2 Haziran 2008

Dönerayak

PARİS - Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde, okuryazar bir Türk’e sorulan ilk soru bu: “Ne dersiniz, sizce Türkiye, bir gün Avrupa Birliği’ne girecek mi?” Bu soruya benim karşılığım net: “Bu hükümetle, bu muhalefetle, bu biribirileriyle çatışmaktan geri durmayan ‘kuvvet’leriyle, bir çoğu mürekkep yerine kezzap kullanan siyasal yorumcular ve yönlendiriciler ile zor, çok zor olacak.” Sonra ekliyorum: “Bir de, bu bilinçaltına yerleşmiş korkularına bakarsak, Avrupa’nın kimi yöneticileri nedeniyle de zor olacak.”
Bir adım daha atıyorum arkadan: “Türkiye, nicedir Avrupa’nın bir parçası zaten: Cannes festivalinde en iyi yönetmen ödülü alan Nuri Bilge Ceylan’ıyla; şu anda Paris sinemalarında gösterimde olan Reha Erdem’in, Semih Kaplanoğlu’nun filmleriyle; kitapçı raflarında yanyana dizilmiş Sait Faik, Tanpınar, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Tahsin Yücel, Nedim Gürsel, Dağlarca, İhsan Oktay Anar, Ahmet Altan, Aslı Erdoğan kitaplarıyla; Beaubourg koleksiyonundaki Sarkis’le, Alev Ebüzziya’yla, CD’leri tezgahtan inmeyen İdil Biret’le, Fazıl Say’la; College de France’daki açılış dersi kitaplaşan Celal Şengör’le, Fransa’nın en saygın okullarında hocalık yapan Ahmet İnsel’le, Nilüfer Göle’yle, Ragıp Ege’yle, başkalarıyla... Bu isimleri Paris’ten bakarak sayıyorum, bununla bitmiyor şüphesiz : Almanya’da, İngiltere’de, İtalya’da, İsveç’te, pek çok ülkede varlık gösteren, farklı alanlarda çalışan onca insanıyla Türkiye, Avrupa’nın iliğine işliyor gerçekten de.
Terazinin iki kefesindeki ağırlıkların dağılımı ne yazık ki bir denge oluşturmaya yetmiyor henüz. Türkiye’de herkes (iktidar, muhalefet, sivil ve askeri kuruluşlar, kanaat önderleri, akademisyenler, geniş halk kitleleri) “kendine özgü koşulları olan bir ülke” tarifi yapıyorsa ve bu tarif Avrupa’nın Demokrasisiyle çelişiyorsa, belki de çok uzatmadan, Avrupa’nın bir parçası olma hedefini bir yana bırakmalıyız.
Bir yurttaş olarak, sözgelimi, gene herkesin üzerinde uzlaştığı temel bir yanlıştan neden kurtulamadığımızı kavrayamıyorum: Bu siyasal partiler ve seçim yasalarıyla hangi tür bir demokrasiden sözedebiliriz?
Yaklaşık altı ay oldu yurtdışına çıkalı, yurttan sesler korosundan tek bir cümle duyuluyor: “Burada işler daha da kötüye gidiyor.” İşin ilginç yanı, Fransa’da da işlerin kötüye gitmesi. Büyük beklentilerle seçilen Sarkozy’nin birinci yılı tamamlandı ve bilanço iflasla eşdeğer gösteriliyor. Ana hedeflerin hiçbiri tutturulamadı, işsizlik ve hayat pahalılığı sorunları azalacağına çoğaldı, grevsiz yürüyüşsüz tek bir gün geçmiyor ülkede, muhalefet kendi sorunlarını aşmanın çok uzağında, zaten ulusal sporlarıdır Fransızların: Hepsi, her an homurdanıyor. Üstelik, haklılar da.
Bu filmin Türk seyircisi olarak ezilip büzülüyorum gene de, manzara karşısında. Tek bir nedeni var halimin: Bizim “düşünce ve ifade özgürlüğü” çıtamız. Fransa’da, yazılı ve görsel basında, yalnızca siyasal içerikli yazılardan ve programlardan sözetmiyorum, eğlence programlarında da, Devlet Başkanıyla ilgili dile getirilenleri duyan bir Türk vatandaşı, eminim, bu kadarını kabul edilemez bulurdu. Çünkü, bütün merciler ve başrol oyuncuları için dokunulmazlık katsayısı yüksek ölçülere alışmışız. Tabii onlar da alışmışlar buna, yalnızca kendilerine yontuyorlar o özgürlüğü.

Sarkozy’nin cüceliğini, boynuzluluğunu, iktidarsızlığını, budala Amerika hayranlığını en ağır sıfatlarla, en küçültücü taklitlerle işliyor Fransızlar. Hem de saat başı. Ama onları tatmin etmiyor bu: Muhalefet önderlerinden süperstarlara, herkes payını alıyor burada. Hiçbir tabu bırakmamışlar: Din, Evlilik, Cinsellik, Ahlak, Ulusallık, kılıç kuşananın. İktidarların kurtarılmış bölgeleriyle karşılaşılmıyor: TRT’de, Fransız devlet televizyonunda söylenenlerin binde biri dile getirilse kan gövdeyi götürür, şüpheniz olmasın.
“Büyük”lerimizin bırakın “ufaklık”, “sekizinci cüce” sözlerine devamlı muhatap olmayı, düzayak eleştirilmeyi bile içlerine sindiremedikleri, dakika başı “kutsal”larından sözaçtıkları bir rejime yarıdemokrasi mi diyeceğiz?
Altı ay önce, bir nefes payı için buraya gelmiştim. Bu süre boyunca bazı izlenimlerimi aktarmaya çalıştım. Dönüş günü yaklaştı, Paris yazılarımın sonuna geldik. Gelirken, bazı “basın” organlarında yurtdışına geridönüşsüz yerleştiğim “haber”i yeralmıştı, belki şimdi yurtiçine yerleştiğimi yazacaklardır. Fırsat ve olanak olursa, demiştim, biraz da Fizan’da yaşamak isterim. Montevideo’da, Berlin’de, Delhi’de, gene Paris’te. Dilerim olur. Dışarıdan Türkiye daha net görünüyor.
İnsanın kendisini Nasreddin Hoca sanmasını sağlayacak kadar.
Enis Batur

22 Mayıs 2008

Kitap Fiyatları

Bazı yayınevlerinin okura kalıcı bir güven verdikleri kuşkusuz. Bunun bir anda olması olanaksız; yıllar içinde, okur tarafından birçok kereler sınandıkça kazanılır bu güven. Her zaman yerinde midir okurun güveni, genellikle her zaman, ama ayrıksı örnekler de yok değildir. Sözgelimi bir yayınevi kitap seçimi bakımından tamamıyla kendine özgü, benzerleri olmayan niteliğini çevirilerindeki ciddi arızalarla yok ediyordur da, bu eksikliği okurda olumsuz karşılıklar bulmamıştır. Ya da başka bir yayınevi, gene kolayca ulaşılamayacak zenginliğine karşın, editörlük hizmetleri bakımından yetersiz, düzeltme yanlışlarıyla dolu kitaplar yayımlıyordur da, bu eksikliği okurda olumsuz bir karşılık yaratmamıştır. Gene de Dost, Doğu-Batı, Metis gibi, okurda haklı bir güven duygusu yaratmış bazı yayınevleri de var ki, adlarını anmakta elbette sakınca yok.
Öte yandan, kitap fiyatları bakımından da yayınevlerinin okurda yarattığı olumlu ya da olumsuz etkiler var. Notos Kitap'ın kitap fiyatları ortalamanın üstünde, bunu biliyorum, açıklanabilir nedenleri var. Adlarını burada anmamız doğru olmayabilir, ama bence fiyatları yüksek bir dizi yayınevi daha sayılabilir. Bu arada bazı yayınevlerinin kitap fiyatları da gerçekten çok ucuz. Onların adlarını da vermeyelim, çünkü kitap fiyatlarını ucuz tutabilen bu yayınevlerinin baskı ve öteki yayına hazırlık süreçlerinde ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Fiyatı başka nasıl ucuzlatabilirsiniz, kendi matbaanız yoksa ya da kâğıtçı değilseniz...
Alfa Dağıtım'daki arkadaşlar Notos Kitap'ın yeni yayımlanan her kitabının fiyatını yüksek bulur. Buna alıştım. Ama ben de onlara şunu söylüyorum:"Bir kitap eğer ilk dağıtımdan sonra ancak 300-400 adet satılıyorsa, o kitabın fiyatının ucuz ya da pahalı oluşu satış adedini değiştirmez. Siz bizim kitapları kaha çok satabiliyorsanız, biz de fiyatları düşürebiliriz."
Öyle ya, fiyat düzeyi ancak çok-satan kitaplarda söz konusu edilebilir. Bir kitap 100 bin satılıyorsa, fiyatının yüksekliği satış adedini birkaç on bin bile düşürebilir. Ya da 250 adet satılan bir kitabın fiyatının 15 lira yerine 12 lira olması, satış adedini hemen hiç değiştirmez.
Öte yandan, fiyat düzeyi hemen hiçbir yayınevinde rastgele belirlenmez. Notos Kitap'ta da. Notos Kitap'ta yayımlanan her kitabın öteki yayınevleriyle karşılaştırılması neredeyse olanaksız bir maliyeti bulunuyor. Çünkü bütün baskı, kâğıt ve öteki giderler bakımından, anca yüksek maliyetle karşılanabilecek bir baskı kalitesi arıyoruz. Bu kalitenin bazı unsurları belki okurlarca ayırt edilemiyor, ama kendimiz biliyoruz ve yalnızca bizim bilmemiz de yeterli diye düşünüyoruz. Bugüne kadar sağladığımızı düşündüğümüz bu kaliteyi riske atmayı da artık düşünemeyiz. Bu yüzden Notos Kitap'ın yayımladığı kitapların fiyatı yüksek görünüyor, ama hiçbiri keyfi biçimde belirlenmemiştir. Her kitabın başlangıçtaki satış adedi en az birkaç bin olsaydı, o zaman fiyat politikasında değişiklik yapmak da gerekebilirdi. Elbette baskı kalitesini biraz aşağı çekerek...
Semih Gümüş
22 Mayıs 2008

