı ortaya. Ben bahçedeyken yakın arkadaşım Y. aradı. Hazırlan, Tatvan'a gidiyoruz, dedi. Hayırdır, diye sordum. Bizim bir çocukluk arkadaşı, Y.'nin de akrabası oluyor, Tatvan'da askerlik yapıyor, bayram iznine gelmiş, onu bırakmaya gideceklermiş, o arada da bir tur atalım diyor. Önce hiç gidesim yoktu, sonra kararımı değiştirdim, bir hava almış olurdum. 

Kalkıp eve geldim ilkin. Biraz oturdum. Misafir filan da vardı. Karnım çok aç değildi ama yolda acıkma ihtimaline karşı mutfakta ayaküstü bir şeyler yedim. Öğleden sonra iki buçukta beni evden aldılar. Askerle birlikte beş kişiyiz. Hepsi çocukluk arkadaşım sayılır. Benim dışımdakiler akraba, birbirlerinin amca çocukları. Asker olan arkadaş da askerliğini erteledi durdu, ta ki evlenip iki çocuk sahibi oluncaya dek. Bu yaşta askerlik de zor olmalı.

Yola çıktık. Van Gölü'nün çevresindeki yol tek kelimeyle enfestir, her zaman söylerim. Başka yerlerde belki şehirler daha güzeldir, ancak bizim burada şehirlerin dışına çıktın mı güzellikleri görmeye başlarsın. Erciş'ten çıkılır çıkılmaz Süphan Dağı insana sıcak bir selam verir ve o yoldan çıkılmadığı sürece de asla yanından ayrılmaz. Ona bir de kimi sararmaya başlamış, kimi de biçilmiş buğday tarlalarını ekleyin, yanına bir de denizin farklı tonlarda maviliklerini koyun.
Elbette bir de kıyıya serpilmiş Van Gölü'nün yemyeşil çocukları, yani şehirler: Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Tatvan, Gevaş, Edremit, Van. 

Yol boyunca konuşup durduk. Üçümüz askerlik yapmışız, biri henüz yapmamış, biri de zaten asker. Böyle olunca konuşmanın ana ekseni de askerlik anıları oluyor. Şunu şöyle yaptım, bunu böyle ettim...

Tatvan'a vardık. Askeriye şehrin girişinde. Vedalaşıp arkadaşı bıraktık. Nizamiye kapısına gitti. Dönüp bize baktığında içinin nasıl yandığı bakışlarından belli oluyordu. Bizse çarşıya gittik. Sahilde bir kafede oturup çay içtik, okey oynadık. Ardından kalkıp biraz daha dolaştıktan sonra tekrar bindik ve düştük yola. Akşam olmak üzereydi zaten. Vakit olsa Nemrut'a da giderdik. Gelişte deniz solumuzda, bu kez de sağımızdaydı. Süphan ise kıvrılan yollardan ötürü kâh önümüze, kâh sağımıza, kâh solumuza düşüyordu.

Erciş'e varınca ekipteki arkadaşlardan biri bizi yemeğe davet etti. Gittik evine. Yemekten sonra sohbet ettik, gece yarısına yakın kalktık. O arkadaşın şirin mi şirin üç kızı var. Onlara gofret filan almıştım. Meğer biz evden ayrıldıktan sonra babasına, "Baba, kurt amca bana gofret verdi," demiş biri. Babası önce anlamamış, bir çizgi filmden falan söz ediyor sanmış, ancak sonra kafasına tak etmiş, ben bir ay kadardır sakal uzattığım için kız bana kurt amca demiş, ertesi gün bunu bana anlatınca çok güldüm.
Sayfa başına git