3 Eylül 2020

Çürük Elmalar

"Sepetteki elmalar kimin?" diye sordum. "Çürük olanlar benim," dedi İsa, "gerisini bilmiyorum." İsa'nın henüz efendi olmadığı günlerden biriydi. 

Maksadım İsa'ya merak ettiğim bir meseleyi sormaktı. Yanaşıp bir bahaneyle sözü açmam gerekiyordu. Bundan ötürü yanına gittiğimde oracıkta duran içi elma dolu sepeti görüp öylesine sordum. Neden sordun, diye sorsa verecek cevabım da yoktu ya. 

Geçen gün kraliçenin tebdilikıyafet çarşıya çıkıp İsa'nın dükkânını ziyaret ettiğini gördüydüm. Onun kraliçe olduğunu biliyordum elbette. Bunu o an yanımda bulunanlara söylemedim haliyle. Ne var ki ziyadesiyle meraklandım. Kraliçe İsa'dan ne istemeye gelmiş olabilirdi? Elbette bütün kraliçeler ve krallar bir fakirin dükkânına yalnızca istemek için girerler. İşte bunu sormaya vardıydım İsa'nın yanına.

"Kraliçe ne istedi senden?" dedim. O kadının kraliçe olduğunu biliyor oluşuma şaşırmadı İsa. Ben de buna şaşırmadım. Birbirimizi nicedir tanıyorduk. "Akıl istemeye gelmiş," dedi. "Neymiş?" diye sürdürdüm. "Kral onu sevmiyormuş. Üstelik de başka kadınlarla gününü gün ediyormuş," dedi. "Ne demelere kralla evlenmiş," dedim ben de. Bana cevap vermek yerine sepetteki çürük elmalardan birini alıp bana uzatarak, "Biliyorsun ki," dedi, "ben hayatta sana pek çok kez çürük elma uzatmışımdır, gelgelelim niyetim her daim sağlam olmuştur." "Bilmez miyim," dedim. "Sepetimizin büsbütün sağlam elmalarla dolacağı o gün," diye sürdürdü İsa, "o gün gelecek mi?"

31 Ağustos 2020

Sosyal medya çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak

Kimlik doğduğun bir şey olmaktan çıktı ve bir göreve dönüştü: Kendi cemaatini kendin oluşturmak zorundasın. Ama cemaatler yaratılmaz, bir zümreye ya aitsindir ya da değilsindir. Sosyal ağların yaratabileceği şey bir alternatif (ikame). Cemaat ile ağ arasındaki fark şu: sen bir cemaate aitsindir ama ağ sana aittir. Dizginler elindeymiş gibi hissedersin. Dilersen arkadaş eklersin, dilersen silersin. İlişkin olan önemli insanların kontrolü senin elindedir. Sonuç olarak insanlar kendilerini biraz daha iyi hisseder, çünkü bireyci çağımızın büyük korkusu yalnızlık, terk edilmişliktir. Ancak internette arkadaş ekleyip çıkarmak o kadar kolaydır ki insanlar sokağa çıktıklarında, işe gittiklerinde, mantıklı bir etkileşime girmeleri gereken çok sayıda insanı bir arada bulacakları herhangi bir yerde gerekli gerçek sosyal becerileri edinmeyi başaramazlar. Harika bir insan olan Papa Francis, seçildikten sonra ilk röportajını İtalyan gazeteci ve ateistliği kendinden menkul Eugenio Scalfari’ye verdi. Bu bir işaretti: Esas diyalog sizinle aynı şeylere inanan insanlarla konuşmak değildir. Sosyal medya bize diyalog kurmayı öğretmiyor, çünkü anlaşmazlıktan kaçınmak çok kolay. Ancak insanların çoğu sosyal medyayı bir araya gelmek veya ufuklarını genişletmek için değil, tam tersine, kendilerine kendi seslerinin yankıları olan sesleri duyacakları, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görecekleri bir konfor alanı yaratmak için kullanıyor. Sosyal medya çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak.
Zygmunt Bauman 
(Buradan)

30 Ağustos 2020

Bir berber bir kuaföre: Bre kuaför, gel bir saç tasarımcısı açalım

Tezgâhtar satış danışmanı oldu, sekreter yönetici asistanı. Berberse önce kuaför oldu, şimdi saç tasarımcısı da deniyor. Apartman yetersiz mi geliyordu ki şimdi rezidans denir oldu? Kendine eğitimci diyen öğretmenlerin sayısı da az değil. Eskiden eleman aranırken şimdi çalışma arkadaşları aranıyor. Örnekler saymakla bitmez.

İşin tuhaf yanı, eski tezgâhtarlar şimdiki satış danışmanları gibi müşterilerin yüzüne sahte gülüşlerle gülmüyorlar, bir malı satmak için de herhalde onlar kadar yalan söylemiyorlardı. Üstelik, satış danışmanları dükkânın içinde sabahtan akşama kadar ayakta duruyor, üstlerine başlarına da dikkat etmek zorundalar.

Berberler kuaför oldukça hem kaliteleri düştü, hem fiyatları yükseldi. Bir santim kes, diyorsun iki buçuk santim kesiyor, daha santimin ne kadar olduğunu bilmiyor ama saçına on dakika makas vurup elli lira almasını biliyor. Kadın kuaförlerine hiç girmiyorum bile. Saç tasarımcılarının ortalama fiyatlarıysa herhalde üç yüz beş yüzdür.

Bugün İstanbul'un ortalama bir semtinde ortalama bir apartman dairesinin genişliği yüz metrekare, fiyatıysa 1500 ₺ iken, aynı metrekaredeki bir rezidansın kirası 3000'den, aidatı da 500'den aşağı değildir. İki yıl önce rezidansta oturan bir arkadaşı ziyarete gittim, ev kelimenin tam anlamıyla göt kadar, yatak odasına sığan tek şey yatak, salona kanepeyle televizyon konduktan sonra bir kişinin ayakta durabileceği yer kalmış, mutfak desen köşede bir lavaboluk yer, 1750 ₺ kira ödüyordu, aidatı sormadım.