16 Mayıs 2008

Türk milliyetçiliği her kılıfa sığıyor

Türkiye’de milliyetçilik toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlıyor. Diğer kesimlerin çoğu gibi Türk solu da milliyetçi. Kendilerini Kemalist diye tanımlayan solcuların çoğu, hâlâ kurtuluş savaşındaymış gibi davranıyor, egemenliğin yabancı odaklarca tehlikeye atıldığına inanıyor
Türk milliyetçiliğinin birçok kılıfı var. Geçen hafta muhalefet partileri CHP ve MHP, ‘Türklüğü aşağılamanın’ suç olarak kalmasından yana oldukları için TCK’nın 301. maddesinin reformuna karşı oy kullandı. Türkler, üretilen en büyük milli bayrakla Guinness Rekorlar kitabına girmeyi başardı. Türklerin milli kimliği için tehlike oluşturdukları gerekçesiyle yabancı din adamları ve misyonerler öldürüldü. Azınlıkların Türkleştirilerek asimile edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biridir. Türk ulus devletini içeride ve dışarıdaki düşmanlardan korumak amacıyla emekli askerler, polisler ve birkaç aydın ‘Ergenekon’ adlı çeteyi kurarak siyasi suikastlarla bir darbenin zeminini hazırlamak ve akabinde Türkiye’nin kendi içine kapanmasını sağlamak istediler.
Laiklikten daha kemikleşmiş
Türkiye’de milliyetçilik, sağcı MHP’ye oy veren seçmen sayısına bakarak tahmin edilenden daha büyük öneme sahip ve toplumun tüm katmanlarına kök salmış durumda. Bu nedenle Kemalist seçkinler geçen yıl, genel seçimlerden zaferle çıkan ve Gül’ü cumhurbaşkanı seçtiren Erdoğan hükümeti karşısında yeniden zemin kazanmak için milliyetçilik kozunu kullanmıştı. Laiklik gibi konular Türklerin çok az bir kesimini harekete geçirirken, milliyetçilik genelde etnik Türkleri seferber ediyor. Dolayısıyla 2007’nin ikinci yarısına Türklerle Kürtler arasındaki ihtilaf damgasını vurdu.
Milliyetçilik, toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlayan bir bağ olarak işlev görüyor ve dışavurumu her katmanda farklı oluyor. Erdoğan hükümetine karşı düzenlenen mitinglerde Türk bayrağını sallayan İstanbullu üst tabakadan gelen eğitimli kadın da, tıpkı kendisine Kurtlar Vadisi dizisini örnek alan ve bu nedenle Türk ulus devleti adına kendi kendine yargılama hakkına sahip olduğunu düşünen işsiz ve okulu yarıda bırakmış bir şahıs gibi milliyetçi.
Milliyetçilik, Türkiye’de devlet anlayışının parçası olmuş durumda. Cumhuriyet kurulduğunda, kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal’in yanındaki askerler bir devlet yarattı, ancak bir ulus yoktu. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü. Yeni cumhuriyetin laik ve Türklerin ulus devleti olması öngörüldü. Cumhuriyet topraklarında yaşayanların Türkleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Türk milliyetçiliği her zaman devlet ve devlet kurumlarının meselesi oldu. Devlet ve kurumları, ulus devletlerini homojen bir Türk milletiyle şekillendirmek ve kendi düşünceleri doğrultusunda tepeden modernize etmek istedi. Zira, Atatürk’ün talimatı Türkiye’nin ‘çağdaş medeniyetler’ seviyesine ulaşması yönündeydi. Bu nedenle devlet seçkinleri okul kitaplarında devlet ve toplumun önceliğinin vurgulanmasını sağladı ve yabancı düşmanlara karşı Türk milleti tablosunu savunma kalesi gibi yansıttı. Bu tablo son yıllarda biraz değişmeye başladı.
Toplumda da rol oynayan milliyetçilik, küreselleşme ve AB sürecinin sonucu olarak bir kesimde etkisini kaybederken, diğer bir kesim Türklüğü tehlikede gördüğü için milliyetçiliğe o denli sıkı sarılıyor. Türk sağcılarında milliyetçilik genelde İslam’la bağlantılı. Zira, 1980’lerde muhafazakâr aydınların oluşturduğu ‘Türk-İslam sentezi’, Türk tarihinin İslami döneminin, yani Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti döneminin yeniden Türk kimliğinin parçası olmasına önemli katkı sağladı.
Geleneksel Türk soluysa, Türkiye’nin egemenliğinin kötü yabancı odaklar tarafından tehlikeye düşürüldüğü, bu odakların Türkiye’yi güya zayıflatmak istediği görüşünde olduğu için milliyetçi. Bu kesim, on yıllardır hiç değişmeksizin ‘anti emperyalist refleks’ini sürdürüyor. Sol milliyetçi CHP’nin 301. maddenin reforme edilmesine gösterdiği gerekçelerden biri de, değişikliğin ‘AB’nin talimatı’ üzerine yapıldığıydı. Hatta aşırı Türk solcuları, Türkiye’nin AB’ye her türlü uyumunu bile, amaçlarının sadece Türkiye’yi zayıflatmak olduğu gerekçesiyle reddediyor. Kendilerini Kemalistler diye tanımlayan Türk solcularının çoğu, ülkeyi hâlâ Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşındaymış gibi görüyorlar. Devletin güçlendirilmesine öncelük verenlerse kendilerini Atatürkçü olarak tanımlıyor.
Yabancılara emlak satışını, ‘Türkiye yabancılara satılıyor’ diyerek kınayanlar da öncelikle solcu milliyetçiler. Sol milliyetçiliğin geleneği, 1908’de 2. Abdülhamid’i deviren ve cumhuriyetin ideolojik temel taşını yerine oturtan, dindar olmayan ırkçı Jön Türkler’e dayanıyor. Bu grup, milliyetçilik için ‘ulusalcılık’, millet için de ‘Türk ulusu’ kavramlarını kullanıyor. Sağcı milliyetçilerse Türk-İslam sentezi geleneğinde, Arapça millet kelimesinden gelen ‘milliyetçilik’ kavramını kullanıyor.
Gayrimüslimlere de rahat yok
Her iki kesim de 1990’lardan beri el ele çalışıyorlar. Solcu ve sağcı milliyetçilerin hedefi, Türkiye’nin küreselleşmesini bir şekilde engelleyebilmek ve ülkenin dışa açılımını sağlayacak olan, toplumun çoğulculuğuna daha fazla alan tanıyan
AB sürecini sekteye uğratmak. İdeolojik birlikteliklerine ‘Kızıl Elma’ adını veren bu gruplar, Türk halkını korumak için sadece AB, ABD, NATO ve IMF gibi uluslararası kuruluşları yabancı düşmanlar olarak tanımlamakla kalmıyorlar. Aynı zamanda Türk milletinin parçası olmakta zorlanan Kürtler ve gayrimüslimler, Ermeniler ve Rumlar gibi azınlıkları da içerideki düşman ilan ediyorlar. Milliyetçilerin sloganı ‘Ya sev ya terk et’ bu kesimlere yönelikti. 
Rainer Hermann
Radikal, 5 Mayıs 2008

10 Mart 2008

Kahraman Askerden Üniversiteye: Dilin Gücü

Dil canlı bir organizmadır. Bir insandan hiçbir farkı yoktur. Tarihsel süreç içinde sürekli olarak değişir, dönüşür, o da insan gibi sürekli gelişmek, ilerlemek amacını taşır.

Zaman ve dil bir iç içelik ilişkisi içindedirler. Burada vereceğim kısa örnek buna çok güzel bir kanıt oluşturuyor.

Hepimizin bildiği gibi, akademi sözcüğü bugün bütün dillerde "üniversite" anlamında kullanılır. Orijinini aldığı Yunancada bile. Şimdi bu sözcüğün tarihsel süreç içinde geçirdiği serüvene bakalım. Eski Yunan'da savaşlarda kahramanlık gösteren askerlerin adları sitelerde belirli yerlere verilirdi. Tıpkı bugün çeşitli nedenlerle adı duyulmuş bazı şahsiyetlerin adının okullara, hastanelere, caddelere, parklara vs. verildiği gibi. Akademos adlı Atinalı bir askerin de bir savaşta kahramanlık gösterip ölmesi üzerine Atina'daki uğrak bir tepeye adı verilmişti: "Akademos Tepesi".

Gel zaman git zaman, ünlü filozof Platon kendi okulunu kurmaya karar verdi ve bu okulu kuracağı yer de Akademos Tepesi idi. Bundan dolayı bu çok ünlü okul Akademia adını aldı. İşte bundan ötürü, daha sonraki çağlarda yüksekokul anlamında akademi sözcüğü, dünyanın birçok dilinde kullanılır oldu.

24 Şubat 2008

Descartes ve Spinoza'da Töz Anlayışı

(Varlık Felsefesi Sorunları dersi kapsamında yapılmış çalışmadır.)

Felsefe tarihine bakıldığında, töz konusunun, üzerinde çokça durulan bir konu olduğu görülür. Klasik Dönemden Modern Döneme, oradan günümüze çoğu filozof, Varlık Felsefesi etrafında töz konusu üzerinde durmuş ve her biri kendi felsefesi içinde tözü açıklamıştır.

