Erciş Belediyesi birkaç gün sonra "22. Emrah ve Selvi Festivali"ni düzenliyor. Festival kapsamında türkücü İzzet Yıldızhan da bir konser verecekmiş. Bu vesileyle şehrin muhtelif yerlerine asılmış posterlerini görünce aklıma onunla ilgili bir anım geldi, yazayım dedim.
Yıllar önce Marmaris'te bir otelde çalışıyordum. Birgün, İzzet Yıldızhan Marmaris'e konsere geldi. Bizim otelde konaklayacaklardı. Ben geceleri room service (gece servisi) olarak çalışıyordum. Akşam yemeğinden üç-dört saat sonra servis telefonu çaldı. Açtım ve benle karşıdaki ses arasında şöyle bir konuşma geçti:
- Room service I am Çağan,
- Alo, Çağancım ben İzzet Yıldızhan,
- Buyrun!
- Çağancım bana kaynamış sütle karışık bal getirir misin iki-üç bardak kadar,
- Tabi, yarım saate kadar getiririm,
- Süt iyice kaynamış olsun balla karıştırarak iyice...
- Tamam.
Yarım saat sonra ballı sütünü götürdüm. Kapıyı orta yaşlı biri açtı, yanlış hatırlamıyorsam amcasının oğluydu. "İzzet Bey şu anda uyuyor, siz bana verin, içeri girmeyin." dedi. Karşısında İzzet Bey'in meraklısı varmış gibi. Sütü ona verip döndüm.
Birkaç saat sonra sabaha doğru resepsiyon oda numarasını bildirerek, mini barı kontrol etmemi bildirdi. Odaya gittim. Üç kişi kalıyorlardı. Çıkıp aşağı inmişlerdi. Hemen mini barın kapısını açıp şöyle hızlı bir göz hareketiyle taradım. Eksik birşey yoktu. Tam kapatıp dönüyordum, elime bir kola kutusu alıp çoğu zaman yaptığım gibi salladım. O da ne! Kola kutusunun ağzı açılmamış ama içi boş. Bir tane Fanta kutusu... O da aynı. Meğer altlarını pipetle falan delip ordan içmişler kutuları da el değmemiş gibi tekrar yerleştirmişler.
Mini barda ne varsa teker teker kontrol ettim. Alkollü içkilere dokunmamışlar ama soft içecekleri içip çerezleri yemişler. Çerez kutularını da en alt kısma saklamışlar.
Resepsiyona bildirdiğimde çoktan oteli terketmişlerdi bile. İlk defa öyle bir şeyle karşılaşıyordum orada. Anlamadığım şuydu, otel masraflarını konseri organize edenler ödeyeceklerdi. Neden böyle bir şeye gerek görmüşlerdi ki? Kendileri bile ödeyecek olsalar, beş yıldızlı bir otele giden insan neden böyle bir şeye yeltensin? Parası yoksa orada işi ne, diye düşünürsünüz ister istemez.
Unutup gitmiştim. Posterlerini görünce aklıma geldi.
14 Ağustos 2008
13 Ağustos 2008
Latincenin ölüsü de canlısı kadar çekici
Latince 2 bin 700 yıl önce bugünkü İtalya yarımadasında sadece konuşulan değil, bir ölçüde kayıtlara geçen bir dildi. Aşağı yukarı miladın 5’inci asrından sonra ise Latincenin artık bir halkın günlük dili olarak konuşulduğunu söylemek çok zordur. Ama okumuş insanların ortak konuşma ve anlaşma dili bütün Avrupa milletlerinin edebiyat ve bilimde kullandıkları dildi.
Asıl önemlisi, uzun asırlar boyu devletin ve hukukun dili oldu. Arapça dışında hiçbir dil beşeriyetin hukuki düşüncesini Latince kadar ifade edemez, işin ilginci Arapçayı kullanan İslam hukukunda Latinlerin hukuk dili ile ilginç muhakeme yürütme ve terminoloji birlikleri vardır.
Latince doğduğu İtalya’da, kendiyle hiçbir alakası olmayan dillerle de bir arada yaşadı. Mesela Etrüsklerin dili Latincenin mensup olduğu Hint-Avrupa dilleriyle alakasızdı. Zamanla Roma’nın fethedip ilerlediği Apenin Dağları’nın kuzeyindeki Avrupa’da en geniş olarak konuşulan Keltlerin dili de böyleydi.
Az kalsın Roma’yı tarihten silecek derecede ilerleyen Hannibal’in Kartaca’sı ise Sami bir dil konuşuyordu. Kartacalılar Fenikeliydi ve bugünkü kardeşleri de Malta’da yaşıyor.
Roma MÖ 2’nci asırda Apeninler’in kuzeyine sızdı. Birinci asırda Atlantik kıyılarındaydı, müteakiben İngiltere’ye çıktı. Bütün bu dünyadaki Kelt ve onlarla alakasız dilleri konuşan Germen kabileler, Romalılar ve onların Latinceleri sayesinde uygar dünyaya ve beşer tarihine takdim edildiler.
Konuştukları dillerin yüklü miktarda Latince kelime ve deyim almaması kaçınılmazdı. Felsefi, ilmi ve hukuki faaliyetlere giriştikleri, şiir yazdıkları zamansa düpedüz Latince kullandılar. 1000 seneye yakın zaman birtakım garip deyimler ve uydurmalarla yazdıkları bu Latince, “Latina vulgata-avami Latince” adını taşır.
Ne var ki, Rönesans’ın parlak İtalya’sının ilk başarılarından biri; Petrarca gibi öncülerin klasik Roma dünyasının metinlerini, şair ve yazarlarını inceleyip eski dünyaya nüfuz etmeleri ve klasik Latinceyi yeniden inşa edip o alemle kaynaşmalarıdır.
Yunancaya boşuna direniş
Latince İtalya yarımadasında, güney kıyılarında ve Sicilya’daki Yunanca ile onlara direnen bugünkü Arnavutların uzak akrabaları Messapilerin diliyle komşuydu. Aniden büyüyen imparatorluk İtalya yarımadası ve Sicilya’da Latincenin yoğun olarak kullanılması; Kuzey Afrika’daki Leptis Manga’da (bugün Libya’da), İberik yarımadasında bugünkü Cordoba’da, Orta Avrupa ve Balkanlar’da kurulan bazı kolonilerde, yurdumuz Küçük Asya’nın Efes, Antakya gibi merkezlerinde bazı cemaat gruplarında Latincenin bir ölçüde yayılmasına ve kullanılmasına neden oldu.
Ama Roma’nın Helenizm devrini yenmesi doğrusu mümkün değildi, zaten öyle bir niyeti de yoktu. Akdeniz’in doğusunda Yunanca bütün gücüyle yaşadı.
6’ncı asırda Doğu Roma’nın büyük imparatoru Justiyanus -ki anadilinin Latince olduğu açıktır- Yunancaya karşı boşuna direndi. Roma hukukunun dili Latince olarak kaldı. Ama Yunanca Doğu Roma’nın diliydi. Her şeye rağmen Küçük Asya’da Yunanca da Aramca da Kobtça ve Ermenice gibi diller ve birtakım lehçelerle bir arada yaşamak zorundaydı.
Doğu dünyası Latinceyi tanımadı. Sadece normal Doğu Roma okumuşu için değil, bayağı bilgili Doğu Roma alimleri için de Latince mesela “İskit barbarlarının dili” idi. Onu bu uzun asırlarda yaşatan artık o dili konuşmayan ama yazan İtalya Orta ve Batı Avrupa, İspanya ve Britanya oldu. Hıristiyanlaşan barbar kavimler onu edebi, dini ve hukuki dil olarak alıyorlardı. Ortaçağlar boyunca uyanan milli devlet ve toplumlara rağmen 18’inci yüzyıla kadar üniversitede dersler Latince yapılıyordu. Hatta Prag Üniversitesi’nde Almanca ve Çekçe derslerin yanında Latince de devam ediyordu.
Gelişen Protestanlığa ve milli edebiyatlara rağmen, Almanca konuşulan dünyada da bu özellik 18’inci yüzyıl Aydınlanma dönemine kadar sürdü. Bugün dahi Alman üniversitesinde Latince bir doktora tezi teslim etseniz hiçbirinin reddetme hakkı yoktur. Macaristan krallığı kendisiyle dil olarak hiçbir alakası olmayan Latinceyi sırf Almanca kullanmamak için 1848’e kadar bütün idarede ve yargıda kullandı.
Latincenin büyük etkisi
Latincenin üslup ve tabii sözlük hazinesi Avrupa’nın civarındaki bütün dilleri etkiledi. Aslında bugün Latin dili denilen grubun içinde mesela İtalyanca ve Fransızcanın cümle yapısı olarak Latinceyle yakın ilgisi yoktur. İtalyan öğrenciler çok kötü Latince cümle kurarlar. Ne gariptir, bu grupta Latinceye en yakın olanı Romence ve Portekizcedir.
Ama mesela Hint-Avrupa dilleriyle alakası dahi olmayan Türkçeyi ele alalım; Latince kelime hazneniz iyi ise cümleyi Türkçe düşündüğünüzde birçok İtalyan ve Fransızdan daha doğru Latince yazabilirsiniz. Bunu Hitler Almanya’sının zulmünden kaçıp Ankara Üniversitesi’ne sığınan Klasik Diller Kürsüsü’nün başkanı Georg Rohde söylemiştir.
Gerçekten de Latince bir imparatorluğun diliydi. Üniversal imparatorluğun kurumlarıyla birlikte cihanşümul dil de bütün insanlığa miras kaldı ve onu konuşan ana unsurun tarihi ölümüne rağmen bütün milletlerin ortak belleğinde ve bilincinde yaşıyor.
Bugünün dünyası hâlâ Romalıdır. Hukukçularımız Romalı hukukçular gibi düşünüyor. Ticaret o zamanın sistemi üzerine yürüyor ve Latin dilinin eğitimini ve kullanımını terk etmemiz mümkün olmasa da ondan uzaklaştığımız ölçüde tepkiler doğuyor.
Bundan 10 yıl evvelki bir UNESCO konferansında, UNESCO’nun iki çalışma dilini de -Arapça ve Fransızca- bilen binanın kapısındaki Tunusluların; “Burada sadece Latince konuşulsun” diyenlerle dayanışma içinde olduğunu görmüştüm. Amerika’da, yani uygar dünyaya ve Batı’nın kültürel temeline en uzak olan bu camiada, bilimsel toplantı dili olarak Latinceyi ısrarla kullanan gruplar vardır.
Latincenin ölüsü dirisi kadar çekicidir ve eski dünyanın her köşesinde, her ulusun hayatında o kültürün kalıntıları sadece görkemiyle değil, sıcak güzelliği ile de devam etmektedir.İlber Ortaylı
8 Ağustos 2008
Harname
MÜNÂSEBET-İ HİKÂYET
Bir eşek var idi zâif ü nizâr
Yük elinde katı şikeste vü zâr
Gâh odunda vü gâh suda idi
Dün ü gün kahr ile kısuda idi
Ol kadar çeker idi yükler ağır
Ki teninde tü komamışdı yağır
Nice tü kalmamışdı et ü deri
Yükler altında kana batdı deri
Eydür idi gören bu sûretlu
Tan degül mi yürür sünük çatlu
Dudağı sarkmış u düşmiş enek
Yorılur arkasına konsa sinek
Toğranur idi arpa arpa teni
Gözi görince bir avuç samanı
Kargalar dirneği kulağında
Sinegün seyri gözi yağında
Arkasından alınsa pâlanı
Sanki it artuğıydı kalanı
Birgün ıssı ider himâyet ana
Ya’ni kim gösterür inayet ana
Aldı pâlanını vü saldı ota
Otlayurak biraz yüridi öte
Gördi otlakda yürür öküzler
Odlu gözler ü gerlü göğüzler
Sömürüp eyle yirler otlağı
Ki çekicek kılın tamar yağı
Boynuzı ba’zısınun ay bigi
Kiminün halka halka yay bigi
Böğrişüp çün virürler âvâze
Yankulanurdı tağ ü darvâze
Har-ı miskîn ider iken seyrân
Kaldı görüp sığırları hayrân
Geh yürürler ferâgat ü hoş-dil
Gâh yaylâ vü kışla geh menzil
Ne yular derdi ne gâm-ı pâlân
Ne yük altında haste vü nâlân
Acebe kalur u tefekkür ider
Kendü ahvâlini tasavvur ider
Ki birüz bunlarunla hilkatde
Elde ayakda şekl ü sûretde
Bunlarun başlarına tâc neden
Bize fakr ü ihtiyâc neden
Bizi ger arpa ok u yây itdi
Bunlarun boynuzun kim ay itdi
Didi bu müşkilümi itmez hal
Meger ol bir falân har-i a’kal
Var idi bir eşek firâsetlû
Hem ulu yollu hem kiyâsetlû
Çok geçürmiş zamâneden çağlar
Yükler altında sızırup yağlar
Nûh Peygamber’ün gemisinde ol
Virmiş İblîse kuyruğıyla yol
Dir imiş ben döşedimdüm döşeği
Dirilürken ölüp ‘Üzeyr eşeği
Hoş-nefesdür diyü vü ihl ü fasîh
Hürmet eyler imiş humâr-ı Mesîh
Kurd korkar idi kulağından
Arslan ürker idi çomağından
Ol ulu katına bu miskîn har
Vardı yüz sürdi didi iy server
Sen eşekler içinde kâmilsin
Âkıl ü şeyh ü ehl ü fâzılsın
Anda k’ıslâh ide tapun şer ü şûr
Har-î Deccâle diyeler ker ü kûr
Menzil-i mü’minîne rehbersin
Merkeb-i sâlihîne mazharsın
Nesebündür mesel hatîblere
Nefesün hoş gelür edîblere
Sen eşeksin ne şek hakîm-i ecell
Müşkilüm var keremden itgil hall
Bugün otlakda gördüm öküzler
Gerüben yürür idi göğüzler
Her biri semîz ü kuvvetlü
İçi vü taşı yağlu vü etlü
Niçün oldu bulara enzâni
Bize bildür şu tâc-ı sultanî
Yok mıdur gökde bizüm ılduzumuz
K’olmadı yir yüzinde boynuzumuz
Her sığırdan eşek nite ola kem
Çün meseldür ki dir benî âdem
Har eger hâr ü bî-temîz oldı
Çünkü yük tartar ol azîz oldı
Bâr-keşlikde çün bizüz fâik
Boynuza niçün olmaduk lâyık
Böyle virdi cevâb pîr eşek
K’iy bilâ bendine esîr eşek
Bu işün aslına işit illet
Anla aklunda yog ise kıllet
Ki öküzi yaradıcak Hallâk
Sebeb-i rızk kıldı ol Rezzâk
Dün ü gün arpa buğday işlerler
Anı otlayup anı dişlerler
Çün bular oldu ol azîze sebep
Virdi ol izzeti bulara Çalab
Tâc-ı devlet konıldı başlarına
Et ü yağ toldı iç ü taşlarına