Gerek gerçek hayatta, gerekse sosyal medyada tanıdığım bir hayli öğretmen arkadaşım var, çoğunun profilinde "eğitimci" yazar. Eğitim anlayışınız nedir, diye sorsan iki kelime edemeyeceklerine kalıbını basarsın. Bir gün olsun ellerinde bir kitapla göremezsiniz çoğunu, ama öğretmen kelimesi yetersiz geliyor olacak ki kendilerine eğitimci demeyi uygun görüyorlar. 

Eleman değil de "çalışma arkadaşı" arayan iş yerlerinin o arkadaşlara ne tür çalışma şartları sundukları herkesin malumu. Çalışma arkadaşı, ekip arkadaşı diyerek güya insanları onore eden sistem, onları çalıştırma biçimleriyle köleden beter hale sokar.

Peki, acaba neden böyle oluyor? Dil "insanileştikçe" şartlar, tavırlar neden kötüleşiyor?

23 Ağustos 2020

Yersen

İki binli yıllarla birlikte genel anlamda internetin, özel anlamdaysa sosyal medyanın hayatımızda iyiden iyiye yer etmesinin, hiç kuşkusuz, bütün sanat dalları üzerinde olduğu gibi, edebiyat üzerinde de önemli pozitif etkileri oldu. Sözgelimi, internet öncesi dönemde hiç tanınmayan ya da çok az tanınan kimi şairlerle yazarlar daha bir tanınır oldular, ondan da önemlisi daha çok okunur oldular.

Şiir özelinde ele alacak olursak, eskiden hiç mi hiç bilinmeyen bazı şiirler bugün o kadar bilinir oldular ki ülkede neredeyse duymayan yok. Mesela Gülsen Arkın'ın, "Ah, kimselerin vakti yok durup kalın kıyafetler giymeye." dizesi bugün sosyal medyanın en ünlü dizelerinden biridir. Şair Gülsen Arkın bir kış günü ipince giyinmiş birkaç kız gördükten sonra, "Biz gençken böyle miydik, ah!" diye iç geçirdikten sonra oracıkta bu dizeyi yazmıştır.

Dize demişken, yukarıdaki kadar olmasa da, "Hüzün ki en çok yakışandır balıklara." bir başka ünlü dizedir. Şair İlhami Yağız bir gün küçük bir göletteki balıkların gözünün içine bakıp hiçbir zaman denizi göremeyecek olmaktan ötürü nasıl hüzünlendiklerini görmüş ve bu dizeyi yazmıştır. 

Şiir olmasa da bugün epey ünlü olan bir diğer söz de Afşar Cemal'in, "O güzel insanlar o kardan atlara binip gittiler." sözüdür.

Hiç şüphesiz, şair Kemal Füreya'nın şu dizesi günümüzün en ünlü dizesi olmalıdır: Hayat kısa, kuşlar ekmek kırıntısı yiyor. Söylendiğine göre, Kemal Füreya bir gün açık havada kahvaltı ederken yanına konan serçelere biraz ekmek kırıntısı atar, onlar kırıntıları yerken derin düşüncelere dalar ve nihayetinde bu dizeyi yazar. 

Fakat herhalde hiçbir şiir bugün ünlü ozan Maşuk Veysel'in şu şiiri kadar ünlenmemiş, duyulmamıştır: 

Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında,
çay var içersen,
ben var seversen,
yol var gidersen,
bulaşık var yıkarsan,
facebook var girersen,
selfi var çekersen, 
waffle var yersen,
hıyar var soyarsan.

22 Ağustos 2020

Bu çimen

Bu çimen
bu yağmur suyunu
canı pahasına
bağrında tutacak.

20 Ağustos 2020

Okunacak kitaplar

Bu yazıyı 5 Kasım 2016'da yazmış, öylece bırakmışım, taslak olarak kalmış. Bu renkteki kısımlar şu anda eklediklerim.

***
Okuyacağım kitapların listesini artık eskisi kadar dağınık tutmuyorum. Hatta son bir-iki yıldır iyicene düzene soktum. Eskiden kitaplıkta, defterdeki, bilgisayardaki listede, kütüphane rafında ve bir de kafamın içinde sayısını kendim bile bilmediğim okunacak kitaplarım vardı. Şimdiyse adına kalkınma planı dediğim, her yıl için bir önceki yılın sonunda hazırladığım, ete kemiğe bürülü okuma listeleri yapıyorum. Öyle çok uzun da tutmuyorum listeyi, sözgelimi, yirmi kitaplık bir liste yapıyorum, onları okuyup bitirdikten sonra üzerine ne kadar başka kitap eklersem de kâr sayıyorum. Geçtiğimiz aralıkta da oturup okumak istediklerimi derleyip toparladım, böylece 2016 kalkınma planı çıktı ortaya. 
Bunu sekiz ay kadar önce yazmışım. Sözünü ettiğim o kalkınma planı şuydu:
  1. Ağaçların Özel Hayatı, Alejandro Zambra
  2. Başka Bir Ülkede, David Constantine
  3. Deniz Kenarında Geyikler, Ralf Rothmann
  4. At Çalmaya Gidiyoruz, Per Petterson
  5. Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur, Faruk Duman
  6. Bir İntihar Efsanesi, David Vann
  7. Vişne'nin Cinsiyeti, Jeanette Winterson
  8. Swastika Geceleri, Katharine Burdekin
  9. Lizbon'a Gece Treni, Pascal Mercier
  10. C, Tom McCarthy
  11. Rojnivîska Spinoza, Şener Özmen
  12. Döşeğimde Ölürken, Faulkner
  13. Kitap Evi, Enis Batur
  14. Qûma Mezopotamyayê, Fawaz Hussain
  15. Haw, Kemal Varol
  16. Ay ve Şenlik Ateşleri, Pavese
Yılın bitmesine iki aydan az bir zaman kaldı. Görülüyor ki kalkınma planım umduğum gibi neticelenmeyecek. E, plana uymazsan olacağı bu. On altı kitaplık listeden beş tanesini okumuşum, altı çizili olanlar. 