Tözün etimolojik olarak ifade ettiği anlamlara bakılacak olursa; farklı dillerde ousia (Gr.), hypostas (Gr.), hypokeimenon (Gr.), substantitia (Lat.), substance (İng.,Fr.), substanze (Alm.), cevher (Ar.) biçiminde ifade edilmiş olup, ‘Niteliklerin altında duran şey’, ‘Özelliklerin kendisine yüklendiği şey’, ‘Kendi kendine varolan’, ‘Her şeyin üstünde varolan’…gibi anlamlar ifade ettiği görülür.

Bu bilgiler ışığında, modern felsefenin en önemli iki ismi Descartes ve Spinoza’nın töz anlayışlarına bakıldığında Klasik Döneme, Aristoteles’e uzanan birtakım benzerliklerin olduğu görülür. Örneğin, Descartes ve Spinoza’da da töz, Aristoteles’te olduğu gibi bir anlamda Tanrı’yı ifade eder. Yine bu iki filozofun töz ve ilinekler ayrımında da Aristoteles’le benzerlikleri görülür.

Descartes’ın töz anlayışı
Descartes’a göre töz, yukarıda verilen örneklere paralel olarak; ‘Kendi başına varolan, varolmasında başka şeye ihtiyaç duymayan’ şeydir. Ona göre tözün varlığını ancak akıl yoluyla bilebiliriz. Bu noktada, Descartes’ın bu önerisini tam olarak anlayabilmek için onun epistemolojisine de değinmek gerekecektir. Çünkü Descartes’ın varlık anlayışıyla bilgi anlayışı, birbiriyle yakından ilişkilidir.

Bir rasyonalist olan Descartes felsefesini kurarken yepyeni bir yöntem geliştirmeye girişmiştir. Bu yeni yöntem felsefeyi teolojiden koparıp insan aklına dayandırma çabasıdır. Böylelikle en ufak bir şüphe dahi taşımayan bilgiyi bulmaya çalışmıştır. Amacı hakikate ulaşmaktır. Kendisinden en ufak bir kuşku duyulan bilgi de doğru olmayacaktır. En doğru bilgiye ancak akılla ulaşılabilir.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.

Platon'un Devlet Diyalogunda İdeal Devletin Bozulması ve Bozuk Devlet Düzenleri

[Bu makale, Klasik Siyaset Felsefesi dersi kapsamında hazırlanmıştır.]

Ünlü filozof Platon’un Devlet diyalogu siyaset felsefesinin temel kitaplarından biridir. Aristoteles’ten günümüze kadar, gerek taraftar, gerekse karşıt olsun, bir siyaset felsefesi kuramı oturtmaya çalışmış hemen tüm filozof, felsefeci ve düşünürler Platon’un Devlet’ine değinmişlerdir. Bu durum da Devlet’in, siyaset felsefesinin temel kitaplarından biri olduğu tezini desteklemektedir.

Bilindiği üzere Platon idealist bir filozoftur. Devlet diyalogunda da, idealize ettiği devlet düzenini sunar. Burada, iş bölümüne dayalı toplumsal bir düzen söz konusudur. Bu aynı zamanda hiyerarşik bir düzendir. Şimdi bu düzene, bu yazıda ele alacağımız konu çerçevesinde, kısaca bir göz atacağız.

Platon’un kurduğu sistemde çocuklar doğduktan bir süre sonra ana-babalarından alınıp ortak yaşama alanlarında yetiştirilmeye başlanacaklardır. Bu iş devletin yöneticilerinin sorumluluğunda olacaktır. Çocuklar mükemmel bir biçimde yetiştirileceklerdir. Bu da kendilerine verilecek bir o kadar mükemmel bir eğitimle gerçekleştirilecektir. Bu eğitim iki ana kategoride toplanır: Müzik ve jimnastik. Müzik yoluyla ruh, jimnastik yoluyla da beden eğitilmiş olacaktır.

Burada detaylarına girmeyeceğimiz bu sıkı ve uzun eğitimin sonucunda, zaten iyi yaradılışlı olan bu çocuklar, yetkin birer insan haline geleceklerdir. İyi yaradılıştan kasıt şudur: Platon’un kurduğu devlette her isteyen istediğiyle evlenemeyeceği gibi, evlenme zamanını da evlenecek kimseler kendileri belirleyemezler. Kurulacak bir sistem içinde, devletin yöneticilerinin gözetim ve kontrolünde, kimlerin kimlerle evleneceği, ne zaman evleneceği ve çocukların ne zaman yapılacağı saptanacak ve böylece doğacak olan çocuklar iyi yaradılışlı ve sağlam yapılı olacaklardır. İşte bu sağlam yaradılışlı çocuklar sağlam bir ruh ve beden eğitiminden de geçtiler mi tam anlamıyla mükemmel birer insan olup çıkacaklardır.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.

Demokrasiye Karşı Bir Atinalı: Platon

[Bu makale, Klasik Siyaset Felsefesi dersi kapsamında hazırlanmıştır.]

Günümüzden yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşamış olan Klasik Felsefe döneminin ve Felsefe Tarihinin ünlü Yunan filozofu Platon, her ne kadar felsefesi baştan sona etik kaygılar taşısa da, daha çok politik görüşleriyle bilinir.

Platon’un bu yöndeki görüşlerini dile getirdiği kitabı, insan aklına dayalı felsefenin kesintiye uğradığı Ortaçağ’daki Kilise egemenliği döneminde bile popülerliğini yitirmemiş olan ve başlangıçtan günümüze kadarki genel anlamda Felsefe Tarihi içinde hep önemini koruyagelmiş kadim Politeia’dır.

Burada Platon, bir devlette -en azından kendi döneminin koşulları içinde- olması gereken aşağı yukarı tüm parametreleri kurarak kendi ideal devletinin portresini çizer. Bu devlete kabaca bir göz atacak olursak; En tepede kral yer alır ve deyim yerindeyse tüm yollar ona çıkar. Bu kral devletin mutlak anlamda başıdır. Ancak bu mutlakiyet ona devleti kendi malı gibi çekip çevirme serbestliğini sağlamaz. Platon’un kralı birtakım sınırlandırmalara tabidir. Günümüz düşüncesiyle bir benzetmeyle kralın yetkileri bazı kanunlarla sınırlandırılmıştır. Burada, kanunlarla sınırlandırmadan, yine günümüzdeki anlamıyla bir meşruti monarşi de anlaşılmamalıdır. Kralın tabi olacağı söz konusu kanunlar, doğumundan kral olacağı ana kadar geçen süre içinde edindiği/edindirildiği total bir birikimden ibarettir. Bu birikimi Platon Devlet’te etraflıca açıklar. Kral bir nevi, tabi olacağı kanunları kendi içinde taşır. Kanunların uygulanırlığının kanıtı kendisidir, denebilir. Böylelikle onun diğer krallardan farkı da ortaya çıkar. O, bildiğimiz anlamda sadece bir monark değil, bir filozof kraldır.

Platon’un devletinde filozof kralın dışındaki diğer organlara değinmeden önce bazı noktalara göz atmak gerekir. Her şeyden önce, felsefe tarihine baktığımızda tüm filozofların öne sürdüğü görüşlerin, kendilerinden sonraki dönemlerde hem taraftarları hem de karşıtları olmuştur. Orta yolu bulmaya çalışanlara da rastlamak mümkündür. Doğal olarak Platon’un da hem taraftarları hem de karşıtları her zaman olmuştur. Hatta Platon, gerek yaşamış olduğu dönemin üzerinden oldukça fazla zaman geçmiş olduğu, gerekse de zaten Felsefe Tarihinin en büyük filozoflarından biri olarak kabul edildiği için onun felsefesini, ister taraftarlık ister karşıtlık zemininde olsun, ele almış olanların sayısı her zaman fazlasıyla olmuştur. Bu bağlamda, Platon’un düşüncesinin taraftarlık ya da karşıtlık zemini yaratacak noktalarının ne olabileceği sorusu ortaya çıkıyor. İşte bu soruya bir cevap aramak için de önce Platon’un devlet düşüncesine kısaca bir göz atmak gerekiyor.

Yukarıda da belirtildiği gibi Platon’un felsefesinde hep etik bir tavır söz konusudur. Bunu gayet tabii Devlet’te de görebiliyoruz. Devlet, isminden ve içeriğinden dolayı her ne kadar bir politika kitabı görünümü verse de (ki zaten öyledir) aynı zamanda bir etik kitabıdır. Zaten politika ve etik, felsefenin çoğu zaman birbiriyle ilintili iki konusudur. Platon’da devletini etik bir temellendirmeyle kurar.

Şimdi Platon’un resmettiği devletin dikkat çeken birkaç önemli noktasına fazla detaylara inmeden bir bakacak olursak bu etik temellendirmeyi daha iyi anlama imkanımız olabilir. Devlet diyalogunda tartışmacılar Sokrates ve öğrencileri ile sofist Thrasymakhos ve öğrencileridir. İlk bölümlerde tartışma daha çok Sokrates ve doğru olanın güçlünün işine gelen şey olduğunu gözü kapalı bir biçimde savunan Thrasymakhos arasındadır. Diyalogun hemen başındaki, doğrunun ya da adil olanın ne olduğu tartışmasıyla da Devlet’in aynı zamanda bir etik kitabı olduğu görülür. Zaten Platon devleti insanla bir tutar. Onun gözünde iyi bir insan iyi bir devletin küçük bir figürüdür. O nedenle de Devlet’te olmazsa olmaz erdemlerden biri olan adalet ilkin insanın kendisinde aranır.

Adil olanın ne, adil insanınsa kim olduğu sorusunun cevaplanmaya çalışıldığı Devlet’in ilk kitabı bağımsız olarak ele alındığında henüz bir devletin kurulmaya çalışıldığının işaretleri pek de yoktur. Bu kitabın sonuna gelindiğinde adaletin ne olduğu henüz bulunmuş değildir. Bundan dolayı da ikinci kitapta bu sefer adil bir devletin nasıl olabileceği tartışılmaya başlanır. Eğer adil bir devlet bulunursa devletten daha küçük olan adil insanın da nasıl olduğu, ya da olabileceği büyük örneğine bakılarak kestirilebilir. Çünkü adil insan adil devlette tezahür edecektir.