Bizüm ulu işimüz odundur
Od uran içümüze o dûndur
Bize çokdur hakîki buyrukda
Nice boynuz kulağ u kuyruk da
Döndi yüz derd ile zaîf eşek
Zâr ü dil-haste vü nahîf eşek
Didi sehl ola bu işün aslı
Çünki şerh oldı bâbı vü faslı
Varayın ben de buğday işleyeyin
Anda yaylayup anda kışlayayın
Nice yiyem odun ile letler
Bulayın buğday ile izzetler
Gezerek gördi bir gögermiş ekin
Sanki dutardı ol ekin ile kîn
Aşk ile değdi girdi işlemeğe
Gâh ayaklayu gâh dişlemeğe
Arpa gördi gögermiş aç eşek
Buldı cân derdine ilâç eşek
Değme kerret ki şevk ile karvar
Toprağın bile götürür harvar
Eyle yidi gök ekini terle
Ki gören dir zihî kara tarla
Yiyürek toydı karnı çağnadı
Yuvalandı vü biraz ağnadı
Başladı ırlayup çağırmağa
Anup ağır yükin ağırmağa
Dimiş ol âdemî ki hoş-demdür
Niam oldukda bî-nagam gamdur
Pes idüp cûş içinde eşvâkı
Rast düzdi nevâ-yı uşşâkı
Çeker âvâze tîz ider perde
Hoş ser-âğaz ider muhayyerde
Nice düzmek ki bozdı âhengi
Perdesin açdı ol cihân nengi
Çıkarur har çün enker-ül esvât
Ekin ıssına arz olur arasât
Ağaç elinde azm-i râh itdi
Tarlasını göricek âh itdi
Dâneden gördi yiri pâk olmış
Gök ekinliği kara hâk olmış
Yüreği sovumadı söğmeg ile
Olımadı eşeği dögmeg ile
Bıçağın çekdi kodı ayruğını
Kesdi kulağını vü kuyruğını
Kaçar eşşek acıyaruk cânı
Dökilüp yaşı yirine kanı
Uğrayu geldi pîr eşek nâgâh
Sordı hâlini kıldı derd ile âh
Yermürü inleyü didi iy pîr
Har-ı rûbâh bigi pür-tevzîr
Bâtıl isteyü haktan ayrıldum
Boynuz umdum kulakdan ayrıldum
Benem ol gâm yükinde har-ı leng
Gussalar balçığında vâlih ü deng
Ne yüküm bir nefes giderici var
Ne biraz çekmeğine yarıcı var
Har gedây-iken arpaya muhtâç
Gözedürem k’urıla başuma tâc
İster iken halâldan rûzî
Varım itdüm haramîler rûzî
Ger tonuzlara olmaya buyruk
Âh gitdi kulağ ile kuyruk
Hükm-i sultâna k’ola pâyende
Çarh çâkerdürür felek bende
Kim ola bâri bir iki eclâf
K’ide tevk-i pâdişâha hilâf
Şâh kahrı ne’ûzü-billâh eger
Çarh baş çekse ide zîr ü zeber
Göklere irdi nâle vü feryâd
Dâd iy pâdişâh-ı âdil dâd
Şeyhî uzatma nâle vü âhun
Nüktedândur bilür şehen-şâhun
Ger inâyetden istesen tevfîr
Kılma devlet duâsını taksîr
Nice kim bu zamâne-i nâ-sâz
Câhile nâz vire ehle niyâz
Ne kadar kim cihân-ı bî-ihlâs
Ârifi hâric ide âmiyi hâs
Ol şehün işi izz ü nâz olsun
Düşmeninün gam ü niyaz olsun
(Vezin: Feilâtün mefâilün feilün)
Şeyhi
Bir eşek var idi zâif ü nizâr
Yük elinde katı şikeste vü zâr
Gâh odunda vü gâh suda idi
Dün ü gün kahr ile kısuda idi
Ol kadar çeker idi yükler ağır
Ki teninde tü komamışdı yağır
Nice tü kalmamışdı et ü deri
Yükler altında kana batdı deri
Eydür idi gören bu sûretlu
Tan degül mi yürür sünük çatlu
Dudağı sarkmış u düşmiş enek
Yorılur arkasına konsa sinek
Toğranur idi arpa arpa teni
Gözi görince bir avuç samanı
Kargalar dirneği kulağında
Sinegün seyri gözi yağında
Arkasından alınsa pâlanı
Sanki it artuğıydı kalanı
Birgün ıssı ider himâyet ana
Ya’ni kim gösterür inayet ana
Aldı pâlanını vü saldı ota
Otlayurak biraz yüridi öte
Gördi otlakda yürür öküzler
Odlu gözler ü gerlü göğüzler
Sömürüp eyle yirler otlağı
Ki çekicek kılın tamar yağı
Boynuzı ba’zısınun ay bigi
Kiminün halka halka yay bigi
Böğrişüp çün virürler âvâze
Yankulanurdı tağ ü darvâze
Har-ı miskîn ider iken seyrân
Kaldı görüp sığırları hayrân
Geh yürürler ferâgat ü hoş-dil
Gâh yaylâ vü kışla geh menzil
Ne yular derdi ne gâm-ı pâlân
Ne yük altında haste vü nâlân
Acebe kalur u tefekkür ider
Kendü ahvâlini tasavvur ider
Ki birüz bunlarunla hilkatde
Elde ayakda şekl ü sûretde
Bunlarun başlarına tâc neden
Bize fakr ü ihtiyâc neden
Bizi ger arpa ok u yây itdi
Bunlarun boynuzun kim ay itdi
Didi bu müşkilümi itmez hal
Meger ol bir falân har-i a’kal
Var idi bir eşek firâsetlû
Hem ulu yollu hem kiyâsetlû
Çok geçürmiş zamâneden çağlar
Yükler altında sızırup yağlar
Nûh Peygamber’ün gemisinde ol
Virmiş İblîse kuyruğıyla yol
Dir imiş ben döşedimdüm döşeği
Dirilürken ölüp ‘Üzeyr eşeği
Hoş-nefesdür diyü vü ihl ü fasîh
Hürmet eyler imiş humâr-ı Mesîh
Kurd korkar idi kulağından
Arslan ürker idi çomağından
Ol ulu katına bu miskîn har
Vardı yüz sürdi didi iy server
Sen eşekler içinde kâmilsin
Âkıl ü şeyh ü ehl ü fâzılsın
Anda k’ıslâh ide tapun şer ü şûr
Har-î Deccâle diyeler ker ü kûr
Menzil-i mü’minîne rehbersin
Merkeb-i sâlihîne mazharsın
Nesebündür mesel hatîblere
Nefesün hoş gelür edîblere
Sen eşeksin ne şek hakîm-i ecell
Müşkilüm var keremden itgil hall
Bugün otlakda gördüm öküzler
Gerüben yürür idi göğüzler
Her biri semîz ü kuvvetlü
İçi vü taşı yağlu vü etlü
Niçün oldu bulara enzâni
Bize bildür şu tâc-ı sultanî
Yok mıdur gökde bizüm ılduzumuz
K’olmadı yir yüzinde boynuzumuz
Her sığırdan eşek nite ola kem
Çün meseldür ki dir benî âdem
Har eger hâr ü bî-temîz oldı
Çünkü yük tartar ol azîz oldı
Bâr-keşlikde çün bizüz fâik
Boynuza niçün olmaduk lâyık
Böyle virdi cevâb pîr eşek
K’iy bilâ bendine esîr eşek
Bu işün aslına işit illet
Anla aklunda yog ise kıllet
Ki öküzi yaradıcak Hallâk
Sebeb-i rızk kıldı ol Rezzâk
Dün ü gün arpa buğday işlerler
Anı otlayup anı dişlerler
Çün bular oldu ol azîze sebep
Virdi ol izzeti bulara Çalab
Tâc-ı devlet konıldı başlarına
Et ü yağ toldı iç ü taşlarına
Bizüm ulu işimüz odundur
Od uran içümüze o dûndur
Bize çokdur hakîki buyrukda
Nice boynuz kulağ u kuyruk da
Döndi yüz derd ile zaîf eşek
Zâr ü dil-haste vü nahîf eşek
Didi sehl ola bu işün aslı
Çünki şerh oldı bâbı vü faslı
Varayın ben de buğday işleyeyin
Anda yaylayup anda kışlayayın
Nice yiyem odun ile letler
Bulayın buğday ile izzetler
Gezerek gördi bir gögermiş ekin
Sanki dutardı ol ekin ile kîn
Aşk ile değdi girdi işlemeğe
Gâh ayaklayu gâh dişlemeğe
Arpa gördi gögermiş aç eşek
Buldı cân derdine ilâç eşek
Değme kerret ki şevk ile karvar
Toprağın bile götürür harvar
Eyle yidi gök ekini terle
Ki gören dir zihî kara tarla
Yiyürek toydı karnı çağnadı
Yuvalandı vü biraz ağnadı
Başladı ırlayup çağırmağa
Anup ağır yükin ağırmağa
Dimiş ol âdemî ki hoş-demdür
Niam oldukda bî-nagam gamdur
Pes idüp cûş içinde eşvâkı
Rast düzdi nevâ-yı uşşâkı
Çeker âvâze tîz ider perde
Hoş ser-âğaz ider muhayyerde
Nice düzmek ki bozdı âhengi
Perdesin açdı ol cihân nengi
Çıkarur har çün enker-ül esvât
Ekin ıssına arz olur arasât
Ağaç elinde azm-i râh itdi
Tarlasını göricek âh itdi
Dâneden gördi yiri pâk olmış
Gök ekinliği kara hâk olmış
Yüreği sovumadı söğmeg ile
Olımadı eşeği dögmeg ile
Bıçağın çekdi kodı ayruğını
Kesdi kulağını vü kuyruğını
Kaçar eşşek acıyaruk cânı
Dökilüp yaşı yirine kanı
Uğrayu geldi pîr eşek nâgâh
Sordı hâlini kıldı derd ile âh
Yermürü inleyü didi iy pîr
Har-ı rûbâh bigi pür-tevzîr
Bâtıl isteyü haktan ayrıldum
Boynuz umdum kulakdan ayrıldum
Benem ol gâm yükinde har-ı leng
Gussalar balçığında vâlih ü deng
Ne yüküm bir nefes giderici var
Ne biraz çekmeğine yarıcı var
Har gedây-iken arpaya muhtâç
Gözedürem k’urıla başuma tâc
İster iken halâldan rûzî
Varım itdüm haramîler rûzî
Ger tonuzlara olmaya buyruk
Âh gitdi kulağ ile kuyruk
Hükm-i sultâna k’ola pâyende
Çarh çâkerdürür felek bende
Kim ola bâri bir iki eclâf
K’ide tevk-i pâdişâha hilâf
Şâh kahrı ne’ûzü-billâh eger
Çarh baş çekse ide zîr ü zeber
Göklere irdi nâle vü feryâd
Dâd iy pâdişâh-ı âdil dâd
Şeyhî uzatma nâle vü âhun
Nüktedândur bilür şehen-şâhun
Ger inâyetden istesen tevfîr
Kılma devlet duâsını taksîr
Nice kim bu zamâne-i nâ-sâz
Câhile nâz vire ehle niyâz
Ne kadar kim cihân-ı bî-ihlâs
Ârifi hâric ide âmiyi hâs
Ol şehün işi izz ü nâz olsun
Düşmeninün gam ü niyaz olsun
(Vezin: Feilâtün mefâilün feilün)
Şeyhi
5 Ağustos 2008
25 Temmuz 2008
Marmaris
Dönüp bakacaksın sahile,
Kumlarda bir orospunun
ayak izleri belirecek,
"İşte," diyeceksin,
"Hayat bu."
2005
Kumlarda bir orospunun
ayak izleri belirecek,
"İşte," diyeceksin,
"Hayat bu."
2005
21 Temmuz 2008
Memlekete varış
Aylar sonra yolum tekrar memlekete düştü. Gelir gelmez soluğu denizde aldım. Geçtiğimiz pazartesi ve pazar günleri gün boyu denizdeydim. Üzerimde daha memlekete yeni gelmiş olmanın verdiği uyku sersemliğine benzer bir şey varken ve de daha doğru dürüst soluklanamamışken neyin nesiydi o iki günlük deniz sefası, ben de anlayamadım. Sözün kısası, hafta sonu toplamda on saati geçkin bir süre memleketin sularında ördeğe döndüm...
Memleket için söylenecek hem pek çok şey var hem de çok az şey. Nedir, insanın memleketidir, doğduğu, büyüdüğü yerdir, dünyaya ilkin oradan merhaba demiştir. Bu yüzden de memleketinden aylardır ayrıysa bir insan gelince elbetteki uzun uzadıya konuşmak ister hakkında. İster istemesine de konuşacak pek o kadar şey yoksa ne yapsın?
Ne zaman memlekete doğru yol alsam içimde ufaraktan bir heyecan: Acaba ufak da olsa bir değişim var mıdır? Yok babam yok. Vallaha ne bir değişim ne bir dönüşüm ne bir ilerleme... Memleket hep aynı. Uzun hikâye, üzerinde durmayalım şimdilik, belki başka bir fasla...
Ben iyisi mi hafta sonu maceram üzerinde azıcık konuşayım. Çelebibağı'nı Adilcevaz'a doğru iki-üç km. geçince bir aile plajı var. Eskiden burası askeri kampmış. Sonra nasıl olmuşsa Çelebibağı Belediyesine devredilmiş. Hafta içleri bu plaja kimse gelmiyor anlaşıldığı kadarıyla. Hafta sonuysa, özellikle pazarları tıklım tıklım. Tıklım tıklım dediğime bakıp Bodrum, Çeşme plajları türünden bir şey gelmesin aklınıza. Buraya göre doluyor işte.
Birtakım eksiklikleri var buranın. Bir kere, piknik alanı çer çöp, pislik içinde. Burada kimi suçlamalı? Belediyeyi mi? Tabii ki hayır. İnsanlar hoyratça kirletiyorlar piknik yaptıkları, suya girdikleri, yaşadıkları alanı. Neden acaba? Hakikaten ben de bilmiyorum cevabını.
Kampın ikinci bir eksiği var. Bu tamamen belediyeyi ilgilendiriyor. Kamp yapacak yer var da insan buraya park masası falan koyar. İki tane mi var ne, onlar da ufacık. İnsanlar gelip burada piknik yapıyor, mangal falan yakıyorlar neticede. Ayrıca bir plajın, bilhassa bir halk plajının olmazsa olmazlarından biri de soyunma kabini değil midir? Yok. Tuvaletler var ama müsaadenizle onlardan hiç bahsetmek istemiyorum.
Bir nokta daha... Belediye buraya birkaç şezlong alsa, insanlar daha rahat güneşlense. Çok mu?
Kampı uzaktan gören bir yabancı, buranın Çernobil'den beri sahipsiz kalan bir tesis olduğu izlenimine kapılır. Duyduğuma göre hırsızlar gelip buradaki tesislerin çatılarındaki sacları, pencerelerindeki camları bile söküp götürmüşler. Hatta pencerelerin kendilerini.
Pazar günü oraya gelenlerin sayısı iki yüzü geçmiyordu. Oysa Erciş'in nüfusu köyleriyle beraber 150.000'i aşıyor. Diyorum ki, Van Gölü kim bilir kaç yüz yıldır böyle sessiz sedasız, insanlarını, "çocuklarını" bekliyor. Ama ilgi gösteren yok. Buralarda sık sık Bodrum, Antalya, Marmaris özentisinde olanları görüyoruz. Bu denizi neden değerlendir(e)miyor insanlar? Bu da galiba başlı başına bir sosyoloji araştırmasının konusu.
Devam edeceğim.
Memleket için söylenecek hem pek çok şey var hem de çok az şey. Nedir, insanın memleketidir, doğduğu, büyüdüğü yerdir, dünyaya ilkin oradan merhaba demiştir. Bu yüzden de memleketinden aylardır ayrıysa bir insan gelince elbetteki uzun uzadıya konuşmak ister hakkında. İster istemesine de konuşacak pek o kadar şey yoksa ne yapsın?