(Ağaçların Özel Hayatı, Lizbon'a Gece Treni ve Kitap Evi'ni de okudum daha sonra.)

Neden bu kitapları almıştım okuma listeme? Zambra'nın Eve Dönmenin Yolları'nı okuyup beğenince onun bir kitabını daha okuyasım geldi, bu da Ağaçların Özel Hayatı oldu. Başka Bir Ülkede ile Deniz Kenarında Geyikler, galiba ikisini de Semih Gümüş'ün bir yazısında gördüm, öneriyordu, okuyayım dedim. Deniz Kenarında Geyikler LAMER'in kütüphanesinde var, almak için gittim, şu an bir kütüphane görevlisi olmadığından ödünç veremiyoruz, dediler. Geçen gün yolum gene o tarafa düşünce gittim, aynı şeyi söylediler. Doğru mu söylüyorlar, uyduruyorlar mı, bilmiyorum.  At Çalmaya Gidiyoruz'u okumak isteyişimin nedenini şurada demiştim. Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur üç-beş yıldır kafamdaki listede duruyordu, galiba bir kitapçıda görmüştüm ilkin. Hem, Faruk Duman'ın henüz bir kitabını okumuş değilim. Bir İntihar Efsanesi'ni gene Semih Gümüş'ten duyduydum. Hangi kütüphanedendi, hatırlayamadım, alıp neredeyse tamamını metrolarda okumuştum. Vişne'nin Cinsiyeti'ne ya bir gazete kitap ekinde ya da bir kitap sitesinde rastlamıştım. Swastika Geceleri'nin konusu hakkında internetten bir-iki yazı okuyunca ilgimi çekti. Lizbon'a Gece Treni'nden çoğu yazarın övgüyle söz ettiğine rastladım birkaç kez. Hacettepe Kütüphanesi'ne gitmiştik Aze'yle, C'yi orada görmüştüm, yeni gelmişti üstelik, benim için ödünç aldı, okudum. Şener Özmen son yıllarda adı birden duyulup ünlenen bir Kürt yazar. Henüz bir kitabını okumadım, iyi yazar olduğunu söyleyen bir-iki yazıya rastlayınca merak ettim ve Rojnivîska Spinoza'yı (Spinoza'nın Günlüğü) okuma listeme aldım. Döşeğimde Ölürken'i, yanlış anımsamıyorsam gene Semih Gümüş salık vermişti bir yazısında. Enis Batur'un Kitap Evi'ni çıktığı zaman gazetelerin kitap eklerinde görmüştüm. Fawaz Husên de henüz okumadığım Kürt yazarlardandı, nihayet bu yaz Qûma Mezopotamyayê'yi (Mezopotamya'nın Kumları) okudum. Ayrıntı Yayınları geçen yıl Sarı Kitaplar adıyla bir dizi başlattı. Kürt olup da başka dillerde yazan yazarların kitaplarını hem Kürtçeye hem de Türkçeye çevirip yayımlayacakları bir dizi. Şimdilik üç kitabı olan dizinin devamı gelmeyecek gibi görünüyor. Kemal Varol'un Haw'ı da çıktıktan hemen sonra epey övgü alan bir kitap oldu. Pavese'nin Ay ve Şenlik Ateşleri'ni okumayı ise herhalde on yılı aşkındır erteliyordum, nihayet bu yıl okudum.


Zorunlu olarak okuduklarım hariç yılda otuz civarında kitap okuyorum. En azından son birkaç yılki okuma düzenim bu. Fakat anlaşılan bu yıl son yıllar içinde en feci yıl olmuş, çünkü şu ana değin yalnızca on üç kitap okuyabilmişim. Şunlar:

  1. Üç Damla Kan, Sâdık Hidâyet
  2. Animal Farm, Orwell (e-kitap)
  3. Ay ve Şenlik Ateşleri, Cesare Pavese
  4. Göçmüş Kediler Bahçesi, Bilge Karasu
  5. C, Tom McCarthy
  6. Türkler Kürtler Kıbrıslılar / İngiltere’de Türkçe Yaşamak, Tayfun Atay
  7. Ufkun Ötesindeki Dünyalar, Joachim G. Leithäuser
  8. Bir İntihar Efsanesi, David Vann
  9. Haydutun Aşkı, Massimo Carlotto
  10. Meseleya Wijdanê, Ahmed Muxtar Caf
  11. Quma Mezopotamyayê, Fawaz Husên
  12. Ekmek Arası, Charles Bukowski
  13. Kâğıt Ev, Carlos María Domínguez
Bu yılın listesinde yer alıp da okuyamadığım, okuyamayacağım kitapların önümüzdeki yılın listesine kendiliğinden girmeleri gerekir mantıksal olarak. Ancak bu, önümüzdeki yıl için yeni bir liste yapılmayacağı anlamına da gelmez elbette. Nitekim şimdiden yapmaya başladım da. İşte, henüz taslak durumunda olan 2017 kalkınma planım:
  1. Dava, Kafka
  2. Keçiler Dönemi, Luan Starova
  3. Cennet Kayıp, Cees Noteboom
  4. Kış Uykusu, Goli Taraghi
  5. İncelenen Hayatlar, Stephen Grosz
  6. Buzda Yürüyüş - Münih Paris, Werner Herzog
  7. Sisifos Söyleni, Albert Camus
  8. Yabancı, Albert Camus
  9. Sincaplı Gece, Cem Akaş
  10. Ne Yapabilirim, Gündüz Vassaf
  11. Babamın Tüfeği, Hiner Saleem
  12. Paris ve Londra'da Beş Parasız, Orwell
(Bu listeden de Üç Damla Kan, Keçiler Dönemi, Cennet Kayıp, İncelenen Hayatlar, Buzda Yürüyüş ve Yabancı'yı okudum. Yabancı'yı daha önce bir-iki kez okumuştum zaten, amacım bu kez Sisifos Söyleni'yle beraber okumaktı güya, ne oldu o iş!)