Platon devletin temelini atmaya insanın tek başına kendi kendine yetmemesi, başkalarını gereksemesi noktasından başlar. Ona göre bir araya gelen ve toplum düzenine geçen insanlar...
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişime geçiniz.

21 Şubat 2008

Türbandan lâleye

Türbanla lâlenin, daha doğrusu lâlenin Batı dillerindeki adı olan"tulip"in akraba olacağı hiç insanın aklına gelir mi? Sözcüklerin canlı olduğunu söyleyenler vardır, derler ki her sözcük tarihin içinde bir yerlerde doğar, gelişir, sonra da ölür. Aslında kimi sözcüklerin başına gelenler biyolojik canlıların yaşamlarından bile daha karmaşık görünüyor: Yeni ortaya çıkan bir kavrama karşı gelen bir sözcük doğar, büyür, sonra bazen biçim değiştirir, anlamını yitirir ya da farklı anlamlar üstlenir. 1980'li yıllarda Batı dillerinden anayurdu olan Türkiye'ye geri dönmüş ama bu arada yeni ve özgün bir anlam da kazanmış olan "türban" sözcüğünün de karmaşık ve ilginç bir tarihçesi var. 2008'in Şubat'ındaki Anayasa değişikliğinin ardından "başörtüsü"sözcüğünün yeniden canlanacağı, "türban" sözcüğünün ise geri plana düşeceği anlaşılıyor, bu nedenle türban sözcüğünün unutulmuş tarihine şöyle bir gözatmak ilginç olacak. Türban sözcüğünün eski biçimi, Farsça kökenli "dul-band", yani 'sarığın etrafında dolanarak sarılan uzun bez'. Bu bileşik ad, bir yandan 'çok ince dokunmuş bez'e verilen ad olan "tülbent"e dönüşerek bugüne kadar Türkçe'de yaşamaya devam etmiş, öte yandan 16. yüzyılda Türkçe'den Batı dillerine geçmiş ve 'başa sarılan kumaş' anlamına gelmeye başlamış. Önce eski İtalyanca'da "tolipante" olarak görülmüş, sonra Portekizce'de sözcüğün içindeki "l" harfi, "r"ye dönüşmüş, oradan orta Fransızcaya "turbant" biçimiyle geçmiş. İngilizce'de ise ilk olarak 1561'de "turban" biçiminde kaydedilmiş. Vermeer'in 1675 tarihli "İnci Küpeli Kız" tablosundaki inci küpeyi anımsarsınız herhalde, ama modelin türbanlı olduğunu da ben size anımsatayım. Zaten Avrupa'da türban, 17. ve 18. yüzyıllarda kadınlar arasında yaygın olarak kullanılmış, daha sonra 1920'li yıllarda da moda haline gelmiş. Türban kullanan erkekler de var, ama onlar daha çok Asya'da. Örneğin Tac Mahal'i yaptıran Şah Cihan, türbanlılardan. Günümüzde türban takan erkekler dendiğinde ise Sihleri unutmamak gerek, Hindistan kökenli bu dinin mensubu olan erkekler, inançları gereği hiç kesmedikleri saçlarını büyük bir türbanın içinde topluyorlar.
Türbanlı lâle"Lâle" sözcüğü de Farsça kökenli ama bu sözcük Türkçe'de 14.- 15. yüzyıllarda, gelincik gibi kırmızı çiçeklerin genel adı olarak kullanılıyor. 'Lâl', 'kırmızı' anlamına geldiğine göre buna şaşırmamak gerek. Sonra 16. yüzyıl İstanbul'una uğruyoruz ve çiçeksever büyükelçi Bay Busbecq ile tanışıyoruz. Busbecq, çok beğendiği lâleyi İstanbul'dan Hollanda'ya taşıyor. Bu arada çiçeğin adı da "tulipan" biçiminde Avrupa'ya gidiyor. Çiçeğe bu ad veriliyor, çünkü açılmış bir lâlenin ince, narin taç yaprakları, sarığın çevresine "dulbant"ın sarılmasına benzetiliyor. İtalyanca'da ve İspanyolca'da başlangıçta "tulipan" adı kullanılırken, Almanlar ve Hollandalılar, sözcüğün sonundaki "-an" kısmını yanlışlıkla çoğul eki sandıkları için, çiçeğe "tulip" demeye başlıyorlar, Batı dillerinde çiçek bu adla tanınıyor. 17. yüzyılın ortasında Avrupa'da çeşitlenmiş kültür lâlesi Anadolu'ya geri dönüyor, bu dönemde İstanbul'da lâleler ikiye ayrılıyor: Bir gruba 'Anadolu lâlesi' anlamına "lâle-i Rumî" deniyor, Avrupa'dan geri gelenlerin adı ise 'Frenk lâlesi' ya da 'Avrupa lâlesi' anlamına "lâle-i frengi" oluyor. Sonraları, 18. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan "Lâle devri" sırasında da bu çiçek daha da ünlü hale geliyor. Bir bakıyorsunuz çiçeğin adı tülbent, aradan birkaç yüzyıl geçiyor, çiçek aynı çiçek, ama adı değişmiş, lâle olmuş... Örtüye bakıyorsunuz, önce adı başörtüsü, bir dönem türban diye anılmaya başlanıyor, sonra aradan zaman geçiyor, örtünün adı yeniden başörtüsü oluyor... Bütün bunlardan ben iki sonuç çıkarıyorum: Birincisi, eğer bir gün zaman makinesi ile filan başka bir tarihe giderseniz, kullandığınız sözcüklerin o devirde başka anlamlara gelebileceğini unutmayın! İkinci sonucum da şu: Sözcüklere takılmamak gerek, çünkü sözcükler olayların nedeni değil, sonucu olarak ortaya çıkıyor ya da değişiyor. Şöyle de diyebiliriz: Bir toplumdaki değişmeler, o toplumda kullanılan sözcüklerde 'tezahür ediyor'!...
Caner Fidaner
Radikal 17 Şubat 2008 

21 Ocak 2008

İspanya'da Şatolar

Türban, Türkiye'nin kronikleşmiş onlarca sorunundan biri. Belli aralıklarla gündeme gelir, bir süre gündemi meşgul eder ve herhangi bir çözüme kavuşmadan, bir başka bahara tekrar gündeme gelmek üzere buzdolabına kalkar.

Malum, bu sıralar yine gündemin bir numaralı maddesi türban. Başbakanın İspanya'da yaptığı açıklama hiç zaman kaybetmeden alevlenmelere neden oldu. Dikkat edilirse türban sorunu her zaman, türbanı çözmek iddiasında olan kesimler tarafından gündeme getiriliyor. Aksini düşünmek de biraz saf niyetlilik olur zaten. Çünkü o kadar çetrefilli bir konu ki türbanın yasak olmasıyla ilgili herhangi bir sorunu olmayanlar, bu sorunu sahiplenmeyenler bu soruna el atıp ellerinin yanmasını istemezler. Hele türbanın zaten yasak kalmasını isteyenler konu gündemde değilken başlarının hep böyle rahat kalmasını istediklerinden, buna hiç değinmezler.

Bu sefer de yine sözünü ettiğimiz durum vuku buldu ve konuyu gündeme, sorunu sahiplenen başbakan getirdi. AKP hükümetinin türban sorununu çözmeyi gerçekten isteyip istemediğini tam olarak bilmiyorum ama istediklerine dair işaretler var. Her şeyden önce parti tabanının önemli bir kısmı türban sorununda bizzat özne olanlardan oluşuyor. Doğal olarak da kendilerindeki, sorunun çözüleceğine dair beklenti AKP'yi dürtüyor. AKP de iktidara geldiği günden bu yana sorunu masaya yatırmak için her zaman fırsat kolladı. Ancak birinci iktidar dönemlerinde sorunu birkaç kez masaya getirmelerine rağmen istedikleri sonuçtan çok uzakta kaldılar. Bu da, iktidarı tek başlarına ellerinde bulundurmalarına rağmen bu sorunu çözecek güçte olmadıklarını gösteriyor. Bu aslında türban sorununun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Bu ikinci iktidar döneminde de AKP'nin gündeminde türban sorunu elbette var. İşte başbakan Erdoğan da İspanya'da bir gazetecinin sorduğu soruyu bir tür fırsat gibi görüp bunu dile getirdi. Türbanın siyasi simge olmasından ne çıkar, dedi. Burada Erdoğan'a bir konuda hak veriyorum. Ülkede türbandan başka siyasi simgeler de var ve kimse bunların yasaklanması gerektiğini dile getirmiyor ya da yasaklanması yönünde girişimde bulunmuyor. Bulunmamalı da zaten. Örneğin bozkurt bıyığı, ince bıyık, devrimci bıyığı vs. de zaten birer siyasi simge. Kimseye herhangi bir zararları olmadıktan sonra kalkıp yasaklamanın bir mantığı da yok. İşte konuya bu şekliyle bakıldıkta türbanın da, siyasi bir simge olmak bakımından yasak olması biraz abes.

Ancak iş o kadar da basit değil tabii. Türban laik devletin en büyük düşmanı olarak addedilen irticayı çağrıştıran bir siyasi simge olarak kabul ediliyor. Özellikle ordu tarafından. Nitekim asker hemen her zaman bu görüşü net şekilde ortaya koymuştur. Bu konu ayrıca tartışılır tabii, burada ele aldığımız konunun sınırları dışında. Ancak ordunun bu tavrı nedeniyle türbanı masaya yatırmak bile çoğu zaman başlı başına bir iş olmuştur. Sorunu masaya yatıranlar da çoğu kez biraz ürkeklikle karışık yapabilmişlerdir bunu. Geçmişte Erbakan bu konuya oldukça kendinden emin bir tavırla eğildi ancak sorunu daha bir karmaşık hale getirmekten başka bir sonuç alamadı.