Ne zaman memlekete doğru yol alsam içimde ufaraktan bir heyecan: Acaba ufak da olsa bir değişim var mıdır? Yok babam yok. Vallaha ne bir değişim ne bir dönüşüm ne bir ilerleme... Memleket hep aynı. Uzun hikâye, üzerinde durmayalım şimdilik, belki başka bir fasla...
Ben iyisi mi hafta sonu maceram üzerinde azıcık konuşayım. Çelebibağı'nı Adilcevaz'a doğru iki-üç km. geçince bir aile plajı var. Eskiden burası askeri kampmış. Sonra nasıl olmuşsa Çelebibağı Belediyesine devredilmiş. Hafta içleri bu plaja kimse gelmiyor anlaşıldığı kadarıyla. Hafta sonuysa, özellikle pazarları tıklım tıklım. Tıklım tıklım dediğime bakıp Bodrum, Çeşme plajları türünden bir şey gelmesin aklınıza. Buraya göre doluyor işte.
Birtakım eksiklikleri var buranın. Bir kere, piknik alanı çer çöp, pislik içinde. Burada kimi suçlamalı? Belediyeyi mi? Tabii ki hayır. İnsanlar hoyratça kirletiyorlar piknik yaptıkları, suya girdikleri, yaşadıkları alanı. Neden acaba? Hakikaten ben de bilmiyorum cevabını.
Kampın ikinci bir eksiği var. Bu tamamen belediyeyi ilgilendiriyor. Kamp yapacak yer var da insan buraya park masası falan koyar. İki tane mi var ne, onlar da ufacık. İnsanlar gelip burada piknik yapıyor, mangal falan yakıyorlar neticede. Ayrıca bir plajın, bilhassa bir halk plajının olmazsa olmazlarından biri de soyunma kabini değil midir? Yok. Tuvaletler var ama müsaadenizle onlardan hiç bahsetmek istemiyorum.
Bir nokta daha... Belediye buraya birkaç şezlong alsa, insanlar daha rahat güneşlense. Çok mu?
Kampı uzaktan gören bir yabancı, buranın Çernobil'den beri sahipsiz kalan bir tesis olduğu izlenimine kapılır. Duyduğuma göre hırsızlar gelip buradaki tesislerin çatılarındaki sacları, pencerelerindeki camları bile söküp götürmüşler. Hatta pencerelerin kendilerini.
Pazar günü oraya gelenlerin sayısı iki yüzü geçmiyordu. Oysa Erciş'in nüfusu köyleriyle beraber 150.000'i aşıyor. Diyorum ki, Van Gölü kim bilir kaç yüz yıldır böyle sessiz sedasız, insanlarını, "çocuklarını" bekliyor. Ama ilgi gösteren yok. Buralarda sık sık Bodrum, Antalya, Marmaris özentisinde olanları görüyoruz. Bu denizi neden değerlendir(e)miyor insanlar? Bu da galiba başlı başına bir sosyoloji araştırmasının konusu.
Devam edeceğim.
8 Temmuz 2008
Srebrenitsa
Ağla şehir!
Ağla ki
Adriyatik'ten Doğu Akdeniz'e
gözyaşların süzülüp gitsin Filistin'e.
Ağla
Kardeşlerin Sabra, Şatilla
ortak olsunlar yüreğinin içine.
Ağla
Kömür gözlü bir çocuğun sesi duyulsun,
Halepçe uzatsın ellerini ellerine.
Ağla şehir, utanma ağlamaktan sakın,
Bak cesaretin büyük
yüreğin devasa,
Bugün senin ağlamak en kutsal hakkın,
Ağla ey sevgili şehir Srebrenitsa.
NOT: 95'in temmuz sıcağında, Srebrenitsa'da bulunan 'koruyucu barışgücü askerleri' büyük bir katliama göz yumdu. Sırplar, Hollandalı barışgücü askerlerinin gözü önünde binlerce masum insanı katletti. Bu elbette ne ilk ne de sondu. Ne zamana kadar? ...
Ağla ki
Adriyatik'ten Doğu Akdeniz'e
gözyaşların süzülüp gitsin Filistin'e.
Ağla
Kardeşlerin Sabra, Şatilla
ortak olsunlar yüreğinin içine.
Ağla
Kömür gözlü bir çocuğun sesi duyulsun,
Halepçe uzatsın ellerini ellerine.
Ağla şehir, utanma ağlamaktan sakın,
Bak cesaretin büyük
yüreğin devasa,
Bugün senin ağlamak en kutsal hakkın,
Ağla ey sevgili şehir Srebrenitsa.
NOT: 95'in temmuz sıcağında, Srebrenitsa'da bulunan 'koruyucu barışgücü askerleri' büyük bir katliama göz yumdu. Sırplar, Hollandalı barışgücü askerlerinin gözü önünde binlerce masum insanı katletti. Bu elbette ne ilk ne de sondu. Ne zamana kadar? ...
2 Haziran 2008
Dönerayak
PARİS - Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde, okuryazar bir Türk’e sorulan ilk soru bu: “Ne dersiniz, sizce Türkiye, bir gün Avrupa Birliği’ne girecek mi?” Bu soruya benim karşılığım net: “Bu hükümetle, bu muhalefetle, bu biribirileriyle çatışmaktan geri durmayan ‘kuvvet’leriyle, bir çoğu mürekkep yerine kezzap kullanan siyasal yorumcular ve yönlendiriciler ile zor, çok zor olacak.” Sonra ekliyorum: “Bir de, bu bilinçaltına yerleşmiş korkularına bakarsak, Avrupa’nın kimi yöneticileri nedeniyle de zor olacak.”
Bir adım daha atıyorum arkadan: “Türkiye, nicedir Avrupa’nın bir parçası zaten: Cannes festivalinde en iyi yönetmen ödülü alan Nuri Bilge Ceylan’ıyla; şu anda Paris sinemalarında gösterimde olan Reha Erdem’in, Semih Kaplanoğlu’nun filmleriyle; kitapçı raflarında yanyana dizilmiş Sait Faik, Tanpınar, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Tahsin Yücel, Nedim Gürsel, Dağlarca, İhsan Oktay Anar, Ahmet Altan, Aslı Erdoğan kitaplarıyla; Beaubourg koleksiyonundaki Sarkis’le, Alev Ebüzziya’yla, CD’leri tezgahtan inmeyen İdil Biret’le, Fazıl Say’la; College de France’daki açılış dersi kitaplaşan Celal Şengör’le, Fransa’nın en saygın okullarında hocalık yapan Ahmet İnsel’le, Nilüfer Göle’yle, Ragıp Ege’yle, başkalarıyla... Bu isimleri Paris’ten bakarak sayıyorum, bununla bitmiyor şüphesiz : Almanya’da, İngiltere’de, İtalya’da, İsveç’te, pek çok ülkede varlık gösteren, farklı alanlarda çalışan onca insanıyla Türkiye, Avrupa’nın iliğine işliyor gerçekten de.
Terazinin iki kefesindeki ağırlıkların dağılımı ne yazık ki bir denge oluşturmaya yetmiyor henüz. Türkiye’de herkes (iktidar, muhalefet, sivil ve askeri kuruluşlar, kanaat önderleri, akademisyenler, geniş halk kitleleri) “kendine özgü koşulları olan bir ülke” tarifi yapıyorsa ve bu tarif Avrupa’nın Demokrasisiyle çelişiyorsa, belki de çok uzatmadan, Avrupa’nın bir parçası olma hedefini bir yana bırakmalıyız.
Bir yurttaş olarak, sözgelimi, gene herkesin üzerinde uzlaştığı temel bir yanlıştan neden kurtulamadığımızı kavrayamıyorum: Bu siyasal partiler ve seçim yasalarıyla hangi tür bir demokrasiden sözedebiliriz?
Yaklaşık altı ay oldu yurtdışına çıkalı, yurttan sesler korosundan tek bir cümle duyuluyor: “Burada işler daha da kötüye gidiyor.” İşin ilginç yanı, Fransa’da da işlerin kötüye gitmesi. Büyük beklentilerle seçilen Sarkozy’nin birinci yılı tamamlandı ve bilanço iflasla eşdeğer gösteriliyor. Ana hedeflerin hiçbiri tutturulamadı, işsizlik ve hayat pahalılığı sorunları azalacağına çoğaldı, grevsiz yürüyüşsüz tek bir gün geçmiyor ülkede, muhalefet kendi sorunlarını aşmanın çok uzağında, zaten ulusal sporlarıdır Fransızların: Hepsi, her an homurdanıyor. Üstelik, haklılar da.
Bu filmin Türk seyircisi olarak ezilip büzülüyorum gene de, manzara karşısında. Tek bir nedeni var halimin: Bizim “düşünce ve ifade özgürlüğü” çıtamız. Fransa’da, yazılı ve görsel basında, yalnızca siyasal içerikli yazılardan ve programlardan sözetmiyorum, eğlence programlarında da, Devlet Başkanıyla ilgili dile getirilenleri duyan bir Türk vatandaşı, eminim, bu kadarını kabul edilemez bulurdu. Çünkü, bütün merciler ve başrol oyuncuları için dokunulmazlık katsayısı yüksek ölçülere alışmışız. Tabii onlar da alışmışlar buna, yalnızca kendilerine yontuyorlar o özgürlüğü.
Sarkozy’nin cüceliğini, boynuzluluğunu, iktidarsızlığını, budala Amerika hayranlığını en ağır sıfatlarla, en küçültücü taklitlerle işliyor Fransızlar. Hem de saat başı. Ama onları tatmin etmiyor bu: Muhalefet önderlerinden süperstarlara, herkes payını alıyor burada. Hiçbir tabu bırakmamışlar: Din, Evlilik, Cinsellik, Ahlak, Ulusallık, kılıç kuşananın. İktidarların kurtarılmış bölgeleriyle karşılaşılmıyor: TRT’de, Fransız devlet televizyonunda söylenenlerin binde biri dile getirilse kan gövdeyi götürür, şüpheniz olmasın.
“Büyük”lerimizin bırakın “ufaklık”, “sekizinci cüce” sözlerine devamlı muhatap olmayı, düzayak eleştirilmeyi bile içlerine sindiremedikleri, dakika başı “kutsal”larından sözaçtıkları bir rejime yarıdemokrasi mi diyeceğiz?
Altı ay önce, bir nefes payı için buraya gelmiştim. Bu süre boyunca bazı izlenimlerimi aktarmaya çalıştım. Dönüş günü yaklaştı, Paris yazılarımın sonuna geldik. Gelirken, bazı “basın” organlarında yurtdışına geridönüşsüz yerleştiğim “haber”i yeralmıştı, belki şimdi yurtiçine yerleştiğimi yazacaklardır. Fırsat ve olanak olursa, demiştim, biraz da Fizan’da yaşamak isterim. Montevideo’da, Berlin’de, Delhi’de, gene Paris’te. Dilerim olur. Dışarıdan Türkiye daha net görünüyor.
İnsanın kendisini Nasreddin Hoca sanmasını sağlayacak kadar.Enis Batur
22 Mayıs 2008
Kitap Fiyatları
Bazı yayınevlerinin okura kalıcı bir güven verdikleri kuşkusuz. Bunun bir anda olması olanaksız; yıllar içinde, okur tarafından birçok kereler sınandıkça kazanılır bu güven. Her zaman yerinde midir okurun güveni, genellikle her zaman, ama ayrıksı örnekler de yok değildir. Sözgelimi bir yayınevi kitap seçimi bakımından tamamıyla kendine özgü, benzerleri olmayan niteliğini çevirilerindeki ciddi arızalarla yok ediyordur da, bu eksikliği okurda olumsuz karşılıklar bulmamıştır. Ya da başka bir yayınevi, gene kolayca ulaşılamayacak zenginliğine karşın, editörlük hizmetleri bakımından yetersiz, düzeltme yanlışlarıyla dolu kitaplar yayımlıyordur da, bu eksikliği okurda olumsuz bir karşılık yaratmamıştır. Gene de Dost, Doğu-Batı, Metis gibi, okurda haklı bir güven duygusu yaratmış bazı yayınevleri de var ki, adlarını anmakta elbette sakınca yok.
Öte yandan, kitap fiyatları bakımından da yayınevlerinin okurda yarattığı olumlu ya da olumsuz etkiler var. Notos Kitap'ın kitap fiyatları ortalamanın üstünde, bunu biliyorum, açıklanabilir nedenleri var. Adlarını burada anmamız doğru olmayabilir, ama bence fiyatları yüksek bir dizi yayınevi daha sayılabilir. Bu arada bazı yayınevlerinin kitap fiyatları da gerçekten çok ucuz. Onların adlarını da vermeyelim, çünkü kitap fiyatlarını ucuz tutabilen bu yayınevlerinin baskı ve öteki yayına hazırlık süreçlerinde ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Fiyatı başka nasıl ucuzlatabilirsiniz, kendi matbaanız yoksa ya da kâğıtçı değilseniz...
Alfa Dağıtım'daki arkadaşlar Notos Kitap'ın yeni yayımlanan her kitabının fiyatını yüksek bulur. Buna alıştım. Ama ben de onlara şunu söylüyorum:"Bir kitap eğer ilk dağıtımdan sonra ancak 300-400 adet satılıyorsa, o kitabın fiyatının ucuz ya da pahalı oluşu satış adedini değiştirmez. Siz bizim kitapları kaha çok satabiliyorsanız, biz de fiyatları düşürebiliriz."
Öyle ya, fiyat düzeyi ancak çok-satan kitaplarda söz konusu edilebilir. Bir kitap 100 bin satılıyorsa, fiyatının yüksekliği satış adedini birkaç on bin bile düşürebilir. Ya da 250 adet satılan bir kitabın fiyatının 15 lira yerine 12 lira olması, satış adedini hemen hiç değiştirmez.
Öte yandan, fiyat düzeyi hemen hiçbir yayınevinde rastgele belirlenmez. Notos Kitap'ta da. Notos Kitap'ta yayımlanan her kitabın öteki yayınevleriyle karşılaştırılması neredeyse olanaksız bir maliyeti bulunuyor. Çünkü bütün baskı, kâğıt ve öteki giderler bakımından, anca yüksek maliyetle karşılanabilecek bir baskı kalitesi arıyoruz. Bu kalitenin bazı unsurları belki okurlarca ayırt edilemiyor, ama kendimiz biliyoruz ve yalnızca bizim bilmemiz de yeterli diye düşünüyoruz. Bugüne kadar sağladığımızı düşündüğümüz bu kaliteyi riske atmayı da artık düşünemeyiz. Bu yüzden Notos Kitap'ın yayımladığı kitapların fiyatı yüksek görünüyor, ama hiçbiri keyfi biçimde belirlenmemiştir. Her kitabın başlangıçtaki satış adedi en az birkaç bin olsaydı, o zaman fiyat politikasında değişiklik yapmak da gerekebilirdi. Elbette baskı kalitesini biraz aşağı çekerek...Semih Gümüş
22 Mayıs 2008
16 Mayıs 2008
Türk milliyetçiliği her kılıfa sığıyor
Türkiye’de milliyetçilik toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlıyor. Diğer kesimlerin çoğu gibi Türk solu da milliyetçi. Kendilerini Kemalist diye tanımlayan solcuların çoğu, hâlâ kurtuluş savaşındaymış gibi davranıyor, egemenliğin yabancı odaklarca tehlikeye atıldığına inanıyor
Türk milliyetçiliğinin birçok kılıfı var. Geçen hafta muhalefet partileri CHP ve MHP, ‘Türklüğü aşağılamanın’ suç olarak kalmasından yana oldukları için TCK’nın 301. maddesinin reformuna karşı oy kullandı. Türkler, üretilen en büyük milli bayrakla Guinness Rekorlar kitabına girmeyi başardı. Türklerin milli kimliği için tehlike oluşturdukları gerekçesiyle yabancı din adamları ve misyonerler öldürüldü. Azınlıkların Türkleştirilerek asimile edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biridir. Türk ulus devletini içeride ve dışarıdaki düşmanlardan korumak amacıyla emekli askerler, polisler ve birkaç aydın ‘Ergenekon’ adlı çeteyi kurarak siyasi suikastlarla bir darbenin zeminini hazırlamak ve akabinde Türkiye’nin kendi içine kapanmasını sağlamak istediler.