Dedim ya, bu liste henüz taslak durumunda. Bundan ötürü de önerilere sonuna kadar açık olduğumu belirtmek isterim. Yukarıdakilere bakılınca ne tür kitaplar okuduğum kolaylıkla anlaşılabilir sanırım.

Yazıyı buraya kadar yazıp neden öylece bırakmışım ki?
***
Eski bir alışkanlığım da nüksetmiş görünüyor bu arada. Pek çok kitabı bir arada okuyorum. Böyle olunca okuma hızı da biraz düşüyor tabii. Rüzgârın Gölgesi (Carlos Ruiz Zafón), Cam (Sam Savage), Kröyçer Sonat (Tolstoy), Hazar Sözlüğü (Milorad Paviç) ve Atocha'dan Ayrılış (Ben Lerner) şu an okuduklarım.

18 Ağustos 2020

"En kötü yıl"

Pek çok kimse 2020'nin bir felaketler yılı olduğunda hemfikir. Gelin o halde tarihten bir yaprağa bakıp biraz avunalım.
***
Harvard Üniversitesi'nden Orta Çağ tarihçisi ve arkeolog Michael McCormick'e göre, M.S. 536, dünyada yaşamak için "en kötü yıllardan biri ve hatta en kötüsü olabilir."
McCormick, Science dergisine yazdığı makalede, 536 yılında Avrupa, Orta Doğu ve Asya'nın bir bölümünü gizemli bir sis perdesinin kapladığını ve tam 18 ay boyunca hem gece hem de gündüz dünyanın karanlıkta kaldığını yazdı.
536 yılının yazında, hava sıcaklıkları 1,5 ile 2,5 derece düştü ve böylece son 2300 yılının en soğuk 10 yılı başladı.
Çin'e yaz aylarında kar yağdı, ekinler dondu ve insanlar açlıktan öldü.
İrlanda'da resmi belgelere göre, "536 ile 539 yılları arasında yiyecek ekmek bulunamadı."
Beş yıl sonra, 541 yılında ise o dönem Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na ait olan, Mısır'ın güneydoğusunda Nil Nehri'nin en doğu ağzında yer alan liman kenti Pelusium'da hıyarcıklı veba (bubonik veba) salgını baş gösterdi.
McCormick'e göre, bugünkü adıyla Justinianus Veba Salgını'nda hastalık çok hızlı bir şekilde yayıldı ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun nüfusunun üçte birini ortadan kaldırarak, çöküş sürecine de ivme kazandırdı.
Peki ama bu yıkıcı olayları tetikleyen neydi?
Tarihçiler uzun yıllardır, altıncı yüzyılın ortalarında çok uzun süren, dünyanın gün ışığından mahrum kaldığı karanlık bir dönem yaşandığını biliyorlardı. Ancak bu gizemli sis perdesinin nereden geldiği ise bilinmezliğini koruyordu.
Ancak, Harvard Üniversitesi İnsan Tarihi Bilimi İçin Girişim grubundan araştırmacılar, İsviçre'de yer alan bir buzuldan alınan bir buz parçası üzerinde aşırı hassas bir inceleme yürüttü ve bu karanlık döneme dair yeni bir açıklama getirdi.
536 yılının baharında oluştuğu bilinen buz parçasında, iki adet mikroskobik volkanik cam parçacığı bulundu. Bu da İzlanda veya Kuzey Amerika'da meydana gelen büyük bir volkanik patlamanın küllerinin kuzey yarıküreye yayıldığı tezini gündeme getirdi.
Araştırmacılar, volkanik sisin, soğuk hava dalgasıyla birlikte rüzgarlarla önce Avrupa'ya ardından da Asya'ya taşındığını düşünüyor.
540 ve 547 yıllarında da birer büyük volkanik patlama daha yaşandı.
Üst üste yaşanan volkanik patlamalarla ve aynı dönemde baş gösteren veba salgını, Avrupa'yı ekonomik durgunluğa soktu ve bu dönem 640 yılına kadar yaklaşık 100 yıl devam etti.
(...)
(Buradan)

16 Ağustos 2020

Yeni (sosyal) kelimeler

Yeni kelimeler ürettim:

müfyesbik: facebook'u olan,
münstegrim: instagram'ı olan,
müttewtir: twitter'ı olan.

Bundan böyle "Abuzittin Facebook'ta şöyle yazmış" demek yerine, "Müfyesbik Abuzittin şöyle yazmış" demek yetiyor.