Burada türbanın kamusal alanda serbest kalmasını ya da yasağın devam etmesini tartışmak değil amacım. Esas işaret etmek istediğim konu, türbanın öyle kolay kolay serbest kalamayacağıdır. Evet, bir tarafta kamusal yaşama katılmanın insan hakkı olduğunu savunup türbanın bu alanda serbest kalması gerektiğini savunanlar, diğer tarafta böyle bir serbestiyetin laik devleti yıkacağı endişesi taşıyanlar... Bu tartışma daha uzun süre devam edeceğe benziyor. Dolayısıyla da AKP çok istekli de davransa, her iki seçmenden birinin oyunu da almış olsa galiba bu konu kendi gücünü aşıyor. O nedenle benim kişisel kanaatim türbanın daha uzun süre yasak olacak olması. Türban konusunda beklentileri olanlara küçük bir tavsiyem var. Bu tavsiyede hiçbir art niyet taşımadığımı da belirteyim. Bana göründüğü kadarıyla, en azından kısa vadede, büyük beklentilere kapılmak hayal kırıklıklarına neden olur.

8 Ocak 2008

Türkiye'de TV Seyircisi Olmak

Bu yazıda Türkiye'de televizyonun izlenmesi konusuna genel bir göz atacağım.

Bilenler bilir, önceleri sadece TRT vardı ama buna rağmen yine de izlenecek birşeyler vardı. Kimilerine göre çok şeyler vardı. Bu kişiden kişiye değişir tabii, ama bana kalırsa tek kanal olmasına rağmen az da olsa izlenecek birşeyler vardı.

Gel zaman git zaman, TRT'nin kanal sayısı arttı. Sonra 90'ların başında özel kanallar vs. boy göstermeye başladı. Neticede, daha 2000'li yıllara varmadan ortalık TV kanallarıyla doldu ve çok faklı konularda programlar izlemeye farklı farklı insanlar görmeye başladık. Tabii kanalların çokluğuna bakarak, rekabetin kaliteyi doğurmasını, teorik olarak beklemek gayet mantıklı ama bu durum bizde maalesef gerçekleşmedi. Bizdeki tam nerede çokluk orada bokluk deyişine uygun bir seyir izledi.

Sözü fazlaca uzatmaya gerek yok. Şu günlere geldiğimizde, ki bu yolda kattettiğimiz zaman pek de uzun bir zaman değil, televizyonların işi olabildiğince sulandırdıklarını, cıvıttıklarını görüyoruz. Tabii bu söylediklerim bütün TV kanalları ve/veya programlar için geçerli değil. Yok mu iyi yayın çizgisine sahip kanallar ya da programlar? Elbette var. Ama bilinen bir gerçek var ki günümüzde uygulanan serbest ekonomik sistem gereği, neye talep varsa o arz edilir, bir şeye talep ne kadar çoksa o şey oranda arz edilir.

Gelmek istediğim nokta şu: İzleyici TV kanallaında sulandırılmış şeyle görmek istiyorsa TV kanalları da o tarz sulu yemekleri onlara hayli hayli sunar. Tabii bu demek değildir ki televizyonlar bu konuda tamamen masum. Hayır. İzleyici her ne kadar bilinçli değilse de TV kanaları da kazanç sağlayan birtakım programları, özellikle reklam aracını kullanarak ha bire insanların gözünün içine sokuyorlar.

Peki tüm bunları niye yazdın?

Bir sonraki yazıda televizyonla ilgili ilişkilerimin tarihi gelişiminden bahsedeceğim. Bendeniz televizyonu tam altı yıldır izlemiyordum ve bu altı yılın ardında bu günlerde tekrar izlemeye başladım. Sizlere televizyon izlememenin insanı nasıl etkilediğini, değiştirdiğini anlatacağım.

23 Aralık 2007

O bir mafya babası değil, bir Kabadayı

Sinemamızda ekol haline gelen usta oyuncu Şener Şen, son filmi Kabadayı ile tekrar karşımızda. Bu filmde de, son yıllarda oynadığı çoğu filmde olduğu gibi mükemmel bir performans sergiliyor. Özellikle Eşkıya ve Gönül Yarası gibi son yılların beğenilen filmlerinde başrol oynayan Şener Şen, bu son filmi ile kariyerinin doruğunda olduğunu gösteriyor. Şen'in bir önceki filmi Gönül Yarası'nda yönetmen koltuğunda oturan Yavuz Turgul bu sefer senaryo yazarı. Bu ikilinin kombinasyonundan harika filmler doğuyor gerçekten de.

Filmde Kenan İmirzalıoğlu'nun performansı da göz dolduruyor. Şimdiye kadar iyi adam rollerinde görmeye alıştığımız İmirzalıoğlu kötü adam rolünde galiba daha iyi.

19 Aralık 2007

İşte burada o eski bayramlar

Bayramlar yaklaşmaya görsün, insanlar başlıyorlar şu klasikleşmiş ve de klişeleşmiş repliği dile getirmeye: Nerede o eski bayramlar!... Bunu toplumun hemen her kesiminden duymak mümkün üstelik. Genci, yaşlısı, zengini, fakiri, orta hallisi, kadını, erkeğiyle, yılda iki defa tekrarlayıp duruyoruz bu özlem dolu, nostalji kokan cümleyi.

Efendim, gerçekten özlenesi bayramlar mı bıraktık geride de dönüp dönüp dile getiriyoruz bu özlemi? Eski zamanları mı özlüyor, bayramlar vesilesiyle de bunu dile mi getiriyoruz? Geride bıraktığımız yaşantılarımızı, kendi geçmişimizi mi özlüyoruz, nedir?

Bu sorulara, kuşkusuz şimdiye kadar çeşitli cevaplar verildi. Ben de kendimce bir açılım getirmek niyetindeyim. Herşeyden önce şunu dile getirmem gerekiyor ki, Türkiye gibi Üçüncü Dünyalıktan sıyrılmaya çalışan, eğitim seviyesi ve kalitesinin oldukça düşük, kişi başına yayınlanan ve okunan kitap sayısının gelişmiş ülkelerle karşılaştırdıkta çok komik kaldığı ülkelerde bu gibi sorulara makul cevaplar arama geleneği pek yoktur. "Nerede o eski bayramlar! diye soruyorsa insanlar, soruyorlar işte, bunun da sebeb mi var?" gibilerinden bir anlayış egemen. Hal böyle olunca da, insanlarımız galiba daha uzun yıllar bu canım repliği dillerinden düşürmeyecekler. Gelin şimdi biraz bunun altını eşeleyelim.

İnsanlar geçmişte kalan yaşanmışlıklara neden özlem duyarlar? diye sorarak başlayabiliriz. İlk olarak, söz konusu yaşanmışlıklar şimdi yoktur, ortadan kalkmıştır, ama daha da önemlisi istenmediği halde kalkmıştır. Öyle ya, özlem duyulduğuna göre ortadan kalkmış olan pratik, insanların isteği dışında kalkmış demektir. Dönüp günümüze bakalım o halde. Bayramlar ortadan kalktı mı? Hayır. Hiçbir aksaklık, eksiklik yok, yılda iki defa tıkır tıkır kutlanıyor. Bugüne kadar da hiç birimiz birinden birinin kutlanmadığına şahit olmadık. Demek ki sorumuza aradığımız cevap burada değil.

İkinci olarak, geçmişte yapılan, yapılabilen, yaşanan birtakım pratikleri şimdi yapma, yaşama imkanı yoktur. O nedenle de o pratiğin geçmişte yaşanmışına özlem duyulur. Bunun da nedeni, ya biz değiştiğimiz için artık yapmamız mümkün değildir ya da bazı başka değişiklikler beraberinde o pratiği de değiştirmiştir. Bu ikincisi, sorumuzun cevabı olmaya daha yakın gibi duruyor. Ama biraz daha aranalım...

Üçüncü olarak, söz konusu ettiğimiz yaşanmışlıkları, geçmişte paylaştığımız insanlar, yaşadığımız mekanlar, o gün içinde bulunduğumuz koşullar, durumlar vs. değişmiş ya da onlar da kaybolup gitmişlerdir. Bundan dolayı da biz bu yaşanmışlıkların o günkü şekillerine özlem duyuyoruz. Bu üçüncü faktörü konumuzla bağlantılandırmaya çalıştığımızda bakalım ne görüyoruz: Evet, eski bayramları kutladığımız hayat şartları, o günler yaşadığımız mekanlar ve coğrafyalar, daha önemlisi beraber olduğumuz insanlar ya -bizim gibi- değiştiler ya da yitip gittiler. Ama hepsinden de önemlisi ülke de değişti. Türkiye'nin sözümona yirmi yıl önce içinde bulunduğu durum bugünkiyle aynı mı?

Yukarı da sorduğumuz sorunun cevabını aramak yolunda bu üç faktörden başkaca faktörler de gayet tabii ki söz konusu edilebilir. Ancak ben burada bu üçüyle yetineceğim ve daha çok sonuncusu üzerinden bir cevap bulmaya çalışacağım.

Değişim temel bir olgudur. Değişimin olmadığını söylemek neredeyse mümkün değildir. Konu ne olursa olsun. İnsanlar değişir, diller değişir, inançlar değişir. Yaşam koşulları, kişiler, kişilikler değişir. Ülkeler, şehirler, sınırlar, haritalar, siyasal rejimler, iklimler değişir. Ve sayın sayabildiğiniz kadar. Tüm değişimlerin hepsinde de ortak payda insandır. İnsan değişimlerin ya bizzat öznesidir, örnek: siyasal rejimler, ya da o değişimleden etkilenendir, örnek: iklimler. Ama ne olursa olsun, insan işin içindedir. İşin özünde değişen insanın kendisidir.