Laiklikten daha kemikleşmiş
Türkiye’de milliyetçilik, sağcı MHP’ye oy veren seçmen sayısına bakarak tahmin edilenden daha büyük öneme sahip ve toplumun tüm katmanlarına kök salmış durumda. Bu nedenle Kemalist seçkinler geçen yıl, genel seçimlerden zaferle çıkan ve Gül’ü cumhurbaşkanı seçtiren Erdoğan hükümeti karşısında yeniden zemin kazanmak için milliyetçilik kozunu kullanmıştı. Laiklik gibi konular Türklerin çok az bir kesimini harekete geçirirken, milliyetçilik genelde etnik Türkleri seferber ediyor. Dolayısıyla 2007’nin ikinci yarısına Türklerle Kürtler arasındaki ihtilaf damgasını vurdu.
Milliyetçilik, toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlayan bir bağ olarak işlev görüyor ve dışavurumu her katmanda farklı oluyor. Erdoğan hükümetine karşı düzenlenen mitinglerde Türk bayrağını sallayan İstanbullu üst tabakadan gelen eğitimli kadın da, tıpkı kendisine Kurtlar Vadisi dizisini örnek alan ve bu nedenle Türk ulus devleti adına kendi kendine yargılama hakkına sahip olduğunu düşünen işsiz ve okulu yarıda bırakmış bir şahıs gibi milliyetçi.
Milliyetçilik, Türkiye’de devlet anlayışının parçası olmuş durumda. Cumhuriyet kurulduğunda, kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal’in yanındaki askerler bir devlet yarattı, ancak bir ulus yoktu. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü. Yeni cumhuriyetin laik ve Türklerin ulus devleti olması öngörüldü. Cumhuriyet topraklarında yaşayanların Türkleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Türk milliyetçiliği her zaman devlet ve devlet kurumlarının meselesi oldu. Devlet ve kurumları, ulus devletlerini homojen bir Türk milletiyle şekillendirmek ve kendi düşünceleri doğrultusunda tepeden modernize etmek istedi. Zira, Atatürk’ün talimatı Türkiye’nin ‘çağdaş medeniyetler’ seviyesine ulaşması yönündeydi. Bu nedenle devlet seçkinleri okul kitaplarında devlet ve toplumun önceliğinin vurgulanmasını sağladı ve yabancı düşmanlara karşı Türk milleti tablosunu savunma kalesi gibi yansıttı. Bu tablo son yıllarda biraz değişmeye başladı.
Toplumda da rol oynayan milliyetçilik, küreselleşme ve AB sürecinin sonucu olarak bir kesimde etkisini kaybederken, diğer bir kesim Türklüğü tehlikede gördüğü için milliyetçiliğe o denli sıkı sarılıyor. Türk sağcılarında milliyetçilik genelde İslam’la bağlantılı. Zira, 1980’lerde muhafazakâr aydınların oluşturduğu ‘Türk-İslam sentezi’, Türk tarihinin İslami döneminin, yani Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti döneminin yeniden Türk kimliğinin parçası olmasına önemli katkı sağladı.
Geleneksel Türk soluysa, Türkiye’nin egemenliğinin kötü yabancı odaklar tarafından tehlikeye düşürüldüğü, bu odakların Türkiye’yi güya zayıflatmak istediği görüşünde olduğu için milliyetçi. Bu kesim, on yıllardır hiç değişmeksizin ‘anti emperyalist refleks’ini sürdürüyor. Sol milliyetçi CHP’nin 301. maddenin reforme edilmesine gösterdiği gerekçelerden biri de, değişikliğin ‘AB’nin talimatı’ üzerine yapıldığıydı. Hatta aşırı Türk solcuları, Türkiye’nin AB’ye her türlü uyumunu bile, amaçlarının sadece Türkiye’yi zayıflatmak olduğu gerekçesiyle reddediyor. Kendilerini Kemalistler diye tanımlayan Türk solcularının çoğu, ülkeyi hâlâ Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşındaymış gibi görüyorlar. Devletin güçlendirilmesine öncelük verenlerse kendilerini Atatürkçü olarak tanımlıyor.
Yabancılara emlak satışını, ‘Türkiye yabancılara satılıyor’ diyerek kınayanlar da öncelikle solcu milliyetçiler. Sol milliyetçiliğin geleneği, 1908’de 2. Abdülhamid’i deviren ve cumhuriyetin ideolojik temel taşını yerine oturtan, dindar olmayan ırkçı Jön Türkler’e dayanıyor. Bu grup, milliyetçilik için ‘ulusalcılık’, millet için de ‘Türk ulusu’ kavramlarını kullanıyor. Sağcı milliyetçilerse Türk-İslam sentezi geleneğinde, Arapça millet kelimesinden gelen ‘milliyetçilik’ kavramını kullanıyor.
Gayrimüslimlere de rahat yok
Her iki kesim de 1990’lardan beri el ele çalışıyorlar. Solcu ve sağcı milliyetçilerin hedefi, Türkiye’nin küreselleşmesini bir şekilde engelleyebilmek ve ülkenin dışa açılımını sağlayacak olan, toplumun çoğulculuğuna daha fazla alan tanıyan
AB sürecini sekteye uğratmak. İdeolojik birlikteliklerine ‘Kızıl Elma’ adını veren bu gruplar, Türk halkını korumak için sadece AB, ABD, NATO ve IMF gibi uluslararası kuruluşları yabancı düşmanlar olarak tanımlamakla kalmıyorlar. Aynı zamanda Türk milletinin parçası olmakta zorlanan Kürtler ve gayrimüslimler, Ermeniler ve Rumlar gibi azınlıkları da içerideki düşman ilan ediyorlar. Milliyetçilerin sloganı ‘Ya sev ya terk et’ bu kesimlere yönelikti.Rainer Hermann
Radikal, 5 Mayıs 2008
10 Mart 2008
Kahraman Askerden Üniversiteye: Dilin Gücü
Dil canlı bir organizmadır. Bir insandan hiçbir farkı yoktur. Tarihsel süreç içinde sürekli olarak değişir, dönüşür, o da insan gibi sürekli gelişmek, ilerlemek amacını taşır.
Zaman ve dil bir iç içelik ilişkisi içindedirler. Burada vereceğim kısa örnek buna çok güzel bir kanıt oluşturuyor.
Hepimizin bildiği gibi, akademi sözcüğü bugün bütün dillerde "üniversite" anlamında kullanılır. Orijinini aldığı Yunancada bile. Şimdi bu sözcüğün tarihsel süreç içinde geçirdiği serüvene bakalım. Eski Yunan'da savaşlarda kahramanlık gösteren askerlerin adları sitelerde belirli yerlere verilirdi. Tıpkı bugün çeşitli nedenlerle adı duyulmuş bazı şahsiyetlerin adının okullara, hastanelere, caddelere, parklara vs. verildiği gibi. Akademos adlı Atinalı bir askerin de bir savaşta kahramanlık gösterip ölmesi üzerine Atina'daki uğrak bir tepeye adı verilmişti: "Akademos Tepesi".
Gel zaman git zaman, ünlü filozof Platon kendi okulunu kurmaya karar verdi ve bu okulu kuracağı yer de Akademos Tepesi idi. Bundan dolayı bu çok ünlü okul Akademia adını aldı. İşte bundan ötürü, daha sonraki çağlarda yüksekokul anlamında akademi sözcüğü, dünyanın birçok dilinde kullanılır oldu.
Zaman ve dil bir iç içelik ilişkisi içindedirler. Burada vereceğim kısa örnek buna çok güzel bir kanıt oluşturuyor.
Hepimizin bildiği gibi, akademi sözcüğü bugün bütün dillerde "üniversite" anlamında kullanılır. Orijinini aldığı Yunancada bile. Şimdi bu sözcüğün tarihsel süreç içinde geçirdiği serüvene bakalım. Eski Yunan'da savaşlarda kahramanlık gösteren askerlerin adları sitelerde belirli yerlere verilirdi. Tıpkı bugün çeşitli nedenlerle adı duyulmuş bazı şahsiyetlerin adının okullara, hastanelere, caddelere, parklara vs. verildiği gibi. Akademos adlı Atinalı bir askerin de bir savaşta kahramanlık gösterip ölmesi üzerine Atina'daki uğrak bir tepeye adı verilmişti: "Akademos Tepesi".
Gel zaman git zaman, ünlü filozof Platon kendi okulunu kurmaya karar verdi ve bu okulu kuracağı yer de Akademos Tepesi idi. Bundan dolayı bu çok ünlü okul Akademia adını aldı. İşte bundan ötürü, daha sonraki çağlarda yüksekokul anlamında akademi sözcüğü, dünyanın birçok dilinde kullanılır oldu.
24 Şubat 2008
Descartes ve Spinoza'da Töz Anlayışı
(Varlık Felsefesi Sorunları dersi kapsamında yapılmış çalışmadır.)
Felsefe tarihine bakıldığında, töz konusunun, üzerinde çokça durulan bir konu olduğu görülür. Klasik Dönemden Modern Döneme, oradan günümüze çoğu filozof, Varlık Felsefesi etrafında töz konusu üzerinde durmuş ve her biri kendi felsefesi içinde tözü açıklamıştır.
Tözün etimolojik olarak ifade ettiği anlamlara bakılacak olursa; farklı dillerde ousia (Gr.), hypostas (Gr.), hypokeimenon (Gr.), substantitia (Lat.), substance (İng.,Fr.), substanze (Alm.), cevher (Ar.) biçiminde ifade edilmiş olup, ‘Niteliklerin altında duran şey’, ‘Özelliklerin kendisine yüklendiği şey’, ‘Kendi kendine varolan’, ‘Her şeyin üstünde varolan’…gibi anlamlar ifade ettiği görülür.
Bu bilgiler ışığında, modern felsefenin en önemli iki ismi Descartes ve Spinoza’nın töz anlayışlarına bakıldığında Klasik Döneme, Aristoteles’e uzanan birtakım benzerliklerin olduğu görülür. Örneğin, Descartes ve Spinoza’da da töz, Aristoteles’te olduğu gibi bir anlamda Tanrı’yı ifade eder. Yine bu iki filozofun töz ve ilinekler ayrımında da Aristoteles’le benzerlikleri görülür.
Descartes’ın töz anlayışı
Descartes’a göre töz, yukarıda verilen örneklere paralel olarak; ‘Kendi başına varolan, varolmasında başka şeye ihtiyaç duymayan’ şeydir. Ona göre tözün varlığını ancak akıl yoluyla bilebiliriz. Bu noktada, Descartes’ın bu önerisini tam olarak anlayabilmek için onun epistemolojisine de değinmek gerekecektir. Çünkü Descartes’ın varlık anlayışıyla bilgi anlayışı, birbiriyle yakından ilişkilidir.
Bir rasyonalist olan Descartes felsefesini kurarken yepyeni bir yöntem geliştirmeye girişmiştir. Bu yeni yöntem felsefeyi teolojiden koparıp insan aklına dayandırma çabasıdır. Böylelikle en ufak bir şüphe dahi taşımayan bilgiyi bulmaya çalışmıştır. Amacı hakikate ulaşmaktır. Kendisinden en ufak bir kuşku duyulan bilgi de doğru olmayacaktır. En doğru bilgiye ancak akılla ulaşılabilir.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.
Felsefe tarihine bakıldığında, töz konusunun, üzerinde çokça durulan bir konu olduğu görülür. Klasik Dönemden Modern Döneme, oradan günümüze çoğu filozof, Varlık Felsefesi etrafında töz konusu üzerinde durmuş ve her biri kendi felsefesi içinde tözü açıklamıştır.
Tözün etimolojik olarak ifade ettiği anlamlara bakılacak olursa; farklı dillerde ousia (Gr.), hypostas (Gr.), hypokeimenon (Gr.), substantitia (Lat.), substance (İng.,Fr.), substanze (Alm.), cevher (Ar.) biçiminde ifade edilmiş olup, ‘Niteliklerin altında duran şey’, ‘Özelliklerin kendisine yüklendiği şey’, ‘Kendi kendine varolan’, ‘Her şeyin üstünde varolan’…gibi anlamlar ifade ettiği görülür.
Bu bilgiler ışığında, modern felsefenin en önemli iki ismi Descartes ve Spinoza’nın töz anlayışlarına bakıldığında Klasik Döneme, Aristoteles’e uzanan birtakım benzerliklerin olduğu görülür. Örneğin, Descartes ve Spinoza’da da töz, Aristoteles’te olduğu gibi bir anlamda Tanrı’yı ifade eder. Yine bu iki filozofun töz ve ilinekler ayrımında da Aristoteles’le benzerlikleri görülür.
Descartes’ın töz anlayışı
Descartes’a göre töz, yukarıda verilen örneklere paralel olarak; ‘Kendi başına varolan, varolmasında başka şeye ihtiyaç duymayan’ şeydir. Ona göre tözün varlığını ancak akıl yoluyla bilebiliriz. Bu noktada, Descartes’ın bu önerisini tam olarak anlayabilmek için onun epistemolojisine de değinmek gerekecektir. Çünkü Descartes’ın varlık anlayışıyla bilgi anlayışı, birbiriyle yakından ilişkilidir.
Bir rasyonalist olan Descartes felsefesini kurarken yepyeni bir yöntem geliştirmeye girişmiştir. Bu yeni yöntem felsefeyi teolojiden koparıp insan aklına dayandırma çabasıdır. Böylelikle en ufak bir şüphe dahi taşımayan bilgiyi bulmaya çalışmıştır. Amacı hakikate ulaşmaktır. Kendisinden en ufak bir kuşku duyulan bilgi de doğru olmayacaktır. En doğru bilgiye ancak akılla ulaşılabilir.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.
Platon'un Devlet Diyalogunda İdeal Devletin Bozulması ve Bozuk Devlet Düzenleri
[Bu makale, Klasik Siyaset Felsefesi dersi kapsamında hazırlanmıştır.]
Ünlü filozof Platon’un Devlet diyalogu siyaset felsefesinin temel kitaplarından biridir. Aristoteles’ten günümüze kadar, gerek taraftar, gerekse karşıt olsun, bir siyaset felsefesi kuramı oturtmaya çalışmış hemen tüm filozof, felsefeci ve düşünürler Platon’un Devlet’ine değinmişlerdir. Bu durum da Devlet’in, siyaset felsefesinin temel kitaplarından biri olduğu tezini desteklemektedir.
Bilindiği üzere Platon idealist bir filozoftur. Devlet diyalogunda da, idealize ettiği devlet düzenini sunar. Burada, iş bölümüne dayalı toplumsal bir düzen söz konusudur. Bu aynı zamanda hiyerarşik bir düzendir. Şimdi bu düzene, bu yazıda ele alacağımız konu çerçevesinde, kısaca bir göz atacağız.