14 Ağustos 2020

Şeyist

Biz talebeyken şeydik
İyi arkadaştık şeylen
Biliyorsunuz şeylen şey olunmaz
Ben şeyi bitirince babam
Şey dedi Şey Partisine girdim
Zaten Şeyle evlenmiştim
Şey şeye gidelim dedi gittik
Şeysiz de olmuyor döndük
İki şeyim oldu büyüdüler
Doktor sende bir şey var diyor şimdi
Tabiy bende bir şey var: sayamadığın kadar
Kimse dokunamaz benim şeyime
Çünki ben bir şeyim
Her şey de bir şeydir ama
Ben başka bir şeyim
Ben şeyim

Can Yücel

6 Ağustos 2020

Bloğumla hasbıhal

—Merhaba sevgili sahibim,
—Merhaba sevgili bloğum,
—Nasılsın abi, iyi misin?
—İyiyim şükür, seni sormalı?
—Şey abi...
—Ney?
—Yani iyiyim ama...
—Ama...
—İşte sen bana pek yazmıyorsun ya...
—Ee...
—Ondan ötürü pek de iyi sayılmam aslında.
—Niye?
—İşte dedim niyesini.
—Eskiden çok yazıyordum, ona say.
—Niye sayacakmışım, borç harç meselesi mi bu?
—Hoppalaaa.
—Gene başlama sahip!
—Tamam blog, tamam.
—Yazacak mısın gene?
—Yazıyorum zaten. Seni bırakıp gitmiş değilim ki.
—Epey az yazıyorsun ama.
—Ne yapi'm?
—Daha çok yaz.
—Niye istiyorsun çok yazmamı?
—Çünkü seni seviyorum.
—Hıçk!
—Ne oldu abi?
—Hiç.
—Ne oldu Allah aşkına?
—Yeter blog, lütfen. Biraz daha konuşursan ağlatacaksın beni.
—Tamam abi, sen git biraz dinlen istersen, kendine bir kahve yap, hem bak, o sütü bugün bitirmezsen bozulacak, hadi.
—Tamam blogcuğum.
—Sonra gene gel ama bak, ölümü gör.
—Tamam tamam, söz.
—Hadi görüşürüz.
—Öptüm seni.

21 Haziran 2020

Karpuz

Yaz geldi mi karpuz alıp yemekten korkuyorum. Çünkü yemeyene değin bir sorun yok ama bir kez alıp yedim mi artık yaz bitene kadar karpuzsuz günüm geçmiyor, tutamıyorum kendimi. Geçen hafta nihayet karpuzumu alıp sezonu açtım. Açtım açmasına da tadı hoşuma gitmedi. İki gün sonra başka yerden aldım, o da ahım şahım değilse de idare ederdi. Bir başka yerden aldığım üçüncüsü ikincisinden daha tatsızdı, nihayet dün aldığım dördüncüsü, ki onu da başkaca bir yerden almıştım, eh işte dedirtecek türden çıktı. Endişelenmeye başladım, zira o "işte budur" dediğim karpuz henüz ortaya çıkmış değil, olmayınca da bu yıl iyi karpuz gelmeyecek mi acaba, diye düşünmeye başladım. Nerede o eski bal gibi karpuzlar, diye de içimden geçiriyorum. Geçen gün bir habere rastladım, karpuza şeker mi karıştırılıyor, diye soruyordu, iyi mi. 

Dedemi hatırlıyorum, köy evindeki verandaya çıkıp minderine kurulur, önüne konan büyükçe sinideki karpuzu büsbütün dilimler, sonra ortasına bir yumruk indirdi mi dilimler bir çiçeğin yaprakları gibi dağılırlardı. Ve her birimiz birer tanesini alıp yerdik. Velhasıl ne şimdiki karpuzların tadı o tat, ne de şimdiki hayatın, değil mi?

14 Haziran 2020

Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa

İki yastık yüksek geliyor, tek yastık alçak. Çözüm arayışlarım sürüyor. Temmuzda memlekete gidince annemin el yapımı yastıklarından birini getirmek çok iyi bir fikir, gelgelelim, bilen bilir, el yapımı yastıklar uzun olurlar, nasıl paketleyeceğimi düşünüyorum şimdi.

Havalar ısınıp da insan yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durdu mu yastık sorunu gibi bazı yaşamlar sorunların da farkına varıyor işte. Olduklarımız bir yana, kim bilir farkında olmadığımız daha nice sorunumuz vardır?

Yastık dedim de, bir zamanlar yastıksız yatmaya alışmıştım nedense. En alçak yastık bile yüksek gelirdi. Yastığı bir kenara, başımıysa düpedüz yatağa koyarak yatardım. Bir ara amcamlara gitmiştim, ablalarımdan biri, yatağını toplarken dikkatimi çekti, sen yastık kullanmıyor musun, diye sormuştu.

Yatmaktan söz açılmışken, on dokuz-yirmi yaşıma kadar hep cenin pozisyonunda, dizlerim karnıma çekik bir biçimde yatardım. Bir kez olsun yatağa farklı biçimde girdiğimi hatırlamıyorum. Sonra ne olduysa değişti, olağan bir biçimde boylu boyunca uzanmak suretiyle yatıyorum o gün bugündür.
***
Penceremin önündeki dama bir bebek düşmüş. Bugün dört gün oldu. Üzerine ilk yağmur da yağdı dün. Gidip almayacaklar demek ki. Her gün oraya konan onca martının da pek umursadığı yok. Bebeğin orada uzunca bir süre duracak olması düşüncesi ikide bir "bu bebek ne zamandır burada" cümlesini kurduruyor kafamda.

Bu gemi ne zamandır burada
Çoktan boşaltmış yükünü
Gece de olmuş, rıhtım da bomboş
Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
Arkada, güvertede
Ah, neresinden baksam sessizlik gene.

—Edip Cansever
***
Epeydir sahip olduğum zevklerden biri at nallama izlemek. Önceleri YouTube'dan izliyordum, bu yıl Instagram'da da epey olduğunu keşfettim. Korona günlerinde de kayda değer oranda izledim. Bu zevkimin kaynağı elbette çocukluğum. O zamanlar yılda bir-iki kez köye nalbant gelir ve kelimenin tam anlamıyla köyü şenlik yerine çevirirdi. Atını kapan meydana gider, sırasını beklerdi. Biz çocuklar için de hakiki bir eğlenceydi. İlk gördüğümde çakılan çivilerin nasıl olup da atların ayağını acıtmadığını düşünmüştüm.