İşte bu gerçeği göz önünde bulundurarak insanlarımızın neden ikide birde eski bayram özlemlerini gündeme getirdiklerini biraz daha rahat anlayabiliriz. Hiç şüphe yok ki bugün kutlanan bayramlarla 1950'de, 60'ta, 70'te, 80'de kutlanan bayramlar biçim, içerik vs. bakımından aynı değil. Peki ama, kırk yıl öncesi ile aynı olmayan sade bayramlar mı? Bugünkü hangi pratik 1970'tekiyle birebir aynı ki? Herşey değişti. Kimi zaman ülkenin iç dinamikleri değişimi getirdi kimi zaman da dünyadaki değişim rüzgarlarından çoğu ülke gibi biz de etkilendik, değiştik. Bir örnek vermek gerekise, alın size 1980 sonrası Türkiye. 12 Eylül darbesiyle beraber 1983'te dümene geçen Özal, büyük bir liberalizm rüzgarı estirdi. Bir taraftan açık bir toplum haline geldik hızla, diğer taraftan 12 Eylülün getirdiği birçok olumsuzlukla yüzyüze kaldık, içimize sindirdik bunları. Ama neticede toplum değişti, dönüştü. Kaldı ki bu sadece bir örnek. Bunun gibi, toplumun değişimini açık bir biçimde gösteren çok sayıda örnek daha verilebilir.

Böylelikle, toplum almış başını değişime doğru -hem de hızla- yol alırken bayramların da değişmemesini, eskiden oldukları gibi kalmasını istemek biraz saf niyetlilik oluyor kanımca. Herşey değişiyor, dolayısıyla bayramlar da değişiyor. Biz de değişiyoruz gayet tabii. Ama 'ben değiştim' diyenlere de neredeyse hiç rastlanmıyor. İnsanlar kendilerindeki değişimleri görmüyorlar mı ne? Bilemiyorum. Bildiğim birşey var, bayramlarla coşan insanlar içlerindekini yüksek sesle dile getirme cesaretini buluyorlar kendilerinde.

Mutlu bayramlar...

18 Aralık 2007

On yılda oldu bitti

Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi aslında. Bunun farkındayım ve küçük bir çocukken zavallı annemi ne kadar zor durumda bıraktığımı anlıyorum şimdi. Bundan on-on beş yıl önceydi, babam bir harita getirip odamızın duvarına asmıştı. Annem bulunduğumuz ilçeyi göstererek, “Biz buradayız oğlum,” demişti. O bunu der demez, ben de zavallı kadını eli kolu bağlı bırakan sorumu sormuştum, “Anne biz nasıl buradayız? Biz buranın neresindeyiz?”

Rengarenk bir haritaydı. Mavi, yeşil, kırmızı, turuncu, sarı… Yalnız, kenarlarda beyaz ve maviler vardı. Ben ne olduklarını anlamazdım. Anneme kalırsa, onlar denizler ve başka devletlerdi. İyi de devlet ne demekti?

Sovyetler Birliği, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Irak, Suriye. Hepsini ilk o zamanlar duymuştum. Sonra, anlamını hiç bilmediğim İran-Iraklar, İsrail-Filistin'ler, Rusya-Afganistan'lar, Peru-Ekvador'lar vardı.

Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi. Bunların hepsinin anlamını son on yılda öğrendim işte. Hem de anneme gerek duymadan. Hem de bir daha hiç unutmayacağım şekilde. Annemin bin bir güçlükle bana öğrettiklerini de yanlış çıkarıyordu son on yıl. Annem bana Sovyetler Birliği’ni, o haritanın karşısında ne güçlüklerle anlatmıştı, ama orta okul tarih öğretmenim Sovyetler’in artık olmadığını, parçalandığını söylüyordu. Lisedeki tarihçiye göreyse Amerika Sovyetleri küçük parçalara ayırarak, dünyanın tek jandarması olmaya çalışıyordu. Tüm bunların ortasında kalan ben zavallı... Hangi birine inansaydım. Bir tarafta annem, diğer tarafta her biri ayrı şeyler söyleyen öğretmenlerim.

Şu son on yılda karar verdim, hangisine inanacağıma. O yüzden, ne olduysa son on yılda oldu. Önceleri, biz küçükler annemizin elinden tutar, muhtarın nevine telefon etmeye giderdik. Bu durum ayda yılda bir olurdu. Öyle her istediğiniz zaman telefon edemezdiniz. Mesela, bir teyzeniz olurdu başka bir yerde, anneniz ona telefon etmeye giderken, siz de eteğinden tutup giderdiniz muhtarın evine. Köyün tek telefonu muhtarın evindeydi çünkü. Babalarımız daha şanslıydı annelerimize nazaran. Onlar şehre giderdi çünkü. Orada çok telefon vardı.


İşte ne olduysa şu son on yılda oluverdi. Ben daha köyü, şehri yeni yeni algılamaya çalışıyorken, karşıma metropol, megalopol denen yerler çıkıyordu. Coğrafya hocamız daha neler söylüyordu neler. Son on yılda telefondu, “cepti”, internetti, chat'ti, neler çıkmıyordu ki. Artık teyzenizi görmeye muhtarın evine gitmeye gerek yoktu. Kameralı cep telefonları, messenger denen gayet yetenekli internet programlarıyla “özlemler de bitiyordu” ve teyzenizle, dünyanın neresinde olursa olsun, görüntülü, sesli sohbet edebiliyordunuz. Ve bunların sayesinde, değil muhtarın evine, komşunuzun evine bile gitmiyordunuz. Bırakın gitmek, tanımıyordunuz bile komşunuzu. Bu aletler sizi öylesine bağlıyordu ki, asosyal bir varlık oluveriyordunuz. Hem dışarıda da fazla ilgi çekici bir şey kalmıyordu zaten. Dünya küçücük bir köy oluyordu. Ne olursa olsun şu son on yılda oluveriyordu.

Eskiden bir köyümüz vardı, birçok köyümüz vardı yurdun her tarafına serpilen. İrili ufaklı şehirlerimiz vardı sonra. Bu köylerimizin, şehirlerimizin her birinde teyzelerimiz, amcalarımız, kuzenlerimiz vardı, on yılda bir gördüğümüz. “Orda bir köy vardı uzakta”. Gitmesek de, kalmasak da o köy bizim köyümüzdü. Şarkılarımızı söylerdik, sadece bize ait olan, annemizin yaptığı çörekleri yerdik, kimsenin bilmediği. Ve biz vardık.

Sonra ne olduysa şu son on yılda oldu. Sayısını bilmediğimiz köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz ve dahi biz ve o Yunanistanlar, o Sovyetler, o İranlar, o denizler, tek bir köyün içine sokulup kalıyorduk. Artık köylerimiz, uzaktakilerimiz yoktu. Hepimizin ortak bir globo-köy'ü vardı şimdi.

Ve şu on yılda yoklarımız olmaya başlıyordu yavaş yavaş. Çöreklerimiz, peynirlerimiz, peynirli çöreklerimiz… Yoktu. Yerini cola'ydı, burger'di, cips'ti, coffee'ydi, hiç bilmediğimiz şeyler alıyordu. Direnmeye çalışıyorduk ama değişip tekrar çıkıyorlardı karşımıza. Kimi Turka'laşıyordu, kimi Alaturka'laşıyordu. Sabahları fırından çıkıp sıcak sıcak, şehrin her yerinde yerini alan simitlerimiz bile geleneksel fast food oluyordu.

Şu son on yılda oldu, ne olduysa. Bizim şarkılarımız bir şey ifade etmiyordu artık. Kendimizi zorlayıp dinlemeye çalışıyorduk kimi zaman ama olmuyordu. "Yapabileceğimiz her şekilde" yapıyorduk ama bir türlü olmuyordu. Bizden biri, Every way that I can diyerek, yüreğimizi öyle bir kabartıyordu ki, hepimiz onunla gurur duyuyorduk, ne dediğini anlamasak da. Anlamak o kadar önemli miydi? Neticede bizim aramızdan çıkmıştı, bizden biriydi o.

Şu son on yılda çok garip şeyler oldu. Hepimiz aynı memleketin insanları olduk. Fransızlar “ulusal vatandaş” olalı daha 200 yılı yeni geçiyordu ki, hepimiz; biz ,siz, onlar, Fransız, İngiliz, Bulgar, hepimiz aynı köyün “küresel vatandaşları” oluyorduk.

Ne olduysa şu son on yılda oldu. Ve işte bazılarımız hâlâ ne olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk.

23 Ağustos 2007

Kampus mu demeliyiz Kampüs mü?

Ben de anlamadım ki! Kimi kampus olması gerektiğini söylüyor kimi kampüs. Kimi kampus yazıp kampüs diye okumamız gerektiğini söylüyor kimi nasıl okuyorsak öyle yazmamız gerektiğini.

Geçen sene Afyon Kocatepe Üniversitesi'ne gitmiştim orda da şöyle yazıyordu: Ahmet Necdet Sezer Kampusü. Al başına belayı. Yarın öbürgün de biri kalkar kampüsu yazarsa hiç ama hiç şaşırmayalım.

Şüphesiz bu sorunun kaynağı kampus kelimesinin yabancı kökenli olması. Latince bir kelime. Türkçe'de bu kelimenin başka bir biçimi olan kampı da kullanıyoruz zaten. campın sonuna Latince çoğu kelimenin sonuna gelen -us ekini getirdiniz mi oluyor size campus. Buraya kadar herhangi bir problem yok. Problem bizde başlıyor. Kelimeyi nasıl okuyacağız?