Platon’un kurduğu sistemde çocuklar doğduktan bir süre sonra ana-babalarından alınıp ortak yaşama alanlarında yetiştirilmeye başlanacaklardır. Bu iş devletin yöneticilerinin sorumluluğunda olacaktır. Çocuklar mükemmel bir biçimde yetiştirileceklerdir. Bu da kendilerine verilecek bir o kadar mükemmel bir eğitimle gerçekleştirilecektir. Bu eğitim iki ana kategoride toplanır: Müzik ve jimnastik. Müzik yoluyla ruh, jimnastik yoluyla da beden eğitilmiş olacaktır.
Burada detaylarına girmeyeceğimiz bu sıkı ve uzun eğitimin sonucunda, zaten iyi yaradılışlı olan bu çocuklar, yetkin birer insan haline geleceklerdir. İyi yaradılıştan kasıt şudur: Platon’un kurduğu devlette her isteyen istediğiyle evlenemeyeceği gibi, evlenme zamanını da evlenecek kimseler kendileri belirleyemezler. Kurulacak bir sistem içinde, devletin yöneticilerinin gözetim ve kontrolünde, kimlerin kimlerle evleneceği, ne zaman evleneceği ve çocukların ne zaman yapılacağı saptanacak ve böylece doğacak olan çocuklar iyi yaradılışlı ve sağlam yapılı olacaklardır. İşte bu sağlam yaradılışlı çocuklar sağlam bir ruh ve beden eğitiminden de geçtiler mi tam anlamıyla mükemmel birer insan olup çıkacaklardır.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.
Ünlü filozof Platon’un Devlet diyalogu siyaset felsefesinin temel kitaplarından biridir. Aristoteles’ten günümüze kadar, gerek taraftar, gerekse karşıt olsun, bir siyaset felsefesi kuramı oturtmaya çalışmış hemen tüm filozof, felsefeci ve düşünürler Platon’un Devlet’ine değinmişlerdir. Bu durum da Devlet’in, siyaset felsefesinin temel kitaplarından biri olduğu tezini desteklemektedir.
Bilindiği üzere Platon idealist bir filozoftur. Devlet diyalogunda da, idealize ettiği devlet düzenini sunar. Burada, iş bölümüne dayalı toplumsal bir düzen söz konusudur. Bu aynı zamanda hiyerarşik bir düzendir. Şimdi bu düzene, bu yazıda ele alacağımız konu çerçevesinde, kısaca bir göz atacağız.
Platon’un kurduğu sistemde çocuklar doğduktan bir süre sonra ana-babalarından alınıp ortak yaşama alanlarında yetiştirilmeye başlanacaklardır. Bu iş devletin yöneticilerinin sorumluluğunda olacaktır. Çocuklar mükemmel bir biçimde yetiştirileceklerdir. Bu da kendilerine verilecek bir o kadar mükemmel bir eğitimle gerçekleştirilecektir. Bu eğitim iki ana kategoride toplanır: Müzik ve jimnastik. Müzik yoluyla ruh, jimnastik yoluyla da beden eğitilmiş olacaktır.
Burada detaylarına girmeyeceğimiz bu sıkı ve uzun eğitimin sonucunda, zaten iyi yaradılışlı olan bu çocuklar, yetkin birer insan haline geleceklerdir. İyi yaradılıştan kasıt şudur: Platon’un kurduğu devlette her isteyen istediğiyle evlenemeyeceği gibi, evlenme zamanını da evlenecek kimseler kendileri belirleyemezler. Kurulacak bir sistem içinde, devletin yöneticilerinin gözetim ve kontrolünde, kimlerin kimlerle evleneceği, ne zaman evleneceği ve çocukların ne zaman yapılacağı saptanacak ve böylece doğacak olan çocuklar iyi yaradılışlı ve sağlam yapılı olacaklardır. İşte bu sağlam yaradılışlı çocuklar sağlam bir ruh ve beden eğitiminden de geçtiler mi tam anlamıyla mükemmel birer insan olup çıkacaklardır.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.
Demokrasiye Karşı Bir Atinalı: Platon
[Bu makale, Klasik Siyaset Felsefesi dersi kapsamında hazırlanmıştır.]
Günümüzden yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşamış olan Klasik Felsefe döneminin ve Felsefe Tarihinin ünlü Yunan filozofu Platon, her ne kadar felsefesi baştan sona etik kaygılar taşısa da, daha çok politik görüşleriyle bilinir.
Platon’un bu yöndeki görüşlerini dile getirdiği kitabı, insan aklına dayalı felsefenin kesintiye uğradığı Ortaçağ’daki Kilise egemenliği döneminde bile popülerliğini yitirmemiş olan ve başlangıçtan günümüze kadarki genel anlamda Felsefe Tarihi içinde hep önemini koruyagelmiş kadim Politeia’dır.
Burada Platon, bir devlette -en azından kendi döneminin koşulları içinde- olması gereken aşağı yukarı tüm parametreleri kurarak kendi ideal devletinin portresini çizer. Bu devlete kabaca bir göz atacak olursak; En tepede kral yer alır ve deyim yerindeyse tüm yollar ona çıkar. Bu kral devletin mutlak anlamda başıdır. Ancak bu mutlakiyet ona devleti kendi malı gibi çekip çevirme serbestliğini sağlamaz. Platon’un kralı birtakım sınırlandırmalara tabidir. Günümüz düşüncesiyle bir benzetmeyle kralın yetkileri bazı kanunlarla sınırlandırılmıştır. Burada, kanunlarla sınırlandırmadan, yine günümüzdeki anlamıyla bir meşruti monarşi de anlaşılmamalıdır. Kralın tabi olacağı söz konusu kanunlar, doğumundan kral olacağı ana kadar geçen süre içinde edindiği/edindirildiği total bir birikimden ibarettir. Bu birikimi Platon Devlet’te etraflıca açıklar. Kral bir nevi, tabi olacağı kanunları kendi içinde taşır. Kanunların uygulanırlığının kanıtı kendisidir, denebilir. Böylelikle onun diğer krallardan farkı da ortaya çıkar. O, bildiğimiz anlamda sadece bir monark değil, bir filozof kraldır.
Platon’un devletinde filozof kralın dışındaki diğer organlara değinmeden önce bazı noktalara göz atmak gerekir. Her şeyden önce, felsefe tarihine baktığımızda tüm filozofların öne sürdüğü görüşlerin, kendilerinden sonraki dönemlerde hem taraftarları hem de karşıtları olmuştur. Orta yolu bulmaya çalışanlara da rastlamak mümkündür. Doğal olarak Platon’un da hem taraftarları hem de karşıtları her zaman olmuştur. Hatta Platon, gerek yaşamış olduğu dönemin üzerinden oldukça fazla zaman geçmiş olduğu, gerekse de zaten Felsefe Tarihinin en büyük filozoflarından biri olarak kabul edildiği için onun felsefesini, ister taraftarlık ister karşıtlık zemininde olsun, ele almış olanların sayısı her zaman fazlasıyla olmuştur. Bu bağlamda, Platon’un düşüncesinin taraftarlık ya da karşıtlık zemini yaratacak noktalarının ne olabileceği sorusu ortaya çıkıyor. İşte bu soruya bir cevap aramak için de önce Platon’un devlet düşüncesine kısaca bir göz atmak gerekiyor.
Yukarıda da belirtildiği gibi Platon’un felsefesinde hep etik bir tavır söz konusudur. Bunu gayet tabii Devlet’te de görebiliyoruz. Devlet, isminden ve içeriğinden dolayı her ne kadar bir politika kitabı görünümü verse de (ki zaten öyledir) aynı zamanda bir etik kitabıdır. Zaten politika ve etik, felsefenin çoğu zaman birbiriyle ilintili iki konusudur. Platon’da devletini etik bir temellendirmeyle kurar.
Şimdi Platon’un resmettiği devletin dikkat çeken birkaç önemli noktasına fazla detaylara inmeden bir bakacak olursak bu etik temellendirmeyi daha iyi anlama imkanımız olabilir. Devlet diyalogunda tartışmacılar Sokrates ve öğrencileri ile sofist Thrasymakhos ve öğrencileridir. İlk bölümlerde tartışma daha çok Sokrates ve doğru olanın güçlünün işine gelen şey olduğunu gözü kapalı bir biçimde savunan Thrasymakhos arasındadır. Diyalogun hemen başındaki, doğrunun ya da adil olanın ne olduğu tartışmasıyla da Devlet’in aynı zamanda bir etik kitabı olduğu görülür. Zaten Platon devleti insanla bir tutar. Onun gözünde iyi bir insan iyi bir devletin küçük bir figürüdür. O nedenle de Devlet’te olmazsa olmaz erdemlerden biri olan adalet ilkin insanın kendisinde aranır.
Adil olanın ne, adil insanınsa kim olduğu sorusunun cevaplanmaya çalışıldığı Devlet’in ilk kitabı bağımsız olarak ele alındığında henüz bir devletin kurulmaya çalışıldığının işaretleri pek de yoktur. Bu kitabın sonuna gelindiğinde adaletin ne olduğu henüz bulunmuş değildir. Bundan dolayı da ikinci kitapta bu sefer adil bir devletin nasıl olabileceği tartışılmaya başlanır. Eğer adil bir devlet bulunursa devletten daha küçük olan adil insanın da nasıl olduğu, ya da olabileceği büyük örneğine bakılarak kestirilebilir. Çünkü adil insan adil devlette tezahür edecektir.
Platon devletin temelini atmaya insanın tek başına kendi kendine yetmemesi, başkalarını gereksemesi noktasından başlar. Ona göre bir araya gelen ve toplum düzenine geçen insanlar...
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişime geçiniz.
Günümüzden yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşamış olan Klasik Felsefe döneminin ve Felsefe Tarihinin ünlü Yunan filozofu Platon, her ne kadar felsefesi baştan sona etik kaygılar taşısa da, daha çok politik görüşleriyle bilinir.
Platon’un bu yöndeki görüşlerini dile getirdiği kitabı, insan aklına dayalı felsefenin kesintiye uğradığı Ortaçağ’daki Kilise egemenliği döneminde bile popülerliğini yitirmemiş olan ve başlangıçtan günümüze kadarki genel anlamda Felsefe Tarihi içinde hep önemini koruyagelmiş kadim Politeia’dır.
Burada Platon, bir devlette -en azından kendi döneminin koşulları içinde- olması gereken aşağı yukarı tüm parametreleri kurarak kendi ideal devletinin portresini çizer. Bu devlete kabaca bir göz atacak olursak; En tepede kral yer alır ve deyim yerindeyse tüm yollar ona çıkar. Bu kral devletin mutlak anlamda başıdır. Ancak bu mutlakiyet ona devleti kendi malı gibi çekip çevirme serbestliğini sağlamaz. Platon’un kralı birtakım sınırlandırmalara tabidir. Günümüz düşüncesiyle bir benzetmeyle kralın yetkileri bazı kanunlarla sınırlandırılmıştır. Burada, kanunlarla sınırlandırmadan, yine günümüzdeki anlamıyla bir meşruti monarşi de anlaşılmamalıdır. Kralın tabi olacağı söz konusu kanunlar, doğumundan kral olacağı ana kadar geçen süre içinde edindiği/edindirildiği total bir birikimden ibarettir. Bu birikimi Platon Devlet’te etraflıca açıklar. Kral bir nevi, tabi olacağı kanunları kendi içinde taşır. Kanunların uygulanırlığının kanıtı kendisidir, denebilir. Böylelikle onun diğer krallardan farkı da ortaya çıkar. O, bildiğimiz anlamda sadece bir monark değil, bir filozof kraldır.
Platon’un devletinde filozof kralın dışındaki diğer organlara değinmeden önce bazı noktalara göz atmak gerekir. Her şeyden önce, felsefe tarihine baktığımızda tüm filozofların öne sürdüğü görüşlerin, kendilerinden sonraki dönemlerde hem taraftarları hem de karşıtları olmuştur. Orta yolu bulmaya çalışanlara da rastlamak mümkündür. Doğal olarak Platon’un da hem taraftarları hem de karşıtları her zaman olmuştur. Hatta Platon, gerek yaşamış olduğu dönemin üzerinden oldukça fazla zaman geçmiş olduğu, gerekse de zaten Felsefe Tarihinin en büyük filozoflarından biri olarak kabul edildiği için onun felsefesini, ister taraftarlık ister karşıtlık zemininde olsun, ele almış olanların sayısı her zaman fazlasıyla olmuştur. Bu bağlamda, Platon’un düşüncesinin taraftarlık ya da karşıtlık zemini yaratacak noktalarının ne olabileceği sorusu ortaya çıkıyor. İşte bu soruya bir cevap aramak için de önce Platon’un devlet düşüncesine kısaca bir göz atmak gerekiyor.
Yukarıda da belirtildiği gibi Platon’un felsefesinde hep etik bir tavır söz konusudur. Bunu gayet tabii Devlet’te de görebiliyoruz. Devlet, isminden ve içeriğinden dolayı her ne kadar bir politika kitabı görünümü verse de (ki zaten öyledir) aynı zamanda bir etik kitabıdır. Zaten politika ve etik, felsefenin çoğu zaman birbiriyle ilintili iki konusudur. Platon’da devletini etik bir temellendirmeyle kurar.
Şimdi Platon’un resmettiği devletin dikkat çeken birkaç önemli noktasına fazla detaylara inmeden bir bakacak olursak bu etik temellendirmeyi daha iyi anlama imkanımız olabilir. Devlet diyalogunda tartışmacılar Sokrates ve öğrencileri ile sofist Thrasymakhos ve öğrencileridir. İlk bölümlerde tartışma daha çok Sokrates ve doğru olanın güçlünün işine gelen şey olduğunu gözü kapalı bir biçimde savunan Thrasymakhos arasındadır. Diyalogun hemen başındaki, doğrunun ya da adil olanın ne olduğu tartışmasıyla da Devlet’in aynı zamanda bir etik kitabı olduğu görülür. Zaten Platon devleti insanla bir tutar. Onun gözünde iyi bir insan iyi bir devletin küçük bir figürüdür. O nedenle de Devlet’te olmazsa olmaz erdemlerden biri olan adalet ilkin insanın kendisinde aranır.
Adil olanın ne, adil insanınsa kim olduğu sorusunun cevaplanmaya çalışıldığı Devlet’in ilk kitabı bağımsız olarak ele alındığında henüz bir devletin kurulmaya çalışıldığının işaretleri pek de yoktur. Bu kitabın sonuna gelindiğinde adaletin ne olduğu henüz bulunmuş değildir. Bundan dolayı da ikinci kitapta bu sefer adil bir devletin nasıl olabileceği tartışılmaya başlanır. Eğer adil bir devlet bulunursa devletten daha küçük olan adil insanın da nasıl olduğu, ya da olabileceği büyük örneğine bakılarak kestirilebilir. Çünkü adil insan adil devlette tezahür edecektir.
Platon devletin temelini atmaya insanın tek başına kendi kendine yetmemesi, başkalarını gereksemesi noktasından başlar. Ona göre bir araya gelen ve toplum düzenine geçen insanlar...
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişime geçiniz.