Keşke ilk gördüğümüzde düşündüğümüz şeylerin bazılarını bugün hâlâ düşünüyor olabilseydik. 


23 Mayıs 2020

Teşekkür etmek

Yıllar önce öğrenciyken çeşitli dersler kapsamında yazdığım birkaç makaleyi de o zamanlar bloğa yüklemiştim. Onlardan biri –Descartes ve Spinoza'da Töz Anlayışı– zaman içinde bloğun en çok okunan yazılarından oldu. Halen de öyle. Mesela şu anda son yedi gün içinde 203 kere tıklanmış. Elbette her zaman böyle değil. Yılın bazı dönemlerinde işte tam da böyle çok tıklanırken bazen bir kez bile tıklanmıyor. Nedeni basit, ne zaman ki bloğun istatistiklerinde önlere çıkmaya başlasa anlarım ki üniversitelerde sınav dönemi başlamış ve ne zaman ki bir numaraya otursa anlarım ki ödevlerin teslim tarihine bir-iki gün kalmış. Hiç de değişmez, bu yazının tıklanma sayısı yılda iki kez deyiş yerindeyse pik yapar. Doğru tahmin ettiniz, vize ve final dönemleri.


Tabii, bloğa bunların tam metnini değil, ilk yarım sayfasını yüklemiş, altlarına da "Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz." notunu düşmüştüm. Devamını "okumak" isteyen çok oldu tabii. Bugüne kadar yüz elli-iki yüz kişi bana yazarak makaleyi istedi. Ben de istisnasız hepsine gönderdim. Hep de aynı notla, "Merhaba Filankes, makaleyi gönderiyorum, fakat pek dişe dokunur bir şey değil, yıllar önce öğrenciyken yazmıştım, umarım işine yarar. Selamlar..." Zaten email kutumun gönderilenler klasöründe duruyor, biri istedi mi daha önce gönderdiklerimden birine yazdığım bu nota şimdi isteyenin adını yazıp gönderiyorum. Ülkenin ortalama öğrenci profilini bildiğim için tek harfini bile değiştirmeden altına adlarını yazıp hocaya teslim ettiklerine de eminim. Hocaların profili de öğrencilerinkinden pek farklı değil ya.

Hayatımda hiçbir şeyi teşekkür beklentisiyle yapmadım. Bir şeyi yapmak içimden gelmiyorsa kafama silah dayasanız yapamam, ama yaptım mı da hiçbir beklentim olmaz. Hatta üç-beş dakika sonra unuturum gider. Fakat söz konusu bu makale konusunda iki-üç yıldır dikkatimi çeken bir şey var. İnsanlar teşekkür etmeyi bilmiyorlar. O kadar insana üstelik de hemen gönderdiğim makaleye bir teşekkürle karşılık verenlerin sayısı şimdiye değin iki elin parmaklarını geçmiş değil. Bir ara YouTube'da izlediğim bir videoda mıydı, okuduğum bir yazıda mıydı, İngilizlerin olur olmaz her şeye teşekkür ettiğini söylüyordu. Öyle ki her İngiliz günde en az bir kez gerçekten gereksiz bir teşekkür bile ediyormuş. Bizim toplumumuzdaysa insanların bırakın gereksiz yere etmeyi, gerekliyken bile teşekkür etmemelerinin nedenini merak etmiştim. Hâlâ da ediyorum. Hakikaten niye? Kendimden bağımsız düşünüyorum, hatta kendimi karşı tarafın yerine koyayım, birinin az çok emek vererek ürettiği ya da para vererek aldığı bir şeyi kendime almak üzere ondan istiyorum, o da veriyor, ben de aldığım gibi arkama bakmadan gidiyorum. Böyle davranmamın nedeni ne olabilir? Galiba yeni bir şey değil. Kökleri tarihte yatıyor sanki. Şark ile garbın davranışlarını karşılaştıran nitelikli bir-iki kitap okumaya öteden beri niyetliyim zaten, önerilere açığım. 

Bu yazı nereden esti diye sorulacak olursa, önceki gün makaleyi gönderdiğim iki öğrenci kardeşimiz, Havva ve Yasin üst üste teşekkür ettiler. Ben de şaşırdım. Bir de üzüldüm, çünkü Havva bir gün önce gece yazıp istemiş makaleyi, ben de ertesi gün akşam üzeri gönderdim, meğer ödevi sisteme yükleme zamanı geçmiş, o da benimkini bekleyememiş haliyle. Buna rağmen teşekkür de etti. 

Teşekkür etmeyi bilmek, tıpkı tuvalet eğitimi gibi, ailede iki, bilemedin üç yaşına kadar öğrenilecek bir şeydir vesselam.

Yeri gelmişken, benim en çok kullandığım teşekkür kelimesi "sağolasın."

Söz teşekkürden açılmışken, bloğumun kıymetli takipçileri, sağolasınız.