Bilindiği gibi Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte dil devrimi de yapıldı. Arap alfabesi kaldırıldı yerine Latin alfabesi getirildi. Bir dil, yazıldığı alfabenin hangi dilin alfabesi olduğuna bağlı olarak o dilin etkisi altına girer. Oradan çokça kelime ithal eder. Bu biraz da doğal bir durum. Dilin doğasında var. Nitekim Osmanlıca'da çok fazla Arapça ve Farsça kelime vardı. Cumhuriyetle birlikte Türkçe Latin alfabesini kullanmaya başlayınca da doğal bir süreç içinde hızla Latince kökenli kelimeler girdi Türkçe'ye. Tabii bu transfer direkt Latince üzerinden olmadı. Neredeyse tamamı, Latin dil ailesinin bir mensubu olan Fransızca'dan girdi. Bunun da sebebi, o zamanki aydın, bürokrat, yüksek memur, saray erkanı gibi kesimlerin birincil yabancı dilinin Fransızca olmasıydı. Bugün nasıl ki İngilizce dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye'de 'temel yabancı dil' durumundayken o zaman da İngilizce'nin bugünkü konumunda Fransızca vardı. Dolayısıyla da Türkiye'de alfabe değişirken binlerce, hatta onbinlerce Latince/Fransızca kelime girdi Türkçe'ye. İşte campus da bunlarda biri.

Şunu da belirtmek gerekir; Latin alfabesinin kullanıldığı çok sayıda dil var ve bu alfabe değişik dillere göre bir takım değişiklikler gösterebiliyor. Türkiye'de dil devrimi yapılırken de Latin alfabesi Türkçe'nin ses yapısına bakılarak bir takım küçük değişikliklerden geçirilmiştir. Mesela c işareti İngilizce'de kimi zaman s kimi zaman k; İtalyanca'da kimi zaman ç; Türkçe'de ise her zaman c sesi verir.

Şimdi meseleyi çözebiliriz sanırım. Aslı campus olan kelimeyi Türkçe'de nasıl okumalıyız? Bu kelimeyi de yukarda belirttiğimiz gibi Fransızca'dan aldık. Fransızca'dan aldığımız çoğu kelimeyi de bu dilde nasıl okunuyorsa öyle okuyup yazdığımız için campus kelimesini Fransızca'da okunduğu şekliyle, yani kampüs diye okumamız ve yazmamız gerekir. Öyle ya, madem çoğu kelimeyi bu kurala göre okuyup yazıyoruz bunu da bu şekilde kullanmamız gerekir diye düşünüyorum.

Çeşme Notları

Nihayetinde Çeşme'yi de görmeye muvaffak oldum. Çeşme'yi çok merak ediyordum doğrusu. Nedenini tam olarak bilemiyorum ama sanırım yazılı ve görsel medya organlarının çok şişirmesinden dolayı benim Çeşme'ye merakım da günbegün bilinçaltında şişedurmuş.

Çeşme'ye varır varmaz öncelikle Bodrum'la karşılaştırmaya çalıştım, ufaktan bir göz kararıyla. Çünkü Çeşme'yi genelde Antalya ve Bodrum'la birlikte telaffuz ediyorlar. Yalan söylemiş gibi olmayayım, bu arada Çeşmelileri de üzmüş olmayayım ama sanırım Çeşme'nin son yıllarda bu kadar öne çıkarılma sebebi İzmir'e bağlı olması. Bana öyle gibi geliyor.

Antalya ve Bodrum'la karşılaştırdıkta Çeşme'nin daha çok yol alması gerektiği kanısındayım. Türkiye'de turizm söz konusu oldu mu Antalya'yı zaten ayırıp bir kenara bırakacaksınız. Antalya yazlık turizmin başkenti. Bodrum ise bugün artık gerçek anlamda bir yaz turizmi markası. Turizm altyapısının oluşturulması Bodrum'da görece daha eskiye dayanıyor.

Çeşme daha çok İzmir'in yazlığı görüntüsü veriyor. Bir nevi de öyle zaten. Son yıllarda turistik yatırımlar artmış, hemen göze çarpıyor ancak Çeşme'nin henüz Bodrum'la, hele Antalya'yla kıyaslanacak kıvama geldiğini düşünmüyorum. Bodrum'un bugün artık beldeleri bile tanınan/bilinen/duyulan yerler. Göltürkbükü, Yalıkavak, Turgutreis vs. Antalya, Bodrum bir tarafa, Marmaris, Kemer, Alanya gibi genelde ismi ilk ağızdan okunmayan merkezler bile Çeşme'ye göre daha çok yol katetmiş konumdalar.

Bu yazıyı yazmamın nedeni Çeşme'yi küçümsemek değil elbette. Antalya ve Bodrum'la kıyaslanmayacağını söylüyorum ama yazlık turizm söz konusu oldu mu buralarla neresi karşılaştırılabilir ki Türkiye'de? Amacım Çeşme'nin bahsedildiği kadar olmadığını kendimce göstermek.

24 Haziran 2007

Lapon Muhabbetini Duydunuz mu?

"Lapon muhabbeti"ni duydunuz mu bilmiyorum ama "geyik muhabbeti"ni duyduğunuzdan kesin olarak eminim. Lapon muhabbeti ile geyik muhabbeti aslında aynı. Bunu birkaç yıl önce bir hocamdan duymuştum, paylaşmak istedim.

Laponlar, Grönland Adası'nda yaşayan bir halk. Grönland malumunuz, kuzeye düştüğünden soğuk bir coğrafya. Yılın on iki ayı kar kış. Danimarka'ya bağlı bu geniş yüzölçümlü adada pek nüfus olmadığı gibi pek sosyal faaliyet de yok.

Vakti zamanında Laponlar günün yarısını geyik avlayarak, öbür yarısını ise kendilerine özgü kahvelerde av hikâyeleri anlatarak geçirirlermiş. Bildiğiniz üzere dünyanın her tarafında avcılar "atıcılıklarıyla" tanınırlar. Laponlar da bu kurala uyarlarmış. Sosyal faaliyetleri geyik avından ve avdan geldikten sonra kahvelere gitmekten ibaretmiş. Hal böyle olunca da yapıp yapılacak tek şey geyikler hakkında konuşmakmış. Dedik ya, adamlar avcı, varın artık hesap edin neler neler uydurduklarını. Düşünün, ortada tek bir faaliyet var ve tüm konuşulanlar bu faaliyet etrafında gidip geliyor. Zaman da bol. Hele Kuzey Yarım Küre'de altı ay gündüzün yaşandığı yaz aylarında. Kimi, geyiği sol gözünün bebeğinden vurduğunu anlatıyormuş, kimi topuğundan, kimi alnından...

Böyle böyle, bu tür uzun süren koyu muhabbetlere Laponlar referans alınarak "Lapon muhabbeti" denmeye başlanmış. Ancak Laponlar pek tanınmayan bir halk olduklarından olsa gerek Lapon yerine geyik adı daha uygun bulunmuş ve "geyik muhabbeti" kullanılır olmuş.

Benim referansım ise yukarıda da değindiğim gibi üniversite yıllarından bir hocam. Bu tür hikâyelerin uydurma olma olasılığı pek yüksektir ama bunu anlatan hocam sosyoloji profesörüydü. Laponya ve Laponlar hakkında da herhalde bilgisi vardır. O nedenle sağlam bir kaynaktan sağlam bir hikâye olduğunu düşünüyorum.

Çaresizlik...

Sevgili günlük;

Gece vakti nereden başlasam meramımı anlatmaya? Çaresizlik diye attık başlığı. Yok yok öyle anladığın türden değil benim çaresizliğim. Mesela amansız bir hastalığın pençesinde kıvrılan türden bir çaresiz değilim. "Allah kimseye vermesin" derdi ninem, ben de "Amin!" diyorum.

Bundan üç-dört yıl önce bir fotoğraf sitesine rastlamıştım webde. Çok geniş bir içeriğe sahipti. Aklına ne gelirse gelsin, illa ki birkaç fotoğraf vardı o konuda. Esasen bir alışveriş sitesiydi. Yani online fotoğraf satıyordu. Ben de sık sık girer işime yarayacak güzel fotoğraflar bulur kullanırdım. Üstelik diğer fotoğraf satış siteleri gibi fotoğrafların üzerine de ucube logosunu basmıyordu. Anlayacağın çok beğendiğim bir o kadar da kullandığım bir siteydi.

Ne olduysa kullanmaz oldum. Yaklaşık bir yıldır kullanmıyorum herhalde. Geçen hafta yine aklıma geldi, nerden geldi bilmiyorum. Bir gireyim dedim. Aha! O da ne? Sitenin adını, adresini, künyesini unutmuşuz. Hatırlarım dedim, kendi kendime velakin hatırlanacak gibi değil.

Çok kötü bir huyu var bendenizin. Unuttuğum birşey olmayagörsün, içime bir ukde gibi düşüyor. Sürekli merak ediyorum, kendimi yeyip bitiriyorum.

Ne çare sevgili günlük...

23 Haziran 2007

'etc.' Kısaltmasının Anlamı Nedir?

Bir-iki gün önce  & simgesi üzerine yazdığım yazıda "etc." kısaltmasını da yazacağımı belirtmiştim.

İngilizce bilenler etc.'nin Türkçe'deki vb. ya da vs. (ve benzeri/vesaire) kısaltmalarının karşılığı olduğunu bilirler. Bilmeyenler ise öğrenmiş oldular. Peki ne anlama geliyor bu kısaltma?

Tıpkı & simgesinde olduğu gibi etc. kısaltmasının aslı da Latince. İngilizcede neden Latince bir kısaltmanın kullanıldığı üzerinde de kısaca durdum zaten.

etc. Latince Et cetera söz öbeğinin kısaltması. Et "ve" demek, cetera ise "diğeri, kalanı" anlamlarına geliyor (İngilizcesi rest). Dolayısıyla aynen Türkçedeki ve benzeri/ve diğerleri anlamına geliyor. İngilizcede bu anlama gelen "and other things," "and so on," "and the rest" gibi edatlar varsa da bunların kısaltılmış halleri pek kullanmaz. Onların yerine Latince Et cetera'nın kısaltılmış şekli kullanılır.