21 Şubat 2008
Türbandan lâleye
Türbanla lâlenin, daha doğrusu lâlenin Batı dillerindeki adı olan"tulip"in akraba olacağı hiç insanın aklına gelir mi? Sözcüklerin canlı olduğunu söyleyenler vardır, derler ki her sözcük tarihin içinde bir yerlerde doğar, gelişir, sonra da ölür. Aslında kimi sözcüklerin başına gelenler biyolojik canlıların yaşamlarından bile daha karmaşık görünüyor: Yeni ortaya çıkan bir kavrama karşı gelen bir sözcük doğar, büyür, sonra bazen biçim değiştirir, anlamını yitirir ya da farklı anlamlar üstlenir. 1980'li yıllarda Batı dillerinden anayurdu olan Türkiye'ye geri dönmüş ama bu arada yeni ve özgün bir anlam da kazanmış olan "türban" sözcüğünün de karmaşık ve ilginç bir tarihçesi var. 2008'in Şubat'ındaki Anayasa değişikliğinin ardından "başörtüsü"sözcüğünün yeniden canlanacağı, "türban" sözcüğünün ise geri plana düşeceği anlaşılıyor, bu nedenle türban sözcüğünün unutulmuş tarihine şöyle bir gözatmak ilginç olacak. Türban sözcüğünün eski biçimi, Farsça kökenli "dul-band", yani 'sarığın etrafında dolanarak sarılan uzun bez'. Bu bileşik ad, bir yandan 'çok ince dokunmuş bez'e verilen ad olan "tülbent"e dönüşerek bugüne kadar Türkçe'de yaşamaya devam etmiş, öte yandan 16. yüzyılda Türkçe'den Batı dillerine geçmiş ve 'başa sarılan kumaş' anlamına gelmeye başlamış. Önce eski İtalyanca'da "tolipante" olarak görülmüş, sonra Portekizce'de sözcüğün içindeki "l" harfi, "r"ye dönüşmüş, oradan orta Fransızcaya "turbant" biçimiyle geçmiş. İngilizce'de ise ilk olarak 1561'de "turban" biçiminde kaydedilmiş. Vermeer'in 1675 tarihli "İnci Küpeli Kız" tablosundaki inci küpeyi anımsarsınız herhalde, ama modelin türbanlı olduğunu da ben size anımsatayım. Zaten Avrupa'da türban, 17. ve 18. yüzyıllarda kadınlar arasında yaygın olarak kullanılmış, daha sonra 1920'li yıllarda da moda haline gelmiş. Türban kullanan erkekler de var, ama onlar daha çok Asya'da. Örneğin Tac Mahal'i yaptıran Şah Cihan, türbanlılardan. Günümüzde türban takan erkekler dendiğinde ise Sihleri unutmamak gerek, Hindistan kökenli bu dinin mensubu olan erkekler, inançları gereği hiç kesmedikleri saçlarını büyük bir türbanın içinde topluyorlar.Caner Fidaner
Türbanlı lâle"Lâle" sözcüğü de Farsça kökenli ama bu sözcük Türkçe'de 14.- 15. yüzyıllarda, gelincik gibi kırmızı çiçeklerin genel adı olarak kullanılıyor. 'Lâl', 'kırmızı' anlamına geldiğine göre buna şaşırmamak gerek. Sonra 16. yüzyıl İstanbul'una uğruyoruz ve çiçeksever büyükelçi Bay Busbecq ile tanışıyoruz. Busbecq, çok beğendiği lâleyi İstanbul'dan Hollanda'ya taşıyor. Bu arada çiçeğin adı da "tulipan" biçiminde Avrupa'ya gidiyor. Çiçeğe bu ad veriliyor, çünkü açılmış bir lâlenin ince, narin taç yaprakları, sarığın çevresine "dulbant"ın sarılmasına benzetiliyor. İtalyanca'da ve İspanyolca'da başlangıçta "tulipan" adı kullanılırken, Almanlar ve Hollandalılar, sözcüğün sonundaki "-an" kısmını yanlışlıkla çoğul eki sandıkları için, çiçeğe "tulip" demeye başlıyorlar, Batı dillerinde çiçek bu adla tanınıyor. 17. yüzyılın ortasında Avrupa'da çeşitlenmiş kültür lâlesi Anadolu'ya geri dönüyor, bu dönemde İstanbul'da lâleler ikiye ayrılıyor: Bir gruba 'Anadolu lâlesi' anlamına "lâle-i Rumî" deniyor, Avrupa'dan geri gelenlerin adı ise 'Frenk lâlesi' ya da 'Avrupa lâlesi' anlamına "lâle-i frengi" oluyor. Sonraları, 18. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan "Lâle devri" sırasında da bu çiçek daha da ünlü hale geliyor. Bir bakıyorsunuz çiçeğin adı tülbent, aradan birkaç yüzyıl geçiyor, çiçek aynı çiçek, ama adı değişmiş, lâle olmuş... Örtüye bakıyorsunuz, önce adı başörtüsü, bir dönem türban diye anılmaya başlanıyor, sonra aradan zaman geçiyor, örtünün adı yeniden başörtüsü oluyor... Bütün bunlardan ben iki sonuç çıkarıyorum: Birincisi, eğer bir gün zaman makinesi ile filan başka bir tarihe giderseniz, kullandığınız sözcüklerin o devirde başka anlamlara gelebileceğini unutmayın! İkinci sonucum da şu: Sözcüklere takılmamak gerek, çünkü sözcükler olayların nedeni değil, sonucu olarak ortaya çıkıyor ya da değişiyor. Şöyle de diyebiliriz: Bir toplumdaki değişmeler, o toplumda kullanılan sözcüklerde 'tezahür ediyor'!...
Radikal 17 Şubat 2008
21 Ocak 2008
İspanya'da Şatolar
Türban, Türkiye'nin kronikleşmiş onlarca sorunundan biri. Belli aralıklarla gündeme gelir, bir süre gündemi meşgul eder ve herhangi bir çözüme kavuşmadan, bir başka bahara tekrar gündeme gelmek üzere buzdolabına kalkar.
Malum, bu sıralar yine gündemin bir numaralı maddesi türban. Başbakanın İspanya'da yaptığı açıklama hiç zaman kaybetmeden alevlenmelere neden oldu. Dikkat edilirse türban sorunu her zaman, türbanı çözmek iddiasında olan kesimler tarafından gündeme getiriliyor. Aksini düşünmek de biraz saf niyetlilik olur zaten. Çünkü o kadar çetrefilli bir konu ki türbanın yasak olmasıyla ilgili herhangi bir sorunu olmayanlar, bu sorunu sahiplenmeyenler bu soruna el atıp ellerinin yanmasını istemezler. Hele türbanın zaten yasak kalmasını isteyenler konu gündemde değilken başlarının hep böyle rahat kalmasını istediklerinden, buna hiç değinmezler.
Bu sefer de yine sözünü ettiğimiz durum vuku buldu ve konuyu gündeme, sorunu sahiplenen başbakan getirdi. AKP hükümetinin türban sorununu çözmeyi gerçekten isteyip istemediğini tam olarak bilmiyorum ama istediklerine dair işaretler var. Her şeyden önce parti tabanının önemli bir kısmı türban sorununda bizzat özne olanlardan oluşuyor. Doğal olarak da kendilerindeki, sorunun çözüleceğine dair beklenti AKP'yi dürtüyor. AKP de iktidara geldiği günden bu yana sorunu masaya yatırmak için her zaman fırsat kolladı. Ancak birinci iktidar dönemlerinde sorunu birkaç kez masaya getirmelerine rağmen istedikleri sonuçtan çok uzakta kaldılar. Bu da, iktidarı tek başlarına ellerinde bulundurmalarına rağmen bu sorunu çözecek güçte olmadıklarını gösteriyor. Bu aslında türban sorununun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Bu ikinci iktidar döneminde de AKP'nin gündeminde türban sorunu elbette var. İşte başbakan Erdoğan da İspanya'da bir gazetecinin sorduğu soruyu bir tür fırsat gibi görüp bunu dile getirdi. Türbanın siyasi simge olmasından ne çıkar, dedi. Burada Erdoğan'a bir konuda hak veriyorum. Ülkede türbandan başka siyasi simgeler de var ve kimse bunların yasaklanması gerektiğini dile getirmiyor ya da yasaklanması yönünde girişimde bulunmuyor. Bulunmamalı da zaten. Örneğin bozkurt bıyığı, ince bıyık, devrimci bıyığı vs. de zaten birer siyasi simge. Kimseye herhangi bir zararları olmadıktan sonra kalkıp yasaklamanın bir mantığı da yok. İşte konuya bu şekliyle bakıldıkta türbanın da, siyasi bir simge olmak bakımından yasak olması biraz abes.
Ancak iş o kadar da basit değil tabii. Türban laik devletin en büyük düşmanı olarak addedilen irticayı çağrıştıran bir siyasi simge olarak kabul ediliyor. Özellikle ordu tarafından. Nitekim asker hemen her zaman bu görüşü net şekilde ortaya koymuştur. Bu konu ayrıca tartışılır tabii, burada ele aldığımız konunun sınırları dışında. Ancak ordunun bu tavrı nedeniyle türbanı masaya yatırmak bile çoğu zaman başlı başına bir iş olmuştur. Sorunu masaya yatıranlar da çoğu kez biraz ürkeklikle karışık yapabilmişlerdir bunu. Geçmişte Erbakan bu konuya oldukça kendinden emin bir tavırla eğildi ancak sorunu daha bir karmaşık hale getirmekten başka bir sonuç alamadı.
Burada türbanın kamusal alanda serbest kalmasını ya da yasağın devam etmesini tartışmak değil amacım. Esas işaret etmek istediğim konu, türbanın öyle kolay kolay serbest kalamayacağıdır. Evet, bir tarafta kamusal yaşama katılmanın insan hakkı olduğunu savunup türbanın bu alanda serbest kalması gerektiğini savunanlar, diğer tarafta böyle bir serbestiyetin laik devleti yıkacağı endişesi taşıyanlar... Bu tartışma daha uzun süre devam edeceğe benziyor. Dolayısıyla da AKP çok istekli de davransa, her iki seçmenden birinin oyunu da almış olsa galiba bu konu kendi gücünü aşıyor. O nedenle benim kişisel kanaatim türbanın daha uzun süre yasak olacak olması. Türban konusunda beklentileri olanlara küçük bir tavsiyem var. Bu tavsiyede hiçbir art niyet taşımadığımı da belirteyim. Bana göründüğü kadarıyla, en azından kısa vadede, büyük beklentilere kapılmak hayal kırıklıklarına neden olur.
Malum, bu sıralar yine gündemin bir numaralı maddesi türban. Başbakanın İspanya'da yaptığı açıklama hiç zaman kaybetmeden alevlenmelere neden oldu. Dikkat edilirse türban sorunu her zaman, türbanı çözmek iddiasında olan kesimler tarafından gündeme getiriliyor. Aksini düşünmek de biraz saf niyetlilik olur zaten. Çünkü o kadar çetrefilli bir konu ki türbanın yasak olmasıyla ilgili herhangi bir sorunu olmayanlar, bu sorunu sahiplenmeyenler bu soruna el atıp ellerinin yanmasını istemezler. Hele türbanın zaten yasak kalmasını isteyenler konu gündemde değilken başlarının hep böyle rahat kalmasını istediklerinden, buna hiç değinmezler.
Bu sefer de yine sözünü ettiğimiz durum vuku buldu ve konuyu gündeme, sorunu sahiplenen başbakan getirdi. AKP hükümetinin türban sorununu çözmeyi gerçekten isteyip istemediğini tam olarak bilmiyorum ama istediklerine dair işaretler var. Her şeyden önce parti tabanının önemli bir kısmı türban sorununda bizzat özne olanlardan oluşuyor. Doğal olarak da kendilerindeki, sorunun çözüleceğine dair beklenti AKP'yi dürtüyor. AKP de iktidara geldiği günden bu yana sorunu masaya yatırmak için her zaman fırsat kolladı. Ancak birinci iktidar dönemlerinde sorunu birkaç kez masaya getirmelerine rağmen istedikleri sonuçtan çok uzakta kaldılar. Bu da, iktidarı tek başlarına ellerinde bulundurmalarına rağmen bu sorunu çözecek güçte olmadıklarını gösteriyor. Bu aslında türban sorununun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Bu ikinci iktidar döneminde de AKP'nin gündeminde türban sorunu elbette var. İşte başbakan Erdoğan da İspanya'da bir gazetecinin sorduğu soruyu bir tür fırsat gibi görüp bunu dile getirdi. Türbanın siyasi simge olmasından ne çıkar, dedi. Burada Erdoğan'a bir konuda hak veriyorum. Ülkede türbandan başka siyasi simgeler de var ve kimse bunların yasaklanması gerektiğini dile getirmiyor ya da yasaklanması yönünde girişimde bulunmuyor. Bulunmamalı da zaten. Örneğin bozkurt bıyığı, ince bıyık, devrimci bıyığı vs. de zaten birer siyasi simge. Kimseye herhangi bir zararları olmadıktan sonra kalkıp yasaklamanın bir mantığı da yok. İşte konuya bu şekliyle bakıldıkta türbanın da, siyasi bir simge olmak bakımından yasak olması biraz abes.
Ancak iş o kadar da basit değil tabii. Türban laik devletin en büyük düşmanı olarak addedilen irticayı çağrıştıran bir siyasi simge olarak kabul ediliyor. Özellikle ordu tarafından. Nitekim asker hemen her zaman bu görüşü net şekilde ortaya koymuştur. Bu konu ayrıca tartışılır tabii, burada ele aldığımız konunun sınırları dışında. Ancak ordunun bu tavrı nedeniyle türbanı masaya yatırmak bile çoğu zaman başlı başına bir iş olmuştur. Sorunu masaya yatıranlar da çoğu kez biraz ürkeklikle karışık yapabilmişlerdir bunu. Geçmişte Erbakan bu konuya oldukça kendinden emin bir tavırla eğildi ancak sorunu daha bir karmaşık hale getirmekten başka bir sonuç alamadı.
Burada türbanın kamusal alanda serbest kalmasını ya da yasağın devam etmesini tartışmak değil amacım. Esas işaret etmek istediğim konu, türbanın öyle kolay kolay serbest kalamayacağıdır. Evet, bir tarafta kamusal yaşama katılmanın insan hakkı olduğunu savunup türbanın bu alanda serbest kalması gerektiğini savunanlar, diğer tarafta böyle bir serbestiyetin laik devleti yıkacağı endişesi taşıyanlar... Bu tartışma daha uzun süre devam edeceğe benziyor. Dolayısıyla da AKP çok istekli de davransa, her iki seçmenden birinin oyunu da almış olsa galiba bu konu kendi gücünü aşıyor. O nedenle benim kişisel kanaatim türbanın daha uzun süre yasak olacak olması. Türban konusunda beklentileri olanlara küçük bir tavsiyem var. Bu tavsiyede hiçbir art niyet taşımadığımı da belirteyim. Bana göründüğü kadarıyla, en azından kısa vadede, büyük beklentilere kapılmak hayal kırıklıklarına neden olur.
8 Ocak 2008
Türkiye'de TV Seyircisi Olmak
Bu yazıda Türkiye'de televizyonun izlenmesi konusuna genel bir göz atacağım.
Bilenler bilir, önceleri sadece TRT vardı ama buna rağmen yine de izlenecek birşeyler vardı. Kimilerine göre çok şeyler vardı. Bu kişiden kişiye değişir tabii, ama bana kalırsa tek kanal olmasına rağmen az da olsa izlenecek birşeyler vardı.
Gel zaman git zaman, TRT'nin kanal sayısı arttı. Sonra 90'ların başında özel kanallar vs. boy göstermeye başladı. Neticede, daha 2000'li yıllara varmadan ortalık TV kanallarıyla doldu ve çok faklı konularda programlar izlemeye farklı farklı insanlar görmeye başladık. Tabii kanalların çokluğuna bakarak, rekabetin kaliteyi doğurmasını, teorik olarak beklemek gayet mantıklı ama bu durum bizde maalesef gerçekleşmedi. Bizdeki tam nerede çokluk orada bokluk deyişine uygun bir seyir izledi.