19 Mayıs 2020

Böyleyken böyle

Birileri olsa da onlara iştahlı iştahlı dünyanın düz olduğunu kanıtlamaya çalışsam. İyicene ikna olmuşlarken de "sizi kekledim" deyip muzip muzip gülsem. En son arkadaşım Sinan'a yapmıştım birkaç yıl önce. Şimdiyse kimse yok. Uzuncadır evde yalnızım. Bu sokağa çıkma yasaklarından da memnun muyum, değil miyim, karar veremiyorum.
***
Sokağa çıkma dedim de, bir süredir aklımda bir soru var, nereden, kimden cevabını bulacağımı da bilmiyorum, sokak kelimesi ne zamandan beri "dışarısı" anlamında kullanılıyor? Bir caddeye bağlanan, nispeten kısa ve dar yollara sokak diyoruz fakat "sokağa çıkma yasağı" derken kast ettiğimiz şey bu değil, dışarıya çıkma yasağı demek istiyoruz. Aynı şekilde, "sokaktaki adam" derken de gene sokağın bu anlamını kullanıyoruz. (Yeri gelmişken, feministlerimize bir önerim var, ne zaman sokaktaki adam sözünü duysanız hemen itiraz edin, sokakta hiç kadın yok mu kardeşim, deyin.) Ne diyordum, bakalım bu merakımın cevabı ne zaman, nerede karşıma çıkacak?
***
Kırk yılın başı açtığım televizyonda genellikle bir belgesel kanalı açar, on dakika sonra da sıkılıp kapatırım. Önceki gün de işte böyle TLC'yi açtım, programın adını hatırlamıyorum, 911'i olur olmaz şeyler için arayan hödükler gibi bir şeydi, gençten biri akşamleyin evine yürürken zombilerin takibinde olduğunu fark edip polisi arıyor. Korkuyor da haliyle. Meğer bu dikkatsiz genç cüzdanını düşürmüşmüş, zombiler dediği de bir arkadaşlarının evindeki cadılar günü partisi midir nedir, oraya giderken cüzdanını düşürdüğünü görünce alıp bunun ardından koşuyorlar. Mesele sonradan anlaşılıyor. Hep hayata bakış açısından dem vurulur ya, diyorum ki tekmil hayata değil de tek tek olaylara bakış açımızı değiştirirsek hayatın da bir bütün olarak "eğlenceli" bir yer olacağını görmez miyiz? 
***
Bu eğlenceli kelimesinin de neresinden tutsan elinde kalıyor. Şayet yanlış akıl yürütmüyorsam iki binlerden sonra biraz anlam kaymasına uğradı, özellikle ergenlerin, önlerine gelen pek çok şey için "ay çok eğlenceli" dediklerini sıkça duymaya başladığımı hatırlıyorum o zamanlar. Dikkatimi asıl çekense kişiler için de "çok eğlenceli biri" demeleriydi. Sanki biraz yaygınlaştı artık, dolayısıyla kimsenin de kulağını tırmalamıyor. Ben doksanlı yıllarda televizyonda olsun, gündelik hayatımda olsun, bu eğlenceli kelimesinin insanlar için kullanıldığını hiç hatırlamıyorum mesela. Evet, on beş-yirmi yıldır duyuyor olmama rağmen hâlâ her duyduğumda yadırgıyorum, biraz da gülüyorum, ne zaman ki "çok eğlenceli biri" lafını duysam aklıma sevimli bir süs köpeği filan geliyor, bazen de türlü türlü şirinlikler yapan yavru bir kedi. Hakikaten, eğlenceli bir insan nasıl oluyor yahu? Dikkat edilirse, eğlenceli biri denince "eğlenen biri" kast edilmiyor, "eğlendiren biri" kast ediliyor. Bir tür palyaço filan herhalde.
***
Havalar da bir ısındı, pir ısındı gibi. Daha yirmi gün önce masa başında uzun süre çalışınca ayaklarım epey bir üşümüştü çorap giymiş olmama rağmen, bugünse aynı masanın başında baksırla oturuyorum. Sinan'la konuştuk bugün, Kars'ta da sıcakmış hava. Bakalım yaz nasıl geçecek? Havası bir yana, bu yazı da acaba içeride mi geçireceğiz? Bekleyip göreceğiz. Zaten bu korona çıktığından beri en çok dillendirdiğim sözlerden biri "bekleyip göreceğiz."
***
Yukarıda 911 dedim de aklıma bir şey daha geldi, onu da anlatıp kapatayım. İki-üç yıl önce iş yerindeki ilkyardım eğitiminde hoca söylemişti, Amerikan filmlerinden ötürü 911 numarasına o kadar aşina olmuşuz ki insanların çoğu acil durumlarda 112 yerine 911'i arıyormuş. Bir gün yetkililer bunu fark edince Türkiye'de de bu numarayı kaydetmişler, ondan beridir ne zaman 911 aransa otomatik olarak 112'ye yönlendiriliyormuş.

7 Mayıs 2020

İstanbul'da korona günleri

Dün İstanbul'u teftişe çıktım. Atladım metrobüse, Kadıköy'e gittim. Korona'dan ilk ölüm görülüp de sokaktan el ayak çekildiğinden beri on günde bir çıkıyordum zaten. Hep de aynı rotayı takip ediyordum, Kadıköy, Karaköy, Galata, Taksim, otobüsle ev. Dün yolumu biraz uzattım.

Yalnızca Kadıköy değil, İstanbul'un her tarafı son bir buçuk ayın en kalabalık gününü yaşıyordu. Aklınıza İstanbul'un o bilindik kalabalığı gelmesin ama gene de hatırı sayılır sayıda insan kendini dışarı atmıştı. Açık dükkânların sayısında da geçen haftalara nazaran artış gözükse de büyük çoğunluğu hâlâ kapalı. Oturulacak yerler de hep kapalı tabii, rıhtımlarda da oturmak yasak olunca yapılacak yegâne şey gezmek. Eh, zaten gezmek varken oturmaya ne hacet.