Kimi zaman et caetera ya da et cætera şeklinde kullanıldığı olduğu gibi, kısaltmasının &c şeklinde yazıldığına da rastlanır.

21 Haziran 2007

& (ve) simgesi ne anlama geliyor?

Çocukluğumdan beri merak ediyordum bu & simgesinin neyin nesi olduğunu. Bu simgeyi tanımayan yoktur herhalde. Tabii ve bağlacı yerine kullanıldığını bilmeyen de.

Çoğumuz günlük hayatta böyle küçük detaylarla ilgilenmeyiz bile. O kadar çok detay var ki hangi biriyle ilgileneceğimizi bile bilemeyiz. Ben de çocukluğumdan beri bu simgeyi merak ededurmakla beraber hiç ufak bir araştırma yapma gereği hissetmedim. Ta ki bir gün kendiliğinden ne olduğunu fark edene kadar.

Önceleri bunun Türkçedeki ve olduğunu sanıyordum. Lakin çok geçmeden sadece Türkçede değil, örneğin İngilizcede ve diğer birçok dilde de kullanıldığını gördüm. Türkçe olduğunu zannetmemin sebebi, belki çoğu kişiye de öyle gelmiş olduğu gibi, ve'ye benziyor olmasıydı. Öyle ya & simgesinde v ve e harfleri bariz bir biçimde vardı. Ancak, dediğim gibi, bunun Türkçe olmadığını öğrenmiştim. O halde bu simge de Türkçedeki ve olamazdı. O vakit neydi?

Efendim, Latinceye karşı biraz ilgim var. Üniversiteye başlayıp bu ilgiyi az da olsa pratiğe dönüştürme çabası içine girince sözlük vs.* karıştırınca Latincede ve bağlacının karşılığının et olduğunu da öğrenmiş oldum. Hatta Fransızcada da Latinceyle aynı. (Latince, olduğu gibi et diye okunurken Fransızca'da e diye okunur.) Bu ufak bilgileri edindikten sonra bir gün bloğun tasarımıyla uğraşırken yazı fontlarını filan deniyordum ki Trebuchet fontunda & simgesinin et olduğunu gördüm. İşte Trebuchet fontu budur ve et simgesi de bu fontla & görünür.

Merakımı hiç çaba sarf etmeden gidermiş oldum böylece, sizlerle de paylaşmak istedim. Peki ama neden herkes Latince olan bu simgeyi kullanıyor, diye sormanıza gerek bırakmadan ama fazla da detaya inmeden kısaca anlatayım. Başka yazılarda ele alacağım bu konuyu özetlemek gerekirse, bilindiği gibi Roma İmparatorluğu'nun dili Latinceydi. Zaten Latinceye Romanca da deniyor [Rumence** değil Romanca (Roman)]. Günümüz Avrupa ülkelerinin çoğu hâlâ Roma İmparatorluğu'nun "etkisindedir". Şöyle ki Roma demek Avrupa kültürünün temeli demektir. Avrupalılar Eski Yunan'dan aldıkları birikimi Roma ile ilerletmişlerdir. Avrupa'nın görmüş olduğu en büyük imparatorluk olan Roma bu anlamda Avrupa medeniyetinin temelinde yer almaktadır. Dolayısıyla da Roma'nın dili olan Latince de Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi Latin ailesine mensup diller bir tarafa, İngilizce gibi Germen ailesine mensup diller üzerinde bile çok büyük bir etki bırakmıştır. Avrupa'da konuşulan çoğu dilde Latincenin etkisini görmek hiç de zor değildir.

--------------------------------------------
* İngilizcede vb., vs. karşılığında kullanılan etc. kısaltması da yine Latincedir. Onu da daha sonra yazacağım.
** Romanya'da konuşulan Rumence dili de Latin dilleri ailesindendir. Ancak Romanca ile karıştırılmaması gerekir. Romanca'dan kasıt Roma dili, yani Latincedir. Rumence ise bugün Romanya'da konuşulan Latin ailesinden bir dildir.

14 Haziran 2007

Hakan Öge Türkiye'de

2004 yılında, takip etmekte olduğum Atlas Dergisi'nden, bir adamın küçük bir yelkenliyle dünya turuna çıkacağı haberlerini okumaya başladım. Hakan Öge adını daha öncesinden duymuş olmalıyım ancak o zamana kadar benim için Atlas ekibinin üyelerinden biriydi sadece. Dolayısıyla da üzerinde özellikle durulacak bir isim değildi. Dünya turuyla birlikte adı daha sık anılmaya başlayınca ben de kafamda kendisini bu işle özdeşleştirmeye başladım.

Mayıs 2004'e gelindiğinde artık Hakan Öge'yi tanıyordum. Ben de sabırsızlıkla bekliyordum yola çıkmasını, pardon denize açılmasını. Sanki ben de onunla gidecektim gibi geliyordu bana. Kendime yakın hissettiğim bir derginin çalışanı olduğu için olsa gerek Hakan da bana pek yabancıymış gibi gelmiyordu. Ve nihayet yola çıktı.

Hatırladığım kadarıyla Hakan bu turu üç yıldan daha kısa bir süre içinde tamamlamayı planlamıştı. Zannedersem iki yılda... Bana bu iki yıl bile uzun görünmüştü. Çünkü her ne kadar daha önce Türkiye'den dünya turu yapan bir kimse tanımıyordumsa da gazetelerden vs. yabancı denizcilerin altı ay, bir yıl gibi kısa sürelerde dünyayı dolaşabildiklerini biliyordum. Geçelim...

2004 mayısının hemen başında İstanbul'dan Mardek adlı gayet mütevazı bir yelkenliyle yola koyuldu Hakan Öge. Biz de oturup heyecanla haberleri beklemeye başladık. Aradan bir-iki-üç ay geçmeye başlayınca haberler de gelmeye başladı. Hakan artık denizdeydi. Yapıp ettiklerini de yazıp/çekip Atlas'a gönderiyordu tabii. Zaten haberleri de çoğunlukla bu yolla alıyorduk. Tabii bir de site kurdu Hakan Öge. Sitesini de dünya turu boyunca sürekli güncelledi. Hayranları ve benim gibi izleyenleri de boş durmadı bu arada, sitesine yazılar yazdı, duygu ve düşüncelerini paylaştı. Hakanın haberleri genellikle iki ay aradan sonra yayınlanıyordu Atlas'ta, yani biz Hakan'ın maceralarını okuyunca o, maceraları yaşamış olduğu yerden oldukça uzaklaşmış oluyordu. Ancak internet sitesinden nerede olduğunu harita üzerinde an be an görebiliyorduk.

Gel zaman git zaman, Hakan sularda bayağı bir yol aldı. Dünya turu zamanla rutin bir olaya dönüştü. Tabii ilk günlerin heyecanı da yerini sabırlı, sakin bir beklemeye bıraktı. Mardek Atlantik'i geçtikten sonra anladık ki bu gerçekten bir dünya turu. Şöyle böyle değil koca okyanusu geçmişti. Yanılmıyorsam Hakan ilkin Atlantik'ten Pasifik'e Panama Kanalından geçmeyi planlamıştı ya da Avrupa'dan doğruca Macellan Boğazına geçmeyi mi planlamışltı, hatırlamıyorum. Hava koşullarından olsa gerek bu planını değiştirmek zorunda kaldı. Güney Amerika'nın bütün bir doğu kıyısını kuzeyden güneye katederek Macellan Boğazına ulaştı, Dünyanın Ucundaki Fenere de gitti. Böylece Hakan'ın buraya gelmeyi çok hayal etmiş olduğunu da öğrendik.

Hakan Öge sayesinde farklı diyarlar hakkında oldukça doyurucu bilgiler de ekledik hafızamıza. 'Vay be!' diyesi geliyor insanın, nerelere gitmedi ki, nereleri yazmadı ki, nereleri çekmedi ki...

Güney Amerika'dan koptuktan bir ayı aşkın zaman sonra Pasifik'i de geçti. Sonrasında ise Güneydoğu Asyai Hint Okyanusu derken bir de baktık ki Hakan Ortadoğu sularında. Az buz değil, tam üç yıla yakın bir zamandır sulardaydı. Laf arasında, nasıl olduysa unuttum söylemeyi. Hakan dünya turunu tek başına gerçekleştirmeyi planlamıştı ama Atlantik'in ortasında Sophie adlı bir Belçikalı ile tanışıp kendisini teknesine aldı.

Geride bıraktığımız mayıs ayında Hakan Antalya'dan Türkiye'ye giriş yaptı. Dünya turu tam üç yıl sürmüştü böylece. Kendisini bu büyük olayı gerçekleştirme başarısını gösterdiğinden dolayı kutluyorum. Büyük bir hayalini hayata geçirdi Hakan. (Adama da ikide birde Hakan deyip duruyorum, benden yaklaşık yirmi yaş büyük. Ama ne yapayım tanıştığım bir yakınımmış gibi geliyor.)

Son olarak size bir itirafta bulunmak istiyorum. Benim denizle pek ilgim yoktur. Yaz sezonu geldi mi Bodrum'da, Marmaris'te, Gökova'da bol bol denize girerim o kadar. Onun dışında denizciliğe dair herhangi bir faaliyetim yok. Dalmak, surf yapmak vs. hiç beceremeyeceğim şeyler. Buna rağmen hayatımda hep dünya turu yapmak istemişimdir. Ama sadece gerçekleşmeyeceğini bildiğim bir hayal olarak... İşte Hakan dünya turundayken kendisini sürekli izleyerek biraz da olsa bu duygumu tatmin ettim galiba.
Sayfa başına git