Sözü fazlaca uzatmaya gerek yok. Şu günlere geldiğimizde, ki bu yolda kattettiğimiz zaman pek de uzun bir zaman değil, televizyonların işi olabildiğince sulandırdıklarını, cıvıttıklarını görüyoruz. Tabii bu söylediklerim bütün TV kanalları ve/veya programlar için geçerli değil. Yok mu iyi yayın çizgisine sahip kanallar ya da programlar? Elbette var. Ama bilinen bir gerçek var ki günümüzde uygulanan serbest ekonomik sistem gereği, neye talep varsa o arz edilir, bir şeye talep ne kadar çoksa o şey oranda arz edilir.
Gelmek istediğim nokta şu: İzleyici TV kanallaında sulandırılmış şeyle görmek istiyorsa TV kanalları da o tarz sulu yemekleri onlara hayli hayli sunar. Tabii bu demek değildir ki televizyonlar bu konuda tamamen masum. Hayır. İzleyici her ne kadar bilinçli değilse de TV kanaları da kazanç sağlayan birtakım programları, özellikle reklam aracını kullanarak ha bire insanların gözünün içine sokuyorlar.
Peki tüm bunları niye yazdın?
Bir sonraki yazıda televizyonla ilgili ilişkilerimin tarihi gelişiminden bahsedeceğim. Bendeniz televizyonu tam altı yıldır izlemiyordum ve bu altı yılın ardında bu günlerde tekrar izlemeye başladım. Sizlere televizyon izlememenin insanı nasıl etkilediğini, değiştirdiğini anlatacağım.
Bilenler bilir, önceleri sadece TRT vardı ama buna rağmen yine de izlenecek birşeyler vardı. Kimilerine göre çok şeyler vardı. Bu kişiden kişiye değişir tabii, ama bana kalırsa tek kanal olmasına rağmen az da olsa izlenecek birşeyler vardı.
Gel zaman git zaman, TRT'nin kanal sayısı arttı. Sonra 90'ların başında özel kanallar vs. boy göstermeye başladı. Neticede, daha 2000'li yıllara varmadan ortalık TV kanallarıyla doldu ve çok faklı konularda programlar izlemeye farklı farklı insanlar görmeye başladık. Tabii kanalların çokluğuna bakarak, rekabetin kaliteyi doğurmasını, teorik olarak beklemek gayet mantıklı ama bu durum bizde maalesef gerçekleşmedi. Bizdeki tam nerede çokluk orada bokluk deyişine uygun bir seyir izledi.
Sözü fazlaca uzatmaya gerek yok. Şu günlere geldiğimizde, ki bu yolda kattettiğimiz zaman pek de uzun bir zaman değil, televizyonların işi olabildiğince sulandırdıklarını, cıvıttıklarını görüyoruz. Tabii bu söylediklerim bütün TV kanalları ve/veya programlar için geçerli değil. Yok mu iyi yayın çizgisine sahip kanallar ya da programlar? Elbette var. Ama bilinen bir gerçek var ki günümüzde uygulanan serbest ekonomik sistem gereği, neye talep varsa o arz edilir, bir şeye talep ne kadar çoksa o şey oranda arz edilir.
Gelmek istediğim nokta şu: İzleyici TV kanallaında sulandırılmış şeyle görmek istiyorsa TV kanalları da o tarz sulu yemekleri onlara hayli hayli sunar. Tabii bu demek değildir ki televizyonlar bu konuda tamamen masum. Hayır. İzleyici her ne kadar bilinçli değilse de TV kanaları da kazanç sağlayan birtakım programları, özellikle reklam aracını kullanarak ha bire insanların gözünün içine sokuyorlar.
Peki tüm bunları niye yazdın?
Bir sonraki yazıda televizyonla ilgili ilişkilerimin tarihi gelişiminden bahsedeceğim. Bendeniz televizyonu tam altı yıldır izlemiyordum ve bu altı yılın ardında bu günlerde tekrar izlemeye başladım. Sizlere televizyon izlememenin insanı nasıl etkilediğini, değiştirdiğini anlatacağım.
23 Aralık 2007
O bir mafya babası değil, bir Kabadayı
Sinemamızda ekol haline gelen usta oyuncu Şener Şen, son filmi Kabadayı ile tekrar karşımızda. Bu filmde de, son yıllarda oynadığı çoğu filmde olduğu gibi mükemmel bir performans sergiliyor. Özellikle Eşkıya ve Gönül Yarası gibi son yılların beğenilen filmlerinde başrol oynayan Şener Şen, bu son filmi ile kariyerinin doruğunda olduğunu gösteriyor. Şen'in bir önceki filmi Gönül Yarası'nda yönetmen koltuğunda oturan Yavuz Turgul bu sefer senaryo yazarı. Bu ikilinin kombinasyonundan harika filmler doğuyor gerçekten de.
Filmde Kenan İmirzalıoğlu'nun performansı da göz dolduruyor. Şimdiye kadar iyi adam rollerinde görmeye alıştığımız İmirzalıoğlu kötü adam rolünde galiba daha iyi.
Filmde Kenan İmirzalıoğlu'nun performansı da göz dolduruyor. Şimdiye kadar iyi adam rollerinde görmeye alıştığımız İmirzalıoğlu kötü adam rolünde galiba daha iyi.
19 Aralık 2007
İşte burada o eski bayramlar
Bayramlar yaklaşmaya görsün, insanlar başlıyorlar şu klasikleşmiş ve de klişeleşmiş repliği dile getirmeye: Nerede o eski bayramlar!... Bunu toplumun hemen her kesiminden duymak mümkün üstelik. Genci, yaşlısı, zengini, fakiri, orta hallisi, kadını, erkeğiyle, yılda iki defa tekrarlayıp duruyoruz bu özlem dolu, nostalji kokan cümleyi.
Efendim, gerçekten özlenesi bayramlar mı bıraktık geride de dönüp dönüp dile getiriyoruz bu özlemi? Eski zamanları mı özlüyor, bayramlar vesilesiyle de bunu dile mi getiriyoruz? Geride bıraktığımız yaşantılarımızı, kendi geçmişimizi mi özlüyoruz, nedir?
Bu sorulara, kuşkusuz şimdiye kadar çeşitli cevaplar verildi. Ben de kendimce bir açılım getirmek niyetindeyim. Herşeyden önce şunu dile getirmem gerekiyor ki, Türkiye gibi Üçüncü Dünyalıktan sıyrılmaya çalışan, eğitim seviyesi ve kalitesinin oldukça düşük, kişi başına yayınlanan ve okunan kitap sayısının gelişmiş ülkelerle karşılaştırdıkta çok komik kaldığı ülkelerde bu gibi sorulara makul cevaplar arama geleneği pek yoktur. "Nerede o eski bayramlar! diye soruyorsa insanlar, soruyorlar işte, bunun da sebeb mi var?" gibilerinden bir anlayış egemen. Hal böyle olunca da, insanlarımız galiba daha uzun yıllar bu canım repliği dillerinden düşürmeyecekler. Gelin şimdi biraz bunun altını eşeleyelim.
İnsanlar geçmişte kalan yaşanmışlıklara neden özlem duyarlar? diye sorarak başlayabiliriz. İlk olarak, söz konusu yaşanmışlıklar şimdi yoktur, ortadan kalkmıştır, ama daha da önemlisi istenmediği halde kalkmıştır. Öyle ya, özlem duyulduğuna göre ortadan kalkmış olan pratik, insanların isteği dışında kalkmış demektir. Dönüp günümüze bakalım o halde. Bayramlar ortadan kalktı mı? Hayır. Hiçbir aksaklık, eksiklik yok, yılda iki defa tıkır tıkır kutlanıyor. Bugüne kadar da hiç birimiz birinden birinin kutlanmadığına şahit olmadık. Demek ki sorumuza aradığımız cevap burada değil.
İkinci olarak, geçmişte yapılan, yapılabilen, yaşanan birtakım pratikleri şimdi yapma, yaşama imkanı yoktur. O nedenle de o pratiğin geçmişte yaşanmışına özlem duyulur. Bunun da nedeni, ya biz değiştiğimiz için artık yapmamız mümkün değildir ya da bazı başka değişiklikler beraberinde o pratiği de değiştirmiştir. Bu ikincisi, sorumuzun cevabı olmaya daha yakın gibi duruyor. Ama biraz daha aranalım...
Üçüncü olarak, söz konusu ettiğimiz yaşanmışlıkları, geçmişte paylaştığımız insanlar, yaşadığımız mekanlar, o gün içinde bulunduğumuz koşullar, durumlar vs. değişmiş ya da onlar da kaybolup gitmişlerdir. Bundan dolayı da biz bu yaşanmışlıkların o günkü şekillerine özlem duyuyoruz. Bu üçüncü faktörü konumuzla bağlantılandırmaya çalıştığımızda bakalım ne görüyoruz: Evet, eski bayramları kutladığımız hayat şartları, o günler yaşadığımız mekanlar ve coğrafyalar, daha önemlisi beraber olduğumuz insanlar ya -bizim gibi- değiştiler ya da yitip gittiler. Ama hepsinden de önemlisi ülke de değişti. Türkiye'nin sözümona yirmi yıl önce içinde bulunduğu durum bugünkiyle aynı mı?
Yukarı da sorduğumuz sorunun cevabını aramak yolunda bu üç faktörden başkaca faktörler de gayet tabii ki söz konusu edilebilir. Ancak ben burada bu üçüyle yetineceğim ve daha çok sonuncusu üzerinden bir cevap bulmaya çalışacağım.
Değişim temel bir olgudur. Değişimin olmadığını söylemek neredeyse mümkün değildir. Konu ne olursa olsun. İnsanlar değişir, diller değişir, inançlar değişir. Yaşam koşulları, kişiler, kişilikler değişir. Ülkeler, şehirler, sınırlar, haritalar, siyasal rejimler, iklimler değişir. Ve sayın sayabildiğiniz kadar. Tüm değişimlerin hepsinde de ortak payda insandır. İnsan değişimlerin ya bizzat öznesidir, örnek: siyasal rejimler, ya da o değişimleden etkilenendir, örnek: iklimler. Ama ne olursa olsun, insan işin içindedir. İşin özünde değişen insanın kendisidir.
İşte bu gerçeği göz önünde bulundurarak insanlarımızın neden ikide birde eski bayram özlemlerini gündeme getirdiklerini biraz daha rahat anlayabiliriz. Hiç şüphe yok ki bugün kutlanan bayramlarla 1950'de, 60'ta, 70'te, 80'de kutlanan bayramlar biçim, içerik vs. bakımından aynı değil. Peki ama, kırk yıl öncesi ile aynı olmayan sade bayramlar mı? Bugünkü hangi pratik 1970'tekiyle birebir aynı ki? Herşey değişti. Kimi zaman ülkenin iç dinamikleri değişimi getirdi kimi zaman da dünyadaki değişim rüzgarlarından çoğu ülke gibi biz de etkilendik, değiştik. Bir örnek vermek gerekise, alın size 1980 sonrası Türkiye. 12 Eylül darbesiyle beraber 1983'te dümene geçen Özal, büyük bir liberalizm rüzgarı estirdi. Bir taraftan açık bir toplum haline geldik hızla, diğer taraftan 12 Eylülün getirdiği birçok olumsuzlukla yüzyüze kaldık, içimize sindirdik bunları. Ama neticede toplum değişti, dönüştü. Kaldı ki bu sadece bir örnek. Bunun gibi, toplumun değişimini açık bir biçimde gösteren çok sayıda örnek daha verilebilir.
Böylelikle, toplum almış başını değişime doğru -hem de hızla- yol alırken bayramların da değişmemesini, eskiden oldukları gibi kalmasını istemek biraz saf niyetlilik oluyor kanımca. Herşey değişiyor, dolayısıyla bayramlar da değişiyor. Biz de değişiyoruz gayet tabii. Ama 'ben değiştim' diyenlere de neredeyse hiç rastlanmıyor. İnsanlar kendilerindeki değişimleri görmüyorlar mı ne? Bilemiyorum. Bildiğim birşey var, bayramlarla coşan insanlar içlerindekini yüksek sesle dile getirme cesaretini buluyorlar kendilerinde.
Mutlu bayramlar...
Efendim, gerçekten özlenesi bayramlar mı bıraktık geride de dönüp dönüp dile getiriyoruz bu özlemi? Eski zamanları mı özlüyor, bayramlar vesilesiyle de bunu dile mi getiriyoruz? Geride bıraktığımız yaşantılarımızı, kendi geçmişimizi mi özlüyoruz, nedir?
Bu sorulara, kuşkusuz şimdiye kadar çeşitli cevaplar verildi. Ben de kendimce bir açılım getirmek niyetindeyim. Herşeyden önce şunu dile getirmem gerekiyor ki, Türkiye gibi Üçüncü Dünyalıktan sıyrılmaya çalışan, eğitim seviyesi ve kalitesinin oldukça düşük, kişi başına yayınlanan ve okunan kitap sayısının gelişmiş ülkelerle karşılaştırdıkta çok komik kaldığı ülkelerde bu gibi sorulara makul cevaplar arama geleneği pek yoktur. "Nerede o eski bayramlar! diye soruyorsa insanlar, soruyorlar işte, bunun da sebeb mi var?" gibilerinden bir anlayış egemen. Hal böyle olunca da, insanlarımız galiba daha uzun yıllar bu canım repliği dillerinden düşürmeyecekler. Gelin şimdi biraz bunun altını eşeleyelim.
İnsanlar geçmişte kalan yaşanmışlıklara neden özlem duyarlar? diye sorarak başlayabiliriz. İlk olarak, söz konusu yaşanmışlıklar şimdi yoktur, ortadan kalkmıştır, ama daha da önemlisi istenmediği halde kalkmıştır. Öyle ya, özlem duyulduğuna göre ortadan kalkmış olan pratik, insanların isteği dışında kalkmış demektir. Dönüp günümüze bakalım o halde. Bayramlar ortadan kalktı mı? Hayır. Hiçbir aksaklık, eksiklik yok, yılda iki defa tıkır tıkır kutlanıyor. Bugüne kadar da hiç birimiz birinden birinin kutlanmadığına şahit olmadık. Demek ki sorumuza aradığımız cevap burada değil.
İkinci olarak, geçmişte yapılan, yapılabilen, yaşanan birtakım pratikleri şimdi yapma, yaşama imkanı yoktur. O nedenle de o pratiğin geçmişte yaşanmışına özlem duyulur. Bunun da nedeni, ya biz değiştiğimiz için artık yapmamız mümkün değildir ya da bazı başka değişiklikler beraberinde o pratiği de değiştirmiştir. Bu ikincisi, sorumuzun cevabı olmaya daha yakın gibi duruyor. Ama biraz daha aranalım...
Üçüncü olarak, söz konusu ettiğimiz yaşanmışlıkları, geçmişte paylaştığımız insanlar, yaşadığımız mekanlar, o gün içinde bulunduğumuz koşullar, durumlar vs. değişmiş ya da onlar da kaybolup gitmişlerdir. Bundan dolayı da biz bu yaşanmışlıkların o günkü şekillerine özlem duyuyoruz. Bu üçüncü faktörü konumuzla bağlantılandırmaya çalıştığımızda bakalım ne görüyoruz: Evet, eski bayramları kutladığımız hayat şartları, o günler yaşadığımız mekanlar ve coğrafyalar, daha önemlisi beraber olduğumuz insanlar ya -bizim gibi- değiştiler ya da yitip gittiler. Ama hepsinden de önemlisi ülke de değişti. Türkiye'nin sözümona yirmi yıl önce içinde bulunduğu durum bugünkiyle aynı mı?