Vapura binip Karaköy'e gittim. Yirmi gün önce gittiğimde Galata Köprüsü üzerinde benden başka kimse yoktu, dünse köprünün her iki tarafında da gelen giden vardı epey. Bir yere gitmeyi amaçlamadan, kafama esen yerde inip geri dönerim diyerek tramvaya bindim. Kafama esen yer Topkapı oldu. Orada inip karşı yöne bindim, gelip bu kez Sultanahmet'te indim. Burada da her yer kapalıydı, Sultanahmet ve Ayasofya meydanları, Gülhane Parkı bomboş. Buralar hep turist mekânları olduklarından, e ortalıkta turist de olmadığından Kadıköy'e, Eminönü'ne göre daha tenhaydı haliyle. Saat de beşi bulmuştu, yerli kalabalıklar da giderek kayboluyordu. Divanyolu'ndan aşağıya yürüdüm. Sirkeci, Eminönü derken, köprüyü geçip Karaköy'e, oradan Galata'ya çıkacaktım ki kararımı değiştirip Unkapanı'na doğru yürüdüm, Haliç Metro Köprüsü'nden geçtim, karşıda biraz oturdum, sahil kapalıydı ama parktaki banklar açıktı. Sonra kalkıp Karaköy'e, oradan Yüksek Kaldırım boyunca Galata ve Tünel'e, oradan da İstiklal boyunca Taksim'e yürüdüm. İstiklal'de de geçen haftalara göre bir hareketlilik var ama o meşhur kalabalığından eser yok. Dükkânlar da hep kapalı zaten. 

İki ay oldu olmadı, insanlar belli ki bıktılar artık, dışarı çıkmak istiyorlar. Pek çoğunun yüzünde, bir an önce geçip gitse artık şu korona, okunuyordu. Bu arada, kapanmayı fırsat bilen çoğu dükkân ve binayı da tadilata, restorasyona neyim almışlar. Karaköy ve Galata Kulesi civarındaki dükkânların kepenkleriniyse graffiticiler deyiş yerindeyse renk cümbüşüne çevirmişler. Bir tane boş kepenk yok. Rukus diye biri var, bir de Bueno, üç yıldır merak ediyorum, kimdir bunlar, diye içimden geçirdiğim çok olmuştur, işi gücü yok herhalde bunların, İstanbul'un her tarafına adlarını yazıyorlar.

Taksim'den otobüse binip eve yollandım. Otobüs, metrobüs, vapur, hemen hepsi, birer koltuk boş kalmak üzere doluydular, ayakta gidenler bile vardı. AVM'lerin filan açılmasıyla beraber, tahminimce İstanbul bir anda kendini dışarı atacak, bakalım.

30 Nisan 2020

Unutkanlık

Ciddi bir sorunum var!

Unutkan bir insan değilim şükür. Hele önemli bir iş söz konusuysa ben unutmaya meyilli olsam bile kafamdaki zil bir biçimde çalar, o işi hatırlatır. Gelgelelim...

Durmadan ocaktaki çayı unutuyorum. Şu son bir haftada üç kez çaydanlık tamamen kurudu. Birinde kokusunu duydum da koştum. Korona günlerinde durmadan evde olunca haliyle ben odada masa başındayken çay koyuyorum ya da ısınması için altını yakıyorum, üstelik de kendimi tembihliyorum, bak, bu kez unutmayacaksın, diyorum, ne çare, gene unutuyorum.

Asıl tuhaflık da ne, biliyor musunuz? Kahve için su koyunca unutmuyorum da çayı durmadan unutuyorum. Nedir, çözebilmiş değilim? Nasıl çözebileceğimi de an itibarıyla bilmiyorum.

21 Nisan 2020

Ebedi kitaplık


1. Elimden düşüremediğim kitap,
2. Elime alamadığım kitap,
3. Senin bana verdiğin kitap (henüz okuyamadım, bağışla),
4. Denize götürdüğüm kitap,
5. Beğenmek için kendimi zorladığım kitap,
6. Nasıl olmuşsa üç adet birden edindiğim kitap,
7. Hayatımı kurtaran kitap,
8. Sana ödünç verdiğim kitap (artık getirir misin mümkünse?),
9. Her gece elimde, uyuya kaldığım kitap,
10. Şapka zannedip kafama koyduğum kitap,
11. Umutsuzca yazmaya çalıştığım kitap,
12. Hayatımı değiştiren tüm kitaplar.

20 Nisan 2020

Niçin herkes etimolojiyle uğraşmamalı?


CNN Türk'te 31 Ekim 2016 tarihli bir haber. Konuşan amcamız İstanbul İşportacılar Esnaf Odası başkanı Osman Aktaş. Diyor ki,
"İş kelimesi Arapça kökenli, porta kelimesi Latince bir kelime, kapı manasına geliyor: iş kapısı." 
Haydi bakalım.

Amcamızı bir nedenden ötürü hoş görebiliriz, adının önünde "Prof." kelimesi yok. Hakikaten, diğer herkesi geçtim, profesörlerimizin yazım yanlışlarına, anlatım bozukluklarına, noktalamayı bile bilmemelerine, ezcümle cehaletlerine o kadar çok rastlıyorum ki ne düşünüp diyeceğimi bir yerden sonra bilemiyorum, neyse, ayrı konu. 

Amca bey birkaç saniyelik konuşmasında iki yanlış birden yapmayı beceriyor. "İş kelimesi Arapça bir kelime," demesi ilk yanlışı, zira bu kelime Türkçe (kaynak). Portus'un Latince olduğu doğru ancak işporta'daki "porta"nın portus'la bir ilgisi yok, bu da ikinci yanlışı.

İtalyanca sporta kelimesinden gelen işporta Türkçeye Arnavutça üzerinden geçmiş olup "ağaç yongasından örülen kulplu büyük sepet" anlamına geliyor, oraya da Latinceden geçmiş. Seyyar satıcıların içine mallarını koyup ellerinde taşıyarak sattıkları sepetin adıdır işporta. Zamanla sepetin yerini günümüzdeki üç veya dört tekerlekli basit arabalar ya da tahta tezgâhlar almış ama kelime olduğu gibi kalmış.
Sayfa başına git