Yukarı da sorduğumuz sorunun cevabını aramak yolunda bu üç faktörden başkaca faktörler de gayet tabii ki söz konusu edilebilir. Ancak ben burada bu üçüyle yetineceğim ve daha çok sonuncusu üzerinden bir cevap bulmaya çalışacağım.
Değişim temel bir olgudur. Değişimin olmadığını söylemek neredeyse mümkün değildir. Konu ne olursa olsun. İnsanlar değişir, diller değişir, inançlar değişir. Yaşam koşulları, kişiler, kişilikler değişir. Ülkeler, şehirler, sınırlar, haritalar, siyasal rejimler, iklimler değişir. Ve sayın sayabildiğiniz kadar. Tüm değişimlerin hepsinde de ortak payda insandır. İnsan değişimlerin ya bizzat öznesidir, örnek: siyasal rejimler, ya da o değişimleden etkilenendir, örnek: iklimler. Ama ne olursa olsun, insan işin içindedir. İşin özünde değişen insanın kendisidir.
İşte bu gerçeği göz önünde bulundurarak insanlarımızın neden ikide birde eski bayram özlemlerini gündeme getirdiklerini biraz daha rahat anlayabiliriz. Hiç şüphe yok ki bugün kutlanan bayramlarla 1950'de, 60'ta, 70'te, 80'de kutlanan bayramlar biçim, içerik vs. bakımından aynı değil. Peki ama, kırk yıl öncesi ile aynı olmayan sade bayramlar mı? Bugünkü hangi pratik 1970'tekiyle birebir aynı ki? Herşey değişti. Kimi zaman ülkenin iç dinamikleri değişimi getirdi kimi zaman da dünyadaki değişim rüzgarlarından çoğu ülke gibi biz de etkilendik, değiştik. Bir örnek vermek gerekise, alın size 1980 sonrası Türkiye. 12 Eylül darbesiyle beraber 1983'te dümene geçen Özal, büyük bir liberalizm rüzgarı estirdi. Bir taraftan açık bir toplum haline geldik hızla, diğer taraftan 12 Eylülün getirdiği birçok olumsuzlukla yüzyüze kaldık, içimize sindirdik bunları. Ama neticede toplum değişti, dönüştü. Kaldı ki bu sadece bir örnek. Bunun gibi, toplumun değişimini açık bir biçimde gösteren çok sayıda örnek daha verilebilir.
Böylelikle, toplum almış başını değişime doğru -hem de hızla- yol alırken bayramların da değişmemesini, eskiden oldukları gibi kalmasını istemek biraz saf niyetlilik oluyor kanımca. Herşey değişiyor, dolayısıyla bayramlar da değişiyor. Biz de değişiyoruz gayet tabii. Ama 'ben değiştim' diyenlere de neredeyse hiç rastlanmıyor. İnsanlar kendilerindeki değişimleri görmüyorlar mı ne? Bilemiyorum. Bildiğim birşey var, bayramlarla coşan insanlar içlerindekini yüksek sesle dile getirme cesaretini buluyorlar kendilerinde.
Mutlu bayramlar...
18 Aralık 2007
On yılda oldu bitti
Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi aslında. Bunun farkındayım ve küçük bir çocukken zavallı annemi ne kadar zor durumda bıraktığımı anlıyorum şimdi. Bundan on-on beş yıl önceydi, babam bir harita getirip odamızın duvarına asmıştı. Annem bulunduğumuz ilçeyi göstererek, “Biz buradayız oğlum,” demişti. O bunu der demez, ben de zavallı kadını eli kolu bağlı bırakan sorumu sormuştum, “Anne biz nasıl buradayız? Biz buranın neresindeyiz?”
Rengarenk bir haritaydı. Mavi, yeşil, kırmızı, turuncu, sarı… Yalnız, kenarlarda beyaz ve maviler vardı. Ben ne olduklarını anlamazdım. Anneme kalırsa, onlar denizler ve başka devletlerdi. İyi de devlet ne demekti?
Sovyetler Birliği, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Irak, Suriye. Hepsini ilk o zamanlar duymuştum. Sonra, anlamını hiç bilmediğim İran-Iraklar, İsrail-Filistin'ler, Rusya-Afganistan'lar, Peru-Ekvador'lar vardı.
Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi. Bunların hepsinin anlamını son on yılda öğrendim işte. Hem de anneme gerek duymadan. Hem de bir daha hiç unutmayacağım şekilde. Annemin bin bir güçlükle bana öğrettiklerini de yanlış çıkarıyordu son on yıl. Annem bana Sovyetler Birliği’ni, o haritanın karşısında ne güçlüklerle anlatmıştı, ama orta okul tarih öğretmenim Sovyetler’in artık olmadığını, parçalandığını söylüyordu. Lisedeki tarihçiye göreyse Amerika Sovyetleri küçük parçalara ayırarak, dünyanın tek jandarması olmaya çalışıyordu. Tüm bunların ortasında kalan ben zavallı... Hangi birine inansaydım. Bir tarafta annem, diğer tarafta her biri ayrı şeyler söyleyen öğretmenlerim.
Şu son on yılda karar verdim, hangisine inanacağıma. O yüzden, ne olduysa son on yılda oldu. Önceleri, biz küçükler annemizin elinden tutar, muhtarın nevine telefon etmeye giderdik. Bu durum ayda yılda bir olurdu. Öyle her istediğiniz zaman telefon edemezdiniz. Mesela, bir teyzeniz olurdu başka bir yerde, anneniz ona telefon etmeye giderken, siz de eteğinden tutup giderdiniz muhtarın evine. Köyün tek telefonu muhtarın evindeydi çünkü. Babalarımız daha şanslıydı annelerimize nazaran. Onlar şehre giderdi çünkü. Orada çok telefon vardı.
İşte ne olduysa şu son on yılda oluverdi. Ben daha köyü, şehri yeni yeni algılamaya çalışıyorken, karşıma metropol, megalopol denen yerler çıkıyordu. Coğrafya hocamız daha neler söylüyordu neler. Son on yılda telefondu, “cepti”, internetti, chat'ti, neler çıkmıyordu ki. Artık teyzenizi görmeye muhtarın evine gitmeye gerek yoktu. Kameralı cep telefonları, messenger denen gayet yetenekli internet programlarıyla “özlemler de bitiyordu” ve teyzenizle, dünyanın neresinde olursa olsun, görüntülü, sesli sohbet edebiliyordunuz. Ve bunların sayesinde, değil muhtarın evine, komşunuzun evine bile gitmiyordunuz. Bırakın gitmek, tanımıyordunuz bile komşunuzu. Bu aletler sizi öylesine bağlıyordu ki, asosyal bir varlık oluveriyordunuz. Hem dışarıda da fazla ilgi çekici bir şey kalmıyordu zaten. Dünya küçücük bir köy oluyordu. Ne olursa olsun şu son on yılda oluveriyordu.
Eskiden bir köyümüz vardı, birçok köyümüz vardı yurdun her tarafına serpilen. İrili ufaklı şehirlerimiz vardı sonra. Bu köylerimizin, şehirlerimizin her birinde teyzelerimiz, amcalarımız, kuzenlerimiz vardı, on yılda bir gördüğümüz. “Orda bir köy vardı uzakta”. Gitmesek de, kalmasak da o köy bizim köyümüzdü. Şarkılarımızı söylerdik, sadece bize ait olan, annemizin yaptığı çörekleri yerdik, kimsenin bilmediği. Ve biz vardık.
Sonra ne olduysa şu son on yılda oldu. Sayısını bilmediğimiz köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz ve dahi biz ve o Yunanistanlar, o Sovyetler, o İranlar, o denizler, tek bir köyün içine sokulup kalıyorduk. Artık köylerimiz, uzaktakilerimiz yoktu. Hepimizin ortak bir globo-köy'ü vardı şimdi.
Ve şu on yılda yoklarımız olmaya başlıyordu yavaş yavaş. Çöreklerimiz, peynirlerimiz, peynirli çöreklerimiz… Yoktu. Yerini cola'ydı, burger'di, cips'ti, coffee'ydi, hiç bilmediğimiz şeyler alıyordu. Direnmeye çalışıyorduk ama değişip tekrar çıkıyorlardı karşımıza. Kimi Turka'laşıyordu, kimi Alaturka'laşıyordu. Sabahları fırından çıkıp sıcak sıcak, şehrin her yerinde yerini alan simitlerimiz bile geleneksel fast food oluyordu.
Şu son on yılda oldu, ne olduysa. Bizim şarkılarımız bir şey ifade etmiyordu artık. Kendimizi zorlayıp dinlemeye çalışıyorduk kimi zaman ama olmuyordu. "Yapabileceğimiz her şekilde" yapıyorduk ama bir türlü olmuyordu. Bizden biri, Every way that I can diyerek, yüreğimizi öyle bir kabartıyordu ki, hepimiz onunla gurur duyuyorduk, ne dediğini anlamasak da. Anlamak o kadar önemli miydi? Neticede bizim aramızdan çıkmıştı, bizden biriydi o.
Şu son on yılda çok garip şeyler oldu. Hepimiz aynı memleketin insanları olduk. Fransızlar “ulusal vatandaş” olalı daha 200 yılı yeni geçiyordu ki, hepimiz; biz ,siz, onlar, Fransız, İngiliz, Bulgar, hepimiz aynı köyün “küresel vatandaşları” oluyorduk.
Ne olduysa şu son on yılda oldu. Ve işte bazılarımız hâlâ ne olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk.
Rengarenk bir haritaydı. Mavi, yeşil, kırmızı, turuncu, sarı… Yalnız, kenarlarda beyaz ve maviler vardı. Ben ne olduklarını anlamazdım. Anneme kalırsa, onlar denizler ve başka devletlerdi. İyi de devlet ne demekti?
Sovyetler Birliği, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Irak, Suriye. Hepsini ilk o zamanlar duymuştum. Sonra, anlamını hiç bilmediğim İran-Iraklar, İsrail-Filistin'ler, Rusya-Afganistan'lar, Peru-Ekvador'lar vardı.
Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi. Bunların hepsinin anlamını son on yılda öğrendim işte. Hem de anneme gerek duymadan. Hem de bir daha hiç unutmayacağım şekilde. Annemin bin bir güçlükle bana öğrettiklerini de yanlış çıkarıyordu son on yıl. Annem bana Sovyetler Birliği’ni, o haritanın karşısında ne güçlüklerle anlatmıştı, ama orta okul tarih öğretmenim Sovyetler’in artık olmadığını, parçalandığını söylüyordu. Lisedeki tarihçiye göreyse Amerika Sovyetleri küçük parçalara ayırarak, dünyanın tek jandarması olmaya çalışıyordu. Tüm bunların ortasında kalan ben zavallı... Hangi birine inansaydım. Bir tarafta annem, diğer tarafta her biri ayrı şeyler söyleyen öğretmenlerim.
Şu son on yılda karar verdim, hangisine inanacağıma. O yüzden, ne olduysa son on yılda oldu. Önceleri, biz küçükler annemizin elinden tutar, muhtarın nevine telefon etmeye giderdik. Bu durum ayda yılda bir olurdu. Öyle her istediğiniz zaman telefon edemezdiniz. Mesela, bir teyzeniz olurdu başka bir yerde, anneniz ona telefon etmeye giderken, siz de eteğinden tutup giderdiniz muhtarın evine. Köyün tek telefonu muhtarın evindeydi çünkü. Babalarımız daha şanslıydı annelerimize nazaran. Onlar şehre giderdi çünkü. Orada çok telefon vardı.
İşte ne olduysa şu son on yılda oluverdi. Ben daha köyü, şehri yeni yeni algılamaya çalışıyorken, karşıma metropol, megalopol denen yerler çıkıyordu. Coğrafya hocamız daha neler söylüyordu neler. Son on yılda telefondu, “cepti”, internetti, chat'ti, neler çıkmıyordu ki. Artık teyzenizi görmeye muhtarın evine gitmeye gerek yoktu. Kameralı cep telefonları, messenger denen gayet yetenekli internet programlarıyla “özlemler de bitiyordu” ve teyzenizle, dünyanın neresinde olursa olsun, görüntülü, sesli sohbet edebiliyordunuz. Ve bunların sayesinde, değil muhtarın evine, komşunuzun evine bile gitmiyordunuz. Bırakın gitmek, tanımıyordunuz bile komşunuzu. Bu aletler sizi öylesine bağlıyordu ki, asosyal bir varlık oluveriyordunuz. Hem dışarıda da fazla ilgi çekici bir şey kalmıyordu zaten. Dünya küçücük bir köy oluyordu. Ne olursa olsun şu son on yılda oluveriyordu.
Eskiden bir köyümüz vardı, birçok köyümüz vardı yurdun her tarafına serpilen. İrili ufaklı şehirlerimiz vardı sonra. Bu köylerimizin, şehirlerimizin her birinde teyzelerimiz, amcalarımız, kuzenlerimiz vardı, on yılda bir gördüğümüz. “Orda bir köy vardı uzakta”. Gitmesek de, kalmasak da o köy bizim köyümüzdü. Şarkılarımızı söylerdik, sadece bize ait olan, annemizin yaptığı çörekleri yerdik, kimsenin bilmediği. Ve biz vardık.
Sonra ne olduysa şu son on yılda oldu. Sayısını bilmediğimiz köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz ve dahi biz ve o Yunanistanlar, o Sovyetler, o İranlar, o denizler, tek bir köyün içine sokulup kalıyorduk. Artık köylerimiz, uzaktakilerimiz yoktu. Hepimizin ortak bir globo-köy'ü vardı şimdi.
Ve şu on yılda yoklarımız olmaya başlıyordu yavaş yavaş. Çöreklerimiz, peynirlerimiz, peynirli çöreklerimiz… Yoktu. Yerini cola'ydı, burger'di, cips'ti, coffee'ydi, hiç bilmediğimiz şeyler alıyordu. Direnmeye çalışıyorduk ama değişip tekrar çıkıyorlardı karşımıza. Kimi Turka'laşıyordu, kimi Alaturka'laşıyordu. Sabahları fırından çıkıp sıcak sıcak, şehrin her yerinde yerini alan simitlerimiz bile geleneksel fast food oluyordu.
Şu son on yılda oldu, ne olduysa. Bizim şarkılarımız bir şey ifade etmiyordu artık. Kendimizi zorlayıp dinlemeye çalışıyorduk kimi zaman ama olmuyordu. "Yapabileceğimiz her şekilde" yapıyorduk ama bir türlü olmuyordu. Bizden biri, Every way that I can diyerek, yüreğimizi öyle bir kabartıyordu ki, hepimiz onunla gurur duyuyorduk, ne dediğini anlamasak da. Anlamak o kadar önemli miydi? Neticede bizim aramızdan çıkmıştı, bizden biriydi o.
Şu son on yılda çok garip şeyler oldu. Hepimiz aynı memleketin insanları olduk. Fransızlar “ulusal vatandaş” olalı daha 200 yılı yeni geçiyordu ki, hepimiz; biz ,siz, onlar, Fransız, İngiliz, Bulgar, hepimiz aynı köyün “küresel vatandaşları” oluyorduk.
Ne olduysa şu son on yılda oldu. Ve işte bazılarımız hâlâ ne olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)
.jpg)
.jpg)

.jpg)
.jpg)

